Yakın zamanda yaşam ve ölüm ve sonrası hakkında yazmış bir çok filozofu okudum. Hepsinin farklı teorileri var ve açıkcası bizler gibi sıradan insanların ne düşündüğüyle ilgili pek ilgilenmemişler.
Yalnız aralarında öne çıkan biri var. Yüzyıl öncesinden bir Amerikan filozofu. Adı, William James. Şimdi bu adam tam yerinde bir şey söylemiş. Dediği gibi, “Her şeyin anlamına dair inançlarına nasıl eriştikleri konusunda filozof tayfası bizden o kadar farklı değil.” Bir de demiş ki, “Hepimiz büyük sorunların yanıtlarına bir tür sezgi ile ulaşırız.“. James bu sezgi şeyine, “yaşamın dürüstçe ve derinlemesine ne anlama geldiğine dair aptal sezgi” demiş ve burada aptalı kötü anlamda kullanmamış. Yani diyor ki ister filozof olalım ister ben ve siz gibi sıradan tipler, çoğunlukla olan bitene dair sezgilerimize bel bağlarız. Bir de şey demiş: “Hepimiz evrenin toplam baskısı ve itelemesini sezme ve hissetme yolları vardır.”
Şimdi bazı filozoflar Büyük Yanıtlara giden yolu çoğumuz gibi el yordamıyla buldukları gerçeğini gizlemeye uğraşıyor. Vardıkları sonuçlara nasıl vardıklarını anlatırken kırk takla atıyor, elli laf uyduruyorlar. Ama aslında onlar da esas olarak tıpkı bizim gibi en başta sezgilerine güveniyorlar. Ama sezdikleriyle eşleşecek müthiş bir felsefe yaratmak istediklerinden, kafalarından bir felsefe uyduruyorlar. Bana sorarsanız işte tam bu noktada çıyanlaşıveriyorlar: sezgilerinin söylediği şeyleri desteklemek için evrenden seçmece kanıtlar topluyorlar ve işlerine gelmeyeni görmezden geliyorlar. Ucuz numara yani.
Bu James denen adamın söylediği aklımca çan çaldıran bir kaç şey daha var. Şimdi James demiş ki ortadaki olgular pek öyle net değilse -hani şöyle kocaman yanan ışıklı tabelalar hesabı- o zaman bize en uyan felsefeyi seçmekte serbestiz. Her Şeyin Anlamından bahsediyor ha: ölüm, yaşam, hepsi işte. Evrenin sizi ittiğinin şöyle bulutlar üstünde bir cennet olduğu kanısındaysanız, ee , tamam işte, ne var bunda yani? Ben kimim ki size yanıldığınızı söyleyeyim? Tüm içtenliğimle söylüyorum: “Umarım oraya gidersiniz ve ben de bir ara yanınıza uğrarım” Belki oturur, bir bira içer, laflarız. Ara sıra bu sitedekilerle yaptığımız gibi.
Son söz olarak;
Heidegger ile bir hipopotam cennet kapısına gelirler ve cebrail “Çocuklar” der, “bugünlük sadece bir yerimiz kaldı. O yüzden hanginiz “yaşamın anlamı nedir” sorusuna en iyi yanıtı verirseniz içeriye onu alacağım.”
Bunun üzerine Heidegger “Varlık’ın kendisini düşünmek açıkça bütün metafizikte olduğu gibi yalnızca varolanlar aracılığıyla ve kendi temelleri bakımından yorumlandığı ve temellendirildiği ölçüde Varlık’a aldırmamayı gerektirir.” der.
Hipopotam daha hiç bir şey diyemeden cebrail elini hayvanın omzuna koyar.
“Hey, hipo! Bugün şanslı günün!”
Bir çoğunun inancı ölümsüz olacağı üzerinedir. Fakat gerçekten düşündünüz mü bunu. Yani sonsuza kadar yaşamı. Gelelim örneği basitten ele alalım. Dünya üzerindesiniz.
Ne kadar yaşama isterdiniz?
60 yıl? 100 yıl? 300 yıl? 1000 yıl? 10.000 yıl? Gelin şunu 100.000 yıl yapalım… Şimdiden her şey anlamsızlaşmaya başlamadı mı? Bu kadar anı, bu kadar yaşanmışlık, 100.000 yıl sonra neyden zevk alabilirsiniz? Düşünün her şeyi! yaşamışsınız…
Bütün bunların yanı sıra 100.000 yıl sonsuzluğun yanında o kadar küçüktür ki! Eğer gerçekten ölümden sonra yaşam ve cennet varsa 1 milyon yıl sonra sıkıntıdan patlamış ve tek arzuları ebediyen yok olmak isteyen insanlar görmeniz mümkündür.
Gerçekten sonsuza kadar var olmak ister miydiniz?
xenix: Takiplerim
Konu ile bağlantılı bir kitap önerebilirim sana xenix:
Zygmunt Bauman – Ölüm, ölümsüzlük ve diğer hayat stratejileri
Kişinin kendi kendini ikna sürecinde zihin ile iknaya konu olan “şey” arasında bir fayda hali tesis ediliyor, bu bakımdan ikna sürecinde işleyen mekanizmalar irdelenebilir. Yine de, burda vurgulanan “sezgi” Kant’ın immediat bilgisinden farklı bir anlamda kullanılmış sanırım.
Gelelim sonsuzluğa:)
Xenix’e katılıyorum, hatta bir adım öteye gidip sonsuz yaşamı cennet içinde ve cennet şartlarında tasavvur etmeye çalışıyorum.
Mutluluk veya haz nedir?
Anımsamaktır.
İyi kötü anılarımızı anımsamak…
Yaşamımıza dahil olmuş kişi, olay ve durumları, kimi zaman komik sakarlıklarımızı kimi zamansa üstesinden geldiğimiz zorlukları anımsamak..
Sevdiklerimizi anımsamak..
Aşkı anımsamak..
Öyle ya da böyle paylaştıklarımızı anımsamak..
Velhasıl kelam, yaşamı yaşam yapan herşeyi anımsamak.
Peki tüm bunlara karşın, cennetlik bir kulun hafızasında ne olacak?
Benim epilepsili psikopat boncuk, sonra bir korsan gemisi bayrağını andıran siyah beyaz tüyleriyle sırnaşık Anthuan ve suluboya perisi zayıf Pinky, daha eskilere gidersem afacan kızkardeşimle salonun ortasında bir çuval unu sürahiler dolusu suyla hamur edip sıvadığımız o güzeliim televizyon, ilk aşk, ilk öpücük, bugün dönüp baktığımda kıçımla güldüğüm teenage krizleri, okurken düştüğüm sokaklar ve bilimum yoyo- kaktüs çeşitlemeli işportacılık faaliyetleri, üniversitede yolumu kesen Myke Tyson’ın ikiz, beyaz ve faşo kardeşi karşısında çıkardığım okkalı aparkatın işe yaramadığı o an ve sonrası… eee? normal şartlarda knock-out olması gerekirdi ama olmadı, bir yanda kendi kendime mırıldandığım şimdi sıçtık işte durumları, öte yanda vurun ulan vurun ben kolay ölmem dikbaşlılığı ve çok uzaklardan koşa koşa gelip yüzümden akan kanı önlüğüyle temzileyen o kız.. Ve dahası, dahası, dahası…
Cennet’de ne olacak sahi, anan baban kardeşin eşin sevgilin çocuğun kedin köpeğin? (Var mı anımsayış, olabilir mi, mümkün mü?:)
Ya da bir film izlediğinizi düşünün.
Türlü cefanın, türlü zorlukların ardından kazanmış bir kahraman.
Son sahnede yüzüne odaklanıyor kamera ve muhteşem bir gülümseyişi yakaladığı anda donduruyor kareyi yönetmen..
Ne kadar süreyle bakabilirsiniz bu kareye?
🙂
Anımsamak demişken… Söylemeye gerek duymamıştım ama, bunun için bir önce, bir sonra ,ve bu ikisinin arasında bir yaşanmışlık gerekir elbet.
Hadi başlangıçta bi heyecan oldu, mahşer, sırat vesaire.. peki ya sonra? Elemeleri geçen mümin ne yapacak, ne yaşayacak ki cennette, bi de üstüne hatırlayacakları ve anımsayışları olacak?
Ne diyecek mesela, yav dün nasıl da eğlendik di mi ama (?) Konsere mi gidecek, yarım kalan bestesini mi bitirecek, arkadaşlarıyla buluşup keyifli sohbetler mi düzenleyecek, sohbet varsa konusu ne olacak, sosyal projeleri mi katılacak, ya da onca huriye inat kaçamak mı yapacak, kuzey kutbunu keşfe mi çıkacak, çocuk büyütmenin ya da uykusuz gecelerin ardından kazanılmış bir başarının sevincini mi yaşayacak?
Ne yapacak yahu, ne?
Mümin ne yapar cennete, ne yapabilir?
Donmuş kareye bakmaya devam…
Kolda altın bilezik, kulakta inci küpe, üzerinde de ipekten elbise var ha…
“Ne kadar süreyle bakabilirsiniz bu kareye?”
Evet, aynı böyle birşey olmalı… Cenneteki huzur ve mutluluk için, bizim anladığımız şekilde bir yaşanmışlık, arkasında herhangi bir anı, anımsayış bırakacak nasıl bir eylem olabilir diye düşündüm… düşündüm, pek birşey bulamadım:) Nasıl birşey olabilir sonsuz huzur ve mutluluk? Aklıma tekbirşey geliyor, sanki uyuşturucu ilaç alıp kendinden geçmiş gibi dingin, sessiz, eylemsiz bir zihin… Ama ne var; mutlu:) anlatması kolay değil ama hayal etmeye çalışın:)
Sonsuz mutluluk böyle birşey olabilir, itiraz etmiyorum, olabilir… Muhalefet ettiğin nokta, böyle bir koşulda biz ne kadar insan olarak kalabiliriz, ne kadar insan olarak kabul edilebiliriz ? Başka birşeye dönüşmüş olmamız gerekmez mi?… Bilim kurgu filmlerinde izliyorum arasıra, uzaylılar insanları yakalayıp vücutlarına birşey monte ediyorlar… sonra o insanlar değişiyor, başkalaşıyor, başka birşey oluyorlar.. Filmlerde genellikle kötü şeyler yaşanıyor, köleleşiyorlar, isyan etmiyorlar, buna benzer şeyler. Cennet ve sonsuz mutluluk denilince, benim aklıma bunun tersi geliyor, daha başka birşey gelmiyor:)
Araştırmacılardan Dr. Caroline Watt, ”Beynimiz bize oyunlar oynamakta çok usta.” diyor.
Ölümün eşiğinde hissedildiği söylenen tuhaf deneyimler, beynin travmatik bir anda insan bedeninin maruz kaldığı tıbbi durumu anlamlandırma çabası olarak yorumlanıyor.
Edinburg Üniversitesi’nde görevli Dr. Caroline Watt, ”Ölümün eşiğinden döndüğünü anlatan insanların dosyalarını incelediğimiz zaman, çoğunun aslında ölüm riskiyle karşı karşıya gelmediğini gördük. Fakat öldüklerini düşünüyorlardı.” diyor.
Bilimsel kanıtlar, ölüme yaklaşma deneyiminin tüm yönlerinin biyolojik bir temeli olduğunu gösteriyor.
Ölümün eşiğinden döndüklerini anlatanların sıkça sözünü ettiği bir unsur, ‘öldükleri bilinci’.
Ancak bu hissin başka ortamlarda da kendisini gösterebildiği kaydediliyor.
“Cotard Sendromu” ya da “yürüyen ceset sendromu” denilen bir hastalık, bireylerin öldüğünü düşünmesine yol açıyor. Bu gibi durumlar ağır travma sonrasında, ya da tifo ve multipl skleroz hastalıklarının ileri safhalarında ortaya çıkabiliyor.
Pek çok kişi de “öte tarafa gidip geldiğinde” kendisini bedeni dışında, havada süzülür gibi hissettiğini anlatıyor.
‘Aynı his yaratılabiliyor’
İsviçreli uzmanlar ise, bu gibi deneyimlerin beynin algı ve bilinçten sorumlu kısmının uyarılması ile yaratılabileceğini söylüyor.
Dahası, “ucunda ışık olan tünel” de beynin belirli şekilde uyarılması ile yaratılabiliyor.
Pilotlar yerçekimi ivmesinden kaynaklanan G-kuvvetinde uçtuklarında kimi zaman kan basıncının aşırı yükselmesinden kaynaklanan baygınlıklar yaşayabiliyor, bu sırada tünelden geçme duygusuna kapılabiliyor ya da göz merkezinde bir kaç saniyeliğine görüşü kaybedebiliyorlar.
Hatta ABD’de yapılan bir araştırmaya göre tünelin ucundaki ışık, göze yeterli kan ve oksijen gitmemesi ile açıklanabiliyor.
Mutluluk, ferahlık, coşku gibi hislerin ise ketamin ve amfetamin türü ilaçlarla yaratılabiliyor.
Söz konusu araştırmada beynin salgıladığı noradrenalin adlı hormonun da olumlu hisler, sanrılar ve öte yana gidip gelme ile ilişkilendirilen duyguları yaratabildiği kaydedildi.
Bilişsel Bilimler dergisinde (Trends in Cognitive Science) yer alan makalede, uzmanlar “Tüm bunlar bir araya geldiğinde, bilimsel deneyimler, ölümün eşiğinden dönüşün tüm boyutlarının nöro-psikolojik ya da psikolojik temelleri olduğunu düşündürüyor.” dedi.
New York Eyalet Üniversitesi’nden Dr. Sam Parnia ise, sadece ölüp dirilme hissinin değil, mutluluktan depresyona tüm duyguların beyin süzgecinden geçtiğini kaydediyor.
“Beyinde bunlardan sorumlu olan alanları bulmak, ya da aynı hissi yaratabilmek, deneyimin hakiki olmadığı anlamına gelmiyor. Aksi halde, aşk, mutluluk ve depresyon da gerçek değil demek gerekirdi” diyor.
Parnia’ya göre, “Pek çok kişi de beynin işlemediği (kalp krizi gibi) anlarda birşeyler gördüğünü anlatıyor. Bunları sırf beyin ile açıklamak mümkün değil, çünkü beyin devre dışı halde.”
Parnia, “Yaşayanlar açısından gerçek görünen bu tür ölümün eşiğinden dönme deneyimleri, biz geri kalanlar için de ölümün nasıl bir şey olduğuna dair ipucu veriyor” diyor.
Xenix,
Konuyu sorabilir miyim?
Konu başlığı, konu içeriği, konudan hemen sonra eklediğin yazıda sorduğun soru…
Ben senin bu yazı ile neyi araştırdığını anlayamadım:)
Sonsuza kadar yaşamak isteyip istemeyeceğimiz mi?
Öldükten sonra ne halt edeceğimiz mi?
Dünyadaki ya da öldükten sonraki sürece dair iddialı olmanın “anlamsızlığı” mı?
Girişteki yazıda aktardığın James’in görüşleri, kişiyi eylemsizliğe iten düşünceleri anımsattı bana. “Aman etliye sütlüye karışmayın çocuklar” öğüdünün bilimsel(!) versiyonu…
Yoo, ben karışmadan duramam!
Karışırım!
Giriş- Gelişme – Sonuç
Önce filozofların ve normal insanların aynı yöntemlerle fikir geliştirdiğini ardından dileyenin cennete ve sonsuz yaşama inanmasının beni rahatsız etmediğini dile getirdim. Fakat daha sonra bu inançlarını hiç düşündüler mi diye sonsuz yaşam hakkında ne gibi fikirleri olduğunu kendileri biliyorlar mı diye bir soru sordum.
Ayrıca James’in söylediklerinden çıkardığınız sonuç (Aman etliye sütlüye karışmayın çocuklar) çok kötü…
xenix: Takiplerim
James William’ı daha iyi anlamak istiyorsan pragmacılık üzerine okuman lazım xenix.
Subjektif idealist akımlar ateistlerin aklını çelme noktasında çok sinsidirler:)
Aslına bakarsan biraz pragmatistimdir.
xenix: Takiplerim
Kötü sonuçlar çıkarmada üstüme yoktur:)
Ne çıkarmam gerekiyordu James William’ın görüşlerinden, 62 mi?…
“Ben kimim ki size yanıldığınızı söyleyeyim? Tüm içtenliğimle söylüyorum: “Umarım oraya gidersiniz ve ben de bir ara yanınıza uğrarım”
Bu sözlerden ne çıkarılır?
İnanmayı meşrulaştırmanın yollarından biri değil mi bu?
Bilinemezciliğin başka bir versiyonu; ya da porsiyonu:)
Aktaş bazen hakikaten şaşırtıyorsun beni.
Sen şimdi diyorsun ki yani; bir şeylere inanan, bu inançlarından dolayı mutlu mesut yaşayan insanlara gidip zorla o inançlarından vazgeçirmeye çalışalım. Bu inançların yalan olduğunu anlatmaya çalışalım.
Öyle mi?
Bir insan inanıyorsa, bundan dolayı mutluysa ve kimseye zarar vermiyor hatta kendi yaşamını olumlu etkiliyorsa ben bu kişiyi yolundan çevirmeye çalışmam bilakis tebrik ederim. James’in dediği de bu.
xenix: Takiplerim
Benim dediğim o değil:)
Bu William’ın şöyle bir cümlesi de vardı sanırım;
“Her insanın inandığı, kullandığı vesaire vesaire günlük işlerini başarmada ona yetiyorsa; hakikat odur”
İyi de..
🙂
Şimdi bu cümle iki şeye hizmet eder.
Birincisi: Felsefi alt yapıdan yoksun bir biçimde yeni ateist olup deli dana gibi ortalıkta gezinen zibidilere (ki bunun konumuzla bi alakası yok:)
İkincisi: Oldukça zengin modeller sunabilecek olan psişik süreçlerin hemen her türlü şekilde estetize edilebilecek “bireyselliğine” ve bu bireyselliğin bir kısım pozitif ayrımcılık kriterlerine tabi tutulmasına (elbetteki olumlu manada)
Ama lütfen:)
Şimdi hakikat bu mudur hakkaten?
Eğer “hakikat” buysa..
Bilim de tıpkı doğrusöz’ün belirttiği gibi düşünce ve ifade özgürlüğü üzerine kurulmuştur o zaman.
(Oyuna gelmeyin ey materyalistler:))
Biraz pragmacı olunmaz:)
Ama kıvrımın bir kenarında postullaştırmadan “oynarsın”, o zaman yaşamı estetize etmene katkı sağlayan bir ko-faktör gibi çalışabilir.
(Up-date oldum, yeni hedefim xenix 🙂
Bir gemi yolculuğunda kaptanla sohbet eden spiritüalist adam yol boyunca melekler, simgeler, semboller, kuantum vs dahil olmak üzere bir şeyler anlatıp durmuştur. Hayatın gerçeği ile ilgili hayatı çözdüğü ile ilgili kaptanın kafasını şişirmiştir.
Bir müddet sonra kaptan sorar. “Yüzme biliyor musun?”
Adam “Hayır” der.
Bunun üzerine kaptan, “Bunca şey öğreneceğine keşke yüzme öğrenseydin, çünkü gemi batıyor.”
Aslında biraz dedim ama epey pragmatistimdir. Bir bilgi, eyleme, duyguya, davranışa dönüşmüyorsa benim için anlamsızdır. Hayatımıza ve eylemlerimize dönüştüremediğimiz bilginin fıkrada anlattığım spiritüel adamın bilgilerinden farkı yoktur. Bu yüzden insanların inandığı, bildiği şeyler onların yaşamlarında işe yarıyor, onları mutlu ediyorsa ne diyelim. Umarım inandıkları cennetleri vardır ve ben de uğrayıp bir bira içerim onlarla.
Benim her zaman verdiğim tepki insanların inançlarına değil, inançlarını dayatmalarınadır. Yoksa ister ineğe tapsın, ister taşa tapsın. Yeter ki o taşları bana atmasın.
xenix: Takiplerim
Zemini kaydırma.
O zaman ben de peygamber ahlakını kendime ilke edindim misal, istediğimi öne alıyorum istediğimi arkaya atıyorum.
Evet, şimdi aynısını bilime uygulayalım:)
Ee zaten öyle yapmıyor musun? 🙂 Bu senin hayatında işe yarıyorsa ve kimseye bir zarar vermiyorsan sana bir şey demek haddime değil diyorum.
xenix: Takiplerim
Biraz da rakının etkisi olabilir ancak ya Heidegger anlatmak isediğini net anlatamamış ya da sen yazarken acele etmişsin. Ne bileyim işte bir dağınıklık var cümlelerde.
Ama varlığı adalndırmamak gerektiğini anladım. 🙂
Öte yandan yaşam ve ölüm konusunda diyeceği şu ki; yaşayan varlık duyularını yitirdiğinde, algısı son bulduğunda, zihni öldüğünde lanet olası bir tanımlama sürecinden de kurtulmuştur. Bu kurtuluşun onu nasıl bir boyuta vardıracağı konusu ise algılayanın mantık yürütmek ya da kurgulamak dışında bilebileceği bir hal değildir. Bütün hikaye öznenin nesnel olanı nasıl adlandırdığı dolayısıyla anlamlandırdığıdır bence.
Yaşam… Evet işte şu kapıdan çıkınca dışarıdaki uğultudur o. Canlı, devingen, kışkırtıcı, enerji dolu ve monoton!
Ölüm… İşte o da kapının dışındaki döngünün çok ötesinde bir şey. Ne olduğunu ve nasıl bir hal olduğunu nereden bilebilirim? bilinmez ama uydurulur. Neyse bi duble daha atıp, biraz daha okuyup dönerim belki.
Yalnız değilsin yabancı
Cebrail de anlamamış zaten. O yüzden hipotatam cennete giriyor.
xenix: Takiplerim
Haa, bi sonraki aşama da Spinoza’yla karı meselesi üzerine tartışmak olsun o zaman. Hani nası derler, ben seni onlarla aldatmadım, herkesi seninle aldattım falan 🙂
Hayır cancazım.
Hala yanlış yerdesin. Öne al, arkaya at, sandviç yap.
Bundan arteria dorsalis penis’in hangi pleksus tarafından innerve edildiğine ne?
Bak ipucu sorayım: Paragmacılığa göre bilmenin suje ve objeye bölünüşü deneyim sınırları içinde midir?
Hadi biraz calış da gel, hakikat seninle olsun:))
Gözünü hiçlikten varlığa açan bir algı, en büyük travma kurbanıdır.
Bütün felsefe sözlükleri bunun ispatıdır.
🙂
Bence de kaydırma. Bırak şimdi peygamberin ve senin istediğini öne istediğini arkaya alma ilkelerini.
Benim bir dedem var. İnançlı. Kendince yaşıyor, okumuş bilgili de biri. Gayette mutlu ve huzurlu. Bir yandan köyünde doğa içinde günlük işlerini yapıyor.
Sen şimdi boş ver ali k gibi isim saymayı da. Ne yapmamı istersin onu söyle. Gidip dedeme, “Dede bütün bu senin inançların yalan, hayatın boyunca bir yalana inandın. Seni mutlu ediyor ama bu mutluluk da zaten sahte. Gerçek mutluluk bilimdir, fendir veya materyalizmdir” mi diyeyim? Ya da sen ne derdin ne yapardın?
xenix: Takiplerim
Bazen Aktaş’laşıyosun valla:)
Deden için koskocaman bi ikinci madde yazdım yukarda, güneşe tapmaya biraz ara verirsen gözünü daha az ışık alır ve yazılanları daha iyi okuyabilirsin kanaatimce, he he:)
(Elenktrik süpürgesiyle işim biter bitmez geliyom, sen az bi bekle)
Sevgili gamaro şu an gerçeğe toslamış durumdayım. Bu anlarda kelimeler kifayetsizleşiyor.
Olması gerekene hedeflenmiş olan zihin ciddi bir şok yaşıyor. Bilirsin işte. 🙂
Balta al o zaman, arasıra eline.
Kıfayetsizleşen kelimeleri seyreltirsin biraz, dağınıklık azalır:)
Gamaro,
Oğuz Aral; “Alçak gönüllü olma inanırlar” derdi, “Bazen Aktaş’laşıyorsun” Sözünü ben anlıyorum da anlamayanlar çıkabilir, xenix gibi “mesela”:)
Şimdi bazı filozoflar Büyük Yanıtlara giden yolu çoğumuz gibi el yordamıyla buldukları gerçeğini gizlemeye uğraşıyor. Vardıkları sonuçlara nasıl vardıklarını anlatırken kırk takla atıyor, elli laf uyduruyorlar. Ama aslında onlar da esas olarak tıpkı bizim gibi en başta sezgilerine güveniyorlar. Ama sezdikleriyle eşleşecek müthiş bir felsefe yaratmak istediklerinden, kafalarından bir felsefe uyduruyorlar. Bana sorarsanız işte tam bu noktada çıyanlaşıveriyorlar: sezgilerinin söylediği şeyleri desteklemek için evrenden seçmece kanıtlar topluyorlar ve işlerine gelmeyeni görmezden geliyorlar. Ucuz numara yani.
xenix: Takiplerim
Şu sezginin tarifini bir yapsana xenix!
Umarım sezgi bir vahiydir demezsin! Ya da tanrısal bir yetke falan da demezsin! Peki nedir sezgi ve sezgi hakkındaki tanımınla yukardaki satırları nasıl savunacaksın?
Evet, sezgi tanımını alalım.
Asıl seninki ucuz numara beyefendi!
Selamlar arkadaşlar. Gruba yeni üye oldum. Ölüme Yakın Deneyimler Konusunda dört bölümlük bir video belgeselin linklerini veriyorum. Facebook’a üye iseniz izleyebilirsiniz.
link to facebook.com
link to facebook.com
link to facebook.com
link to facebook.com
Bi dakka bi dakka:)
Şimdi şu malum şahsın gönderdiği mesajın kırmızı rujla yazılmış olan cümlelerini alalım ve kırmızının altına saklanmış kelimelerin yerine başka kelimeler koyalım.
Nasıl mı koyalım?
Tabiki de pratik yararlılık denilen durumu, hakikatın pratiğin kıstası tarafından teyit edilmesi şeklinde değil de bireyin subjektif ihtiyaçlarının karşılanması şeklinde anlıyarak:)
Misal mi?
E Xenix’in dedesi işte:)
Ah canım, daha çok çalışman lazım, çooookk:))
Konu nereden nereye geldi…
Birileri de itirazlarımızı eksileyip duruyor da, aldığımız eksi sayısınca tartışmacı da yok ortada. Elbette olmayabilir. Okuyucu olarak da eksilemiş olabilirler. Ama ne anladıklarını gerçekten merak ediyorum. xenix’in alıntı yaptığı William James ne demiş, ondan ne anlıyorlar, ben neden itiraz etmişim, itirazımdan ne anlıyorlar? xenix burada pazar kızıştırıyor gibi bir halde, benim daha önce tanıdığım xenix’le çelişen bir yığın söylemde bulunuyor…
Pragmatizm; yararcılık…
Bunun nesini savunacaksınız?
Elbette, bir düşünce ve duygu, eyleme dönüşebildiği oranda reel değer kazanır. Ancak her düşünce de bu fırsatı elde edemeyebilir. Bu durum o düşüncenin yararsız olduğu anlamına gelmez. Öte taraftan her hangi bir eylemde “yararlılık” gözetilmesi gereklidir. Ama “yararlılık” ilkesi gözetilmesi gereken özelliklerden yalnızca bir tanesidir ve tek başına yarar da her şeyi açıklayan bir durum değildir… Yarar yararlıdır ama yararcılık zararlıdır!
Cervantes’in; “Yaşamak için yemeli, ama yemek için yaşamamalı” sözü vardır. Yararcılık ise insanı “yemek için yaşamaya” iten bir felsefedir ve Amerikan politikalarının tek ilkesidir. En son kendisini de mahvetmek üzere, kişinin kendi yararları uğruna tüm yararlı şeyleri mahvetmesine değin gider.
Yararcılık hiç de yararlı bir felsefe değildir. Bireyin toplumcu değerlerden uzaklaşmasına neden olur. Yaşam içerisinde ise Özal’ın “benim memurum işini bilir” diyerek yaptığı devrim(!) sonrasında ortaya çıkan, “işini bilip işe gitmeyen” insanlar üretir.
Daha dünya kadar şey söylenebilir…
Xenix’in, adam sanki matah bir şey söylüyormuş gibi alıntıladığı satırların gerçek bir analizinde, adamın söylediklerinin hiç de insani şeyler olmadığını ben görüyorum. Bu yüzden “altan alttan” itraz ettim. Ama xenix sanırım sitenin peygamberi olma yolunda bir hayli yol almış olmalıki arkasında bir hayli değnekçi türemiş:)
Kolay gelsin…
Şaşırdı o şaşırdı, kötü dağıldı:)
Len insan bari kendi içinde tutarlı olur, madem sezgin var ve bu sezgini destekleyecek unsurlar arıyosun, e bari bunları doğru düzgün seç de öyle sun en azından. Bir yandan diyo ki bana ne 5 metrelik adamdan, bana ne ondan bundan, öte yanda nerde görse cırmık üstüne cırmık atmaya çalışıyo Hüdo’sundan Meto’suna. He he, gerçi hidrojenin helyuma dönüşüne tapan birinden ne bekliycen ama neyse biz gelelim James amcaya:))
Şimdi bakın ben söyleyeyim; James William metafizik metodun sakatlığını gayet iyi biliyordu aslında. Lakin buna rağmen diyalektiği ve materyalizmi karşısına alarak geldiği nokta “irrasyonalizm” sınırlarıdır sadece.
Bunu nasıl mı yapmıştır?
Sözüm ona bir hakikat teorisi kurmuştur.
Ve sözüm ona bu hakikat teorisine göre: bir teoriden çıkarılan sonuçlar “pratik sonuçlarla” karşılaştırılmak suretiyle felsefi tartışmaları çözmede bir metod olarak kullanılabilir, der. İlk bakışta hakikatin pratikle sınanmasında ne var ki denilebilir, ama James’in bahsettiği pratik örn. bilimin sürekli toplumsal pratikle sınanarak gelişimini devam ettirmesi şeklinde “genel” bir pratik değildir. Onun pratik ve bu pratik karşılaştırmadan anladığı şey sadece ve sadece; bireyin her türlü sapma -hatta “saçmaya”- açık, ve biraz da bu yüzden sayısız farklı varyasyonla şekillenebilecek olan subjektif ihtiyaçlarının karşılanmasından ibarettir.
James der ki: Kişinin tahayyul edilemeyen, muhakemeye edilemeyen, ve hatta düpedüz saçma gibi görünen şeylere de inanma hakkı vardır. Çünkü William’a göre bilinç akışı içinde (ki kendi icat ettiği bir deyimdir bu, kaynak: yanılmıyorsam Principles of Pyschology ) irade ve heyecan unsurları bizat birer hakikat kriteridir, çünkü bunların varlığı da pratikte* (ama yine yukarda belirttiğim gibi bireyin kendi subjektif ihtiyaçlarını karşılayan bir pratik içinde) bir faydaya işaret eder.
Benim teorime göre de 5 metre tabi ne var?:)
Bununla birlikte, burjuva demokrasisini yüceltme yolunda da iyi numara elbet (Ucuz mu pahalı mı derseniz, onu da xenix takdir eder:)
Oysa pratik ve hakikat arasındaki bu subjektif anlayış, herhangi bir kavramı (ki bu bazen realitede herhangi bir karşılığı olmayan lenguistik bir ifade de olabilir sadece , veya bunun dışında ne idüğü belirsiz her türlü fikir, düşünce veya ideayı) bir aksiyon aleti olarak onamak ve bilmeyi de subjektif hakikatler toplamı olarak tanımlamak demektir.
İşte bu “irrasyonalizasyonun” iki sonucu vardır:
Birincisi, Lenin’in de ifade ettiği gibi felsefi sonuç; ” Hakikatın pratik yararlılık olduğu görüşünden hareket eden pragmacılık, bütün bunlardan pratik amaçlarla, ve yalnızca bu amaçlarla, bize bir tanrı yaratır”
İkincisi ise tarih, sosyoloji ve politika; Örneğin yine adamımız James’in sosyolojik bir saçmalıktan ibaret olan “büyük şahsiyetler kültü”.. Dewey’in fırsat eşitlikli burjuva liberalizmi.. hatta ve hatta başka alanlarda zorlandığında ırkçılık ve faşizmi açıktan açığa savunmaya kadar..
E ne de olsa herşey aptalca bir sezgiye uygun verileri seçmekten ibaret, hakikat kriteri de verileri toplayan bireyin göreli ihtiyaçlarına fayda sağlayacak bir pratik oldukça.. (gel keyfim gel:)
Bilim felsefeyle silahlanır. Oyuna gelmeyin ey cemaat-i materyalizmün:))
Gamaro’ya katılıyorum.
Bellek demiş. (Bizi biz yapan)
Xenix’in dedesi ise, ona öğretilen umut! (Burası önemli) ile yaşamı kabullenmiş biri… Mutlu olduğunu varsayabiliriz eğer içindeki soruları dışa vurmuyorsa (bu durumda elbette mutlu gözüküyordur.)
Dinin yatıştırıcı yanının en büyük düşmanı belirsizliklerdir; Cennete gidecek mi ? Herşeyi doğru yaptı mı ?
Acaba’larla dolu içe kapanık yaşamın parçasıdır insanoğlu… Ne derse desin bundan kurtuluş yoktur. Bin rekat namaz falan işe yaramaz…
Benim dedem kahveye gider ufuk’a doğru bakar çayını yudumlardı… Ne görürdü acaba ?
Sevgili Aktaş. Şu sitede sezginin tanımını hiç yapmadıysam en az 10 defa yapmışımdır. Tanımım değişmedi eski yorumlarımdan ulaşabilirsiniz.
Ama asıl soru sormanız gereken ben değilim. “Bazen Aktaş’laşıyorsun” diyen gamaro. Sizi mi övmüş, beni mi övmüş, size mi hakaret etmiş, bana mı hakaret etmiş ben anlayamadım mesela… 🙂
Hah gelelim şimdi “pragmatizme” veya yararcılığa. Bu konuyu da konuşmuştuk. İnsanlara ve insanlığa yararlı olmayan , pratiğe ve eyleme dönüşmeyen bilginin değersiz olduğunu savunurdunuz bir zamanlar. Ama şimdi neden vazgeçtiniz bilginin pragmatist yönünden anlayamadım.
Aslında çeliştiğim falan yok. Bakmayın gamaronun onca süslü cümle yazmasına. Kanmayın. Onların da dedesi babası vardı ve mutlu yaşamlarını , cennet hayallerini veya kendi hallerindeki inançlarını gidip deşmediler. Onlar da benim ve jamesin dediğini yaptılar. Hatta siz bile öyle yaptınız.
Teoride camiye girip “Allah yok, din yalan” demek var ama. Pratikte James haklı çıkıyor. Hiç olmazsa neyi neden yaptığımızı bilelim. Kendi kendimizi yemeyelim sonra, keşke her gördüğümün inancının yalan olduğunu söyleseydim diye.
xenix: Takiplerim
Konuyu getirdiğin yere bak, Aktaş’laşıyosun derken neyi kastetmişim filan.
Olumlu manada ele alınmış “aptalca” bir sezgiydi işte, nooldu zoruna mı gitti?:))
(Bu arada site James’çi kaynıyormuş da haberimiz yokmuş ha, hadi canım hadi, meliorizm filan seni aşar sen git de elektronlarınla oyna, muhahahaha: )
Beni gamaro ile kapıştıramazsın:)
Espirinin espirisinin espirisiydi Aktaşlaşma:) “Yadsımanın yadsıması” sistematiğini öğrenirsen sen de böyle espiriler üretebilirsin. Yada üretilmiş bir espiriyi son damlasına kadar kulanabilirsin.
Sen aklınca ortalığı karıştırıyorsun xenix.
“pratiğe ve eyleme dönüşmeyen bilginin” reel değeri dönüşenden düşüktür. Bilgi eylem içinde sınanır zaten. Bilginin pratik içinde eyleme dönüşmesi gerekir. Dönüşmesi ona artıdeğer kazandırır. Bunun gerekliliğini savunmak başka şey, senin dediğin bilgiyi yalnızca bu noktasından tutup kavramak başka bir şey. Konuyu çarpıtma…
.
Bunu diyen de pragmatizmi sevmeyen birisi ha. Dikkat 🙂
Valla gamaro deseydi mesela hüdaiye bunu “xenixleşme hüdai” diye. Ben çoktan kapışmıştım. :))
xenix: Takiplerim
Evet onu diyen pragmatizmi sevmek şöyle dursun, külliyen reddeden birisi!…
Sen kafayı bir marangoza götürsen diyorum bu ara, biraz inceltiversinler:)
Lenin gerçekten bir filozof kral.
kırkbin kat, perçin üstü perçin,
içimde bu ifade kendiliğinden belirdi; bi düşünden çok bi sezin sesi gibi;
ama o sözü almak için düşünürken bi şeye yoğunca odalanmak gibi sanki;
zihnimin yüzeyine koydum bu düşünceyi iyice ve sertçe/dimdikçe tekrar baktım ona;
inancımı odaklamak gibi
Ölümden sonra beklediğim umduğum cennet değil tabi;
sonsuz olağan ve her şey olasılıklı deneyim; zeka he şeyi yapabilir, sonsuz gezegen, sonsuz deneyim, sonsuz gelişme ve evrim; dünyalarda olmalı değil; düşüncenin kendisi bile olmak mümkün;
inanç tabi bunlar;
fazlaüstüsüyle evet;
sonsuz yaşam ister miydim? yok olmanın nasıl bişey olduğunu “deneyimledikten(?)” sonra bu soru tekrar sorulsun isterdim. yok öyle peşin hüküm. önce bi tadına bakiim.
cennet? ya poetic eddanın dediği gibidir ya da sürekli bişeylerle uğraşıcaz başka başka yerlere gidicez, sonsuz levelli bi oyun gibi……. ya da elimizde 1 bura var;( oy düşüncesi bile korkunç. insan nasıl materyalist olur ya hafsalam almıyo bu ara. çok baygın içi geçmiş bişey materyalizm
kahkahalarla gülüyorum inan;
yokolduktan sonra geriye ne kalır, eskisi kalır mı üzerine düşünecek, yeni başlangıç yada sıfır mı? kıs bi mola, bilinçsizlik içinde bi uyku mu-ara mı?
bence gidin güzel bi dünyada ya da acı mutsuzluk ve umutsuzluk olmayan başka bi gerçeklikte tatil yapın geçer;
ölümden sonra neden eşittir(=) cennet
ölümden sonra süreğenlik neden eşittir cennet
belki dünya bin kere geldik bilmiyoruz,
belki başka bi dünyada bin kere olacağız ve belki kurallar değişik olacak
belki gerçek-gerçeklik tasarlanıp yapılan bi şey gibi ve bi oyun yapmak gibi sonsuz başka gerçeklik yapılabiyor;
belki bu gerçeklik çok zorduda yorulduk, belki bu gerçeklik unutmalıydıda unuttuk, çıkınca hatırlanacak her şey;
her şey olası;
geçer;
ne geçer?
yokolma isteğiniz ve arzunuz, tıpkı yokolmuş gibi; yeniden olmuş gibi hissedersiniz;
ben bi yokolim sonra bakim dedinizya;
yine anlamadım ya
güzel bi yazı olmuş;
daha önce saçmaladıklarımı/yazdıklarımı bi kenara bırakırsak;
aptal sezgi evet, basit ve sıradan sezgi
ya da doğal olarak farkında/bilincinde olma durumu, durumunun kendisi;
yani aslında herkesin gördüğü ve hissettiği;
yaşıyor olma durmu ve ben varımın kendisi belki bu ve bu yeterli belki hatta
devamlılık-süreğenlik hissi yanında hayatın içinde ve parçası olma hissi gibi şeyler; kendi yokluğunu düşünememe vb. şeylerde buna eklenebilir;
belki de anlam aramaya kalktığımızda ya da başkalarına şeyler anlatmaya açıklamalar yapmaya çalıştığımızda;
(ya da mistik düşünsel sezişler ve coşkular giriyor işin içine;)
ssözcükleri ve anlamları çarpıtıyoruz;,
ya da kendimiz tüm bu durumları sözcüklerle anlmaya ve açıklamaya çalıştığımızda olmuyor belki; ya da doğaya uymuyor;
öyle doğal itkisizce yaşamak;
bulantı’yı incelerken benzer “uydurukçuluğu” gördüğümde baya garip….,,,, neyse işte. yakalamış “”o paragrafta”” “”o hissi””! yani fazlasıyla gerçekmiş o paragrafta anlattığı bulantı. ve kitabın geri kalanı tamamen uydurma hissiyatlar. aslında o hissi o derinlikte 1 daha hiç yaşamamış ama “aramış” ve bize de devamında gerçekten hissetmişçesine kakalamış. hHahaha yani düşünüp duruyorum, eseri açıp açıp duruyorum ve hep aynı saçmalıktan başka 1 şey yok devamında. aksine ikna olmak için arayıp duruyorum. mutlaka olmalı diyorum mutlaka. samimiyet ararmışçasına kitabı araştırıyorum…….. 1 şey vardı, gördüğüm, tiksindiğim, kitabı kapatıyorum. 1 başka gün, başka hissiyatta yeniden açıyorum. 1 şey vardı, gördüğüm, tiksindiğim, yeniden kapatıyorum. deli gibi aramak
ve kalkıpta ömrünün yarısını felsefeyle geçirmiş biri neden bu paragrafları onaylasın? onaylasaydı absürd olurdu. seviyorum bu ara absürdizm:=) ve yarın öbür gün böyle hissedeceğim garantisini de kendime vermiş değilim neyseki
neyse, ne diyodum, hah ///bulantı///
Önceki gün duyduğum izlenimi yeniden duyabilirim şüphesiz. Her zaman hazırlamalıyım kendimi buna, yoksa yine kayabilir parmaklarımın arasından. Kaçınmalı ama, öte yandan, bütün olup bitenleri, en ince ayrıntılarına dek özene bezene not etmeliyim.
Elbette ki cumartesi günü ve dün değil önceki gün geçen olaylar hakkında belirgin hiç bir şey yazamam artık, çünkü hayli zaman geçti aradan, hayli uzaklaştım o olaylardan, yalnız şunu söyleyebilirim, her iki durumda da adına genellikle olay dediğimiz türden hiç bir şey geçmedi. Cumartesi günü, çocuklar denizde taş kaydırıyorlardı, ben de onlar gibi, bir çakıl taşı alıp kaydırmaya kalktım ve hemen işte o anda durup, taşı elimden bırakmamla ordan uzaklaşman bir oldu. Şaşkına dönmüş olmalıyım ki çocuklar ardımdan güldüler. işte dıştan görünen. İçimde olup bitenler, hiçbir belli iz bırakmadılar geride. Bir şey vardı, gördüğüm, tiksindiğim, ama denize mi bakıyordum: çakıl taşına mı bakıyordum, şimdi bilemiyorum artık. Düz bir çakıl taşıydı bu, bir yüzü kupkuru, öteki yüzü ıslak ve çamurlu. Elim kirlenmesin diye, parmaklarımı iyice ayırmış, taşı kıyılarından tutuyordum.
hepsi bu; Bir şey vardı, gördüğüm, tiksindiğim, ama denize mi bakıyordum: çakıl taşına mı bakıyordum, şimdi bilemiyorum artık. Düz bir çakıl taşıydı bu, bir yüzü kupkuru, öteki yüzü ıslak ve çamurlu. Elim kirlenmesin diye,
1 şey vardı, gördüğüm, tiksindiğim,
Elim kirlenmesin diye,
aslında bana kalırsa bulantı’nın provasını yapmış o taşı atıp gittiği gün. asıl bulantı anımsamayacağı kadar geride kalmıştı muhtemelen. satır aralarına da baya bakınca çünkü. öf neyse. uyduruk kaydırık işte demekki, öyle demekki. hissiyatlarını bile 1 şeye indirgeyebiliyo yani bu adamlar, düşünsenize
insan yaslanmak yada ölmek vs. istemez/istemiyor dolayisiyla insanoglu gecici dünya hayatini ebedilestirmek adina farkli farkli yöntemler kullanmistir..
örnegin,ebediyet/tutku özlemini simgeleyen tac mahal ve benzeri sinagog,kilise,cami,budist tapinagi vb. yapitlar yapilmis oldugu gibi benzer amacla mozele/anit,heykel diktirenler de olmustur..
insan sonsuz 1 yasama (genetik/fabrika ayari) proglanmis olmasaydi ortalama 70 yillik 1 ömrü sonsuza cevirme cabasi ne icin ?
nitekim ölüm ile herseyin bitecegine “the end” insanoglu alisamadi marksist düsünce de bu gercegi degistiremiyor/degistiremedi marksist/ateist iktidar örnekleri orta da..
slm.
ben buna cevap yaşmamızşım ama;
ne diyebilirim ki;
kendini açıklıyor;
ifadesi üzerine;
“mutlak yokluk” ve “olmama hali” – “bulunmama-var bulunmama hali”
olarak düşünün;
sonra bunu deneyimlemeyi düşünelim hep birlikte;
olmamanız halini deneyimlemek/deneyimlemeniz mümkün mü?
nerden nereye gitmişsiniz, bağlamışsınız;
örnepin yukarı da diyor ki;
aptal sezgi- bunun içinde- bunun gibi belki;
sartre’dan mı bahsediyorsunuz_?
yani sartre’dan değil de 1 hissiyatını aktarışından bahsediyorum desem daha doğru. (ki bulantı tam olarak 1 hissiyattının tarifidir, bu hissiyatı değişik yerlerde yakaladığına dair verdiği örnekleri içeriyor kitap. ben de diyorum ki verdiği hiçbi örnekte “gerçekten” bulantıyı hissetmemiş. zorlama yazmış. ve evet dahiyanece kandırmış, belki kendini dahi… o kısmı bilemem. böylesi çıplak irdelemekte hoşuma gitmez aslında)
hah işte ben de tam olarak diyordum ki bu soruların cevaplarını bilmeden sonsuz yaşam isteyip istemediğim sorusuna da cevap veremem. yani mental anlamda…. ama tabi varoluşu deneyimlediğimden/tanıdık 1 his olduğundan elbetteki yok oluş (yani bunu düşünmek bile) bildiğim en ürkütücü hissiyattan daha boğucu gelir. ki bu hissiyatım bile kurgusal olmak zorundadır. yani tahayyül dahi edilemez 1 doğası var. yoksa bol keseden sallamak kolay. evet isterdim sonsuz yaşam, hayır istemezdim:=) vs… komik yani.
ekstradan: yok oluş doğası itibariyle gerçekte “deneyimlenemez” olsaydı bile (ki bu algı bizi bu sonuca mahkum kılıyor. ama kim bilir gerçekte öyle olup olmadığını) parçalarımı toplayıp eski durumuma döndürsünler isterdim ki bundan sonra belki o kararı verebileyim.
bu arada “cennet” tasviri algısal 1 durum benim zannettiğim kadarıyla. ve bu yüzden eğer varsa cennette sıkılmak mümkün değildir. yani cennet 1 yer ve şu varolan algımızla o yere gidilecek gibi 1 durum algılamıyorum ben. dolayısıyla cennet hissiyatları bile uyduruk olmak zorundadır. haplanma etkisi gibi, gitsen neye yarar… gidilecek her yere (ki 1 sınır var mı?) gittikmi de son tahlilde cennet algısını arzulayalım? insan aslında sadece bilmek ister, çünkü durmadan algılar, sadece algılar heran, sınırları geçmek ister, görmek bulmak ister, yanıtlar arar, aç kurt gibiyiz bu konuda. dolayısıyla cennet, kalsın. yani şimdilik.
hayattayız işte. varolmayı deneyimliyoruz ve boğucu hissiyatlar falan bile kendi içinde yeterince güzeller. gerisi de pek önemli değil.
peki bi kaç şey -her ne olursa işte- koyalım ortaya;
birincisi varolmanız doğası gereği sonsuzsa isteseniz de sona erdiremezsiniz;
yok olmanız ya da varolmamanız halinde;
“his” ya da siz yoksunuz!
boğucu olan ne!
(belki de boğuculuk hisleri/boğucu hisler varolmaya ilişkin olmalı;)
karar verin;
ya da vermeyin;
gerçeğin bir doğası varsa (bizim bilmediğimiz bir doğası ya da ) her şey olacağına varacaksa; biz değiştiremiyoruz onu; (gerçeğin özniteliği-doğası)
ya yok olacağız ya da olmayacağız; ama her ne olacaksa- olması gerekiyorsa- olması doğalsa- o olacak;
yani ummak ya da ummamak, bilmek ya da bilmemek, seçmek ya da seçmemek önemli değil, önemli değil hiç bi şey;
bu şey her neyse olduğu gibi ve olacağı gibi;
olduğu gibi ve olacağı gibi olan şey bu; ve öyle olacak;
mutlak yokoluş deneyimlenemez, ya da varlığın -mutlak varlığın- tümden- tümsel olarak mutlak yokloluşundan söz edilemez;
o zaman siz onun içinde ne olduğunuzu bulun; ya da bulmayın ne farkeder; sonuç değişmeyecek;
mutlak bi yokoluş olsa; (sizin için diyelim hadi;)
parçalarınızı kim ve ne toplayacaktı ya da;
bi toplayıcı ve bi araya getirici mi?
siz kendi hafızanız için düşünün ya da;
kendi hafızanızın yokluğunda ya da yokluğundan sonra tekrar varlığınız olsa ne olur,
araya ya unutma girer ya da varolmama;
varolmamanın ya da yokluğunuzun hafızası-bilinci- olmaz;
bu ikisi nasıl ilişki kuracak;
neyi bileceksiniz; artık olmama durumunu mu? öncesinde olmama durumunu mu? şu an bildiğiniz nedir? galiba buna yakın bi şey; belki tam da bunu yarattınız;
(aslında bu anlatımlar(düşünüşler) size çok şey anlatıyor; (bence))
hayatta sıkıldınız mı?
cennet cennet dedikleri; ben istemem dünü-günü; bana seni gerek seni;
şaka bi yana burada anlattığımız sonsuz olma fikri ya da sonsuz yaşam cennet değil;
varolmayı deneyimliyor muyuz?
var mıyız? varız işte varızsa;
varolmak bir deneyim mi?
varolmayı deneyimliyoruz derken öncesinde bi yokolma ya da olmama halinden başlamış bi şey, bi deneyim ya da bi yenilik gibi söz ediyorsunuz;
nereye bitecek(sonlanma)- olmamaya mı? artık olmamaya mı? boşlukta mı bittik(yeşerme) biz; varlıkta mı bittik-çıktık; (bitme-bitmek-ağaç gibi-tohum gibi)
uydurmayıkçılık ya da uydurmayışçılık ve varoluşçuluklu;
kelimeleri ve cümleleri imleme huyum yok. aktardıklarınızın düşünsel ve hissiyatsal alanlarımda(?) bıraktığı tortuya belki yanıtımsılar verebilirim. kelimeler sizin tarafınızdan fazlaca imlenmiş görünürken burdan, belirtmek hoşuma gidecek: dilimizin sınırları yalnızca aktarışımızın sınırlarıdır belki. algımızın sınırları olamiycak kadar yetersizler(?) yani belki öyledirler… ya da aktarışım yetersizdir, olabilir. dil ötesi falan çok anlamam da konuyu tutmaya çalıştığımız yerler algı ötesiyken, en azından şimdilik….. kelimelerin altındakiler.
hadi imleyeyim, deneyeyim: kimden istiyorum? sonsuz yaşamı kimden istiyorsam ondan. yani bütün yazdıklarım sadece kurgusal demek oluyor bu. yaşamdan çok mu sıkıldım? ona da şöyle cevap vereyim, “””(belki de boğuculuk hisleri/boğucu hisler varolmaya ilişkin olmalı;)”””” hayır varoluşu düşünmeye “”ilişkin”” (ayrıca sucuk demek;) olmalı. ve belki de yokoluşun düşünsel ya da hissiyatsal anlamda (kim neyi kabul ederse, ya da 2sini de) imlenemezliğinin yarattığı baskı, kıskaç, neyse işte…… varolmak üst başlık gibi
“varolmayı deneyimliyoruz” yeniden yazayım. ve muhtemelen 1 ana kadar ötekine giden yolu da deneyimleyeceğiz. ama bu kayıt sanrı gibi. dolayısıyla yazdığım cümle yokoluşu deneyimleyecek 1 başka türden varoluşsal (ama yokoluşla ilintili 1 varoluşsal) form düşlemedim ki. mış gibi değildi sadece demek istediğimi dedim. o kadardı. yani katlı değil, küt;) yani demek istediğim takoz gibi, hiçbir incelik yok:=)
peki şöyle yapalım, başka bi açı;
tanrı kendi yokoluşunu deneyimleyebilir mi?
ya da kendi varoluşunu doğumunu ve başlangıcını? – başlamasını;bitmesini;
(varoluş vardoğmak- vara doğmak bile değildir;)
kendini yokedebilir mi tanrı?
kendini varedebilir mi tanrı?
ya da tanrı diyebilir mi?
ben bi yokolayım bakayım ne var ne yok;
sonra yokoluşu sevmezsem yeniden varolayım;
ya da sıkıldım-tükendim eridim de; bi yokoluşta (yokolma halinde) -yokoluşa gidip dinleneyim; bakayım ne var ne yok orda;
(ya da ben yokum ve bi varolayım;)
yokluğun bilinci ya da düşünmesi; olabilir mi?
bi başka bakış açısı ise;
tanrı-tümtanrı yokolursa varoluş ne olur;
tanrısız mı_ kalır?
oda mı yokolur ona bağıntılı;
sizi ne yok ediyor ve var ediyor;
kendini yok edemeyen ve varedemeyen mi?
peki düşünedurun bunları; ya da düşünmeyin, siz bilirsiniz; herşeyi siz bilirsiniz; ne iyi (de) bilirsiniz;
(meclisten dışarı-içeri derler ya! herkese sözüm, yanlış anlamayın;)
“ruh” olmasa insanoglu 70/100 kilo arasinda degisen et/kemik vs.dir öldügünde ise sadece 1 kadavra/les yigini..
ölen “ruh” olmali öyleyse..
“ruh”a odaklanmakta fayda vardir “akl”edene sorular sorduran O´dur belki de ölümle sorular da bitiyor nitekim..
😉
slm.
insan ölür amma uruhu ölmez- Neşet Ertaş;
Ölür ise tenler ölür, canlar ölesi değil – Yunus;
peki konumuzla ne alakası var demeyelim;
odaklanalım ruha;
ruh doğmadı-ölmedi;
ölmeyecek;
yeniden dirilmeyecek-hiç ölmedi;
burdan odaklanalım, tavsiye ederim;
baştaki sorularınızın cevaplarını burda tanrı-taş paradoksuyla tartışmışlardı galiba.
evet,
tanrı kaldıramayacağı taşı yaratır ve yok eder değil mi?
yani ortadan kaldırır;
ortadan kaldırarak kaldırır;
Varlık çobanı ne demiş acaba?
Ve arkasından şöyle söylenir tanrı düşüncesinin borazanlığını yapmaktan ödün vermemiş ”varlık çobanı!” papaz (ya da imam ne farkeder diyeceğim ama teoloji konusunda Heidegger’in papuçlarını yalasın imamlar) Heidegger efendiye: ”Varlık’a aldırmamak” göreceli ve dolayısıyla üzerine daha çok söz eklenmesi gerekecek kadar eksik bir tümce. Varlık hakkında onu olumsuzlayıp soyut bir tümel yaklaşım savunusu yapabilmenin öz koşulu varlığa aldırmaktır. Aldırmadığın, gözlemlemediğin, dokunmadığın, hissetmediğin şey hakkında mantıksal uslamlamadan öte geçmeyen tümceler kuramazsın mantık olarak. Bu da hep olduğu gibi yaratıcının var olduğu konusunda arsız ve ısrarlı bir biçimde aynı hatayı yapan dindar kafaların ortak zihinsel arızasıdır. Diğer bir anlatım biçimiyle ”mantık yürütürken mantık hatalarından kurtulamayan tanrı yanılgısı” tutkunları.
Varlık sözcüğü kendi anlamı içerisinde zaten ”var olan” dolayısıyla da var olduğu konusunda mutlak kanıtlara ulaşılmış olandır. Oysa yaratıcı allah tanrı ya da diğer gereksiz adlarıyla birlikte bilinen soyut zihin yanılgısı salt varsayımsal iddia olmaktan başka bir gerçeklik taşımazlar. Bulutlar kadar, rüzgar kadar ve hatta beyindeki sinirlerin de dahil olduğu ve bu nedenle de aslında somut olan düşünce kadar anlaşılır değildirler.
Dindar zihin tanrıyı yaratıcıyı kendi tekeline alıp istediği gibi eğip bükebilir, formunu, içeriğini değiştirip tilki ve onun peynire olan düşkünlüğü masalına dönüştürebilir fakat ”cebimde güneşi taşıyorum ama çıkarsam da sen göremezsin, o yalnızca bana görünür çünkü ben onun cebimde olduğu fikrine kendini inandırmış bir hayalperestim” diyerek somut ve soyut arasındaki mutlak sınırı silikleştiremez…
“..ruh doğmadı-ölmedi; ölmeyecek;……” (sanalmanik)
ateizm yok..
evrim ?
slm.
Ruh olmaz olur mu var var…
Akp’nin üç maymunları var ya…
Evrim de var…
Türbanı, tesettürü geçiriyosun, camide diz çöktürüyosun ve bunları yaparken de ördekleri yemliyosun ve evrim başlıyor geriye doğru. hehe..
ruh ya da bilinç ya da bilinçlilik diyelim biz buna;
bu bir kuram; kabaca; bizim ki daha çok panteist bir kuram;
evrim ya da ateizm?
bu da bir kuram;
ama orada mesele o değil;
benim için evrim olması (ya da yani doğal -kendiliğindne olması) ile zeki tasarım olması arasında fark yoktur; ya da her ikisi de bi ölçüde kendiliğindendir ve bi ölçüde tasarımdır; böyle ikilemelerim yok;
ben her durumda zekanın bu şeyi ve sonucu ortaya çıkardığını( belirttiğini-ifade ettiğini) görürüm; nasıl sorusu hiç bir şeyi ( ve aslında sonucu) değiştirmez;
ne
yanlış ve bozuk bi tanrı
ya da
ne de rastgelilik-belirsizlik ve yokluk;
her ikisine de inanmam;
düşüncelerimiz ve yargılarımız;
kendimizce sonuçlar ve bilmeler;
diğerlerimiz içinde; subjektif yargılar olmaktan öteye gitmezler/geçmezler;
yani şunu demek istiyorum,
evrimle (ya da diğer bilinmezlerle) kendini ve bu gerçeği oluşturabilen (ifade edebilen) bi zeka ya da bunu tasarlayarak yapmış bi zeka arasında ne fark var;
zeka var bunu/bunları ifade ediyor/etmiş;
yani ruh ölümsüz olansa ;
evet ona inanıyorum;
inanıyorum ama; nasıl bilmiyorum;
ateist, “ruh”a nasil inanir ?
inandi diyelim hala ateist kalabilir/sayilabilir mi ?
tek sermayesi “tanri yok,din yalan” olan ateizm cöktü dogal olmayan hersey gibi..
su akar yatagini bulur..
slm.
kim neye inanırsa inansın;
inanan kendine inansın, bana ne.!
çöktüyse çökenin altında kalanlar var mı? yardım edelim; çökmediyse güçlendirelim yıkılmasın/çökmesin;
bu sözü gördüm/görmüştüm biraz önce – burayı açmadan önce;
o zaman çöken çöksün- yıkılan yıkılsın işte meydan;
bunlar mı konumuz-konularımız,
sözü nerelere taşıyorsunuz;
merak etmeyin “tanrı var”-“din gerçek” çökerse size de yardım ederiz; ya da onları da yardıma çağırırız;
Bir hırsıza, bi despota, bi yalancıya da inananlar var. Hitler de benzer şekilde iktidardı ve ona ölümüne inanan milyonlarca insan vardı. Gerçekte MANYAĞIN tekiydi.
Yargısız ve sebepsiz insan öldüren iki şey vardır :
Biri DİKTATÖR diğeri DİN…
hakkaten..
sanalmanik´den gereksiz 1 tepki geldi bence..
oysa..
“ateist yok, evrim ?” yorumumu yabanci aldi götürdü türbana,tesettüre,camiye vs.
bagladi..
sanalmanik´den “bunlar mı konumuz-konularımız,sözü nerelere taşıyorsunuz;”diye 1 tepki gelmedi..
arti..
“ateist, “ruh”a nasil inanir ? inandi diyelim hala ateist kalabilir/sayilabilir mi ? yorumum üzerine yabanci yine ne alaka cinsinden 1cevap yazdi, “Ruh olmaz olur mu var var…
Akp’nin üç maymunları var ya..”
yine sanalmanik´den,”bunlar mı konumuz-konularımız,sözü nerelere taşıyorsunuz;”diye 1 tepki göstermedi..
oikos´un yorumu ise evlere senlik deginmeye degmez..
sevgili sanalmanik,”din/vicdan/ic ses/sezgi” nasil tanimlarsaniz tanimlayin kurtulusun anahtaridir “cöken”sey ise bu daireden uzaklasmis düsünce ve yorumlardir..
elbette inanan neye/kime inaniyorsa inansin ama farkli inanana da saygi göstersin”ateist tüccari” oldugunu unutup/görmezlikten gelip 2 de 1 dindarlara “din tüccari” yaftasini yapistirmakdan vazgecsin özellikle bagzi ateist forumdas bunu beceremiyor/sindirebilmis degiller hala..
neyse..
“ruh”un varligini kabul edip hala “tanri yok,din yalan” düsüncesini kabullenmek veya
ben “ateist”im diyebilmek 1 celiskiyi ifade etmiyor mu ?
kimi kandiriyor ?
kanan var mi ?
😉
slm.
ne anlatmamı istiyorsunuz?
ne anlatayım size;
evet benimde mistik metafizik algılayışlarım/düşüncelerim var ama yine de görüyorum ki din (de) çökmüş bi yapı;
vicdan ve sezgi bi şeylerin anahtarı olabilir evet;
ama kurtuluş ifadesi, neyden kurtulacağız;
dinde bi şeylerin anahtarı olabilirdi ama bu tanımlandığı şekliyle değil; Örneğin tüm insanlığı birleştiren (kabul gören-benimsenen) idealler ve inanışlar bütünü gibi; Bi ayrıştırma/çelişme unsuru (olarak) değil;
Biz kurduk örneğin, “Gerçeğin peşinde dini” Hiç bi ritüeli-(tanrısı) kabulü ve benimsemesi yok; Örneğin tüm insanlık sahiplenebilir bu dini
Ya da örneğin tanrı matematiktir derim ve;
ve derim ki; evet din yalan değil tanrıda kusursuz; sahiplenelim onları;
Melanet yükseliyor…
Birbirlerini pandikleyen, domaltıp şakalaşan,
Yeğeni ve kuzeniyle iki saat(daha fazla değil) yalnız bırakılınca hemen tecevüz eden,
Kız bulamayınca eşek veya köpek siken,
İki cama değer verip vandal diyen lakin yüzlerce işçinin ölümünü normalleştiren,
İki kuruşa göt atan,
Ve sonra hacca camilere gidip YANINDAKİNE hava atanları biliyoruz. (BAKARA MAKARA)
Kısaca dindarları! tanıyoruz. Hangi ruha inandıklarını biliyoruz.
Ordan bilmiş bilmiş ahkam kesiyor. Ateist çelişkideymiş !… Sana ne ulan… Sen kendi yalan ve çelişkilerine bak. Sonra başkasını eleştir.
Uzun uzun ve açıklayıcı, betimleyerek yazıp anlatma isteği gereksizliğe dönüştü çünkü karşında bu analizi ciddiyetle tartışabilecek zihin düzeyi yok.
Özü şudur: CEHALET…
Çelişki mi? Hassittirsin mankafa.
elbette..
herkesin tanrisi da dindarligi da kendine mesele o degil mesele katkiniz olmadigi halde icine dogdugunuz su ülke de “tanrı matematiktir”den baska “tanrilara” yer verecek 1 vizyonunuz var mi yok mu ?
nitekim doksan yil dindarlar horlandi/asagilandi hala bagzi catlak sesler var ama yaptirim gücleri cöktü emegi gecenlere tesekkürler..
neyse..
bak “tanri yok,din yalan” zikrine bel baglamis bagzilarina göre akli basinda yorumlar yerine küfür ve hakaret geliyor..
biliyorum dindar halkla esitlenmek dahasi onlarin sectikleri tarafindan idare edilmek zorlarina gidiyor sindiremiyorlar,öfkeliler 1 nebze olsun teselli vede dejarj olmak adina küfürbazliga siginiyorlar..
halbuse akil sagligi yerinde olan bu yollara tenezzül etmiyor..
bana degil ama celiskileri diz boyu olup kafalarini kuma gömmüslere
belki anlatacaklarin vardir..
😉
“….evet din yalan değil tanrıda kusursuz; sahiplenelim onları;…” (sanalmanik)
slm.
yaşam ölüm ve sonrası değil mi konu;
o halde yaşar görürüz;,
o halde ölür görürüz;
o halde sonrasını da sonra görür yaşarız;
her ne oluyorsa o oluyorsa ve o olacaksa; her ne oluyorsa/olacaksa o olacak;
o halde biz yanılgısız yanılgılılar;
her neyse;
din direği boşlukta oturur, din direğinin dibi de boşluğa dikilidir;
bütün ispat-biliş direkleri de;
iyi tutunun; sıkı tutunun;
ölüm sonrası bize ilişkin değil varlığa ilişkin;nokta;
alışmak gerek belki de hee; öyle mi dersin, bilmiyorum ben de ama aklıma -aklıma değilde- “şeyh bedrettin aradım forumda ve de varidat ve bu sayfalara düştüm
o halde;
aslında foruma alıntılar sunup durmak istemedim- Forumda bedrettin ve varidatla ilgili de bi başlık (içerik-göremeyince de aslında) olmasını da istedim-aramalar taramalar için de;
düşünüp duruyordum şimdi de