Yönetici Kutsal Analar

Yönetici kutsal analar Anadolu’ya Asyadan gelen Ön-Türk kültürünün şaman kadınlarıdır. O zamanki din Şamanlık ve yönetim de kadın ile erkek arasında paylaşılmakta idi. Kadınların, erkekler kadar sözü geçiyordu. Bu durumu gösteren birçok kanıt vardır.

  
Anadolu Tunç Çağına Ait          Anadolu’da Kadın Yönetici

Resimler Anadolu Kültepe kültürüne aittir. Louvre (Paris) müzesinde bulunan bu parçalara İkiz idol adı verilmiştir. Ama diğer eserler tek iken neden bunlar ikiz oluyor? Nedeni ikiz olmayıp bu iki başın kral ve kraliçeyi simgelediğidir. Onlar eşit yetkilere sahip olduklarından ikiz olarak görüntüleniyorlar. Boyunlarındaki kolye tek bir kolye olup ikilikteki tekliği simgeliyor. İkinci resimde at üstünde seyahat eden bir kadın yönetici görülüyor.

Resimde tek bedenli iki başlı kartal görülüyor. Bunun genelde Rusya simgesi olduğu sanılır. Oysa ki Anadolu Selçuklu eseri olup kökeni en eski simgelere ve imgelere uzanır. Kartalın başlarına dikkatle bakarsanız normal kartal başları olmadıklarını görürsünüz. Başın üzerindeki yükselen tüy manevi yetiyi ve özel gücü simgeler. Dolayısıyla, bu kartal maddi ve manevi gücü kendinde toplamış olan yönetici kral ve eşini simgeler.

Kral Kraliçe Simgeleri

Resimde solda bir Hitit kabartması çizimi ve sağda Çin’deki Tang dönemine ait bir süs heykel görülüyor. Hititlerde de kral ve kraliçe eşit hak ve yetkilere sahipti. Bu bakımdan birçok kabartmada ikisi birlikte gösterilmiştir.

Sağda Tang dönemi heykel de aynı şekilde kral ve kraliçeyi simgeler. Çinde ejderha veya Tüylü yılan daima imparator simgesi olmuştur. İki başlı ejderha da ikili gücün simgesidir. Maya kültüründe kukulkan da tüylü yılandır. Tang dönemi hala kuzey Asya etkisinin önemini devam ettirdiği bir dönemdir. İkili yönetim de Ön-Türklerin asıl yönetim şeklidir. Kral dünyevi işlerle, savaşlarla ve avla ilgilenir, kraliçe ise manevi boyutla şamanlıkla ve şifacılıkla uğraşırdı. Başları üzerindeki tüylü uzantı manevi güce işarettir.

Şaman geleneğinde kadınların önde olmaları şaman kıyafetlerini de etkilemiştir. Bunu daha önce gördük. Bu geleneğin Tunç çağında (MÖ. 3000) yıllarında yaygın olduğunu ama kökenin çok daha gerilere gittiğini biliyoruz. Kadınların yönetimi MÖ. 1000 yıllarında sona ermiştir. O tarihlerde Ön-Türklerin Anadolu’daki hakimiyeti de sona ermiştir.

İtalya yarım adasındaki Etrüskler daha birkaç yüz yıl, yaklaşık MÖ. 200 yıllarına kadar varlıklarını ve dillerini yaşatmışlar, Roma hakimiyeti altına girdiklerinde hem dinlerini, hem dillerini hem de adet ve geleneklerini terk ederek Latin olmuşlardır. Bu kadar rahat ve savaşmadan teslim olmaları tek bir nedene dayanır. O da Roma kültürü de pek farklı olmayıp, başlangıçta aynı kültürün farklı bir kolu durumunda idi. Güçlenip büyüdükçe kendine has bir dil geliştirdi.

Latince incelendiğinde Türkçe ile gramatik yapı bakımından birçok benzerlikler gösterir. Sözcük düzeyinde de Türkçe anlam ve ses olarak birçok benzerlik bulunur.


Etrüsk Kralı ve Kraliçesi

Etrüskler rahatlarına ve konforlarına düşkün bir halktı. Yönetici olarak kral ve kraliçeleri de eşit yetkilere sahipti. Resimde ilginç bir Etrüsk çifti görülüyor. Bunların ikisi de uzanmış durumda ve kral karısının omzuna kolunu atmış. Kadının saç örgüsüne bakın. Tipik Asya ve Türkmen geleneğine göre örgülü. Erkeğin sakalı ve ince bıyığı var. Saçları ise uzun ve daha da ilginç olanı, başlığında iki adet boynuz var.

Şimdiye kadar defalarca üzerinde durduğum bu boynuz özelliği doğrudan Ön-Türk geleneğidir. Bu konuda artık hiç kimsenin en ufak bir şüphesi olmaması gerekir. Olanlar da lütfen önceki yazılara baksınlar. Bu durumda Etrüsklerin Ön-Türk oldukları şüphe götürmez bir şekilde kanıtlanmıştır sanıyorum.

Etrüskçe konusu henüz kapanmış değildir. Bakın Johannes Friederirich, Kayıp Yazılar ve Diller adlı kitabın da ne diyor: (Arkeoloji ve Sanat yayınları, sayfa 184)

“İtalya eski çağlardaki gelişmişliğini, dillerinin incelenmesi her dönemde Etrüsklere borçludur. Ama elde edilen sonuçlar, bu girişimin tam bir çıkış noktasına ulaşması için harcanmış çabalara tam karşılık gelmemektedir. Etrüskçenin yorumlanmasıyla ilgili olarak yayınlanmış sayısız makale ve kitaba rağmen, bugün hâla bu dilin yorumlanmasının kesin bir sonuca ulaşmış veya ulaşmamış olduğunu söylemek zordur.”

Tanrı-İnsan-Evren üçlüsü

Şu yazıya kadar varlığı birçok yönleri ile inceledim. Varlık-insan ilişkisini oldukça ayrıntılı bir şekilde ele aldım. Fizik ve Metafizik başlıklı ilk yazımda dedim ki: “Günümüzde Metafizik ile, fiziksel olmayan, ruhsal alemle ilgili görüşler içeren disiplinler anlaşılmaktadır”. Artık bu konuya girmenin ve buraya kadar yapmış olduğum açıklamalar doğrultusunda nasıl bir Tanrı anlayışının ortaya çıktığını tartışmanın vakti geldi kanısındayım.

Özne Enerjisi başlıklı üçüncü yazımda dedim ki: “İnsan anlamsız bir eylem yapamaz. İstese de yapamaz. Ama, bana anlamlı gelen eylem size anlamsız gelebilir. Demek ki, “anlam” kişiseldir. Her insana göre farklıdır. Dolayısıyla “Anlam görelidir”. Şu halde anlam içeren kavramlar da görelidir”.

Evreni anlamaya çalışan insan kendisi ve çevresi ile ilgili anlam üretmek zorunda olduğundan mitosları, destanları ve giderek bilimi oluşturmuştur. Çünkü toplumu bir arada tutabilmek için ortak görüşlere, amaçlara, ideallere sahip olmak gerekir. İnsan bir Bio-Psiko-Sosyal varlıktır. Ne sadece bedensel biyolojiden ibarettir, ne sadece düşünce ve duygudur, ne de sadece sosyal bir canlıdır. Her üçünün ortaklaşa ürettikleri bir üründür.

Psiko-Sosyal yönü biyolojik yönünden esastan ayrıdır. Biyolojik bedenimiz bize doğuştan verilmiştir. Onu değiştiremeyiz, ama psiko-sosyal yönümüz doğuştan verilmemiştir. Onu biz yaratırız. Her toplum her dönemde bir psiko-sosyal insan türü üretmiştir. Bu yönümüze ben TİN diyorum. Tin, yani Geist, insanların tarih içinde ürettikleri bir yapıdır. Şu halde Tin Tarihseldir. Bugünün insan tini bundan birkaç yüzyıl önceki insan tininden çok farklıdır. Fakat “tarih tekerrürdür” derler. Tarih tekrar eder ne demektir? Şu demektir: belli dönemlerde üretilmiş olan Tin aradan birçok yüzyıl, hatta binyıl dahi geçse yeniden ortaya çıkabilir. Aynen değil elbet. Değişerek ve dönüşerek, fakat kendine benzeyerek.

Ön-Türklerle ilgili yazdıklarımı okuduysanız onların belli bir tin sahibi olduklarını hemen anlarsınız. Onların psiko-sosyal yapılarında “Tanrısal yönetici” veya “Tanrıdan türemiş ve tekrar Tanrı ile bütünleşen” bir yönetici düşüncesi vardı. Bugün aynı kavram şu şekilde ortaya çıkmaktadır.

İnsan evrenin holografik bir yansımasıdır. Daha doğrusu insan ile evren arasında bütünsel bir ilişki vardır. Biri diğerinden kopamaz. İç-içedirler. Şu halde Tanrı evrenin ve insanın yaratıcısı olarak onlarla iç-içedir ve üçü arasında bütünsel bir ilişki vardır. Bu görüş Ön-Türklerin “yönetici” kavramını her bir insana yansıtmak veya aktarmak şeklinde anlaşılabilir. Eskiden sadece yöneticilere ait olan güçler ve yetiler, günümüzde her bir insanda bulunmaktadır.

Günümüz bilimine göre Tanrı-insan-evren üçlüsü bir üçgenin köşeleri gibi birbirlerinden ayrı ve kopuk değildir. Yukarıdaki resmin sağ tarafında görüldüğü gibi içi-içedirler. Dikkat ederseniz hem insan hem de evren aynı yapıdadır. Biri diğerinin küçültülmüş bir modeli gibidir. Ayrıca kimin kimi yarattığı da açıkça belli değildir. Acaba merkezde duran insan mı evreni yaratmaktadır? Yoksa evren kendi küçük kopyası olan insanı mı yaratmıştır? Bir de Tanrı bu yapı içinde midir, dışında mı? Tanrı hem insanı hem evreni aynı temel ilkeler çerçevesinde yaratmıştır. Şu halde resmin tümü Tanrıyı yansıtır.

Dikkat ederseniz bu bakış açısı ile Tengri damgası büyük çapta örtüşmektedir (Bkz. Eski Damgalar başlıklı yazım). İnsan evrenin bir küçük modeli olmaktadır. Fakat yukarıdaki resimde insanın içini siyah çizdim. Çünkü insan kendi içini tanımıyor. İnsan hala bugün bile kendisi için bir Meçhul’dur, bilinmeyendir. Bu bakımdan eski bilge kişiler “Kendini tanı” demişlerdir.

Bir bakıma böyle olması, insanın kendini tam olarak tanımaması, doğaldır. Çünkü insan sabit değişmez bir yapı değildir. Her tarihi dönemde farklı bir tin sahibi olmuştur. Doğayı, evreni hatta Tanrı kavramını dahi farklı şekillerde yorumlamış ve anlamlandırmıştır.

K harfinin gelişimi

Ön-Türk damgaların kutsallık içeren kavramlarla ilgili simgeler olduklarından söz ettim. Bu bakımdan şaman kişiler tarafından taşlara ve mağara içlerine kazınırlardı. Şaman inancına göre ise güneş kutsal bir gök cismi idi. Bu durum göz önünde tutulduğunda yönetici kişinin hem savaşan hem de mistik güçlere sahip olan, insan-üstü yapıya sahip bir kişi olması gerekiyordu.

Böyle bir kişiliğin simgesini güneş ile birleşik olan bir ok ifade ediyordu (Bkz. T harfinin gelişim başlıklı yazım). K harfinin kökeninde aynı yaklaşımı bulmaktayız. Orhon abecesinde dört adet K harfi vardır. Her birinin bağlandığı sesli (ünlü) harfler farklı olmaktadır. Resimde sol üst köşede görülen ok işaretleri OK, KO, ÖK ve KÖ şeklinde seslendiriliyorlardı. Aynı ok işareti Etrüsk abecesinde genizden gelen KH sesi için kullanılmıştır. Demek ki Etrüsk halkı, daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, Ön-Türk asıllı bir toplum idi. Konuştukları ve yazdıkları dil de Ön-Türkçe idi. Bugün bile yazılarının okunamayışı bu nedendendir.

Üst sağ köşede Finike abecesinin K harfini görüyoruz. Finike dilinde de bu işaret genizden gelen kalın KH sesiyle, KHAF adıyla anılıyordu. Demek ki aynı işaret, aynı ses değeriyle çok farklı iki bölgede ve hemen hemen aynı zamanlarda kullanılmıştır. Çünkü, hem Finike yazısı hem de Etrüsk yazısı M.Ö. aynı dönemlerde kullanılmaya başlanmış, sonraları Yunan etkisiyle Etrüsk yazısı değişikliğe uğramıştır.

Bu değişiklik sadece Etrüsk abecesinde değil, bizzat Finike abecesinde ve sonraları Yunan abecesinde görülür. Ok işareti olan Khaf harfi değişerek ok işaretinin ucu yan yatmış ve sola bakan bir K şeklini almıştır. Yunan abecesinde ise Kappa adı ile bugünkü K harfi ortaya çıkmıştır. Viking abecesinde ise farklı bir değişim oluşmuş fakat ok işaretinin asıl gövdesi olan düz dik çizgi varlığını sürdürmüştür.

Etrüsklerin İtalya yarım adasına girişi kuzeyden İsviçre üzerinden olduğunu söyledim. Alp dağlarının güney eteklerinde bulunan Valcomanica adlı bir bölgede kayalara kazılı birçok Etrüsk dönemi resim bulunmuştur. Bunlardan bir tanesi yukarıda görülmektedir. Başının üzerinde güneş simgesi bulunan kişi, kollarını iki yana açmış olan şaman OK kişidir.

Aynı simgeyi antik Mısır kültüründe görmekteyiz. Asıl yazılışı 3 adet sessiz harften, NKH harflerinden oluşmuştur. Zira antik Mısır dili bugünkü Arapça gibi sessiz harflerle yazılıyordu. Okunuşu ANKH olan işareti yukarıdaki resimde görüyoruz. Kanımca selendirmek için kullanılan a harfi yanlıştır. Doğrusu araya O harflerinin konmasıdır. Çünkü, Yuvarlak halka güneşi yani O harfini simgeliyor. Şu halde ONOKH şeklinde okunursa ON evren-güneş olmakta ve OKH kutsal şaman yönetici kişiyi ifade etmektir. Nitekim, halka kısmı hem güneş hem de yönetici kişinin (firavunun) başını simgelemekte, altındaki T kollarını iki yana açmış insanın bedeni olmaktadır.

Ön-Türkler Avrupa’da sadece İsviçre üzerinden İtalya’ya inmediler. Ayrıca batıda Fransa ve İspanya’nın güney bölgelerine de yerleşmişlerdir. Bugün bile varlıkları süren Bask milleti Ön-Türk kökenlidir. Dillerine verdikleri isim Bask dili olmayıp Özkara adıdır. Bu sözde L-R değişimi olduğu düşünülürse ÖZ-KALA, yani “dilin özü değişmeden kalsın” temennisi ve isteği yatmaktadır. Bu halkın kendilerine verdikleri isim ise Bask olmayıp Özkaldınak adıdır. Günümüz Türkçesi ile bile anlaşılan ÖZ-KALDIN-OK sözü ortaya çıkmaktadır.

İspanyanın Fransa’ya yakın bölgesine Katalunya denir. Bu söz şu şekilde anlaşılır hale gelebilir Catalunya yani, Katalunya adını OK-ATA-LININ-ÖYÜ. OK-ATA onların yönetici şaman kişisi olmakta ve iki sözcük birleşerek OKATA dan KATA ortaya çıkmaktadır. OK-ATALI ise oranın halkı olmaktadır. LININ söylenmesi zor bir takı olduğundan basitleşmiş LUN haline gelmiştir. Şu halde birleşince KATALUN sözü oluşur. –YA takısı ise bölge, ülke anlamında olup Ön-Türkçe ÖY sözünden türemiştir. Bugün bile kullandığımız “köy” sözü OK-ÖYÜ kök sözcüklerinin kaynaşması sonucu OK-ÖYÜ = KÖY olmuştur. Şu halde sonuçta “Ok Atalı’nın Öyü” = Katalunya haline gelmiştir.

Ahlâk kavramı

Eğitim insana sadece “bilgi aktarmak” şeklinde anlaşılmamalıdır. Eğitimin içinde davranış şekilleri ve ahlak kuralları da yer alır. Bir toplumun ahlakı o toplumun genel felsefesi ile yakından ilgilidir. “Genel felsefe” derken önyargılar, varsayımlar, kutsal değerler ve temel ilkeler kast edilmektedir.

Bu bakımdan eğitim öğretimi kapsar. Çünkü öğretim bilgi aktarmakla yetinirken, eğitim insanı eğmek, bükmek yani şekillendirmekle ilgilenir. “Ağaç yaşken eğilir” sözü de insana uygulandığında “insan gençken eğitilir” şeklinde ifade edilebilir.

Günümüz eğitim sisteminde pragmatik (faydacı) görüş hakimdir. Her türlü öğretim faydaya dönük olarak planlanmaktadır. Amaç, okuldan mezun olup diplomasını alan gencin bir iş bulması ve “kendini kurtarmasıdır”. Genel inanca göre, kendini kurtaran genç daha kaliteli bir yaşam düzeyine ulaşır ve dolayısıyla toplumun genel düzeyi de yükselir.

Bu durum sadece dış görünüş bakımından doğrudur. Olayı basite indirgeyip açıklamak için şu örneği vereyim. Pragmatik felsefe sonucu oluşmuş olan eğitim ve öğretim sistemi bir tahtaya sürülen dış cilaya benziyor. Cila sayesinde tahta parlak ve düzgün görünüyor. Fakat o cilanın altındaki tahta parçasının çürük olup olmadığı kimseyi ilgilendirmiyor. Kumaş örneğine geri dönecek olursak, kumaşın süsleri ve motifleri kumaşın örgüsünden daha önemli olmaya başlıyor. Kumaşın örgüsü zayıf ve düzensiz ise bir gerilim durumunda kumaş yırtılıyor.

İnsan da bu kumaş parçasına veya tahta parçasına benzer. Olaylar karşısında dayanma gücü verilmediği taktirde, bir gerilim veya baskı karşısında yırtılıp dağılarak hem kendine hem de topluma zarar verir. Çünkü toplum ile fert ayrılmaz bir bütün oluşturur. Birindeki bozukluk veya çarpıklık derhal diğerini de etkiler.

Eğitimin amacı sadece bilgi vermek, dolayısıyla bilgin yetiştirmek olmamalıdır. Eğitimin amacı genci eğip bükerek onu hem bilgili hem de bilge kişi olmaya hazırlamaktır. İşte bu yüzdendir ki eskiden Milli Eğitim Bakanlığının adı “Maarif bakanlığı” idi. Çünkü amacı “arif” insan yetiştirmek idi.

Arif kişi yetiştirmek istiyorsak okullara ahlak dersi koymamız gerekir. Fakat bu kavram da batılılaşıp “etik” adı altında sulandırılmıştır. Etik toplum kuralları ile ilgilidir. Ahlak ise insanın özüne yönelir ve özüne şekil vermeye önem verir. İnsan dışındaki varlıklar için böyle bir eğitim gerekli değildir. Çünkü onlar zaten özlerine göre davranırlar. Özleri ortadadır ve her canlı varlık (bitki veya hayvan) özünün gereği olan davranışlarda bulunur. İnsan dışındaki her varlığın özü ortadadır. Oysa ki insanın özü örtüktür. İnsan öğrenimi ve toplumsal yapısı sayesinde özünün üstüne bir örtü çekmiş ve özünden uzaklaşmıştır.

İşte, gerçek ahlak özünü tanıyan ve onun gerektirdiği şekilde davranan insanda vardır. Özünü tanımak ise kendini tanımak demek olduğuna göre, ahlaklı insan öncelikle kendini tanır. Bu sayede diğer insanları ve doğayı da tanımış olur. Fakat, daha önce de sözünü ettiğim gibi, kendini tanımak insanın içinde bulunduğu benlik boyutuna, nefis mertebesine bağlıdır. Bu mertebenin (düzeyin) en birinci göstergesi de insanın eylemleri, yani amelleridir.

Ahlak, zorluklar ve baskılar karşısında insanın sergilediği tavır ve davranışlardan belli olur. Bu da öğretimden çok eğitimle ilgilidir. Dolayısıyla eğitim, 5 temel öğe içermelidir. Bunlar: Edep, amel, ilim, iman ve ihlas şeklinde özetlenebilir (Bakınız Anadolu bilgeliği başlıklı yazım). İnsanın benlik boyutu yükseldikçe özü ile olan bağları kuvvetlenir ve dış süsler önemini kaybetmeye başlar. Ahlak sahibi bilge kişinin özünde bulunan “varlığını sürdürme” içgüdüsü yerelden genele doğru kaymaya başlar. Ahlaklı insan var olmanın sadece yiyip içmek ve içgüdüsel dürtüleri tatmin etmek olmadığının bilincine varır. Var olmanın bireysel bir olgu olmadığını ve toplumla birlikte var olunabileceğini, dolayısıyla kendine fayda sağlamanın topluma fayda sağlamaktan geçtiğini bilir. Özetle, ahlak sahibi insan kendi çıkarını toplumun çıkarı üstünde görmeyen insandır.

Alim ve arif

Bilge olan kişinin olaylara katıldığını söyledim. Bu katılım ‘başkasının işine karışmak’ şeklinde anlaşılmamalıdır. Daha çok içselleştirmek olarak tanımlanabilir. Eğer basit bir şekilde açıklamak gerekirse şöyle bir benzetme yapabilirim. Bilgi sahibi insan gören ve işiten kişidir. Bilge insan ise tadan kişidir. Görmek ve işitmek beden dışındaki birtakım olay ve oluşumlardan haberdar olmayı sağlar. Oysa ki tatmak, beden dışından beden içine alarak haberdar olmayı sağlar. Duymak ve görmek en genel anlamda “seyirci olmak” şeklinde tanımlanırsa, tatmak “katılmak” olarak tanımlanabilir.

Yani, katılmak “içselleştirmek” demektir. Bir olayı kendine fazlaca dert eden insanlar o olayı içselleştiriyorlar demektir. Kendilerine mal ediyorlar ve etkileniyorlar. Buna bir bakıma “bağlanmak” da diyebiliriz. Bilge kişiler hem bağlıdırlar hem değildirler. O anda karşılarında duran sorunla bütünleşirler ve bağlanırlar. Fakat kısa sürede de bu bağı koparmayı da bilirler. Daha doğrusu, bağlanmanın şart olduğunu bilirler ama bu bağ onları bağlamaz.

Bu son ifade biraz çelişik gibi görünüyor. Ama, bilgenin mantığı çelişiklik içerir. Çünkü, o lineer (çizgisel) düşünmez. Onun bakışı bütünsel ve kapsayıcıdır. Hem kaplar hem kaplanır. Fakat kaplanması uzun sürmez. Sorunu çözdüğü anda bağı koparır ve bağımsız bir varlık halinde yoluna devam eder.

Bilgenin bilgisi “ayn-i yakin” boyutundadır. Yani varlığa ve var oluşa düşünce boyutunda yaklaşmaz. Varlık ve var oluş onun içindedir ve kendini kıstas alır. Başkalarının bilgisi ve başkalarının sözleri onun için tümüyle önemsiz olmasa da fazlaca önemli de değildir. Eğer kendi ölçüt ve kıstaslarına uymuyorsa, başkalarının dediklerine fazlaca kulak asmaz.

Dolayısıyla, bilge kişi yalnızlık içinde yaşamını sürdürmeyi seçmiş kişidir. Başkalarının önem verdiği değerler onun için hiç de önemli olmayabilir. Bilge kişilere eskiler “arif” demişlerdir. Bilgine ise “alim” demişlerdir. Alim uğraştığı konu “ilim”, arifin eylemleri ise “marifet” olarak bilinir. Aradaki fark birinde (ilimde) düşüncenin bulunuşu, diğerinde ise düşüncenin bulunmayışıdır.

Marifet sahibi kişi düşünerek marifetini ortaya koymaz. Marifet, sezginin yardımıyla, bir anda ve düşünmeden ortaya çıkar. Bunun nasıl çıktığını arif olan kişi de anlayamaz. Sanat konusunda bu yetiye “ilham” diyoruz. Şair ilham bekler, ressam ilham bekler, müzik bestecisi ilham bekler. Fakat, bu “ilham” denen yeti beklemekle ortaya çıkmaz, aniden bir şimşek parlaması gibi gelir. Gelişine de hazırlık yapmak fazlaca gerekli değildir. Hazırlık, şu bakımdan faydalıdır. İlham geldiğinde onu güzel bir şekle sokup estetik bir görüntü haline getirmek için ön hazırlık gereklidir. Bu da bol çalışma ve tekrarla oluşur. Fakat bol çalışma ve tekrar bir insanı üstün bir sanat adamı yapmaz. Bunun için sezgi şarttır.

Yetenekli sanat adamları sezgileri kuvvetli olan kişilerdir. İlham sahibidirler. Bu bakımdan onların benlik boyutuna “nefs-i mülhimme” denebilir. İlham vardır ama bu ilhamı sadece kendi çıkarına kullanıyorsa yeteneklerini boşuna harcıyor demektir. Yetenek kendisine verilmiş olabilir. Önemli olan bu yetenekleri nasıl kullandığıdır. Daha önce kumaş örneğini vermiştim. Kumaşın malzemesi bize verilmiş olan yeteneklerdir. Bu yetenekler ya vardır veya yoktur. Sonradan bir düzeye kadar gelişirler.

Önemli olan bu malzemeyi nasıl dokuduğumuz ve üzerine ne tür desenler, motifler ve süsler eklediğimizdir. Motifler ve süsler her insanda farklı olabilir. Bu kumaşın dış görünüşüdür. Ama dokunuşu ve örgü yapısı son derece önemlidir. Bu yapıda toplumun ortak değerleri, ön-yargıları, varsayımları ve eğitim sistemi büyük rol oynar. Toplum bireylerini bir arada tutan, onlara ortak değerler veren büyük çapta aile ve okul eğitimidir.

Bu bakımdan eğitim toplumun temel direğidir, denebilir. Bilgiyi veren ve sezgilerin gelişmesini sağlayan eğitimdir. Fakat ilhamı veren eğitim değil varlığın özüdür.