ANADOLU BİLGELİĞİ – IV

İsmail Emre kutsal kitapların değersiz kâğıt olmadıklarını ve her an canlı mesajlar içerdiklerini, bu bakımdan o ölüye ağıt yakmadığını belirtiyor. Dışı üzgün dursa da, hakikati bilen içinin güldüğünü söylüyor. Yunus Emre de kendisini benzer şekilde asıl hakikat bilgisine ulaştığını söylüyor:

Hem bâtınım, hem zahirim,
Hem evvelim, hem âhirim,
Hem ben O’yum hem O benim,
Hem O kerim-ü Han benim.

Burada “Kerim-ü Han” Ulu Han demek oluyor. Çünkü kendisi hem geçmişi hem de geleceği kapsayan, dolayısıyla an içinde var olan bilge kişi oluyor. Aynı şeyi İsmail Emre de söylüyor:

Nokta oldu evvel-âhir,
Satır oldu bâtın-zahir,
Kitabıdır benim gönlüm,
Açıldı olunca Tâhir.

Tahir = Temiz demek olup, gönül temiz olunca evvel, âhir, bâtın, zahir onun gönül kitabına yazıldı diyor. İsmail Emre şiirini şöyle tamamlıyor:

O, benlikten giymiş libas,
Safa bilmez, çekiyor yas,
Emre, varlığından soyun,
Halk-edende yok iltimas.

Anadolu bilgelerinin ortak görüşü olan bu dörtlükte İsmail Emre benlik denen egonun bir örtü, hakikate ulaşmanın engeli olduğunu söylüyor ve bu örtü durduğu sürece mutlu olmanın mümkün olamayacağını belirtiyor. Ego sahibi kişiler Yunus’un bilgeliğini de kabullenmekte zorluk çekerler. Onu basit bir halk şairi olarak yorumlarlar. İşte bu bakımdan şiirlerini iki anlamlı yazmış, hakikatte söylemek istediğinin üstünü örtmüştür. Bu tür bir şiire örnek vereyim:

Çıktım erik dalına anda yedim üzümü,
Bostan ıssı kakıyıp der ‘ne yersin kozumu’.

Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım,
‘Nedir?’ diye sorana, bandım verdim özünü.

Gözsüze fısıldadım, sağır sözüm işitmiş,
Dilsiz çağırıp söyler, dilimdeki sözümü.

Yunus bir söz söylemiş, hiçbir söze benzemez.
Münafıklar elinden örter mana yüzünü.

Erik ekşi, üzüm tatlıdır. Erik dalına çıkıp üzüm yemekle “dünyanın ekşi yaşantısının tatlı yönlerini buldum” demek istiyor. “Bostan ıssı” ile bu maddi dünyaya hakim olmak isteyenleri kast ediyor. Onlar için varlık çetin ve katı bir ceviz gibidir. Yunus için tatlı ve yumuşak olan onlara acı ve sert gelir. Bu bakımdan erik ağacını ceviz ağacı olarak görürler.
Kerpiç tuğlanın eski adı olup toprak ve samandan yapılmıştır. Poyraz gibi soğuk bir rüzgarla kaynaması mümkün değildir. Yunus, kerpiç kadar sert nesnelerin bile özüne ulaşmanın mümkün olduğunu belirtiyor.

Yunusun sözleri beş duyu ile algılanacak ve mantık çerçevesinde anlaşılacak sözler değildir. Bu sözleri seslendirmek için dil sahibi olmak gerekmez.
Yunus Emre öyle bir söz söylemiş ki hiçbir anlamı yok. Ama esas amacı, ikilikte kalıp birliği ve tekliği ret edenlerden sözlerinin anlamını örtmektir.

Anadolu bilgelerinin kökü Horasan bölgesi ve Türkmenistan kültürüdür. Ahmet Yesevi kolu Hacı Bektaş Veli, Taptuk Emre ve Yunus Emre zincirini oluşturmuştur. Bu koldan gelen ve pek tanınmayan ŞİİRİ mahlaslı bir bilge şairin uzun olan şiirinden bir bölüm sunmak istiyorum:

Şu fenâ mülküne çok geldim gittim,
Yağmur olup yağdım, ot olup bittim.
Urum diyarını ben irşat ettim,
Horasan’dan gelen Bektaş idim ben.

Gâhi nebi, gâhi veli göründüm.
Gâhi uslu, gâhi deli göründüm,
Gâhi Ahmet, gâhi Ali göründüm,
Kimse bilmez sırrım, kallaş idim ben

Şimdi hamdülillah ŞİRİ dediler,
Geldim, gittim, zâtım hiç bilmediler.
Sırrımı kimseler fehmetmediler
Hep mahluk kuluna kardaş idim ben.

Bilge olan kişi kendini tek bir kişi olarak algılamaz. Onun bir bağı, bir geçmişi vardır ve bu geçmiş üzerine kurulu bir kültür geleneği de vardır. Bu kültür sadece şiir ile yetinmemiş ayrıca düzyazı (nesir) eserler de vermiştir. Genelde bu tür düzyazı metinleri 14 ve 15. yüzyıllarda ortaya çıkmış olan Evliya Menkibeleri’dir. Bu metinler ünlü tarikat kişilerinin yaşantısını ve olağanüstü serüvenlerini anlatır.

Bu türün en yaygın ve ünlüsü Hacı Bektaş Veli Velayet-namesi’dir. Daha birçok bilge kişinin uzun ya da kısa menakıbı vardır. Bunlar o kişinin ölümünden sonra müritlerince yazılmıştır. Biraz abartı ve hayal içerdiklerinden gerçek tarihi çalışmalara kaynak teşkil etmezler. Ama, edebiyat eseri olarak değer taşırlar. Bu menkıbelerde Asya şaman kültüründen birçok iz bulmak mümkündür. Örneğin söz konusu kişi bir anda şekil değiştirir, geyik olur, biçimden biçime girer. Biri güvercin olur, diğeri doğan. Tahta kılıçla küffarı haklar, bir kap yemekle bir orduyu doyurur, hastaları iyi eder.

Sonuçta, Anadolu bilgeliğinin sevgi, saygı ve cesaret değerleri üzerinde yükselen önemli bir kültürel yapı olduğunu söylemek mümkündür.

http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/kadim/k77.htm

En uzun sözcük

Dünya dilleri arasında burada aktardığım sözcükten daha uzun olanı yoktur. Tam 69 harf. Bu sözcüğün Guiness rekorlar kitabında yer alması gerekir. . . . .. . . . . .

muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine.

Kitle İmha Silahları

Kitle İmha Silahları (KİS) sahibi ülkelerin bir yandan bu silahları, kendi güvenlikleri açısından, bulundurup üretmeye devam ederken diğer yandan kendi ülkelerinin dışında üretildikleri taktirde dünya barışının tehlikeye düşeceğini savunmaları, ne yazık ki inandırıcı olmaktan uzaktır. Dünyamızın barış, huzur ve güvenlik içinde varlığını sürdürebilmesi için her düzeyde yetkili şahısların kendi sorumluklarının bilincinde olup, etkin önlemleri almak üzere girişimlerde bulunmaları gerekmektedir.

Günümüz dünyasında teknolojik gelişim öylesine girift ve rekabetçi bir ortam yaratmıştır ki, ortalama bilgi sahibi vatandaş mevcut durumu kavramakta güçlük çekmektedir. Ülkelerin büyük yatırımlarla oluşturmaya çalıştıkları Kitle İmha Silahlarının (KİS) boyutları ve güçleri gerçekten bir dünya sorunu haline gelmiş durumdadır.

Kitle imha silahlarını Nükleer, Kimyasal ve Biyolojik olarak üç gurupta incelemek mümkündür. KİS izlemek ve denetlemek için Birleşmiş Milletler teşkilatı içinde oluşturulmuş kuruluşlar vardır. Bunlar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), Kimyasal Silahları Yasaklamak Teşkilatı (KSYT), Nükleer Denemeleri Yasaklamak Anlaşması (NDYA) ve onu uygulamaya koymak için kurulmuş olan teşkilat. Bu kuruluşların İngilizce olarak bilinen kısaltılmış adları, sırayla IAEA, OPCW ve CTBTO şeklindedir.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı

UAEA veya IAEA 1956 yılında Avusturyanın Viyana şehrinde ufak bir birim olarak işe başlamış günümüzde 3,000 üzerinde personeli bulunan ve tüm dünyada faaliyet gösteren büyük bir organizasyona dönüşmüştür. Ajansın dünya ülkeleri ile olan ilişkilerinin başında nükleer silah üretimini engellemek ve bu amaçla denetimlerde bulunup sonuçlara ulaşmaktır. Ajans faaliyetlerini düzenleyen NPT (Non-Proliferation Treaty), yani Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Anlaşması 1 Temmuz 1968 yılında imzaya sunulmuş ve zaman içinde 190 ülke bu anlaşmaya uyacaklarını bildirmişlerdir. Ajansın denetleme ve izleme görevlerinden başka barışçı amaçlı nükleer teknolojinin yaygınlaşmasına da destek verme görevi vardır. Bu bakımdan elektrik enerjisi üretmek için inşa edilen nükleer reaktörler (güç santralları) konusunda teknoloji transferine aracı olmak da UAEA’nın görevleri arasında bulunmaktadır.

Kimyasal Silahları Yasaklamak Teşkilatı

KSYT veya OPCW harfleri ile bilinen bu teşkilatın kurulma fikri İsviçre’nin Cenevre şehrindeki silahsızlanma görüşmeleri sırasında 3 Eylül 1992 tarihinde ileri sürülmüştür. Kimyasal silahları yasaklama anlaşması 13 Ocak 1993 tarihinde imzaya açılmış ve 29 Nisan 1997 yılında kabul edilip uygulama başlatılmıştır. Bu teşkilatın merkezi Hollanda’da Den Hague şehrinde olup Viyana’da da bir şubesi bulunmaktadır.

Kimyasal silahları üç guruba ayırabiliriz:
a) Pratikte kullanımı olmayan kimyasallar. Bunların ancak deney veya araştırma amaçlı üretimi söz konusudur. 100 gramın üzerinde üretildikleri taktirde OPCW örgütüne haber vermek gerekmektedir.
b) Zehirli olan hardal gazının ham maddesi olan bazı kimyasallar, aynı zamanda solventlerde ve bazı tür mürekkeplerde kullanılmak üzere sınırlı olarak üretilmektedir.
c) Sanayide geniş kullanımı olan bazı zehirli gazlar. Örneğin, Fosgen adıyla bilinen kimyasal, bir KİS olarak tanımlanmış olduğundan yılda 30 tondan fazla üretildiği taktirde OPCW teşkilatına haber vermek gerekmektedir.

Nükleer Denemeleri Yasaklamak Anlaşması ve Teşkilatı

NDYA veya CTBT her türlü nükleer silah denemesini, askeri veya sivil, yasaklamaktadır. Bu anlaşma 10 Eylül 1996 yılında Birleşmiş Milletler Genel Konferansı sırasında kabul görmüş ve ülkelere 24 Eylül 1996 tarihinde imzaya açılmıştır. Bu anlaşmayı izlemek ve uluslar arası iletişimi sağlamak üzere CTBTO teşkilatı 19 Kasım 1996 yılında Viyana’da kurulmuştur. Görevleri arasında bu anlaşmanın mümkün olduğunca fazla ülke tarafından imzalanmasını ve uygulanmasını sağlamaktır.

Bu üç uluslararası teşkilatın dışında bir de Biyolojik silahları yasaklayıp denetlemek için bir kuruluş oluşturmak gayreti bulunmaktadır. Ancak, bugüne kadar yapılan tüm girişimler sonuçsuz kalmış, istenilen yapıda bir denetleme teşkilatı kurulamamıştır.

Nükleer teknolojiye sahip ülkeler arasında beş ülkenin özel bir durumu bulunmaktadır. Bu ülkeler nükleer KİS sahip olan Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin’dir. Ayrıca, Hindistan, Pakistan ve İsrail, resmen olmasa da, nükleer silah sahibi ülkeler arasında sayılabilirler. Bu ülkeler silahsızlanma politikasını nükleer silahların yaygınlaşmasını önleme politikasından ayırmakta ısrar etmektedirler. Söz konusu beş ülkede nükleer KİS üretimine son verildiği taktirde, bu çabaların doğal sonucu olarak nükleer KİS istenmeyen ellere geçmesi de engellenmiş olacaktır. Aksi taktirde bir yandan KİS üretimine devam edip, diğer yandan KİS istenmeyen ellere veya kendilerinden başka ülkelere geçmesine engeller getirmeye çalışmak, ikili bir standart uygulamak demektir. Bu bakımdan nükleer denemelere son vermekten öte, tümüyle nükleer silah imalatına son vermek ve mevcut nükleer KİS imha etmek gereklidir. Nükleer KİS sahibi ülkelerin bu silahları, kendi güvenlikleri açısından, bulundurup üretmeye devam ederken diğer ülkelerde üretildikleri taktirde dünya barışının tehlikeye düşeceğini savunmaları, ne yazık ki inandırıcı olmaktan uzaktır. Ünlü sinema aktörü ve dünya Barış Elçisi Michael Douglas, Ekim 2003 tarihinde Amerikan Kongresine (Millet Meclisine) şu sözlerle hitap eder [1]:

Size, 2000 yılında vermiş olduğunuz sözü hatırlatarak aynen aktarıyorum: Nükleer silah sahibi ülkeler, nükleer silahsızlanmaya yönelik tüm nükleer silah mevcutlarını yok etmeyi ciddi olarak kararlaştırmışlardır.

Devam edecek…

SİMÜLAKR NEDİR? (Mış gibi yaşam!)

İnsanlar bilgisayarlarla kurdukları bağlantılarda kendi gerçek isimlerini, karakterlerini ve cinsiyetlerini gizleyerek “mış gibi” yapıyorlar. İşte bu mış-gibi yaşam şekline ve görüntülerine “simülakr” adı veriliyor.

Bilgisayarlardan bize, yani ana dili İngilizce olmayanlara, yapılan bir diğer küresel saldırı dil saldırısıdır. E-posta yazacaksanız Türkçe harflerin birçoğunu bulamıyor ve kullanamıyorsunuz. Ayrıca, terimler ve bilgiler de İngilizce. Bilgisayar uzmanı olmak için mutlaka İngilizce bilmek gerekiyor. Gençlere “İngilizce bilmezseniz dünya ile iletişime giremezsiniz, geride kalırsınız” şartlanması yapılıyor. İngilizce bilmek adeta bir ön şart haline getiriliyor.

Sadece gençler değil, şirketler ve iş yerleri dahi İngilizce isim takmaktan ve İngilizce sözleri reklamlarına eklemekten adeta şeref duyuyorlar. Ürünlere yabancı isim takmak yeni moda oldu. Türkçe sanki utanılacak bir dil haline getirildi.

Bir diğer sanal gerçeklik cep telefonları ile yaşantımıza girmiş durumda. Eskiden sabit telefondan bir kimse ile görüştüğümüzde o kişinin nerede bulunduğunu bilebiliyorduk. Telefon ya ev telefonu veya iş telefonu olurdu. Bugün ise sabit telefonların yerini cep telefonları almış durumda. Karşımızda telefonla konuştuğumuz insanın yerini artık bilemiyoruz. O kişiye herhangi bir yerde erişebiliyoruz. Bunun elbette ki faydaları ve kolaylığı var. İnsanlar cep telefonları sayesinde daha bağımsız hale geldiler. Bir haber bekleyen evinde veya iş yerinde beklemek zorunda değil. Ulaşmak da çok kolaylaştı. Ama o kişi hakkında bildiklerimize bir yeni belirsizlik de eklenmiş oldu. O da, mekân belirsizliği.

Karşımızdaki insan kendini nerede tanımlamak isterse orada oluyor. Yani sanal mekânda yaşayabiliyor. Bize yalan bilgi vermek isterse verebiliyor.

Fakat, cep telefonları insanları hem bağımlı hem bağımsız hale getirmiştir. Bağımlı olmuşlardır çünkü, cep telefonu olmadan evlerinden çıktıklarında bir uzuvları eksilmiş gibi hissediyorlar. Her yaşta ve her gelir seviyesinde insanların cep telefonu var. “Cep telefonum yok” deseniz, size tuhaf tuhaf bakıyorlar, “böyle şey olamaz, adam bana cep numarasını vermek istemiyor” şeklinde düşünüyorlar. Fakat cep telefonu sayesinde insanlar istedikleri yerden ve istedikleri anda konuşabildikleri için bağımsız olmuşlardır da denebilir. Ancak, cep telefonu kapalı olsa da kişinin nerede olduğunu saptamak artık mümkün. Belli bir süre önce kimlerle konuşmuş olduğunu da çıkarmak mümkün. Ayrıca cep telefonları kolaylıkla dinlenebiliyor. Yani, kişisel gizlilik ve özel yaşam diye bir şey kalmamış durumda. Başka bir isim altında alınan cep telefonu dahi izlenip dinlenebiliyor. Önemli şahısların gizli bir telefon görüşmesi yapabilmesi son derece zorlaşmış hatta imkânsız hale gelmiştir. Daha da vahim olan durum bu iletişim ağının kontrolünün kendi elimizde olmayışıdır. İletişimin özelliğini ve kişisel bilgilere sahip olma özgürlüğünü yabancı güçlere teslim etmiş durumdayız. Hem bilgisayarlarla aktarılan bilgiler, hem de telefon görüşmeleri kayıt ediliyor, okunuyor veya arşivleniyor. İlerde gerekir diye özel bilgiler saklanıyor.

Ayrıca, iletişimi sağlayan uydular bize ait değildir ve bu yabancı güçler her an haberleşme ağımızı çökertebilecek güce sahiptirler. Bir iletişim uydusu devre dışı kalacak olursa ülkede hem televizyon ağı hem de telefon ağı çöker. Son günlerde Türk Telekom şirketinde oluşan grev ile birlikte bazı önemli hatların kesildiğini ve iletişimde aksaklıklar yaşandığını öğreniyoruz.

Kültürel küreselleşme dilimizi de yozlaştırmak üzeredir. Cep telefonlarında yazılan mesajlar acayip bir özel dil oluşturmuş durumdadır. Bu dile sahip olmayan bizim orta yaş ve üstü nesil gençlerle haberleşmekte zorluk çekmektedirler. Onların dili ise ne Türkçe ne de İngilizce. Arada kalmış bir Tarzan İngilizce’si demek daha doğru olur. Yani, nesiller arası uçurum gittikçe açılmaktadır. Ülkemizde ne dil ne felsefi duruş ne de politik rejim konusunda ortak bir yapı, sağlam bir ortak görüş bulunmaktadır. Sağ yarı beyinle düşünen gurup ile sol yarı beyinle düşünen gurup arasında bir kopukluk ve gizli bir mücadele vardır. Bu durum, ülkenin derin ve ciddi bir kriz ile karşılaşabileceğinin işaretlerini vermektedir.

Ferdi Mutluluk ve Toplum
Kanımca, sorulması ve yanıtlanması gereken asıl soru şudur: Öncelikli olan ferdin mutluluğu ise bu mutluluk toplumun genel olarak huzurlu ve dengeli oluşundan soyutlanabilir mi? Yani kısaca, değişen dünyada yeni değerlere ayak uydurup milli ve geleneksel değerleri bir kenara mı itelim? Yoksa, toplumu birarada tutan kültürel bağlara önem verip kısıtlamalar mı getirelim? Kültürel küreselleşmenin kaçınılmaz etkilerine ne şekilde ayak uydurmalı veya karşı koymalıyız?

Karmaşada mutlu olmak mümkün mü?

Öncelikle, yanıtlanması gereken soru, huzursuz ve karmaşa içinde olan bir toplumda ferdin mutlu olması mümkün müdür? Veya, toplumun değişimini doğal kabul edip kendini akıntıya terk etmek mi mutluluk getirir? Kültürel olarak yok olmayı kabul eden insanlar mı daha mutlu olurlar, yoksa, kültürel değişime karşı koyup geleneklere bağlı kalmayı seçenler mi daha mutlu olur?

Günümüzde, Türk gençliği bu konuda kararsız ve bir arayış içinde olduğu görünümünü veriyor. Özellikle bu durumu kızlarda görmek mümkün. Bir kısmı başörtüsü ve türban takarak geleneklerine bağlı kalmayı seçiyor, diğer bir bölümü tüm batı değerlerine sarılarak tüketim toplumunun güncelliğini tercih ediyor. Fakat her iki gurup da teknik oyuncakları kullanmaktan büyük zevk duyuyor. Hepsinde cep telefonu var. Hepsi bilgisayarlara meraklı ve parası olanlar derhal en pahalı ve lüks arabaları kullanmaya bayılıyorlar. Yani, kısacası iki farklı dünya görüşünün çelişkisi Türkiye’yi adeta şizofrenik bir yapıya itiyor.

Küreselleşen dünyada insanlar hak ve özgürlüklerine sahip çıkan bireyler olmak yerine, uluslararası karteller haline dönüşmüş olan birtakım sanal güçlerin tanımak istediği kadar hak ve özgürlüklerle yetinmek durumundalar. Yani, istenen düşünen insan değil, tüketen insandır. Bunu sağlamak için de sürekli yeni gündemler, yeni modalar, sanal ve geçici zevkler, istekler yaratılmaktadır. Mutluluk bu açıdan kısa süreli, geçici, güncel oyalanmalar haline dönüştürülmüştür. Uzun vadeli planlar, amaçlar ve anlamlı girişimler adeta küçümsenir olmuştur. Bir zamanların “Bize plan değil, pilav lazım” sözü günümüzün düstur sözü haline gelmiştir, denilebilir.

Son 15-20 yıldır Türkiye halkı bir AB hayali ile oyalanmakta, geleceği adeta Avrupa Birliğine ipotek edilmektedir. Medeniyetin ölçüsü AB kriterleri imiş gibi bir gerçek dışı hayal peşinde koşulmaktadır. AB bizim için bir “simülakr” durumuna dönüşmüştür. AB kriterlerine uyum sağlayacağız diye geleneksel değerler küçümsenmekle kalmayıp Anayasadan bile kaldırılmak istenmektedir.

Bütünün Hayrı

Bu gidişi gören aydınlar ne yapmaktadırlar? Bir kısmı batı değerlerini kutsal saydıklarından, milli devlet görüşünü Kemalizm olarak tanımlamakta ve ikinci cumhuriyetten söz etmektedirler. Diğer bir kesim ise aşırı tutucu dinci ve katı kurallarla yönetilen bir Türkiye özlemi çekmektedirler. Oysa ki çözüm, güncel bilgiler ile oyalanmaktan değil, bilgelik yolunda ilerlemekten geçer. Bilge kişi şöyle der: “Bütünün hayrına olmayan benim hayrıma da olamaz”. Burada bütün, yakın çevreden başlayarak, dalga dalga halkalar halinde genişleyen insanlık ve doğa çevresidir. İnsan doğadan kopuk bir varlık haline getirilmek istense de yapısı itibariyle doğaya bağlı ve bağımlıdır. Şu halde, doğayı koruması ilk görevidir. Büyük şehirlerde yerleri ve çevreyi temiz tutmak, her şehirli vatandaşın sorumluluğu olmalıdır. Bu ilk adımdır.

İkinci adımda yakın çevre aile ve dost, arkadaş çevresi gelir. Üçüncü adım ise ülke, toplumun bütünü ve ulus devlet kavramlarına önem verip onları korumaktan geçer. Çünkü, şahsi mutluluk ve karın doyurmaya yönelik davranışlar ve seçenekler kısa vadede bir fayda sağlasa da uzun vadede mutlaka ters tepkiler verecektir. İşte, Avrupa’da yaşamlarını sürdüren vatandaşlarımızın durumu. Onların durumu Türkiye halkındakinden de beter. Ne tam olarak yaşadıkları topluma uyabilmekteler, ne de geleneklerini sürdürebilmekteler. Bu konuda yapılmış olan Duvara Karşı filmi, Türk gelenekleri ile toplumun değerleri arasındaki çatışmayı çok güzel gözler önüne sermiştir.

Dördüncü ve son adım, tüm dünya halklarına saygılı olmaktan ve elde bulunan gücü milli çıkarlara alet etmemekten geçer. Yani, “Ya benden yanasın veya bana düşmansın” yaklaşımı yerine, “Hepimiz bu dünyanın insanları olarak barış içinde yaşamanın yollarını bulmalıyız” felsefisini uygulayabilmek. Sözlerimi Mevlâna Celalettin Rumi’nin bir dörtlüğü ile bitiriyorum:

Beri gel, daha beri, daha beri.

       Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?

   Bu hır-gür, bu savaş nereye dek?

Sen bensin işte, ben senim işte.

      Ne diye bu direnme böyle, ne diye?

                    Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye?

         Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek.

      Ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye

Sümer Dili ve Yazısı

Britanica veya Larousse gibi büyük ansiklopedilere bakarsanız, Sümerce’nin yerli ve yalıtık bir dil olduğundan söz ederler. “Hiç başka bir dil gurubuna ait değildir” derler ve yalıtık (izole) bir dil olarak tanımlarlar. Oysa ki hem cümle yapısı hem de sözcükler Türkçe ile büyük bir benzerlik içindedirler.

Sümer dilini önce Sami dilleri ile, daha sonra Hind-Avrupa dilleri ile karşılaştırdılar. Fakat ne biri ne de diğeri Sümerce ile uyum sağlıyordu. Peki, ama neden Ural Altay dilleri ile karşılaştırmaya gerek duymadılar? Nedeni, onlara göre M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da ne Türk toplulukları vardı ne de Macar, onlara göre Türk ve Macarların Anadolu’ya gelişleri en erken M.S. 900 yılları olmalıydı. İşte bu yanlış ve bağnaz görüşleri o gün olduğu gibi halen bugün dahi devam ediyor. Üstelik bizleri de bu yalana inandırdılar. Tarih kitaplarında Türklerin Anadolu’ya geliş tarihleri olarak 1071 Malazgirt savaşı olduğu yazılıdır.

Gelelim Sümer diline. Alttaki örneklerde önce Sümerce sözcüğü ve hemen ardından parantez içinde Türkçesini sunuyorum:

Adda (ata, baba), Ama (anne, ana), Aga (yönetici, ağa), An (tan, gök), Anu (Gök Tanrı), Ar(er, şeref), As (tek, biricik), Bab (baba), Dingir (Tengri), E (ev), Kıya (kıyı), Es (esmek), Gisko (şişko), Dim (dik), Kol (kol), Uiku (Uyku), Kus (kuş), Sag (sağ) Mesu (meşe), Ag (akıl), En (engin, yüce), Ge (gel), Ka (kan), Kanal (kan damarı), De (demek), Duru (durmak), Kur (dağ, kurgan), Kusu (koşmak), Güles (güleç) Bur (delik,burgu), Bal (balta), Bar (barla/parla), İb (ip), Alım (alımlı), Ulu (ulu), Utu (Güneş, Uçtu), Kup (gitmek, kop), Gim (kim), Ir (er), Odun (odun,
Ot-un)

Sizlere burada 40 sözcük sundum. Kim bilir uzman bir göz kaç tane daha bulabilir. Aradan yaklaşık 5000 yıl geçmiş olmasına rağmen bu kadar çok sözcük ortak ses ve anlam benzerliğini koruyabilmiş ise, iki dilin aynı kök dilden türediği kesindir. Cümle yapısı ve sözcüklerin bitişken oluşu da ayrıca Sümer dilinin Asya Ön-Türk kökenli olduğunu göstermektedir.

Sümer dilinde ilginç sözler var. Örneğin onların en yüce tanrılar tanrısı Dingir iken, bir de gök tanrısı Anu bulunuyor. Oysa ki yukarıda /An/ sözünün tan ve gök anlamına geldiğini görüyoruz. Günümüz Türkçe’sinde /an/ sözcüğü en kısa zaman aralığı olarak kullanılıyor. Nedeni de güneşin doğuş zamanı olan tan zamanının bir an sürmesi ve bu kısa sürede güneşin ufuktan doğmasıdır. Demek ki, Anu sadece güneşin doğuşunu, doğuş zamanını sağlayan tanrı oluyor. Çünkü, bir de güneş tanrısı Utu var. Utunun kanatlı oluşu güneşin en yüksek durumda olması ve gökteki hareketini sağlaması ile ilgili olduğuna işaret ediyor. Bu da gösteriyor ki Dingir hepsinin üstünde soyut tek yüce tanrı oluyor.

Sümer yazısı resimsel (Piktografik) olarak başlamış, fakat zaman içinde karmaşık çivi yazısına dönüşmüştür. Bu dönüşümü alttaki resimde görmekteyiz.

Resimdeki kil tablet yaklaşık 5,000 yıl eski olup Sümer kültürüne aittir. Uruk şehrinden bunun gibi pişmiş kilden birçok kayıtlı tablet ele geçmiştir.

Bu tablette görülen şekiller yazıdan daha çok resim görüntüsü vermektedirler. Bu simgesel anlatımın zaman içinde nasıl değiştiğini alttaki resimde, bazı örnekleri ile, görmekteyiz.

İlk şekil “sag” sözcüğü olup /baş/ olarak tanımlanmıştır. Oysa ki bu sözcüğün aslı “sang” şeklinde olması gerekir. Çünkü Ön-Türkçe telaffuzunda /ng/ daima birlikte genizden seslendirilmiştir. Bu açıdan sang = saygın olup toplumda önemli ve sayılan kişiye işarettir.
Nitekim, Japonca da “san” /saygın/ demektir. Şu halde resim saygın kişiyi belirtmektedir.

Bu şeklin zaman içinde nasıl değiştiğini ve M.Ö. 1,000 yıllarında tanınmaz bir şekle dönüştüğünü görmekteyiz. Keza, ikinci şekilde bir bacak görülmekte ve bu şeklin bacak anlamında /gin/ sözcüğünü ifade ettiğine sümerolog uzmanlar karar vermişlerdir. Oysa ki Türkçe kökenli bu şekil tek bir bacağı ifade etmek yerine, yürümek eylemini belirten /git/ sözcüğüdür. Gin ile git arasındaki yakın ilişki bu görüşe kesin destektir.

Üçüncü sırada görülen şekil açıkça dalgalı suyu belirtmektedir. Bu şeklin OZ damgası olduğundan söz ettim. Bu damganın da zaman içinde iki dikey çizgiye dönüştüğü görülmektedir. Sümer dilinde /a/ sesi ile belirtilen su, Arapça /maa/ ve kadim Mısır dilinde /mu/ oluşu ilginçtir.

Dördüncü sırada görülen şekil açıkça bir kuşu simgeliyor. Bu şekil de önceleri herkes tarafından anlaşılabilir iken, zamanla tanınmaz bir çivi yazısı sözcüğe dönüşmüştür.
Öyle anlaşılıyor ki, tam kavramlar ifade eden ve logografik bir yazı türü olan Sümer yazısı, zaman içinde karmaşık Babil ve Asur çivi yazısına dönüşmüş, anlaşılmaz ve uzmanlık gerektiren karmaşık bir yapıya bürünmüştür. Bu gelişime karşı, doğu Akdeniz kıyılarında Ugarit şehrini kurmuş olan kültür çivi yazısını basite indirgeyerek ilk harfa dayalı abeceyi geliştirmiştir. Akdeniz ve Ege denizinde birçok ada kültürü Ön-Türklerle ilişkili olduğu görüşündeyim. Şöyle ki:

CRETA: Bugün Girit olarak bilinen adanın asıl adı CRT sessiz harfleriyle yazılan ve KRT olarak okunan kök sözcük idi. Bu adın anlam OKART = Oklaştır demektir. Zira –ART takısı /oluştur/ anlamını taşır. Örnekler: Yoğurt, Kanırt, Oturt…vs. Miken medeniyetinin işgalci güçleri KRT kök sözcüğünü KReTa => Creta olarak okumuşlardır. Zira, Girit adasında Miken’lerin gelişinden çok önce Minos kültürü bulunuyordu.

KNOSSOS: Giritteki Minos kültürünün başşehri Knossos idi. Bu sözün aslı KNS sessiz harflerinin (damgalarının) okunuşu olan OK-ON-IS => KNOS bu sözden de belirtgeç takısı alarak KNOSSOS olmuştur. OK-ON-IS ise /Evrensel OK’larız/ demektir. Ön-Türkçe ON kök sözcüğü evren demek olduğunu söylemiştim. Ayrıca -IS takısının belirgeç olduğunu bilmeyen Miken halkı bir belirgeç daha ekleyerek Knoss-ıs şeklinde uzatmışlardır.

UGARİT: Doğu Akdeniz kıyılarında, bugünkü Filistin bölgesinde, kadim Finike kültürünün başşehri idi. Bugün ancak kalıntıları bulunmaktadır. Ancak bu şehirde önemli bir yazı türü bulunmuş ve bu yazının Finike abecesinin atası olduğu saptanmıştır. Bu isim KRT sessiz harfleriyle yazılıyordu ve aslı OKART idi. Yani, aynen Girit adında olduğu gibi K => G dönüşümü olmuş ve OKART => UGART => UGARİT olmuştur.