Kendini Önemsemek Üzerine

Şimdi geldiğimiz bu durumda size yeni bir önerim olacak, hiç Kutsal bir kitap okudunuz mu, gerçek bir öğrenmek isteyen olarak ama… Ya da siz hiçbir kitabı bilgilenmek, kendi içinizdeki merak ateşine bir son vermek için okudunuz mu? Ya da bilginin erinç veren duygulanımından yararlanmak için okudunuz mu tutkulu bir merakın yakıcılığına son vermek için okudunuz mu , bir romandan söz gelimi Tutunamayanlar’dan, ya da Yüzyıllık yalnızlıktan, belki Ölü canlardan edindiğiniz duygulanımı takip etmekten hoşlandınız mı, boğazınızda sevinç boğumları duydunuz mu ?

Yani bu kendi varoluşunuzun yine kendi var oluşundan duyduğu hazzı paylaştınız mı, araya kimseler sokmadan ve salt kendi oluşunuzun bir anında buluşup kim bilir belki bekçi Murtaza’yla ya da bir başkasıyla derin bir sızı duydunuz mu ve ardından okkalı bir sövgü çıktımı ağzınızdan ve sizle hiçbir ilgisi yokken , ve durup dururken, sahi sizin hiç ölümünüz oldu mu? Sonsuzlukta çakılı bir ölünüz, Sen Antuan’dan içeri girince sizi karşılaması gibi İsa’nın…

Kuşların istedikleri rüzgarı bulmaları gibi bir durumunuz oldu mu ya da … ya da nasıl diyeyim bilmem ki, sahi siz erk bir duygu derken neyi anladınız, sevgililer sevgilisi, canım efendim.

Ben senin izini sürmüştüm oysa Taif’te, birden Golgata’da bulmuştum kendimi ve taşları kıyılara dizen ilk denizcilerdi Odin miydi , ne fark eder dediler oysa ve haklılar elbet o küçük iç bahçelerine çiçek ekenlerin kırlara bakışı…

Ancak ben bir gün şaştım kaldım, kitap yazanların, uzun kılıçlar gecesini düzenleyenlerle aynı sayılmasında cahilliğimize ve yüreksizliğimize bahaneler üretmekteki zekiliğimize şaştım. Bir bank kadar sessiz kaldım , o her zamanki parkta ve bizim için boş kalan bank kadar sessiz…Elbette bir gün aklınıza gelecektir , kaçınılmaz karşılaşmadır bu bir kol atımı uzaklıktadır, bir omuz boşluğu gibi asılı. Yüreğinizde bir darlık, ve kaygılı, kaydırılmış anlamları düzenlemek için , tepkili duygu makineleri yapabilen bir öğretmen ararsanız , ki mutlak arayacaksınız,robot üretim fabrikalarında müdüriyete başvurunuz.

Başvurunuz titizce incelenecek, üç soru sorulacaktır.

Soru 1 ) Kimse beni sevmiyorlar için yılbaşında partiler veriyorlar zamanında kendimize bir yer ayırtalım, en önlerden ve kafalarımıza mumlar takarak (bu bizim aydın ve zeki ve yakıcı ve de fütursuz , ateşten korkmayan cesur bir kişilik olduğumuzu anlatacaktır) belirtelim farklıyız ve övelim cahilliğimizi, herkes bir kez daha bilmeliki , bilmeli , bilme, bil…
N’olacak? Hiç … oldu O zaman…

2) Aynaya sıkışan bir şehirde oldu ilk öpüşmem,
İşte bundandır herkesden çok aynaları sevmem

3) Kısmetse gelecek bölüm, belki hiç gelmeyebilir şu soruyla başlamalı , randevulaşalım elbet bu sorunun zamanında…
‘Ya da bir kitabı neyin kutsal yaptığını hiç düşündünüz mü bir ölümün başında bütün gece beklerken?’

Sanatın Gerekliliği ve Ebru

Birisi tarafından yapılmadığı sürece, herhangi bir biçimde yokluğu farkına varılmayan , ancak yapılmasıyla birlikte , boşluğunun farkına varılan ve kendine alan yaratan bir şey , nasıl olurda , görüldüğü andan itibaren ihtiyaç yaratır?

Bu sorunun yanıtı aynı zamanda sanatın ne olduğu konusunda düşünmememizi sağlar.

Sanat ancak toplumun tüketim için üretim yapmaya yönelmesi ve ihtiyaçların karşılanması temelinde örgütlenmesi ve zanaatın yerini büyük ölçekli aynılaştırılmış üretimin almasıyla , oluşan boşluğun sonucu bu günkü halini aldı . Çok uzun süre nerdeyse XVIII yy. sonlarına kadar güzel sanatlar deyimi hiç kullanılmamıştı. Bugün bizim hayranlıkla izlediğimiz resimler , heykeller, müzikler hiçte sandığımız gibi , farklı bir bakışı olan sanatçının kendini ifade etmek için düşünüp araştırıp oluşturduğu yapıtlar değildi. Bunlar büyük ölçüde zanaatçı-sanatçılara ayrıntılarıyla sipariş edilen aristokratların şatolarını, saraylarını süsleyen dekorasyon ürünleriydi.Bir prensesin doğum günü için çalınacak bestelerdi.Ve elbette kilisenin siparişleri, dinsel ayinler için besteler,incilin okuma yazma bilmeyen halka vaazı için resimlenmesi vs.

Sonuç olarak kent yaşamının gelişmediği üretimin özgün yanının yok olmadığı dönemlerde kısaca kapitalizm öncesi dönemlerde bugün anladığımız anlamda sanattan ve sanatçıdan söz etmek imkansızdı. Bu yaklaşım üretimin seriye ,zanaatçının işçiye dönüşmesi sonucu, özgün ve bireysel üretimin özellikli ve yetenekli kişilerce faklı yapılması sonucu doğdu.Yani zanaatın üretim yanı ile yaratıcı yanı birbirinden ayrılmak zorunda kalmasaydı bugün bizim sanat olarak adlandırdığımız çalışmalar ve yaklaşımlar hiç olmayacak ancak resim,heykel, müzik olacaktı.Maddi yaşamın bu yeni örgütlenme biçimi zorunlu olarak , bu geleneklerden yola çıkarak , zanaatın tinsel ve sanat yanıyla ilgili çalışmak zorunda kalan ve yaşamın tinsel yanını örgütlemeye çalışan sanatçılar doğurdu.

Bu sanat yaklaşımı iyice kavranmadığı sürece herhangi bir sanata doğru yaklaşmak mümkün olmayacaktır.Özellikle bu süreçleri birebir yaşamamış ve fazlasıyla düşünce ve sanat akımı ithal etmiş ülkemizde bu daha da önemlidir. Çünkü henüz dekoratif öğeyle sanatsal öğe birbirinden tam anlamıyla ayrılmamıştır. Kökleri bizde sanatsal çabalarda yeterli gelişim gösterilememiş ve bugün dekoratif olmayan bir sanat anlayışı sanatçılarda dahil hiçbir kesimde oluşmamıştır. Şiir bu konunun dışındadır. Çünkü tinsel yanın örgütlenmesi, felsefi,estetik,teknik yaklaşımlara gereksinme duyar . Bunun için de kendi birikimlerini kullanır. Hele binlerce yıllık bir uygarlıklar zincirinin son halkasıysanız, bu daha da önem kazanır.İşte bu noktada bir zanaat-sanat olarak ebru dan bahsedebiliriz.
Ebru sanatı bu noktada nasıl bir yol ayrımındadır?

EBRU SANATI

Geleneksel yaklaşım:-Yoğunlüğü artırılmış bir sıvı üzerine,esas olarak topraktan elde edilen boyaların , at kılından fırçalarla serpilmesi ve elde edilen desenin kağıda aktarılması suretiyle gerçekleştirilen , bir kitap ve kağıt bezeme sanatıdır.

A.Babaoğlu(ebru yapımı vcd) Figüratif yaklaşım:Su üzerinde resim yapmaktır.(F.Arıkan) Modern yaklaşım (ressam ve sanatçıların iddiası):su üzerinde müdahale imkanı çok az olduğu ve sanatçının kendini ifade imkanları yaratmadığı için sanat değildir.Ya da günümüz sanatında bir yer alması mümkün olmaz.

Bu yaklaşımlardan her iki ebru yaklaşımı da bir takım iç zaaflarına karşın yine de doğru yaklaşımlardır.Çünkü bunlar bir sanat çabasının açılımlarıdır.Gerçi Ebru geleneğini tamamen kıran Necmeddin Okyay tarafından yapılan ve kendi adıyla anılan ebruların geleneğe dahil edilme mantığını çözebilmiş değilim.Ancak sanata tamamen batı mantığıyla bakan sanatçı ve özellikle ressamların yaklaşımınaysa değil katılmak yanına yanaşmak mümkün değil.Çünkü bütün batı sanatı, Rönesansla gerçekleşen büyük dönüşümle maddi gerçeklikten ,yola çıkılarak , bu gerçekliği bire bir yansıtacak biçimde yeni teknikler bulmak ve sanatçının yeni duyarlılık alanı oluşturabileceği teknikler oluşturmasıyla geçmiştir.Ancak burada temel asla teknik olmamıştır.

Sanatçı kendi yaklaşımı ve dünyaya bakışı doğrultusunda, tekniğini geliştirmek zorundadır.

Burada ilginç olan modern ve geleneksel yaklaşımın aynı noktada buluşarak ebru sanatını , değişmez ve gelişmelere kapalı sanatçının yaratıcılığına izin vermeyen bir sanat olarak görmeleridir. Oysa hiç müdahalesiz ebru sanatı bile doğru yer ve zamanda, sanata ve tinsel yaşama bir gönderme yaptığında sanattır. Bunun çok ötesinde doğu geleneğinden oluşan bir sanat yaklaşımı olarak ebru , geliştirdiği tekniklerle, kendi kültür yapımıza çok uygun bir resim tekniğidir. Bugün benim çalışmalarım batıda kullanılan soyut teknikleri ve daha fazlasını istediğim biçimde ve yerde yapmama büyük ölçüde izin veriyor.Ayrıca doğaçlama yanlarıyla da çok daha ilerde etkilerde yaratıyor. Sanırım ki bugünkü batı sanatıda buna yakın bir şey arıyor.Terim doğru mu pek bilemiyorum ancak içedönük bir resim yaklaşımı belki. Doğucu yaklaşımın nerdeyse sanatta hiç kullanılmamış bir tekniği olarak ebru ,su resmi ya da benim özel isimlendirmemle Reng-i su. Doğu’da , Batıdan çok daha önceleri varolan , bir soyut düşünmenin sanatlarından biri olarak ebru, bugün önce bizim insanımıza daha sonrada bütün insanlığa yeni bir tinsel alan yaratacak bir sanat tekniğidir.

Ali Burhan Ersan

(Resimleri büyütmek için üzerine tıklayınız)

Doğu- Batı ve aydın sorunu

Atay’ın daktilo edilmiş notlarından alıntılanmıştır.

“Doğu doğudur, Batı da batı,’ Ünlü İngiliz şairi ve yazarı Rudyard Kipling böyle diyor bir şiirinde. Ve sözlerine iki dünyanın hiç bir zaman bir araya gelemeyeceğini ekliyor. Şiirin yazıldığı sırada İngiltere, hemen Asya’nın her yanında egemenliğini bütün şiddetiyle sürdürüyordu. Sanıyorum İngiliz şairi Kipling Doğu ile Batı’nın hiç bir zaman birbirini anlayamayacağını belirtmek istiyordu. Tarihsel gerçekler bu düşünceye pek uygun düşmüyor; bir kere, Batı, istediği gibi sömürebilmek için Doğu’yu tanıma konusunda çok çaba harcamıştır. Gerçekçi bir tutumla Doğu’nun toplumsal ve ekonomik yapısını anlamaya çalışmıştır ve bana kalırsa Doğu’yu ancak onu sömürmesine yetecek kadar tanıyabilmiştir. Bu bakımdan Batı, Doğu’yu durgun ve ekonomik yapısı zayıf bir dünya olarak yorumlamıştır. Evet bu bakımdan gerçekçi bir yorumla yaklaşmıştır Doğu’ya; ama ben Batı’nın, Doğu’daki gerçek özü sezebileceğini onu bir Doğulu gibi içinde hissedebileceğini sanmıyorum. Evet, Doğu’nun nasıl bir Doğu olduğunu Batı anlayamaz; ama Doğu, artık Batı’yı anlamaya başlıyor, artık Kipiing’in yaşadığı dönem çok gerilerde kaldı, artık İngilizler ne Hindistan’ı pençelerinde tutabiliyorlar, ne Çin, ne de Orta Doğu üzerinde oyunlar oynayabiliyorlar. İngilizlerin mirasına konduğunu düşünen ve belki İngilizleri bile bu nedenle kızdıran Amerikalılar bile, tarihlerindeki ilk yenilgiyi alıyorlar, Kamboçya’dan atılıyorlar, Vietnam’dan atılmak üzere son de, Batı’yı tanımaya başlıyoruz.

Batı’yı tanımak demek, elbette ona, eskilerin deyimiyle ‘Küffar’ demekle, bütün batılıları Kafir olarak bir yana bırakmakla olmaz. Kemal Tahir de gerçekçi bir insan olarak, gerçekçi bir romancı olarak, Batı kültürünü ve onun kaynaklarını bütün derinliğiyle tanımanın önemini anlamıştı. Özellikle bir romancı olarak bu ihtiyacı birçok sanat adamından daha kuvvetle duyuyordu. Ben, bir süre Kemal Tahir’in sohbetlerinde onun roman üzerindeki düşüncelerini dinlemiş olduğum için, mesela Deniel Defoe’nun Batı’da ilk romancı sayıldığını ilk olarak kendisinden öğrendim. Madame Bovary’nin gerçek dramının ne olduğunu Kemal Tahir’den öğrendim: sadece bir roman yazdığı halde Choderlos de Laclos’nun dünyanın büyük romancıları arasında yer aldığını ondan duydum.

Kemal Tahir de sanıyorum, Batı’yı öğrenme sorununda yüzyıllık bir geleneğin etkisiyle yola çıkmıştı. Birçok Doğulu aydın gibi Türk aydını da kendini anlayabilmek için aynı biçimde, Batı’dan yola çıkmıştır. Kendini ve toplumunu açıklayabilmek için Batı’daki örneklere benzetmeler yaparak çözümlemeler yapmıştır. Kemal Tahir de kültürel yaşantısına böyle başlamıştı. Bir bakıma başka çıkış noktası da yoktur. Roman gibi, Batı’ya özgü bir yazı dalında insan işe nereden başlayabilir? Bu çaba Kemal Tahir’den çok önce başlamıştı. Tanzimat ile birlikte Türk insanının duyarlığını bütün boyutlarıyla vermek isteyen, insanımızın özelliklerini bütün boyutlarıyla incelemenin heyecanını duyan yazarlar, insanı edebiyat ürünleri de tanımanın gerekli olduğunu hissettiler. Çünkü o güne kadar Türk insanının birey olarak nasıl düşündüğü, neler hissettiği pek bilinmiyordu, edebiyat dünyasında bu temalar pek belirgin olarak ortaya çıkmamıştı. Üstelik yaygın düşünce sistemlerinin çoğunda insanın kendi kişiliğini tanıması değil, kendi kişiliğinden kurtulması, kendi kişiliğini aşması sorunu önemliydi. Türk aydınları insanın birçok sorunuyla ilgili çözümleri, geçmiş yazarları çok ilgilendirmediğini gördüler ve hatta bu yüzden geçmiş kültürü bu bakımdan biraz fazla suçladılar; eski yazarların belirli kalıplar içinde söz söyleyen ustalar olduğunu ileri sürdüler. Tanzimat dönemiyle birlikte sorunlarının çözümlerini Batı’da aramaya başladılar. Romancılar da yanı davranışı benimsediler; çünkü insan bilim adamı olmasa da, romancı da olsa birçok araştırmaya ihtiyaç duyuyordu ve kendi kültüründe böyle araştırmaları bulamıyordu.

‘Kemal Tahir de Tanzimatçıların, Edebiyatı Cedidecilerin yolunda yürüyerek Batılı bir aydın tipi olabilirdi; ama Kemal Tahir’de Batı’nın çok iyi bildiği ve en Batılı sayılan aydınlarımızın bile çoğu zaman bilmezlikten geldiği bir özellik vardı: Kemal Tahir, gerçek bir sanatçı olduğu için ‘durmadan kendini ve dünyayı değiştirmeye çalışın bir insandı. Yani durmadan kendiyle ve dünya ile hesaplaşan bir insandı. Bu hesaplaşmalar sonunda kendinde ve sanatında gerekli değişimleri cesaretle yapardı. Dünya ile hesaplaşmasını ona açıkça ilan ederdi. Eskiler bu tür davranışa cesaret-i medeniye derlerdi sanıyorum. Yani öyle sıradan bir cesaret değildi bu; vahşinin, cahilin cesareti değildi, medeni insanın cesaretiydi.

Sanıyorum Kemal Tahir bir aydın olarak, bir yazar olarak, yani insanın ve dünyasını tanımak isteyen biri olarak ilk hesaplaşmalarından birini, hapishanede yapmıştı. Hapishanede Türk insanının zengin bir kesitiyle karşılaştığı zaman yapmıştı. Evet belki Batı’ya açılırken, Batı’dan yola çıkarken kendi insanımızı daha yakından tanımak için, onun derinliğini, genişliğini öğrenmek için Batı’nın sadece yöntemlerini bilmek istiyorduk. Ama bu işte biraz amacımızı aşmıştık, yetiştirdiğimiz a.ydın tipiyle halkından, insanından kopmuş bir yaratık ortaya çıkarmıştık.

Kemal Tahir romanlarında bu çelişkiyi bütün açıklığıyla belirtir. Onun köy yaşantısıyla ilgili romanlarının kahramanları büyük şehire onun kendisinden uzak, akıl almaz düzenine kuşku ve güvensizlikle bakar. Kemal Tahir, şehir insanını da anlatırken yer verdiği köylü tipleriyle bu çelişkiyi gene belirtir. ‘Bozkırdaki Çekirdek’ te köy enstitüsü kurarak köyü kurtarmaya gelenler, kendilerinin cumhuriyet aydınları değil, hala bir çeşit Osmanlı sayıldığını, köylünün kendilerine bu gözle baktıklarını görerek dehşete düşerler. Köy insanına göre bu cumhuriyet denilen şey, Osmanlının yeni bir düzenidir. Bilmiyorum, belki de enstitücüler, kendilerine biraz daha tarafsız bir gözle baksalardı, bu yargı karşısında o kadar dehşete düşmeyebilirlerdi. ‘Yorgun Savaşcı’da Anadolu’yu kurtarmak için İstanbul’ dan yola çıkan yorgun ittihatçılar halk tarafından genellikle ilgisizlikle ve kuşkuyla karşılanırlar. Hatta kasabalı, köylü onlara ‘ittihatçı gavuru’ olarak karşı çıkar.

Kemal Tahir aydının bu durumundan gene aydını sorumlu tutuyor. Çünkü aydının halkı tanıma imkanı vardır. Ama Batı’nın kalıplarını insanımızın şartlarını hiçe sayarak uygulamak isteyen aydınlarımız gerçekten aydın olma imkanını ‘Bozkırdaki Çekirdek’ te gördüğümüz gibi boşuna harcarlar. ‘Batı uygarlığı her gün tıraş olmakla başlar” diye düşünürler işin başlangıcında.

Kemal Tahir Türk aydının bu çıkmazdan kurtulmasını isterken romantik ve gerçekdışı hayallere de kapılmıyor; kendisiyle ve toplumla her an hesaplaşan insan olarak kendini aldatmıyor Kemal Tahir. ‘Bozkırdaki Çekirdek’ romanında köylüyü ve politikacı yı iyi tanımayan Halim Akın aydın takımının yanılgısını temsil ediyor, ama müfettiş Şefik Ertem de köy insanın. tanımadan girişilen ‘esdidü’ işini sökmeyeceğini görüyor. Yani olumsuz davranışlar aydın kesiminden geliyor, ama olumlu tipler de hemen her zaman aydınlardır. Çünkü Kemal Tahir gerçekten gerçekçi olan bütün yazarlar gibi, sömürülen, ezilen, horlanan, insan yerine konulmayan bir kalabalık içinden gerçek kahramanlar çıkamayacağını bilir.

Kemal Tahir’in olumlu kahramanları, mesela Cehennem Yüzbaşı Cemil, mesela gazeteci Murat, bizim gene toplumumuzun Batılı denebilecek kesiminin insanlarıdır. Evet onlar da özlerinde Doğuludurlar, ama bu başka bir tür doğluluktur, insanımıza ve onun kaynaklarına eğilen ama gene de yeni bir Türkiye kurulması gereğine inanan aydınlardır. Kemal Tahir gerçekçi bir yazar ve bence daha önemlisi gerçekçi bir insan olarak toplumumuzun, dönemini tamamlamış olan eski Doğulu günlerine döndürülemeyeceğini bilir. Bence eski günlerin özlemini yaşayan Doğucular, Kemal Tahir’de boş yere kendi hayallerinin yansımalarını görmeye çalışmaktadırlar. Kemal Tahir, özellikle köyle ilgili romanlarında köylüyü sömüren ve onun din duygularını kötüye kullanan yaman tipler çizmiştir ki, hiçbiri aklımızdan çıkmaz.

Kemal Tahir eserlerinde kullandığı diliyle bile, gerçek bir ilerici olduğunu göstermiştir. Onun dili bir yandan halkın yaşayan dilidir, bunu eski kaynaklarına kadar incelemiş ve bize bugünün dili olarak sunmuştur. Bir yandan da en ileri en arınmış Türkçeyi kullanır Kemal Tahir. Memur kelimesini yazarken onu apostrofla ortadan ikiye biçmez. Her şeyin sahte_sine düşmandır; Batı’nın sahtesine olduğuna kadar Doğu’nun sahtesine de düşmandır. Ve gerçek bilgi nereden gelirse gelsin, ister Batı’dan ister Doğu’dan, Kemal Tahir için makbuldür. Ne var ki, Batı özentisiyle yetişenler, gerçek insanımızı ortaya çıkaran araştırmalar yapacak yerde, ezberledikleri formüllere uygun insanların ülkemizde yaşadığını hayal etmişlerdir, bize olmadık kılıklar giydirmeye kalkmışlardır. Bu kılıklar içinde ne derece gülünç ve zavallı olduğumuzu gördüğü içindir ki Batı bizim için bir çıkmazdır Kemal Tahir’e göre. Onların bize giydirdiği sosyoloji, ekonomi, psikoloji bizi bu hale düşürdüğü içindir ki Kemal Tahir, bir konuşmasında da belirttiği gibi kendi kendisinin sosyologu psikologu ve felsefecisi olmayı gerekli görmüştür ve bunu Türk romancısına öğütlemiştir. Ve Kemal Tahir kendi kaynaklarımıza eğilerek Doğu’yu tanımayı başarmıştır. Sanıyorum bu kaynakları’ değerlendirirken Kemal Tahir gibi gerçekten aydın bir görüşe sahip olmak gereklidir aslında, yoksa ortaya gerçekten acık lı tipler bu tehlikenin ne gibi sonuçlar doğuracağını en belirgin örnekleridir. Bu karmaşık işin üstesinden gelmek için Kemal Tahir kadar güçlü ve Kemal Tahir kadar dürüst olmak gereklidir. Yani Kemal Tahir’e özenmek başka birçok kişiye özenmekten daha zor bir iştir. Eski günlerin özlemini yaşayanlar, Doğu-Batı sorununda ‘Biz Osmanlıyız, bizde daha çok adam bulunur.’ sözüne sığınıp Kemal Tahir’den yardım bekliyorlarsa, önce onun kahramanları gibi her şeyle hesaplaşmaya girişmelidirler.

Batı’ya özenen Türk aydını da bütün girişimlerine rağmen bir çeşit ruh ve düşünce tembelliğine sürüklenmiştir sonunda. Görünüşle yetindiği için, kendine özgü düşünce özgürlüğünden yoksun olduğu için Doğu’ya getirmeyi özlediği dinamizmi gerçekleştirememiştir. Ve en acıklısı Batı’nın gerçek değerini de hiç bir zaman sezememiştir. Mesela edebiyat alanında Batı’dan aktarılan örnekler bu durumu bütün zavallılığıyla ortaya sermektedir. Anlayamadığı bir kültürün ağırlığı altında ezilen bu tür aydın sonunda bitmek tükenmek bilmeyen anlamsız tartışmaların içinde yaratıcı yeteneklerini yitirip gitmiştir. Böylelerine Batı’nın da saygısı yoktur, ama Kemal Tahir gibi büyük ve gerçek bir insanla karşılaştıkları zaman durum çok başka olur. Kipling bu durumu aynı şiirinde şöyle anlatıyor:

Fakat iki güçlü adam karşı karşıya durdukları zaman, ikisi de dünyanın birer ucundan gelseler de,

O zaman ne Doğu kalır ne Batı, ne de sınır; artık onların ne doğdukları yer önemlidir, ne de hangi soydan oldukları.

Oğuz Atay

Site ve Kutadgubilig

Gerçekten hiç gerek yoktu bütün bunlara. Ama nasıl olduysa oldu birden site sonsuzluktan sıyrıldı, kimseye faydası olmayan tuhaf bir somutluğun içine gömüldü ve katılsam da ,katılmasam da, saygıyı hak eden düşünce ve duygu yüklü derinleşmeye çalışan yazıların yerini salt ideolojik(!) (keşke bu kelimeyle örtüşse ona bile razıyım) yazılar almaya başladı. İdeoloji hiç değilse kendi içinde tutarlıdır ve dünyayı her açıdan açıklama çabası güder. Ekonomiden felsefeye bilimden sanata size bir dünya ve insan tipi sunar. Bu insan ve dünya şöyledir ya da böyle beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz. Benimsersiniz ya da benimsemezsiniz. Bu uğurda kendinizi feda bile edersiniz .Bu sizin seçiminizdir. İdeolojinizi açıklamak için yazılarda yazarsınız , hepsine amenna.
Ama bir şey yapamazsınız her an ve durmadan bir takım kaynağı ve amacı belirsiz haber kaynaklarından bilgiler bulup bunları, sanki karşınızda başka ülkenin çocukları varmış gibi, insanların kafalarına kazımayı ilke edinen bir yaklaşımda bulunamazsınız. Eğer bu konuda bir çalışma yapmak istiyorsanız , gidip yabancı sitelere yazarsanız ve orada bunları savunursanız anlarım, bunu misyon edinirseniz de içinde bir anlam bulmak için kendimi zorlarım. Ancak her gün yeni bir ismi Türk olarak sunma girişiminize ve bizlere bunu analatarak ne gibi fayda sağladığınızı anlamakta güçlük çekerim. Tıpkı Elvis Presley’in Türk olmasının niçin beni Fatih Sultan Mehmet’in Türk olmasından daha fazla gururlandıracağını anlamadığım gibi. Hadi geçelim Yunus Emreden daha mı iyi ozandır ki illa transfer edelim. Kendi kültürel ,yaşamsal değerlerinize ne kadar sahip çıktınız ki yenilerini katıp bunları da özümseyeceğinizi sanıyorsunuz. Eğer sahip çıkamıyorsunuz sahip çıkacaklar bulunacaktır. Neye sahip çıkacağınızı bulmakla başlar, bu da düşünmekle , araştırmakla olur. Sahip çıkmak kendini tatmin etmekten ötedir. Kapsayıcı milliyetçilik anlayışı nedir, nereden çıkmıştır, buradan nereye varmak istenmektesiniz , hiçbir fikrim yok. Ama sizinde olduğunu hiç sanmıyorum. Üstelik bir Türk tanımınız olduğundan bile şüpheliyim. Türk kültürü ve bu kültürün gelişimi hakkında da bilgilerinizin hiçbir alanda derinliğe sahip olmadığını yazdıklarınızdan anlıyorum. Bu açıdan eğer samimiyseniz Osmanlı’nın niçin devşirmelik sistemini geliştirdiğini düşünmek zorundasınız. Bu konuda bir fikir beyan etmelisiniz, yoksa Hitler hakkında değil.

Gelelim İslamiyet’e ; İslam’ın kutsal kitabı her yerde Allah nezdinde ki geçerli tek üstünlüğü takva olarak belirtmiş ve bunu defalarca yinelemiştir. Eğer Allah’ın seçilmiş kavmi olmak gibi bir durumdan bahsediyorsanız ki , bence siz çok eski ve bozulmuş bir gelenek üzere yol almaktasınız , Yahudilik geleneği. Oysa İslamiyet tamda bu noktada kendini ayrıştırmıştır.

Daha uzar gider bunlar , size önerim , insan olmanın onurunu, milli değerlerin gururu ve manevi değerlerin sevinciyle birleştiren düşün ve emek isteyen gerçekten aydınlatıcı ve düşündürücü yazılar yazmanız. Yoksa kendi adıma sizden gelen hiçbir yazıyı okumayacağım.

Bu çeviridir.

Sessiz ve öbürü beklerken bütün yol başlarında geceyi, günü tütünlere sarmış insanlar görürdüm, sarılığa sarılı kızlara sevgili diye bakarken hürriyet isimli bir vapura kaptan olan münibüs şöförlerinin pervasızlığında uçarı kızlardı bunlar, gemistop yerleşmemişti henüz ve ruhçuluk gümrüğe tabiydi…Yani gördüğü gibi düşünürdü , taş taştı ama taşırsan , ağaç ağaçtı ancak gölge istersen ya da meyve. Mayatakvimlerinden önce masa takvimleri vardı , evlerde saat yerine kullanılan horozlar vardı ve de ezan ve çanlar birbirine karışırdı , imamlara şu ayini idare et sevgilim oldu benle buluşacak diyen papazlar tanıdım, kiliselerin ve camilerin arka bahçesinde kazılar yaparken görülebilirdi ancak insanlar , yeryüzü kendi ismini çağırmadan önce cinler,periler bir de vampirler(*).

VARDIYDIDA , VARACAKMIŞ GİBİ TAM BAŞLANGICINDA HER ÇAĞIN KIYAMETSEVERLER VE YAŞLANDIKÇA ARTAN KEHANET İSTEĞİ.

Sessiz ve öbürü beklerken bütün yolları tutan bir sfenski, ben Mısır’dan çıkarken ve suyu yaran bir kudurmuşluktan ibaretken insanoğlu bir sabun köpüğü içinde ve hijyen ve sağlık taramasından geçerken firavunların aşılarını tam yaptırmadıkları ortaya çıkınca Sekar’a atılmaları nedeniyle bir başvuru kaynağı niteliğinde ki Tanrı gündüz bulut gece fener , hahamların hamlıklarını örten hamallar ve sandığa doğru her adım zincirlenmiş ölüler vardı , çöllerin nasıl olupta olduğu en temel sorusuydu doğanın ve kimse suyun ışık fazlası olduğunu anlayamazdı.

ANLAMADIDA,ANLAYACAKMIŞ GİBİ DERİSİNE TAPAN VE TAPILAN MABET OROSPULARININ, IŞIKLI TENLERİNDE TERLERİ DAMLA DAMLA AKARKEN ,
YORGUNUM GÖKLERE BAKMAKTAN NİYE GECİKTİN, OYSA KEHANET KİTABINDA BİR POSTERİM VAR.

dip not: cinler ,periler gitti bir kısım ve çok kısım vampirler ,insan kılığına girdi.