Son Saat için egzersiz

  

EGZERSİZ

Gurdjieff

Geçirdiğiniz son saate bakın ve sanki sizin için dünyadaki son
saatiniz olmuş olduğunu ve yeni ölmüş olduğunuzu idrak
edin.Yaşamınızın son saatinden memnun musunuz  diye kendinize sorun.

Şimdi kendinizi tekrar diriltin ve ölümünüze bir önceki saat süresi
için (eğer yaşayabilme şansınız olsaydı) yaşamdan biraz daha
fazlasını çekip çıkarmaya çalışın. Nerede ve ne zaman  kendinizin
daha idrakli olmanızı, iç ateşininizin nerede tezahür etmesi 
gerektiğini, belirleyin.

Şimdi ise gözlerinizi büyük açın : bununla şunu anlayın – kendinizi
büyük imkanlara açın, biraz daha cesur olun .

Bu saatin sizin son saatiniz olduğunu bilerek kaybedecek hiçbir
şeyinizin olmadığından, hiç olmazsa şimdi mert olun. Tabii,
aptallık yapmadan.

Kendinizi daha iyi tanıyın,aracınıza  sanki yandan bakıyormuşsunuz
gibi kendinize bakın…. Şimdi,ölürken prestijinizi,şanınızı korumayı
düşünmeye hacet yoktur.  Ve ileriye bakın,gerçekten son saatinize
kadar yaşamdan mümkün olan en fazla değerliyi almaya ısrarla gayret
edin,içgüdülerinizi geliştirin. Her saat hiç olmazsa birkaç anını
geçmiş saatinizin tutkusuz değerlendirilmesine ayırın, sonra- bir
sonraki saatten daha da fazla yararı çekip almak için kendinizi
ayarlayın .

Eğer her saati yaşamın ayrı bir birimi olarak belirlersek, gücümüz
yettiğince yaşamın her birimini en dolu kullanmak için her şeyi
yapmalısınız.

Kendinizi, her bir gelecek saatinizin  bir öncekinden daha büyük
olması, ayni zamanda da o an’a kadar biriken borçlarla
hesaplaşmasına fırsat verecek şekilde , yol bulmaya zorlayın.”Ben”
in kendini hissetmesinin yoğunlaşması ve kendini yönetmenin
becerisi, sizin makinenizin çalışmasının değişmesine sebep
olacaktır , makineniz hareket edecektir, bu da gerçek değişimlerin
belirtisini ispatlamaktadır. Ayrıca, makinenin kendisinin bu konuda
ne düşündüğü kesinlikle önemsizdir.

Sahibi Olduğun T-Shirt, Canını Alır mı?

En sevdiğin T-Shirt’ünün başına hiç kötü bir şey gelmesin. Kahve dökülmesin mesela üzerine. Eline dökülsün, yansın tenin; kendini yenilemeyi bilen hücrelerin sağ olsun. En sevdiğin T-Shirt’üne bir şey olmasın. Mesela duvara yaslandığında izi kalmasın üstünde. Bu yüzden iki büklüm durup yormana değer özel bedenini. Yeter ki leke yapmasın güzel T-Shirt’ünde…

“Sahibisin” ya onun. Sıkı sıkıya sarıl ona. Hep senin kalacakmış gibi sarıl da, kaybettiğinde yığıl, yırtıldığında yerle bir ol, geber T-Shirt’ün için. Acı çekmeye değer, değil mi? O “sahibi oldukların” arasında en güzeli! Onunla gurur duy üzerindeyken, içine sığamadığında lanetler et kendine. Sen mutsuz ol ama en sevdiğin T-Shirt’üne bir şey olmasın. Çünkü sen onunla parıldarsın. Eğer rengi solarsa, git bir köşede ağla. Göz yaşların hıçkırıklarında titresin. Ne olur en sevdiğin T-Shirt’üne bir şey olmasın.

Yazın bol bol giy, sahibisin ya, gezdir üzerinde onu… Kışın hava soğuyunca içinde donarak can ver. Hem ne olacak ki? Belki güzel bir heykel olursun. Aman ha, üzerinde kalsın. Sakın çıkarmayasın ölürken. Kefenin altına giy ki, üzeri toz toprak olmasın. Sahibisin ya onun, bütün kullanım haklarını aldın ya, yalnızca sen zarar verebiliyor olmalısın… Yalnızca sen! Bu bilgiyi koca dünyaya anlatmalısın!

Sen, bencilliğinin kayıtsız şafağında yol alırken, sahibi olduğun tüm en sevdiğin T-Shirt’ler senden kopup gidecek. Hem de her biri bir parçanı da sökecek, et ve kemik bedeninden. Zincirlerle vücuduna bağlanmış köleler gibi özgürlüğe doğru koşacaklar. Onlar senden koptukça, parçalanacak bedenin. Sen acılar içinde yere yığılırken öğreneceksin. Her sahip olmanın finalinin bu olduğunu. Belki farkında değilsin ama, sahip oldukça acı çekersin…

Şimdi, hayatta en sevdiğin T-Shirt’lerini düşün. Biri gelip lastiğini patlatsa ya da tüm pencerelerini taşla indirse için acımaz mı? Biri ona senden daha sıcak sarılırsa ya da ondan kovulursan, canın yanmaz mı? Bir şeylere sahip oldukça, eleğe dönmüyor mu ruhun, bedenin? Can Yücel çok haklı; “İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin”. Yoksa öyle bir yanarsın ki, ne en sevdiğin T-Shirt’ün kalmış ortada, ne de senden bir parça… Adım adım intihar ediyorsun haberin yok. Bir bakmışsın, sahip olduğun, canını almış.

Şaman

“Şaman Sibirya’daki Tunguz halkının dilinden gelen bir sözcüktür ve antropologlar tarafından batılı olmayan kültürlerdeki daha önce “büyücü”, “büyücü hekim”, “sihirbaz” gibi terimlerle tanınan çeşitli kişilere geniş ölçüde uyarlanmıştır. Ayrıca her büyücü hekim bir şaman değildir.

Bir şaman bilgi ve güç edinmek ve başka insanlara yardım etmek için normalde gizli olan bir gerçeklikle temasa geçmek ve onu kullanmak için -kendi iradesiyle- bir değiştirilmiş bilinç durumuna giren adam ya da kadındır.” Der Michael Harner.

Şamanizm konusunda derin araştırmalarıyla bu konuda nerdeyse tek otorite gibi görünen Eliade ise bu konuya şöyle bir açıklamayla başlar:

“Elbette şaman da aslında bir sihirbaz ve bir otacıdır; bütün hekimler gibi onun da hastalıkları sağalttığına, ilkel  ve çağdaş bütün sihirbazlar gibi “fakirsel” mucizeler gösterdiğine inanılır. Ama o, bunlardan başka ruhgüderdir de; ayrıca rahip, mistik ve ozan da olabilir. Bu karmaşık olayın ilk tanımı şöyle olmalıdır: şamanlık=esrime tekniği.

(sözlükte esrime; Sarhoş olma işi. Kendinden geçme)

O kendi ruhlarına egemendir; şu anlamda ki, insan olmakla birlikte, ölülerin, cinlerin ve ‘doğanın ruhlarının’ aleti olmaksızın onlarla iletişim kurmayı başarır.  Şaman büyük bir insan ruhu uzmanıdır; ruhu yalnız o görür; zira ruhun formunu ve yazgısını o bilir.”

…

Yazının Bütünü için tıklayınız

içgörü – V

Kan pıhtısı boyalı
“düş”-üş-lerimin parmaklıkları
boydan boya küfürler kaplı
duvarları.
(/ve eksik
(/-kendisinden bahsetmeyeceğim-
(/ve eksik olan şey,
(/eksik.)
üç beş maske-ucuzdan-
bir o kadar yanlış var-fazladan-
ellerimde, yaktığım canların kar payı
kanlar kaplı.
(/eksik olan şey.
(/-hayır! Bir erkek değil o!-)
düşler düşlüyorum ne zamandır
düşmesiz.
ve zamanlar, tik-taksız
sessizliksiz.
bir umut var cebimde
tek kullanımlık
tek bir an
tek bir mısra
için.
son yahut sonsuz.
(/-eksik olan şey!
(/off! bu böyle olmayacak)
hatadan dönmeden, hatayı düzeltmek
bir sarı noktayı silmek için
tuvali sapsarı boyamak
bir sözcükten, bir şiir yaratmak
gibi değil bu.
aşkı düşünüp gülümserken
aşığı düşünüp sövmek ne gibi ya?
diken batması gibi, dostun, toprağın üzerinde
ayağına.
(/off! eksik olan da,
(/çok fena eksik vallaha!)

Saygı ve sevgi

ANIN YANSIMALARI: Hayvanlar, bizlerin “konular” olarak adlandırdığımız süptil duyguları tetikleyen önemli aynalardır. Kedilerle ilgili ilk deneyimim 1980’in kışında başladı. Kendime sadece geçici olduğunu söylememe rağmen kurallara karşı gelerek onu evde tutmaya karar verdim. Ve böylece, Tigger ve ben aile olmuştuk.
Hemen yeni arkadaşımı evdeki “yasak alanlara” saygı duymasını öğrettim. Koltuklar, tezgâhlar ve buzdolabının tepesinden uzak durması gerekiyordu. Hepsinden önemlisi ben işteyken bütün dünyanın onu görmesi için cam içlerinde oturamazdı. Her gün eve geldiğimde onaylanmış bölgelerden birinde onu uyurken buluyordum. Gizli ilişkimizde her şey mükemmel yürüyordu.
Bir gün eve her zamankinden erken geldim. Dairemin kapısını açtığımda Tigger mutfak lavabosunun yanındaki tezgâhın üstündeki derin uykusundan uyandı-bu, kesinlikle yasak olarak belirlediğimiz alanlardan birisiydi. Hemen aşağı atladı, yataktaki yerine döndü ve benim ne yapacağımı beklemeye başladı. Meraklanmıştım: Bu bir kerelik bir olay mıydı yoksa her gün ben evden çıktıktan sonra olanların bir işareti miydi?
Kedisi olan arkadaşlarla konuştuğumda, kedisi olan herkesin zâten bildiği bir şeyi öğrendim: Bir kediyi eğitemezsin! İstisnalar olmakla beraber, kediler kedi gibi davranır. Yüksek yerleri severler ve en yükseklerine tırmanırlar-tezgâh üstleri, buzdolapları ve cam içleri gibi yasaklanmış alanlar olsa bile. Siz varken sizin kurallarınıza saygı duymakla beraber, yalnız kaldıklarında kediler kendi dünyalarını yönetirler.
Belki de tesadüfî olmayarak Tigger’la yaşadığım zor zamanlarda, işimdeki sıkıntılarla olan paralellik dikkatimi çekti. Hâttâ yöneticiliğini yaptığım kişiler bana Tigger’ın yaptığının aynısını yapıyorlardı. Projelerle ilgili talimatlarımı dinlemiyorlardı.
O akşam daireme girdiğimde Tigger gene mutfak tezgâhının üzerindeki yasak alandaydı. Ve bu defa bana baktığında yerinden bile kıpırdamadı. Çıldırmıştım!
Koltukta oturup bana neyin gösterildiğini düşünürken Tigger’ın kurallarıma karşı “saygısızlığı” ile iş arkadaşlarımın bana benzer gibi gelen davranışları arasındaki paralellik dikkatimi çekti. Aynı anda olmakla beraber birbiriyle bağlantısız gibi görünen deneyimler, hem Tigger hem de iş arkadaşlarım bana kendimle ilgili önemli bir şey göstermişlerdi.
Yaptıklarımız ve dünyada olanlar arasındaki ilişkiyi fark etmemizin ne kadar önemli olduğunu Asya’daki gizli kabileler üzerine yapılan antropolojik çalışmalardan anlayabiliriz.
İnançlarımızın anında başkalarıyla olan ilişkilerimize yansıdığını gördüğümüzde, aynalarımızın ilkini deneyimliyor oluruz; ve bu da anın aynasıdır. Ancak bazen anın aynası yaptıklarımızdan daha süptil bir şey-yaşamımızda yargıladıklarımızı-gösteriyor olabilir.
İlahi Matriks / The Divine Matrix-Gregg Braden / 2007

Başkalarınına oldukları gibi olmaları için izin verdiğimizde ve bunu hep yaptığımızda kendimize saygısızlık etmiş olmaz mıyız? Velev ki “ben ve başkaları” bir illizyon olsunlar, bunu yaşayacağım ana kadar bu illizyon gerçektir. O halde ben ve başkaları (!) arasında saygı dengesini iyi kurmalıyım; ne başkasını ne de kendimi küstürmeyeck orta yolların-parayla değil sırayla- bi formulünü bulabildiğim ölçüde huzurlu olacağım ve huzur vereceğim demektir.