İnanç Dediğimiz

“İnsan inançlarının eseridir. Nasıl inanıyorsa öyledir.”
—Gita

1490 yılında Kristof Kolomb, Hint Adaları’na giden yeni ve daha kısa bir yol bulma planını İspanya Kraliçesi İsabella ve Kral Ferdinand’a sunar. Kraliyet bu etkileyici planın incelenmesi amacıyla bir komite kurar.

Coğrafya uzmanları ve bilim adamlarından oluşan kalabalık bir heyet Kolomb’un planlarını inceler ve şu sonuca varır: “Olanaksız!”

Buna rağmen yaptığı hesaplara ve elde ettiği bilgilere güvenen Kristof Kolomb, Kraliçe İsabella ve Kral Ferdinand’ı ikna etmeyi başarır ve yolculuk için gerekli mali desteği sağlar.


En kısa sürede Nina, Pinta ve Küçük Santa Maria adlı 3 gemi ile yola çıkar Kolomb. Yaklaşık 2 ay süren bir yolculuğun ardından, ulaşılması olanaksız olarak görülen yeni topraklara ayak basarak o güne kadar düz olduğuna inanılan dünyayı yuvarlak haline getirmeyi başarır.

İnanç, hepimizin zihninde ilk anda oluşan izlenimden çok daha derin anlamlar ifade eder. Kişinin tüm davranışlarını kontrol eden güçlü bir mekanizmadır. İnsanın tüm bedenine ve hayatına hükmeden bir mekanizma… Kişinin inancı onu aşılması imkânsız okyanusların ötesine taşıyabilmektedir.

Gerçekte İnanç, bir olguya karşı oluşturduğumuz düşünce ve davranışlarımızın bilinçaltında kalıplaşmış şeklidir. Başka bir deyişle, zihnin gerçek olmayanı gerçekleştirme sistemidir.

Hepimizin inançları vardır. Hayatla ilgili, her konuda inançlar oluştururuz. Bu oluşum dünyaya gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren başlar. İşte davranışlarımızı kısıtlayan ya da çeşitlendiren de bu inançlardır. Herkesin kendine göre oluşturduğu gerçekler vardır. Kişi kendi inancının mutlak doğru olduğunu düşünür.

İnanç, dini konuların anlatımında çok kullanılan bir terimdir. Bu nedenle inanç denilince genellikle akla dini ve ahlaki inançlar gelir. Aslında inanç bundan çok daha geniş bir anlama gelmektedir. Yaşamımıza anlam katan her şeydir. Yargılarımızdır, hırs ve arzularımızdır, öfke ve hayal kırıklıklarımızdır. Hayatımıza yön verecek kadar güçlü olan her şeydir.

Plesebo’yu çoğumuz duymuşuzdur. -Gerçek bir ilaç olmadığı halde, hastaya ilaçmış gibi verilen yalancı haplar- İçlerinde tedavi edici, aktif hiçbir madde bulunmaz. Tamamen zararsızdırlar. Oysa yapılan deneylerde bu hapların hastalar üzerinde çoğunlukla kesin etkiler yaptığı gözlenmiştir.

Dr. Andrew Weil de araştırmalarında inancın gücünü görmüş ve “İlaçların sihri içeriğinde değil, ilaçları kullananların zihinlerinde yatar” demiştir.

İnançlarımız, amacımıza giden yolda haritamız, amacımıza ulaşabilmeyi kesinleştiren pusulamızdır. İnanç düşünceye güç verir, hareket kazandırır. Olumlu inançlar, olumlu olaylara, olumsuz inançlar da olumsuz olaylara sebep olur.

Biz neye inanıyorsak O’yuz. Kendimizin kim olduğunu ve ne yapabileceğini düşünüyorsak, O kadarız. Potansiyelimizin ne kadarına ulaşabileceğimizi inancımız belirler.

Bir düşünürün dediği gibi: “Yapabileceğini düşünüyorsan, haklısın. Yapamayacağını düşünüyorsan, yine haklısın!”

Bir şeyi başarmanın ilk kuralı inanmaktır. İnanmazsan başaramazsın. Başarıya inanırsak, o işi başarmak için inancımız bizi güçlendirecektir. Başarısızlığa inanırsak, beynimize yönlendirdiğimiz mesajlar bizi başarısızlığa gönderecektir. Her iki inanç da büyük bir güce sahiptir.

Bilinçaltımız olumlu ya da olumsuz düşünce şekli arasında ayrım yapmaz. Düşünce pozitif de olabilir, negatif de. Yapıcı da olabilir yıkıcı da… Zihnimiz ona verdiğimiz malzeme ile, yani düşüncelerimiz ile çalışır. Korku ya da yenilgi hissi, tıpkı cesaret veya özgüven gibi gerçeğe dönüşecektir.

İnanç isteyerek oluşturabileceğimiz bir durumdur ve iradeye bağlı olarak değiştirilebilir. Bilerek zihnimize yerleştirdiğimiz ve pekiştirdiğimiz düşünceler, bizlerin her hareketini ve davranışlarını yönetir. Tepkilerimizi kontrol eden gücü oluşturur.

Zihnimizi olumlu ya da olumsuz düşünceler doldurur ve bu düşünceler tekrarlandıkça bilinçaltımıza atılarak inanca dönüşür. Ve bu inançlar zamanla bizim gerçeğimiz olurlar. Her insan, zihnini işgal etmesine izin verdiği baskın düşünceler yüzünden şuanda olduğu kişidir.

Unutmayalım ki “Beden zihnin uzantısıdır.” Zihnin bizim koyduklarımızın dışında hiçbir sınırlaması yoktur.”Yenilgi bir gerçek olarak kabul edilmediği sürece kimse yenilmez.”

Alev Güleryüz
Dönüşüm Konağı

Türk oğlunun düşmanları

Tarihte ne zulümlere maruz kaldı bu millet…
Sebebi acaba sadece Türk olmaları mıydı?..
…….
İnsanlığın ikinci babası olan atamız Nuh aleyhisselam oğlu Yafes’in oğlu Türk’ün torunlarına “Türk” deniyor. Bunların arasında bizler olduğumuz gibi (özetle söylersek) bugünkü Macarlar, hatta Bulgarlar ve Asya’nın kuzey doğusunda bulunan Yakutlar da var…

Hâlbuki son bin yıl içinde, Türk dendiği zaman Selçuklu ve özellikle de Osmanlı hatırlanıyor…
Dolayısıyla, sevenler; Osmanlıyı sevdikleri için Türkleri seviyorlar veya sevmeyenler, yine Osmanlıdan nefret ettikleri için bizleri sevmiyorlar!..
*
İçimizde ve dışımızda bulunan, Türk’e düşmanlık yapan kimselere iyi bakmak lazım:
Bunların düşman oldukları Türk kavramı içinde Hıristiyan Yakutlar ve Macarlar da var mıdır?.. Eğer varsa, bu düşmanlık hakiki Türk düşmanlığıdır, ırk düşmanlığıdır…
Yok, eğer “Türk”ten kasıt başkaysa… Veya daha açık bir ifadeyle, hücum edilen adres ve saldırıya geçilen “düşman”; Türk’ün İslam ile şereflenme döneminden sonra gelen Türk Devletlerimiz ve özellikle de Osmanlının hâkim olduğu topraklarda yaşamış dindaşları ise…
..işte tam burada, biraz durmak… Elma ile armudu biri birinden ayırmak… Yani hakikati anlamak lazım…
Çünkü o durumda, bunun adı; “Türk veya Osmanlı düşmanlığı” isminin ardına gizlenerek, inanç düşmanlığı yapmak, daha doğrusu İslam düşmanlığı yapmak demektir!..
Bunu anlamak lazım…
Bunu anlatmak lazım… Çünkü insan, hangi çalının altına hangi tuzakların yerleştirildiğini bilirse, üzerine basmama ihtimali biraz daha fazladır!
Öyle değil mi?
*
Bunları okuyunca bazılarının aklını şu soru kurcalayabilir:
Peki ama neden bazı Müslüman devletlerin de arası bozulmuştu Osmanlıyla? Ve şimdi de neden hâlâ Osmanlı için çirkin iftiralar atılmaktadır ve onun hatıraları bile saldırıya uğramaktadır?
Cevap ise gayet basittir, açıktır, nettir:
Çünkü Osmanlı (Sevgili Peygamber efendimiz ve onun eshabının yolunda olmak, demek olan) “ehl-i sünnet” inanışındaydı…
…..
Elinde tuttuğun mücevher ne kadar kıymetli ise; saldıranı, göz koyanı, belalısı da o kadar çok olur!

Muammer Erkul