Farkındalık nedir

Gerek Nasreddin hoca bilgeliğinde, gerekse uzak doğu Zen öğretilerinde en önemli yaklaşım hayata ve olaylara seyirci kalmaktan çok katılmaktır. Yaşanan fakat sözle anlatılamayan varlığı anlamak mümkün müdür? Çünkü anlamak için kavramlara gereksinim vardır ve kavramlar da sözlerle aktarılır. Gerçek anlamda anlamak katılımla olur. Gözlem yaparak da anlarız fakat o analitik (ayırımcı) anlama şeklidir. Yani, dialektik (ikilemli) mantık kullanılarak anlama metodudur. Bu tür anlama insanı yüceltmez. Onun benliğinde değişiklik yapmaz.

Oysa ki, “katılımcı-anlama” metodunda kavramlar kesin çizgilerle ayrılmış değillerdir. Her kavram bütünün bir parçasıdır ve karşıtı ile iç-içe geçmiş durumdadır. Katılımcı anlamanın metodu sentetiktir (bütüncüldür), mantığı da hem-hem mantığıdır. Sentetik anlama metodu tamamen öznel olup her şahsın kendi kapasitesi ve yeteneği oranında olur (Bakınız Farkında olmak başlıklı yazım). Herkesin katılabilme ve olayları yorumlama kapasitesi farklıdır. Bu bakımdan herkesin anlama düzeyi de farklı olmaktadır. Tam olarak anlayabilmek için 3 farklı düzeyde gelişmiş olmak gerekir.

  1. Birinci düzey bilgi düzeyidir. Anlayabilmek için öncelikle bilgi sahibi olmak gerekir. Bilgi dıştan elde edilir ve gözleme dayanır. Okulda öğrendiklerimiz, ailemizin bize öğrettikleri ve genel olarak hayatta okuyup veya dinleyip öğrendiklerimiz gözlemleyerek elde ettiğimiz bilgi sınıfına girer. Bilginin getirdiği anlayış akıl ve dialektik mantık yardımıyla olur.
    
  2. İkinci düzey sezgi düzeyidir. Bu düzeyde anlayış içten gelir ve katılımcı olmayı gerektirir. Sezgisel anlayışta hisler ve duygular büyük rol oynar. Bu tür anlayış için akıl ve mantık gerekli değildir. Hatta hiç mantığa gerek yoktur. İnsan sezgisel olarak bir anlayışa varır ama bu sezgileri sözle ifade etmek mümkündür.
    
  3. Üçüncü anlayış düzeyi farkındalık sayesinde oluşur. Bu tür anlayış ani ve kapsayıcı olur. Yani dıştan gelmez. Sezgi gibi içten gelir fakat sözle ifade edilemez. Sözler bu anlayışı aktarmakta yetersiz kalır. Çünkü bu anlayışta nesne değil özne önem kazanmaktadır. Öznenin ise düşünmeye gereksinimi yoktur. Fakat düşüncesiz bir farkındalık da sadece etki-tepki mekanizmasını çalıştırmaktan ileri gidemez. 
    

Birinci tür anlayış sahibi insanlara sürekli her yerde rastlıyoruz. Örneğin, tıp doktoru bize bir tedavi metodu önerdiği vakit bilgisine dayanır ve daha önce benzer haller gözlemlediği için bize de uygun bir tedavi olacağını düşünür. Onun anlayışı bilgi düzeyindedir.

İkinci tür anlayış sahibi insanlara örnek olarak fal bakan insanları verebiliriz. Onlar sezgisel olarak size birtakım olayları veya durumları aktarırlar. Geçmişten ve çoğunlukla gelecekten söz ederler. Çünkü gelecek henüz gelmemiştir. Bu bakımdan sezgilerinin doğru olup olmadığını da anında tesbit etmek mümkün değildir. Sadece sezgi ile gelen anlayış da yeterli olamaz.

Asıl ileri düzeyde anlayış üçüncü tür olup ilk iki anlayışı içerdiği gibi fazladan farkındalığı da kapsar. Bu durumda hem bilgi hem de sezgi vardır. Fazladan da olayı anında kavrayıp gerekli çareyi veya tedbiri almak da vardır. O anda katılımcı olarak gerekli davranış tarzını uygulayan kimse hem etki-tepki mekanizmasını çalıştırmış olur hem de anında etki-tepki mekanizmasının dışına çıkmayı bilir. Olaya çok hızlı tepki verişi etki-tepki mekanizması içinde olduğu intibaını verir. Oysa ki anında o oyunu terk etmesini de çok iyi bilir. İşte ileri düzeyde farkındalık budur. Yani, olayın akışına kendini kaptırmamak ve olayın gerisinde yatan nedeni anında görüp, oyunu terk etmek. Buna “bağlantısız olmak” da diyebiliriz.

Bilge kişilerin en önemli özellikleri bağlantısız olmaları ve olaylara üstten, tarafsız olarak bakabilmeleridir. Tarafsız olmak, tümüyle liberal olmak demek değildir. Tarafsız kişinin görüşü “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” değildir. Tarafsız kişi “taraftar” değildir. Yani, bir konuya veya bir görüşe fanatik olarak bağlı değildir ve hiçbir ideolojinin savunucusu da değildir. O sadece bütünün hayrını düşünür ve bütünün hayrına olanların aynı zamanda kendi hayrına da olacaklarını bilir.

İstatistik mekaniğin yorumu

Bir önceki yazımda İstatistik mekaniğinden söz ettim. Biraz fazlaca matematik denklemler içerdiğinden şimdi denklemlerin anlamı üzerinde durmak istiyorum. Öncelikle şu noktayı açıklamakta yarar vardır: İleri sürdüğüm yaklaşımda genel kabul görmüş İstatistik mekaniğinden farklı olarak toplamlar sıfırdan sonsuza kadar olmayıp, sıfırdan belli bir kritik sayıya kadardır. Yani, sonlu toplamlar söz konusudur. Ayrıca sıfır enerji yokluk demek değildir. n = 0 dan kasıt, sistemin ilk başlangıç noktasını tanımlamak demektir. Bu başlangıç noktası da mutlak olmayıp görelidir. İstenilen herhangi bir “an” veya herhangi bir “durum” sıfır noktası olarak tanımlanabilir. Zaten “potansiyel enerjinin” en büyük özelliği de sabit bir değer olmayışı ve göreli olmasıdır. V(0,m) fonksiyonu da bir potansiyel enerji fonksiyonudur.

Bu potansiyel enerji yerel değişimlere yol açabilir. Değişimlerin ortaya çıkışı sonlu küçük adımların toplamı sonucunda belirir. Diğer bir ifadesi de “değişimler yerel yoğunluk farkları sonucunda oluşur” şeklindedir. Çünkü, sonlu sayıda birimin etkileşimi sonucu ortaya çıkan yapı, aniden ve yerel olarak oluşmaktadır.

Fakat öte yandan her bir yerel birimin genel yapı ile ışıktan hızlı bir şekilde haberleştiğini de söyledim. Şu halde yerel oluşumlarda yerel olmayan etkiler de var olmak zorundadırlar. Burada bir zorunluluk söz konusudur. Çünkü oluşan yapılar gelişi güzel ve tesadüfi olarak oluşmuyorlar. Altta yatan ve ilk anda görülmeyen, gizli bir simetrinin gerektirdiği şekilde oluşuyorlar. Gizli simetri “eşit dağılım” olarak da düşünülebilir. V(0,m) veya Z (equipartition) fonksiyonu esas itibariyle bir “eşit dağılım” fonksiyonu olup belli bir aralıktaki gizli simetriyi içerir. Çünkü bu gizli simetri sürdüğü sürece sistem dengede ve bozunmadan var olmaya devam eder. n =m noktasına ulaşıldığında veya aşıldığında simetride kırılma oluşur ve ani bir sıçrayışla yeni bir durum ortaya çıkar.

“Yaşam” adını verdiğimiz varlık boyutu da aynı şekilde iki etkinin ortaklaşa işbirliği sayesinde aniden oluşmaktadır. Bir yandan yerel yoğunlaşmalar sonucu sistemin üst kritik noktaya ulaşmasını sağlayan yerel etkiler, diğer yandan kırılan simetri sonucunda belirli yapıların oluşmasına izin veren genel etkiler. Genel etkiden kasıt, örgü ağını oluşturan küçük düğümlerin yapısında bulunan “non-lineer” (çizgisel olmayan) özellik.

Eğer bu özellik bulunmasaydı hiçbir etki kalıcı olamazdı. Bir süre sonra Termodinamiğin ikinci yasası icabı genel örgü ağı içinde dağılıp giderdi. Çünkü, Takiyonların görevi örgü ağında oluşan pürüzleri ütülemek ve ağın yeniden düzgün bir ağa dönüşmesini sağlamaktır. Etkiler çizgisel olmazlarsa toplam etki kritik bir noktaya ulaşabilir ve, yine Takiyonlar sayesinde, ani bir sıçrayışla yeni bir yapıya dönüşebilir.

Varlıkların yapısında bulunan çizgisel olmayan etkileşme türüne “işbirliği” de diyebiliriz. Bu işbirliği, istek sonucu “özgür irade” ile oluşan bir işbirliği değildir. Daha çok zorunlu bir işbirliğidir. Var olanların varlıklarını sürdürmeleri için seçmek zorunda oldukları davranış türüdür, de denebilir. Her varlık kendinde eksik olanı tamamlamak zorundadır. Çünkü, eksik tamamlanmadığı taktirde bu eksiğin getireceği sorunlar artarak büyür ve varlığın kendi varoluşunu tehlikeye atar (Bakınız Yin ve Yang başlıklı yazım).

İşte, eksiğin tamamlanması için girişilen karşılıklı yarar faaliyetlerine “işbirliği” demekteyiz. Bu girişime son yıllarda “kazanç-kazanç stratejisi” adı verilmiştir. Tek tek ve bağımsız gibi görünen varlıkların bir araya gelip işbirliği yapmalarına neden olan birtakım çekim kuvvetlerinden söz ediyoruz. Canlılar için “simbiyoz” terimi kullanılmaktadır. Nesneler için çekim kuvveti, varlığın bir şekilde varlığını sürdürmesini sağlayan Takiyon etkisi olarak görülmelidir. Çünkü, Takiyonlar varlıklar arası iletişimi sağlayan ve evrene düzen getiren nesnelerdir.

Bu düzen hem yerel boyutta hem de genel boyutta oluşmaktadır. Takiyonlar yerel boyutta bize ayrı ve bağımsız gibi görünen varlıkların oluşumunu sağlarken, genel boyutta evrenin tümel olarak varlığını sürdürmesini sağlayan titreşim hareketinin de nedenidirler. Çünkü var olanlar her boyutta titreşim/salınım/dalga hareketi yaparak varlıklarını sürdürmektedirler.

Kulplu mu kulpsuz mu

Size Möbius şeridinden söz ettim. Bu şeritin bir özelliği de kendi üzerine dönüşümlü oluşudur. Çünkü, hangi noktadan başlarsanız başlayın tek bir yüzey, dolayısıyla teklik, ile karşılaşmaktasınız. Küre yüzeyi uzayı ikiye ayırır. Kürenin içi ve dışı diye iki ayrı bölge tanımlayabilirsiniz. Sonsuz genişlikte bir yüzey de uzayı, yüzeyin altı ve üstü diye, ikiye ayırır.

Acaba uzayı ikiye ayırmayan 3-boyutlu ve kapalı bir nesne var mıdır? Evet vardır ve adına Klein şişesi denmiştir. Resimde solda görülen Klein şişesi kendi üzerine dönüşümlü 3-boyutlu bir şekildir. Klein şişesi de Möbius şeridi gibi tek yüzeylidir. Yani şişenin içi ve dışı diye iki bölge tanımlamak mümkün değildir. Möbius şeridine olan bir diğer benzerliği de her ikisinin de bir “kesik” içerdiğidir. Möbüs şeridini yapmak için sonsuz düzlemi kesip yapıştırmanız gerekir. Klein şişesi de kendi içinden geçtiği için bir kesik, dolayısıyla bir çeşit süreksizlik içermektedir.

Fakat kesik bir görüntüdür sadece. Klein şişesine bakarken ona 4-boyutlu uzayda var olan bir varlığın 3-boyutlu uzaydaki yansıması olarak bakınız. Yani, Klein şişesi 4-boyutlu uzayda var olan bir nesnedir. Fakat üç boyutlu uzaydaki yansımasında bir kesik varmış gibi görünmektedir. Ancak, elinizle onun yüzeyini yokladığınızda kapalı ve sonlu fakat hudutsuz 2-boyutlu bir yüzey olduğu sonucuna varırsınız.

Klein şişesine baktığınızda sanki kulpu varmış görüntüsünü verir. Bu sadece bir yanıltıcı görüntüdür. Bu yanılgı 4-boyutlu Klein şişesini bilgisayarda programladığınızda açıkça ortaya çıkmaktadır. Görüntüde Klein şişesi hem kulplu hem de kulpsuz gözükür.

Kulplu bir nesneyi, örneğin bir kahve fincanını sürekli olarak değiştirerek bir simit haline sokabilirsiniz. Ama bir küre haline sokamazsınız. Çünkü iki nesnenin arasında sürekli bir ilişki yoktur. Bizim 3-boyutlu uzayımızda ise değişimler bize sürekli imişler gibi görünmektedirler. Fakat 4-boyutlu veya daha yüksek boyutlu nesneler için böyle bir kısıtlama yoktur.

Sürekli dönüşümleri inceleyen matematik dalına Topoloji adı verilmiştir. Bu dal geometrik şekilleri sınıflandırarak içinde delik bulunmayan nesnelerle delik bulunduran nesnelerin ayrı sınıflara ait oldukları sonucuna varmıştır. Ancak içinde delik bulundurmayan katı bir nesneden içinde delik bulunduran bir nesne fizik olarak oluşturmak mümkündür. Bunun için de süreklilik varsayımından vazgeçmek gerekir.

Yukardaki şekilde A durumuna bakalım. Şekil A’da Birbirinden ayrılmakta olan iki kürenin bağımsızlaşma durumundan hemen önceki halleri görülmektedir. Bu ayrılmadan önceki etkileşme durumundan daha önce Kritik kuvvet kavramı başlıklı yazımda söz etmiştim.

Ayrılırlarken şekil B’de görüldüğü gibi tek bir bağ yerine 3 adet ince bağ oluştuğunu kabul edelim. Topoloji bilimine göre bu değişim süreksiz bir değişimdir. Ancak, evrenin yapısını oluşturan örgü alanını titreşen ve süreksiz küçük yaylarla tanımlamak mümkündür. Bu bakımdan mikro evrende bu tür bağlar oluşabilir.

Bağlar koptuğunda ve nesneler birbirlerinden uzaklaştığında, şekil C’de görüldüğü gibi iki bağ birbirlerine bitişip bir halka oluştururken üçüncü bağ da tek başına kalmış olsun. Daha sonra tek olan uzantı sürekli olarak nesne ile birleşse dahi kulp halini almış olan kısım ayrı bir bölge olarak kaldığını düşünelim. Şekil D’de görülen (büyütülmüş olan) iki nesneden sadece biri olan yeni nesne sürekli dönüşümle şekil E’deki gibi bir simit haline gelebilir.

Sonuçta evrende görülen farklı yapıların topolojik (sürekli) değişimlerle oluşmadıklarını ve süreksiz değişimler içerdiklerini kabul etmek durumundayız.

Gizli Kritik nokta

Örgü-alanın taban enerjisi olarak tanımlanabilecek olan Vn(z) potansiyeli kendi üzerine dönüşümlü bir yapıya sahiptir. Zira her yeni adımda bir önceki potansiyel değeri esas alınmakta ve yeni değer süreksiz artışlarla oluşmaktadır. Demek ki, başlangıç şartları önemsizdir. Potansiyeli herhangi bir değerden başlayarak hesaplayabiliriz.

Yukarıdaki şekilde Vn(z) potansiyelinin a ve b nin belli bir değeri için karmaşa durumunu oluşturduğu görülmektedir. Vakumun simetrik yapısından aniden ortaya çıkan bu karmaşa durumuna simetrinin aniden kırılması denmektedir. Modern fizik kuramlarında gizli simetrinin aniden kırılması önemli bir yer işgal eder. Vakum dediğimiz örgü-alanın düzgün olan bölgesinde yüksek bir simetri hakimdir. Vakumda hiçbir küçük bölge diğer bir bölgeden ayırt edilemez. Çünkü ayırt etmek için herhangi bir referans (nirengi) noktamız yoktur.

Fakat vakumun doğal titreşimi sonucu çok küçük etkiler dahi büyük ve çok farklı sonuçlara yol açabilmektedirler. Belli şartlar altında örgü-alanda simetri aniden kırılmakta ve alanın bir bölümü “Acayip çekici” adı verilmiş olan noktaya doğru çekilmektedir. Örneğin, mutlak sıfır olan –273 derece C’ye yaklaşınca metallerin elektrik akımına karşı gösterdikleri direnç aniden sıfıra düşmektedir. Bu düşüş tedrici değil çok ani ve süreksiz bir şekilde olmaktadır.

Çok düşük sıcaklıklarda yapılan deneyler beklenmedik sonuçlar vermektedirler. Ani bir değişiklik sonucu oluşan yeni tür maddelerde bir “Kritik Kuantum noktası” bulunduğu gözlenmiştir. Bu nokta civarında maddenin birçok özellikleri değişmekte, sistem tam olarak uyumlu bir davranış içine girmektedir. Bu konu henüz çok yeni olduğundan hem deneysel hem de kuramsal çalışmalar sürmektedir.

Klasik çok parçacıklı termodinamik sistemler de bir Kritik noktaya sahiptirler. Örneğin su ile su buharı normal basınç ve sıcaklıkta iki ayrı faz oluştururlar. Fakat basıncı ve sıcaklığı arttırırsak belli bir noktada iki faz aradan kalkar ve su molekülü sıvı faz ile gaz fazı arasında sürekli titreşir. Yani hem sıvı hem de gaz fazındadır. Bu noktaya Kritik Nokta denir, Suyun kritik noktası 374 derece C ve 218 Atmosfer basınçtır. Yani, normal hava basıncının 218 katına ulaşmak gerekmektedir. Görülüyor ki hem sıcaklık hem de basıncın iki aşırı ucunda kritik noktalar bulunmaktadır. Hava, atmosferin en üst tabakalarında çok düşük basınca sahiptir. O bölgede hava molekülleri yer çekim kuvvetinden kurtulmakla kurtulmamak arası bir ara durum oluştururlar. İşte o bölgede hava basıncı Kritik bir alt değerdedir.

Şu halde iki farklı uçta bulunan Kritik noktalardan söz edebiliriz. Bunları “Alt Kritik nokta” ile “Üst kritik nokta” olarak tanımlayalım. Genel olarak bu iki kritik noktada sistem kararsız denge içindedir. Ufak bir etki ile bir fazdan diğerine geçebilir. Ancak, göz önüne alınan sistem ne olursa olsun, gizli bir kritik noktası daima bulunmaktadır. Bu gizli kritik noktaya doğru hareket eden sistemin gizli olan simetrisi de aniden kırılabilmektedir. Yukarıdaki grafikte sistemin kararsız bir denge içinde Gizli Kritik Nokta etrafında salınışını görmekteyiz.

Gizli kritik noktada hem itici hem de çekici kuvvetlerin etkin oldukları söylenebilir. Çünkü sistem karmaşa içine girse dahi, yine de tümüyle kontrolden çıkmamaktadır. Bu sayede yeni oluşumlar ve her boyutta sistemin kendisine benzeyen yapılar ortaya çıkmaktadırlar. Tek bir parçacık dahi örgü-alan içinde birçok düğüm noktasından oluşmuş olduğundan bağımsız bir nesne olarak değil, bir sistem olarak düşünülmesi gerekir.

Şu halde, “sistem” tanımını en genel anlamda alıp, örgü-alan içinde çatallaşmış herhangi bir yapı olarak anlayabiliriz. Bu yapıyı oluşturan “Acayip çekici” ise Gizli Kritik Noktadır. Bu noktayı her ne kadar matematikten çıkarmış olsak da, doğadaki çeşitli durum ve davranışların yorumunda büyük fayda sağladığını da kabullenmek zorundayız.

Kritik kuvvet kavramı

Örgü-alan yaklaşımına göre evren ve tüm var olanlar, bu 4-boyutlu alanın değişik bölgelerdeki değişik yoğunlukları oluyorlar. Fakat bizim yoğunluk kavramının aksine, düğümler arası mesafe ne kadar az ise, yani düğümler ne kadar sık ise, o bölgede o kadar az parçacık vardır. Çünkü örgü muntazam bir kristal yapısında olduğunda her nokta eşdeğerdedir ve yapıda hiçbir yoğunluk farkı oluşmaz.

Yoğunluk farkının oluşması için düğümler arası mesafede bir düzensizlik oluşması gerekir. İşte bu düzensiz yapıyı düzeltmek görevi Takiyonlara düşmektedir. Örgüde düzensiz yapı oluştuğu anda (düğümler arası mesafe değiştiğinde) anında oraya Takiyonlar hücum edip örgüyü tamir etmek için harekete geçerler. Bu da örgüye düzeni geri getirir. Yani düzensizlikten düzen oluşur.

“Örgü Alan” başlıklı yazımda örgü-alan içinde oluşmuş iki küresel parçacığın etkileşimini gördük. İki küre birbirlerine yaklaştıklarında (veya bitişik iken uzaklaştıklarında) aralarında bir köprü oluşur. Örgü-alanın kendisi olan bu köprü üzerinde bulunan düğüm noktaları, küreler üzerindeki düğüm noktalarına oranla daha geniş aralıklıdırlar. İşte Takiyonlar bu köprü bölgesinde etkin olup yeniden aralıkları eşitlemekle yükümlüdürler.

Eğer parçacıklar ayrılıyorlarsa tekrar birleşmeleri için kuvvet üretirler. Bu kuvvete bir önceki yazımda Adezyon ve Kohezyon kuvvetleri dendiğinden söz ettim. Eğer parçacıklar bir-araya gelmekte iseler bu bütünleşmeyi bir an önce sağlamak için köprü durumunda etkin olmaya başlarlar. Fakat ayrı olan parçacık sistemlerinde dengenin sağlanması her zaman çekici kuvvetlerle olmaz. Bazen de itici kuvvetlerin devreye girmeleri gerekir. İşte bu yüzden iki tür kuvvetin varlığı gereklidir (Bakınız: Etkenlik-edilgenlik başlıklı yazım).

Takiyonlar bizim vücudumuzdaki koruyucu “Antikor” denen akyuvarlara, savaşan hücrelere benzerler. Nasıl ki yabancı bir canlı (mikrop veya virüs) bedene saldırdığında bu hücreler koruma görevini yükleniyorlarsa, Takiyonlar da uzay-zaman örgüsünü koruma görevini yüklenmişlerdir. Daha önce Takiyon evren ile bizim ışık-altı parçacıkların evreni varlıklarını sürdürmek için birbirlerine muhtaç olduklarını söylemiştim. Evren de bedenimiz gibi korunmaya muhtaçtır. Bedenimizde akyuvarlar bedeni koruyarak varlığını sürdürmesini sağlarlar. Çünkü onların koruyucu etkisi olmasa insan bedeni yabancı organizmaların saldırısına dayanamaz. Takiyonlar da benzer şekilde 4-boyutlu uzam-zaman örgüsünde oluşan dengesizlikleri düzelterek örgüye düzen getirirler ve örgünün varlığını sürdürmesini sağlarlar.

Takiyonların düzen sağladıkları doğru olsa da, bu düzen dış görünüş olarak karmaşaya da benzeyebilir. Çünkü onların düzen sağlayışları bir fraktal yapı oluşturup “acayip çekici” adını verdiğimiz görünmez merkeze doğru sistemi harekete geçirmek şeklindedir. Bu arada karmaşık bir hareket oluşsa da altta gizli olan bir simetri, bir harmoni, bir denge durumu vardır (Bakınız: Doğanın estetiği başlıklı yazım).

Örgü-alan yaklaşımının önemli bir diğer özelliği de tek bir düğüm noktası yerine düğüm noktalarının topluluğu ile ilgilenmesidir. Yani, tek bir parçacık dahi birçok düğüm noktasından oluşmaktadır. Bu bakımdan örgüde düğümler arası etkileşme ve iletişim her boyutta geçerlidir. Nasıl ki bir bedende atomlar, hücreler, dokular ve uzuvlar bir araya gelip birbirlerinden bağımsız davranmıyorlarsa, örgü-alan tarafından oluşturulan yapılar da bağımsız değildirler. Çok düğümlü yapılar parçacıklara, onlar da daha karmaşık madde türlerine dönüşüyor.

Çok-düğümlü bir yapıda geçerli olan kuvvet ikili etkileşme kuvveti değildir. O sistemin kritik bir alt ve üst değerinde devreye giren bir “Kritik Kuvvet” olarak ele alınması gerekir. Zira değişimler sürekli olmayıp ani kırılmalar ve sıçramalar şeklinde olmaktadırlar (Bakınız: Türlerin oluşumu başlıklı yazım). Bu bakımdan gerek mikro alemde gerekse makro alemde etken olan kuvvetler çatallaşma noktasında aniden etken olmaya başlayan “Kritik kuvvetler” olarak görülmeleri gerekir. Kuvvetlerin etkisini iki parçacık arasında değil, parçacıklar topluluğuna (veya alt düzeyde düğümler topluluğuna) etken olan kuvvetler olarak incelemek gerekmektedir.

Bu bakımdan itici ve çekici kuvvetleri, ancak belli bir kritik değere ulaştıklarında etkinlikleri ortaya çıktığına göre, daha farklı bir yaklaşımla “Kritik” noktada tanımlamak gerekecektir.