Bir romancı, masasının başında sisle kaplı bir şehir, üç güneşli bir gökyüzü ve konuşabilen bir tür yaratır. İlk bakışta yaptığı şey açıktır: Uydurmak. Fakat modern kozmolojinin bazı yorumları bu kadar rahat bir hükmü zorlaştırır. Ya romancının icat ettiği dünya, fiziksel olarak başka bir yerde zaten mümkünse? Daha da kışkırtıcı soru şudur: Eğer evren sonsuz ya da yeterince büyük bir çoklu evren yapısına sahipse, hayal ettiğimiz bazı dünyalar yalnızca kurgu değil, gerçekleşmiş olasılıklar olabilir mi?
Olasılık ile varlık arasındaki ince çizgi
Önce frene basalım. Bir şeyi ayrıntılı biçimde hayal edebilmemiz, onun gerçek olduğu anlamına gelmez. Ejderhaları, zamanda geriye akan nehirleri ve çay demleyen kara delikleri düşünebiliriz; düşünce üretmek, doğaya yasa koymak değildir. Fizik, hayal gücünden daha sert bir editördür. Enerjinin korunumu, ışık hızının sınırı, kuantum alanlarının davranışı ve termodinamik, her iyi fikre yayın izni vermez.
Yine de fizik, olasılık alanını şaşırtıcı ölçüde genişletir. Kozmolojik enflasyon teorisinin bazı modelleri, evrenimizin tek bir kozmik kabarcık olmayabileceğini öne sürer. Sürekli şişen uzayda, birbirinden kopuk sayısız “cep evren” oluşabilir. Bunların bazılarında fizik sabitleri farklı olabilir; bazılarında ise bizim evrenimizle neredeyse aynı başlangıç koşulları bulunabilir. Böyle bir tabloda, Dünya’ya çok benzeyen bir gezegenin ve orada bize benzeyen insanların ortaya çıkması mantıksal olarak imkânsız değildir.
Kuantum dalları: Her seçim bir roman bölümü mü?
Bir başka fikir, kuantum mekaniğinin çoklu dünyalar yorumudur. Bu yaklaşıma göre kuantum ölçümlerindeki farklı sonuçlar yok olmaz; evrenin farklı dallarında gerçekleşir. Bir parçacığın iki olası konumu varsa, ölçüm sonrası tek bir sonuç seçilmek yerine iki farklı tarih ortaya çıkar. Popüler anlatı bunu “Her karar yeni bir evren yaratır” diye sadeleştirir. Bu ifade tam anlamıyla doğru olmasa da, temel sezgi güçlüdür: Gerçeklik, tek bir çizgiden çok devasa bir olasılıklar ağacı olabilir.
Buradan hemen “Bir romandaki bütün olaylar yaşanmıştır” sonucu çıkmaz. Kuantum dallanması, yazarın istediği her mantıksız kurguyu garanti etmez. Bir dünyada insanlar kanatsız uçuyorsa, bunun fiziksel mekanizması gerekir. Ancak romanınız doğa yasalarına uyuyor, kozmik ölçekte mümkün başlangıç koşullarına dayanıyor ve yeterince geniş bir olasılık uzayında yer alıyorsa, onun bir karşılığının bulunması düşünsel olarak daha az çılgın görünmeye başlar.
Hayal gücü keşif aracı olabilir
Bilimin burada verdiği en güzel ders, hayal gücünü küçümsememektir. Önce zihinde doğan pek çok fikir daha sonra laboratuvara girmiştir: Ay yolculuğu, görünmez dalgalarla iletişim, yapay zekâ, atom enerjisi. Elbette edebiyat bilimsel kanıt değildir. Bir yazar paralel evreni tasvir ettiğinde teleskopla veri toplamaz. Ama zihnin yaptığı şey önemlidir: Henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri modeller, sınırları test eder ve “Başka türlü olsaydı ne olurdu?” sorusunu canlı tutar.
Belki de romanların asıl gücü, başka evrenleri haber vermelerinde değil, kendi evrenimizin ne kadar tuhaf olduğunu göstermelerindedir. Biz zaten rastlantılar, kuantum belirsizlikleri ve kozmik ölçekte anlaşılması güç yasaların içinde yaşıyoruz. Kurgu, bu gerçekliğin alternatiflerini kurarak bizi edilgen seyirciler olmaktan çıkarır. Bir dünya icat ettiğinizde, yalnızca kaçış yaratmazsınız; gerçekliğin hangi kurallarla ayakta durduğunu sorgularsınız.
Sonuç net ama büyüleyicidir: Yazdığınız dünyanın fiziksel olarak var olduğunu bugün söyleyemeyiz. Bunu doğrulayacak gözlemimiz yoktur. Fakat bazı çoklu evren modelleri altında, fiziksel olarak tutarlı kurguların bir yerlerde gerçekleşmiş olması mümkündür. Belki romanınız başka bir evrene açılan pencere değildir. Ama pencerenin var olabileceğini düşündüren güçlü bir zihinsel deneydir. Ve bazen bilim, en iyi sorularını tam da böyle, hayal gücünün masasında bulur.