Aşk ile…

Hayatın değişimine destek olan kelimeler var. Kaç heceden oluştuklarının önemi yok. İnsana getirdiği değişimi acayip. Misal do – ğum, iki hece ama insan hayatına getirdiği değişim, ucu belli olmayan bir yaşamı gözlemlemek, beslemek, büyütürken desteklemek. Yada ö – lüm, koca bir hikayenin sonu. Bitiş… Kocaman bir değişim… Ha bir de aşk var! O sadece tek heceli. Ama çok hengameli… Geldiğinde doğum gibi, bittiğinde ise ölümün insan üzerindeki yansıması kadar yıkıcı etkisi . Ne garip değil mi? Başlayış ile bitiş arasının olmazsa olmazı gibi…

Her günün defterini dürmeli kişi kendince. Bir diğer günün hayatına ne katacağını umutla beklemeli. Bilge öyle demişti ama!!! “Sen sessizce bekle, doğru olan sana gelecek, kendin ol sadece”… Ben bu bilgeye güveniyorum ha

Günlerin belli olguların üzerine ekilip biçilmesini, bundan ticari bir alış verişe vardırılmasını pek sevmiyorum ama yazmak istedim bu gün… Süslü püslü ambalajlamak da istemedim yazımı. Bir şey anlatmak istemedim, sadece paylaşmak istedim… Burada sizlerle, dost bildiklerimle…

“Ne ile çıkarsan yola, onunla karşılaşırsın yolda…”

Kalplerinizin kapısı kapanmasın, gözlerinizin ışıltısı hiç solmasın… Hepinizi “aşk” kuşatsın…

Delişey’den

19 yorum “Aşk ile…”

  1. Vedalaşmak bu kadar zor mu?
    Aşk ve ölüm bir arada anılıyor ya aklım almıyor bunu..
    Aşk bence günün birinde yoluna çıkabilecek en güzel ödül.

  2. “Vedalaşmak bu kadar zor mu?”

    “bu kadar” yerine “neden” kelimesini koyarak bakmalı belkide…

    sevgiyle,

  3. aşk guzel şey…. herşeyi güzelleştiren benim oysa kimse güzel degil hiçbirşey aşık olunası değil.Ben bakınca, sevince aşk olur, kalpler uçuşur 🙂

  4. Belki ben sana sevmeyi öğretemem,
    Ama sen de bana unutmayı öğretemezsin.
    Bu mevsim ki, yollarda zakkumların açtığı,
    Çok yakınlarda sabahlardan bir sabah
    Seni gerçekten insanca kucaklasam sımsıkı…
    Ve yüreğimi avuçlarına koysam, ne dersin?
    Belki ben sana kavuşmayı öğretemem,
    Ama sen de bana ayrılığı öğretemezsin..

    Nazım Hikmet Ran

  5. Sayın Mor,
    Bu şiir Nazım’ın hangi eserindedir biliyor musunuz?…

  6. Sayın Aktaş bilmiyorum sabah facebook’um da okudum ilk defa siz biliyor musunuz?

  7. Ben de bilmiyorum:)

    Ben Nazım’ın böyle bir şiirini anımsamıyorum! Yani uyduruk diye düşünüyorum. Bazı insanlar kendi dizelerinin gücünü denemek ya da başkaca nedenlerle her hangi bir eserin altına tanınmış bir sanatçının adını yazıveriyorlar. Bu da onlardan biri olsa gerek…

  8. Bazı yazılar internette bir anda amip gibi çoğalıveriyor,
    bu da çakma olabilir bendeki kitaplara baktım yok ama her şiirini de bilirim gibi bir iddam yok, bulursak kaynağını paylaşalım 🙂

  9. Sevgilim, Kasımpatım…

    Ruhum, geçmişin izini taşır
    Kasımpatı kokan sokaklarında,
    O sokaklarında yol alınırken,
    Aktarılır duygular sonsuzluğa…
    Gölgende soluk alırken ben,
    Işıltında ısınırken
    Solduğunda yalnız kalırken,
    Bu batan dikenler de neden?
    Senin dikenlerin var kasımpatı,
    Sarılıyorum batıyor!
    Dokunuyorum batıyor!
    Seviyorum batıyor!
    Bir tek düşünürken batmıyor, seni…
    Şimdi diyeceksin ki;
    Kasımpatıyı seven,
    Dikenine katlanır,
    Peki bu kasımpatı,
    Hep mi diken batırır?
    Hep mi acıtır?

    delişey,

  10. Bilgeler, sakin ve sessizce beklemeler falan! Bir haller olmuş sana delişey.

    Bilge beklenecek yeri de söylemiş mi? Hani yerden yere fark olur muhtemelen. Dağ evinde sessizce beklersek, bahçemize düşecek bir paraşütçüyü falan bekliyor olacağız muhtemelen. İlla ki beklenecekse, şansı arttırmak adına kalabalık yerlerde beklenmeli! 🙂

    Arkadaşlık nerede başlamışsa orada devam etmek istiyor. Böyle bir doğal akışı var galiba. Facebooktaki delişeyi okurken aynı hissi alamıyorum.

    Daha deli şeyler bekliyorum senden. 🙂

  11. :)) Toruk…

    “delişeyin bohçası” kapanalı yarım sene olacak neredeyse:)))

    sana da bir haller olmuş gibi, sen buralara uğramıyordun? 🙂

  12. Eh işte aynı tadı alamadığımdan kontrol etmiyor muşum demek ki. 🙂 Facebookta fazla bir şey yazmıyorum zaten artık. Orada da her şey tek tipleşmeye başladı. Bunun yanında farklı olmak adına ukala ve nemrut olmaya çalışan tipler türemeye, üremeye başladı. Bir müddet onlardan bazılarına enerji harcamışlığım da oldu. Ne yapayım işte, can çıkar huy çıkmaz. Sonra onları da kendi hallerine bıraktım. Şu sıralar bir koleksiyon forumuna yazıyorum. Hiç olmazsa orada sürekli keyifli şeyler paylaşılıyor, keyif kaçıracak şeyler hemen sümenaltı ediliyor. O arada sonsuza yeni üyelerin katıldığını ve güzel güzel kavga ettiklerini duydum. Gelip bir bakayım dedim ama henüz kavga da görmedim, kavga da etmedim kimseyle. Bakmadım herhalde o taraflara. Böyle işte… 🙂

  13. İyi bakalım hoşgeldin o zaman. 🙂

    Ben de kavga olduğu için bir ara girmek istemedim açıkçası. Gereksiz kavgaları sevmiyorum. Etmeyin yapmayın demekle de bir sonuç çıkmıyor…

    Neyse öyle işte…:)

  14. Şu sıralar devreleri tartışma moduna ayarlamış demek ki herkes. Bakıyorum da pek güzel tartışıyorlar. Kavga küpürtü yok. 🙂

  15. mor tarafından Salı, 14/02/2012 – 15:10 tarihinde gönderildi.
    “aşk guzel şey…. herşeyi güzelleştiren benim oysa kimse güzel degil hiçbirşey aşık olunası değil.Ben bakınca, sevince aşk olur, kalpler uçuşur :)”

    İmza atmaya yer varsa imzamı atayım altına. Aynen de öyle ama azıcık da güzel olusun bari. Güzelleştiricem derken kendindeki güzellikleri boşa saçmış olma. 🙂

  16. Bir sağnak yağışken içimde özlemin,
    İbresine tutunamıyorum yaşamın…
    Sözcüklere sığınmadan akmıyor zaman,
    Ondandır buğusu kirpiklerimin.

    Düşünce aklıma eş-siz gözlerin,
    Efkar denen illet yakar tenimi..
    Her yanım sızlar,
    Gamdadır yakam paçam,
    Gel de bitsin artık bu hasret can parçam..

    delişey,

  17. Bu ağıtlar aşk’a mı aşığa mı?

    Eskiden Hüsn ü Aşk’ı okumuştuk.. Anladığımı sanmışım. Geçenlerde üstünkörü tekrar okuyunca…

    Hüsn’ün sevdasından yollara düşen Aşk’ın yolda başına gelenler ve yolun sonunda bulduğu Hüsn.

    Aslında dinle, tasavvufla ilgili bezlerde tarağım yoktur ama bu nedense en çok sevdiğim dini ve tasavvufi mesnevidir.Divan Edebiyatı’nı amatör düzeyde sevmemi sağlayan ikinci hikayedir de diyebilirim… Aşağıda Hüsn ve Aşk’ın hazin aşk hikayelerini Galib’in kaleminden -sadeleştirilmiş şekli ile- direkt aktarıyorum.

    TEK HÜSN İÇİN AŞK AH KILSIN,
    DÜNYA YIKILIRSA HA YIKILSIN..

    Belki okumak isteyen olur..
    Belki Hüsn’ü bulmak isteyen..
    Belki de Hüş-Rübâ’yı bulan…

    Benî Muhabbet (sevgi oğulları) adındaki Arap kabilesi içinde kabile büyüklerinden birinin bir oğlu; bir başkasının da bir kızı olur. Oğlana Aşk, kıza da Hüsn adını verirler. Kabilenin nişanladıkları bu gençler, Edeb denen okulda Munlâ-yı Cünûn adındaki hocadan ders okudukları sırada birbirlerine âşık olurlar. Bazen içinde Feyz havuzu bulunan Ma’nâ gezinti yerinde buluşmaktadırlar. Buranın mihmandarı olan Suhan bilgili ve yol gösteren bir ihtiyardır. Kabilede Hayret adlı biri, iki sevgilinin bir arada bulunmasına engel olunca birbirinden ayrılan aşıklar Suhan vasıtasıyla mektuplaşırlar. Aşk’ın Gayret adlı bir lalası, Hüsn’ün de İsmet adlı bir dadısı vardır. Aşk, Gayret’in de yardımıyle Hüsn’ü istemeye gider.

    Fakat, kabile büyükleri, Kalb ülkesine gidip oradaki kimyayı getirmedikçe Hüsn’ü vermeyeceklerini söylerler. O da bunun üzerine Gayret’le yola koyulur. Yolda içine düştükleri derin bir kuyuda karşılaştık- ları bir cadı bunları hapseder. Bu sırada Suhan yetişir ve kuyu dibinde İsm-i A’zam (Allanın en büyük adı) yazılı ipe sarılıp kurtulmalarını söyler. Buradan kurtulduktan sonra yollan Gam harabelerine uğrar. Kış mevsiminin hüküm sürdüğü burada bir cadı Aşk’a gönül verir. O, kabul etmeyince Aşk’ı çarmıha gerdiği sırada gene Suhan yetişir ve Aşk’a Hüsn’den bir kılıç ile bir at; Gayret’ede iki kanat getirir. Yolda gulyabânîlerle savaşırlar. Bu sırada Ateş denizine rastlarlar. Cinler, onun kıyısındaki mumdan gemilere binmelerini teklif ederlerse de kabul etmezler. Buradan kurtulup Çin ülkesine varırlar. O sırada bir dudukuşu şekline bürünen Suhan, Aşk’a, Çin padişahının Hüş-Rübâ adlı kızına kapılırsa Zâtu’s- suver kalesine hapsedeceğini söylerse de o, Hüsn’e benzettiği Hüş-Rübâ’ya gönlünü kaptırır. (Aşk aldanmıştır. Huş-Ruba onu sarhoş etmiş kılıcını elinden almıştır ve maddî varlığı, insan benliğini temsil eden Zâtu’s-Suver kalesine kapamıştır.) Gayretle burada mahbus kaldıkları sırada gene Suhan yetişir ve Aşk’a kaleyi ateşe vermesini söyler. O da böyle yaparak kurtulurlar. Nihayet, kutlu bir sabah vakti Suhan, bir hekim kılığında gelir ve Aşk’ı Kalb kalesine götürür orada Hüsn’ün sarayına ulaşırlar. O anda Hayret, İsmet, Munlâ-yı Cunûn ve diğerleri gelirler. Ma’nâ gezinti yeri de görünür, işte bu sırada Suhan, cadıyı öldürenin, yolları temizleyenin, hekim kılığına girenin hep kendisi olduğunu, Aşk’a yanlış yol tut- tuğunu ve Aşk’ın Hüsn; Hüsn’ün de Aşk’tan ibaret olduğunu, birliğe ikiliğin sığmadığını anlatır. Sonunda Hayret, Aşk’ı alıp Hüsn’e götürür ve gayp perdeleri (bilinmezlik, sır perdeleri) açılır. Aşk, Hüsn’ün kendisi olduğunu anlar. Yani, kendisi kendisine kavuşur.

    Hüsn ü Aşk tasavvufî sembolik bir hikâye olup tasavvufta seyr ü sülûk’u yani dervişlikte olgunluğa erişmek için takip edilen manevî yolculuğu anlatmaktadır. Lügatta seyr, yolculuk; sülük ta bir yola girme, bir tarikata bağlanma anlamına gelmektedir. Daha açık bir ifadeyle seyr ü sülük şudur : Tasavvufta Vahdet-i Vucûd inancına göre Mutlak Varlık telâkki edilen Tanrı’nın zâtî iktizâsı yani dileği zuhur etmektir (meydana çıkmak). Bu zuhur, onun kendisini bilmesidir. Tanrının zuhura olan bu meyli, kendinden kendine olan bir aşktır. Bu âlemin bir varlığı olan insan da insanlık suretine gelinceye kadar Tanrının sıfatlarını yüklenerek önce, bilgi âlemine oradan göklere, sonra su, hava, ateş ve toprak denen dört unsura, oradan cansızlar, bitkiler ve canlılar denen mevâlid âlemine geçmiş ve nihayet insanlık suretini kazanmıştır. Buna göre, zuhurun bir ucu Tanrı, öbür ucu insandır. İnsanın olgunluğa ermesi; aslı olan Tanrıya ulaşması için insanlığa gelinceye kadar maddeten ne kadar âlemden geçmişse; bu sefer manevî bir yolculukla insanlıktan Tanrı makamına yükselmesi, ulaşması gerekir, îşte seyr ü sülük budur.

    Bu manevî yolculuğa çıkmayanlar tabiat âleminde kalırlar. Manevî yolculuk ise o yolları bilen birinin terbiyesine girmek; iradesini onun iradesine vermekle mümkündür. Tarikata giren bir kişi bağlandığı şeyhin bilgi, irade ve kontrolü altında yaradılışın sırrını ihrâk etmeye çalışır. Mânevî yolculuğa giren kişi, olgunluğa üç durakta, merhalede ulaşır. Birinci durakta bütün işlerin Tanrı işi olduğunu hayır, şer, iyi, kötü diye bir şey olmadığını; ikinci merhalede bütün sıfatların Tanrının tek sıfatı olduğunu; üçüncü merhalede Tanrı zuhurundan ibaret olan kâinatın Tanrıdan ayrı bir varlığı olmadığını anlar, idrak eder. Böylece, olgunlaşan insan, kâinatla Tanrıyı ayrı görmez; hiçbir şeyi inkâr etmemekle braber hiç bir şeye de bağlanmaz.

    Manevî yolculuğa çıkan kişi yani sâlik bu devre içinde itiyadlarını, alışkanlıklarını terketmeye çalışır az yer, az içer, ibadet eder, zikirde bulunur, kendi nefsini daima kontrol altında tutar, tevekkülün, sabrın, kanâatin anlamlarını anlar. Bunlar, dayanılması müşkil olan şeylerdir. Fakat hakikatte birer imtihandır. Sûfîyi olgunluğa hazırlayan ana esaslara tahammül edemeyen kişi yan yolda kalmış demektir. Tasavvufî eserlerde bunlar, sâlikin karşısına çıkan engeller ve müşkiller olarak tanımlanmaktadır. Hüsn ü Aşk’ta Aşk, bütün engelleri aşmış, olgunluğa ulaşmış ve hakikati anlamıştır.

    Bu bilgilerden de anlaşıldığına göre Hüsn ü Aşk’takı vak’alar ve şahıslar birer sembolden ibarettir. Hüsn sevilen’i yani mutlak güzelliği; Aşk seveni yani dervişi, manevî yolcuyu; Mekteb-i edeb (edeb okulu) dergâhı; Moll-yı Cunûn mürşidi; Suhan aracıyı, yardımcıyı; Gayret çabayı; ismet dürüstlüğü, Kalb kalesi gönlü; yoldaki olaylar, felaketler ve gam harabeleri tahammülü; Hûş-Rübâ aklı çelen nefsi; Kalb kalesine yapılan yolculuk sâliktekî nefis mücadelesini ve tarîkatte çileyi temsil etmektedir.

  18. Dün bir yerlerde yine Nazım Hikmet imzalı ama büyük bir olasılıkla Nazım’ın olmayan şu dizelere rasgeldim:

    “KÜSMEK nedir bilir misin?..
    Küsmek DÜRÜST’ LÜKTÜR.
    Çocukçadır ve ondan dolayı SAF’ TIR..
    YALANSIZ’ DIR.
    Küsmek; SENİ SEVİYORUM’ dur…
    Vazgeçememektir.
    Beni anlatır KÜSMEK.
    KIZDIM ama hala buradayımdır, gitmiyorumdur, gidemiyorumdur.
    KÜSMEK; nazlanmaktır, yakın bulmaktır, benim için değerlisindir.
    KÜSMEK, sevdiğini SÖYLE demektir… Hadi ANLA demektir…
    KÜSMEK; umuttur, acabaları bitirmektir, emin olmaktır…

    Yani, diyeceğim o ki:
    BEN SANA KÜSTÜM !..”

    Bence Nazım’ın değil, ama hoştu…

  19. Uyyii sen kimlere küstün ki:)

    o zaman dinle:

    Küsmek, düşmek değilmiş zahar. Uçurumdan düşenin parçası bulunurda, gözden düşenin kırıntısı bulunmazmış yürekte. Düşenlerden değil, küsenlerden olalım o halde…:)

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.