Mevlana “Gel” Demedi

Hz. Mevlana ile ilgili ezber bozan iddia

Hz. Mevlana deyince herkes aynı dizeyi hatırlar: “Ne olursan ol yine gel”… Bu dizenin Hz. Mevlana’ya ait olmadığı iddia edildi.

Mevlana “Gel” Demedi

23 Kasım akşamı geç saatlerde başlayan ve 24 Kasım’ın ilk gün ışıklarına kadar devam eden bir TV programı pek çok kişinin ezberini bozdu. Programda Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Murat Bardakçı, “Gel, gel ne olursan ol yine gel” dizelerinin Mevlana’ya ait olmadığını söyledi. İki isme destek, konunun uzmanlarından Prof. Dr. İskender Pala ile Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’tan geldi. Onlara göre de bu dize Mevlana’nın hiçbir kitabında yer almamıştı. Şiir, Orta Asyalı ünlü sufi Ebu Said Ebu’l Hayr’ındı.

“Tanrı öldü”, “Geldim, gördüm, yendim”, “Dünyanın bütün işçileri birleşin”, “Ama yine de dönüyor dünya” cümleleri nasıl Nietzsche, Napoleon Bonaparte, Karl Marx ve Galileo ile birlikte anılıyorsa “Gel, gel ne olursan ol yine gel” dizeleri de Mevlana Celaleddin Rumi ile o kadar özdeş. Ancak şimdi bu dizelerin Mevlana Celaleddin Rumi’ye ait olmadığı ortaya çıktı.

23 Kasım gecesi Habertürk televizyonunda Fatih Altaylı’nın programına katılan gazeteci Murat Bardakçı ve Prof. Dr. İlber Ortaylı dile getirdi bu gerçeği. Divan edebiyatı araştırmaları üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. İskender Pala ve tasavvuf tarihi araştırmalarının önemli ismi Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç da Bardakçı ve Ortaylı ile aynı fikirde.

Dizeler Mevlana’dan önce yaşamış başka bir mutasavvıfa, Ebu Said Ebu’l Hayr’a ait. Mevlana’nın beyitlerinin yer aldığı farklı Divan-ı Kebir nüshalarında bu dizeler alıntılanmış. Ancak son yıllarda yayımlanan karşılaştırmalı metinlerde bu tartışmalı beyitler ayıklanmış.

Şiirin anlamı değişti

23 Kasım akşamı geç saatlerde başlayan ve 24 Kasım’ın ilk gün ışıklarına kadar devam eden bir TV programı pek çok kişinin ezberini bozdu. Habertürk televizyonunda yayınlanan Teke Tek programının konukları gazeteci Murat Bardakçı ile tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’ydı.

Osmanlı tarihinden başlayıp güncel meselelere kadar uzanan programda bir ara söz döndü dolaştı Orhan Pamuk’a geldi. Hemen ardından da izleyicilerden e-mail’ler gelmeye başladı Teke Tek’e. Bu e-mail’lerden bir tanesinde bir izleyici Mevlana Celaleddin Rumi’yi intihal yapmakla suçluyordu: Bir başka şairin dizelerini Mevlana kendi kitabında kaynak göstermeksizin yayımlamıştı. Bu, Mevlana ile özdeşleşen “Gel, gel ne olursan ol, yine gel / İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol, yine gel / Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!” şiirinden başkası değildi. Programda ilk itiraz Prof. Dr. Ortaylı’dan geldi; “Ne münasebet. Mevlana’nın hiçbir kitabında bu dizeler bulunmaz. Bu şiir Mevlana’dan sonra ona isnad edilmiştir. İntihal suçlaması mesnetsizdir” dedi. Murat Bardakçı da şiirin Ebu Said Ebu’l Hayr’a ait olduğunu söyledi. Şiir de zaten bizim anladığımızın dışında başka manalar da taşıyordu ve bu Farsça aslında yapılan kelime oyunlarının arkasına saklanmıştı. Ebu’l Hayr burada “gel” derken “pişman”lıkla eş anlamlı bir kelime kullanmış, çağrısını aslında “İslam’a gel” olarak yapmıştı.

Prof. Dr. Ortaylı ve Bardakçı’ya destek, Prof. Dr. İskender Pala ve Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’tan geldi. Pala, divan edebiyatı üzerine yaşayan en önemli uzman olarak kabul ediliyor. Prof. Dr. Kılıç ise tasavvuf tarihi konusunda araştırmalarıyla tanınıyor.

Manası Mevlana ile uyumlu

İskender Pala’ya göre bu sadece Mevlana Celaleddin Rumi’nin başına gelmemiş: “Yunus Emre’ye ait olmayan pek çok şiir ona isnad edilir. Tüm güzel sözler en ihtişamlı olana dayandırılır. Döneminde de Mevlana’nın eserleri en önemli ve güzel eserlerdi. Dolayısıyla halkın arasında bilinen, beğenilen beyit ve dizeler Mevlana’ya izafe edildi. Bahsi geçen dizelerin hiçbirisi Mesnevi’de, Mevlana’nın kitaplarında yer almamıştır.” Hatta bazı meşhur beyitler zamanla atasözüne dönüşmüş. Bunu da İskender Pala, şiirin şairden daha meşhur olmasına bağlıyor. Fıkralarda da Nasrettin Hoca’nın başından geçmeyen pek çok olay, sanki Hoca’nınmış gibi anlatılmakta Prof. Dr. Pala’ya göre.

Tasavvuf tarihi alanında yaptığı çalışmalarla bilinen Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç da İskender Pala gibi düşünüyor. “Gel, gel ne olursan ol, yine gel” dizeleriyle başlayan şiirin içerik itibariyle Mevlana’nın felsefesine aykırı olmadığına dikkat çekiyor. Bu yüzden bu yanlışlık günümüze kadar gelmiş; “Mana olarak şiir Mevlana’ya aykırı değil. Mevlana’nın eserleri karşılaştırmalı metin olarak son 15-20 yılda basılmaya başladı. Böylece metinler arasında farklılıklar ortaya çıktı. Zaten Mesnevi’de böyle bir problem yok. Sadece Divan-ı Kebir’in nüshalarına bu gözle bakmak lazım.”

Kılıç’ın anlattığına göre bazı Divan-ı Kebir nüshalarında beyit sayısı 60 bini buluyormuş. Bazılarında ise bu rakam 15 binde kalmış. “Bu fark anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir fark değildi” diyor Prof. Dr. Kılıç. İran’da hazırlanan son “karşılaştırmalı metin” çalışması tüm bu tartışmalara son vermiş; “İran’da basılan Divan-ı Kebir’in karşılaştırmalı nüshası çok titiz bir çalışmanın ürünüdür. Daha sonra içine katılan farklı şairlerin şiirlerinden temizlenmiştir. Artık elimizde temel alacağımız, temiz bir nüsha var. Sözünü ettiğiniz şiir de Mevlana’dan sonra hazırlanan bazı Divan-ı Kebir nüshalarında vardı. Ama kesin olarak bu şiir Mevlana’nın değildir. Şairi, yine çağının büyük mutasavvıflarından Ebu Said Ebu’l Hayr’dı.”

Ebu Said Ebu’l Hayr, Orta Asya’da yaşadı. Gazneli Mahmud, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ve ünlü devlet adamı Nizamülmülk, Ebu Said ile çok iyi tanışıyorlardı. Ebu Said Ebu’l Hayr, Horasan’da Meyhene (Mihene) şehrinde 967 yılında doğdu, 1049 yılında öldü. Babası halkın çok saygı gösterdiği Ebu’l Hayr Muhammed’di ve çevresinde dindarlığı ile meşhurdu. Ebu Said küçük yaştan itibaren babasının rahle-i tedrisinden geçti.

Ebu Said’in hayatının tüm safhası söylencelerle, menkıbelerle örülmüş. O kadar ki bu söylenceler çocukluğundan başlıyor. Onun ileride büyük bir mutasavvıf olacağını başka bir mutasavvıf olan Ebu’l Kasım Bişr keşfetmiş, babasına çocuğunu nasıl yetiştirmesi gerektiği konusunda yol göstermiş. Küçük Ebu Said’i daha fazla ibadet etmesi için yönlendirmiş.

Hayatları birbirine benziyor

Ebu Said ilk gençlik yıllarından itibaren ünlü bir mutasavvıf haline dönüştü. Ne zaman şiirle ilgilendiği bilinmese de, günümüze kadar gelen özlü sözleri var ve yoğun bir sevgi çemberinin ortasındaydı. Geceleri, hali vakti yerinde olan babasının sarayından kaçarak küçük bir camiye ibaret etmeye giderdi. Ebu aid’in hayatı da Mevlana’ya benziyor. Her iki isim de yaşamlarını dünya zevklerinden olabildiğince uzakta geçirmeye çalışmış. Günlerce hiçbir şey yemeden yaşamaya alışmışlar. Bu arada bir sürü düşman edinmişler ancak hiçbirine karşılık vermemişler.

Ebu Said, Mevlana’nın aksine Hırıstiyanları ve Musevileri Müslümanlığa davet ediyordu. Bu uğurda kiliselere bile gittiği anlatılıyor menkıbe kitaplarında. Tabi bir çok Hıristiyan ve Yahudi’nin de bu çalışmalar sonunda Müslümanlığa geçtiği ilavesiyle. Bu gerçekten böyle oldu mu bilinmez ancak devlet adamlarının yanındaki saygınlığı konusunda kesin bilgiler var. Ölümünden yıllar sonra bile oğulları Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün yardımlarına mazhar olmuşlar.

Her şey Yunus Emre’ni bir dizesindeki gibi; “Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi”. Şiir ortada sahibi muhtelif. En azından kamuoyu nezdinde…

Haber: Tuncay Opçin/Aktüel

05.12.2008 08:57:20

Günün hikayesi

Uzun zamandır birbirlerini görmemiş iki çocukluk arkadaşı buluşmuşlar.

Hal hatırdan sonra biri diğerine görüşmeyeli neler yaptığını, ne olduğunu sormuş.

Arkadaşı hiiçç diye cevap vermiş. Bir şey olmadığını söylemiş.

Arkadaşı şaşırmış: – hiç bir şey olamadın mı yani?

Bu sefer diğeri ona sormuş sen ne oldun bakalım?

Öbürü cevap vermiş kasılarak:

  • Memur oldum. Diğeri sonra demiş?

  • Amir oldum. Sonra?

  • Gn. Müdür oldum. Sonra?
  • Milletvekili oldum. Sonra?
  • Bakan oldum. sonra?
  • Başbakan oldum. Öbürü baya heyecanlammış. Eee sonra?
  • Cumhurbaşkanı oldum! Eeeee sonra?

Diğeri biraz duraksadıktan sonra, omuzunu silkerek cevap vermiş:

  • Sonra hiiçç! demiş.

Arkadaşı şöyle bir durmuş ve demişki:

  • Eee Ne yani, sen o kadar okulu bir hiç olmak için mi okudun?, ben şimdi hiçim!

Hiç oldum

hiç oldum;
gönül pınarım hep sana doğru çağlarken
dünyaya inat asi gibi tersine akarken

hiç oldum;
coşkun sularla ırmaklarda çoşup
dalgasıyla vuruken denizlerde sahile

hiç oldum;
dere misali kıvrım kıvrım giderken
yüreklerde acı gibi sızlarken

hiç oldum;
rüzgarla gökyüzünde esip
hazan olup savrulurken aleme

hiç oldum
alevler içinde ateşlerde kor kor
hasretle yanarken sevdama

hiç oldum;
özlemi yaşarken sevdanın sabahında
yuvama hasret kaldım sılada

hiç oldum;
yalanla dillerde diken gibi
kuru yaprak olup düşerken vuslata

hiç oldum;
goncayla dallarda açıp
sevdayla gönülerde yanarken

hiç oldum;
yusuf olup rüya aleminde
hüzünle nurdağında ağlarken

hiç oldum
bir hiçliğe güneş gibi doğarken
hiç oldum gülüm hiç oldum..

Mustafa Ağlar (20.11.2008)


DOST GÖNÜLLERDEN DÖKÜLENLER


hiç oldum;
Ben seni kendimde görmek isterken
Sende kaybettim kendi gençliğimi…………………Nurdağı

hiç oldum;
uçurumun kenarından bakıyorum umutlarıma
ölüm uykusuna dalıyorum gözlerimde yaşlarla…..M.Karaduman

hiç oldum:
gönlüm aktı gitti engine
hiç oldum
gönlüm meyletmiyor dengine…………………………….Gülpembe

Hiç oldum;
Oysa bir zamanlar herşeyindim…
Ya şimdi kaybolan anılarda hiç oldum……………….Fatimâ Hümeyrâ Kavak

Hiç oldum;
Sen bende herşey olurken
Ben sende HİÇ oldum……………………………………….Figen Şençamlar

Evrim tartışması

‘Evrim tartışmasını’ yeniden başlatıyorum
Yiğit Bulut yazdı..

15.07.2009 07:22

“HAYATINDA en çok ‘tepki ve katkıyı’ hangi yazınla aldın”
diye sorarsanız, hiç düşünmeden şu cevabı veririm: Evrim
sorgulamalarımla!

Sevgili dostlar, Türkiye’de “evrim karşıtı ve taraftarının” ne kadar çok olduğunu “yazdığım evrim yazıları ve yaptığım konuşmalar” sonrasında gördüm, daha doğrusu yaşayarak öğrendim…

Gördüm, öğrendim ama “akıllanmadım”! Tartışmaya doymadım!
Aslında daha açıkçası; sizlerden gelenlerin, “farklı bakış açılarının” tadı “aklımın bir köşesinde” hep kaldı… Ufkumu açtınız…

Konunun daha çok tartışılmasını istediğim için kaldığım yerden devam etmek ve sizlerin görüşlerini de öğrenmek amacıyla, son yıllarda konu hakkında kaleme aldığım notların bir özetini “evrim manifestom” adı altında sizlerle paylaşmak istiyorum.

Her şeyden önce şunu belirtmek isterim: “Evrim” olarak kullandığım kavram “evolution”u yani “gelişimi” ifade etmiyor. Burada “evrim” kelimesini “rastlantısal başlangıç ve sonrası gelişim” için kullanıyorum. Daha açık yazayım; “mükemmel sonuçların, rastlantısal olabileceğine” inanmıyorum!

Detaylara gelince…
İşte çalışmalarımın özeti…
Evrim manifestom…


1 – Bir atom içinde en çok dikkat çeken nokta, çekirdeği elektrik yükünden oluşan bir zırh gibi kuşatan elektronların, atomun içinde en ufak bir kazaya yol açmamaları! Felaket sınırında “dolaşan”, matematiksel olarak “olması ihtimali” yüksek olan böyle bir kaza asla gerçekleşmez! Matematiksel olarak “mümkündür” ama olmaz. Tüm işleyiş mükemmel bir düzen ve kusursuz bir sistem içinde devam eder. Çekirdeğin çevresinde saniyede 1000 km gibi akıl almaz bir hızla hiç durmadan dönen elektronlar, birbirleriyle bir kez bile çarpışmazlar. Birbirlerinden herhangi bir farkları bulunmayan bu elektronların farklı farklı yörüngelerde bulunmaları, son derece şaşırtıcıdır. Bunun “evrimle ne alakası var” diyeceksiniz. Hemen arz edeyim: “Evrende en küçük bileşenlerde bile” ne kadar mükemmel bir uyum olduğunu, daha açıkçası tesadüfün sadece “bir kelime” olduğunu anlatmak için bu girişi yaptım…

2- Bu noktada soralım: Elektrondan başlayarak “tesadüfün” ana denklem içinde yer almadığı bir mekanizma içinde canlı organizmaların ve daha sonrası oluşan “mükemmel varlık” olan insanın ortaya çıkması, hatta daha basit soralım, tek hücrenin “bir zekânın müdahalesi” olmadan bugün gördüğümüz “mükemmel bize” dönüşmesi sizce olanaklı mı? Matematiksel olarak böyle bir “ihtimal” yok! Bu gerçeğe, “dünyanın oluşumu”, “yerçekimi” gibi kanunların da oluşumunu ekleyin. Tekrar ediyorum: Böyle bir ihtimal yani “mükemmel bir dünya ve içindeki biyolojik sistem”, matematiksel olarak “ifade edilemez”. İmkânsız!

3- Peki “evrim” ile “rastlantısal başlangıç ve sonrası gelişim” arasında ne fark var? Çok fark var! Evrim “süreklidir”, her yerdedir ve “bilinçli bir zekânın yaradılışı başlattığı” süreç içinde “iyiye ve güzele doğru” evrim veya “tekâmül” maddi-manevi anlamda devam eder. Bir sistemi kurarsınız, bileşenlerini “tasarlarsınız”, sonrasında sistemin işleyişi sırasında karşılıklı etkileşimle “yeni sonuçlar” ortaya çıkabilir. Bu da “evrimdir” ama “yaratıcı bilinci” inkâr etmek gerekmez. Aynı mantık sosyal sistemlerde de geçerlidir. Sistem “evolution-evrim” geçirmek ve bileşenlerin “ihtiyaçlarına” uymak zorundadır. Evrim veya tekâmül engellenir ise “birikmiş evrim devrim” getirir! Psikolojide “biriken ama hayata geçemeyen” dinamikler “auto-destruction” olarak karşımıza çıkar. Kural kesindir; makro ve mikro her denklemde geçerlidir. Şimdilik duralım; çok geniş bir konu.

4- Evrim sadece yaşayan organizmalar için geçerli olamaz. Dinamik sosyal sistemler de “evrim” içinde yoğrulur, şekillenir. Fransız Devrimi, sosyal-ekonomik-politik sistemin “halkın düşünce dünyasının evrimine, gelişimine ayak uyduramayan” bir yapının, yani “engellenmiş” evrimin “devrimi” getirmesidir. Engellenmiş “evrim” her zaman “devrim” değil bazen de “devrim” süsü verilmiş “darbeler” getirir. Suni evrim kıvamındaki darbeler “evrime giden toplumu” yakar. Aynen 12 Eylül gibi! Bu darbeler sivil ve askeri kaynaklı olabilir. Toplumun “evrimi” çerçevesinde onu “kapsayamayan” sistemler “kırılır”!

5- Canlı-cansız bütün sistemler “sürekli evrim” halindedir. Evren “dışa doğru genişlemeye” yani evrimine devam eder. Bu inkâr edilemez. Ama bu evrim “ilk yaratılış sırasında” konan “kuralların içinde kalır”. Ve biz tahmin edilebilen veya algıladığımız kadarıyla “öngörebildiğimiz” bu yapıya “düzen”, sıçramalara da “düzensizlik” deriz. Burada konuyu biraz daha açayım: Kuantum teorisi “lineer olmayan” yani bizim “idrak kapasitemize göre” olmaması gereken ama “her seferinde şaşmadan” olan olayları açıklamada önemli bir adım atmış ve aslında “kaos” dediğimiz her şeyin bir üst algılamaya göre “kozmos” olduğunu ispat etme yoluna girmiştir. Bütün ihtimaller aynı anda gerçektir ama her seferinde sadece “olması gereken seçenek” hayata geçer! Elektron her zaman yolunu bulur!


6- Evren, maddenin yapısı, hücre, organizma ve “bizim içinde bulunduğumuz” algılama ile “logaritmasını yazamadığımız” her olay, “üst algılama seviyeleri” için rahatlıkla görülebilecek mükemmel “matematik”, “sebep-sonuç” denklemlerine göre işler. Algılayamadığımız “bölümler” için herkes kendine göre “mekanizmalar” kurar. Kimi “kuantum” der, kimi “Bundan sonrasına sadece inanılır, sorgulanmaz” der. Algılama düzeyimiz arttıkça göreceğiz ve bileceğiz ki; evrenin özündeki “matematik gerçeklere dayanan sebep-sonuç” yasaları kesindir ve “elle tutulabilir, kâğıda dökülebilir” hale gelebilir. Bir mühendis “statik hesabı” kâğıda döker, bir çocuk oraya sadece “duvar” diye bakar!

Sevgili dostlar, konuyu “teknik detaya” boğmadan, oldukça “sade” ele almaya ve sizlere aktarmaya çalıştım. Daha doğrusu, yukarıda sadece “tartışmayı başlatmak” adına son yıllarda “yazdıklarım ve konuştuklarımdan” bir “temel” kurdum, üstüne son yorumlarımı ekledim. Bu daha başlangıç. Kavramları “tanımlamaya” ve bir tartışmanın “ana çizgilerini” oluşturmaya çalıştım. Ben “ana kartlarımı” açtım. Şimdi sıra sizde, katılın, birlikte yürüyelim.

Hz. Hüseyin ve Kerbela olayı

Hz. Hüseyin Mekke’de bulunduğu günlerde halk kendisini ziyarete geliyor, hatırını soruyordu. Bunlar, Umre yapmak için Mekke’de bulunan civar bölge insanlarıydı. Bu arada Kabe’nin yakınından ayrılmayan, gün boyu orada namaz kılıp, tavaf eden İbn Zübeyr de diğer ziyaretçilerle birlikte kendisini görmeye geliyordu.

Hz. Hüseyin, İbn Zübeyr için o sırada en önemli kişiydi. Çünkü Hüseyin Mekke’de bulunduğu sürece, Hicazlılar İbn Zübeyr’e bîat etmezdi.

Öte yandan Muâviye’nin ölümü ile Yezid’e bîat edildiği haberi Küfe’de duyulunca, halk Yezid hakkında ileri geri konuşmaya başladı. Şiîler ise, ileri gelenlerinden Süleyman b. Surad’ın evinde toplanarak durum değerlendirmesi yaptılar. Buradaki toplantıda Hz. Hüseyin’e, kendisine bîat etmek için davet mahiyetinde mektup yazmaya karar verdiler. Neticede yüz elliye yakın mektup gönderildi. Bu mektupları alan Hz. Hüseyin Kûfelilere şöyle bir cevap yazdı:

«Ne yapmak istediğinizi anlıyorum. Şimdi size kardeşim, amcamın oğlu ve güvendiğim akrabam Müslim b. Akıl’i gönderiyorum. Oraya vardıktan sonra sizin durumunuz ve düşünceniz hakkında bana mektup yazmasını söyledim. Eğer bütün halkın ve ileri gelenlerin düşüncesi bana yazılan düşünceler etrafında birleşiyorsa, yakında size gelirim. Yemin ederim ki, halife Kur’an’la amel eden, adaletten ayrılmayan, hak dini yaşayan bir kimseden başkası olamaz.»

Sonra Hüseyin, Müslim b. Akîl’i çağırarak Kûfe’ye gitmesini söyledi. Allah’ın yolundan ayrılmamasını, bu meseleyi gizli tutmasını tenbih etti. Eğer halk birlik olmuşsa en kısa zamanda durumu kendisine bildirmesini istedi. Müslim, Kûfe’ye doğru yola çıktı. Bu esnada Küfe valisi, Numan b. Beşir idi. Müslim, Küfe’ye. varınca Şiîler kendisine
gelip gitmeye başladılar. Bu durumu haber alan Numan, minbere çıkarak, kısa bir konuşma yaptı. Aslında mutedil, iyilik sever birisi olan Numan şöyle diyordu:

«Ey müslümanlar! Fitne ve ayrılıkta yarışmayın. Çünkü bunlar insanlann yok olmasına, kan dökülmesine ve malların yağma edilmesine yol açar. Şunu biliniz ki ben ancak benimle savaşanlarla savaş edip, bana saldıranlara karşı saldıracağım. Sizin uyuyanınızı uyandırmayacak, şüphe, zan ve delilsiz hiç kimseyi cezalandırmayacağım. Fakat siz durumunuzu açıkça ortaya koyar, biatinizi iptal eder, halifenize baş kaldırırsanız yemin ederim ki, kabzası elimde olduğu sürece kılıcımı kafanıza indiririm. Sizi benden kimse kurtaramaz ve yardım edemez. Umarım ki içinizde hakkı görebilenlerin sayısı yanlış fikirli olanlarından çoktur.»

Numan bu konuşmayı yapınca, orada bulunan Emevî taraftarı biri ayağa kalkarak, «Bu kargaşayı ancak cesur biri önler. Sizin bu görüşlerinizi ancak zayıf kimseler ileri sürerler» diye çıkıştı. Numan, bu adama, «Allah’ın yolundan ayrılmamış zayıf bir insan olmak, benim nazarımda Allah’a karşı gelmiş güçlü biri olmaktan daha iyidir» diye cevap verdi ve minberden indi.

Daha sonra bu adam Yezid’e bir mektup yazarak, Müslim b. Akîl’in geldiğini, halkın ona bîat etmeye başladığını bildirdikten sonra şunları ilâve etti:

«Eğer Kûfe’yi gözden çıkarmadınızsa, oraya güçlü, emrinizi yerine getirecek ve sizin düşmanlarınıza karşı aldığınız tedbirleri alabilecek bir kimse gönderiniz. Numan zayıf bir insandır.»

Bunun üzerine Yezid, Numan’ı görevinden aldı ve onun yerine Basra valisi olan Ubeydullah b. Ziyad’ı getirdi. Yezid’in Müslim’i yakalayıp idam etme veya sürgüne gönderme emriyle Kûfe’ye gelen Ubeydullah halkı toplayarak onlara şu konuşmayı yaptı:

«Halife beni şehrinize vali ve haraç işlerinize memur tayin etti. Bana mazlum olanınıza iyilik etmeyi, yoksullarınızı doyurmayı, devlete itaat edene iyi muamele etmeyi, âsi ve fitnecilere karşı katı davranmayı emretti. Ben burada onun emrini uygulayacak, isteklerini yerine getireceğim. İyilerinize karşı müşfik bir baba, itaat edenlerinize karşı bir özkardeş gibi davranacağım. Kılıç ve kırbacım emrimi kabul etmeyen, bana karşı çıkanların üstünde olacaktır. Artık herkes dilediğini yapabilir.» diyerek sözünü bitiren vali ayrıca minberden inerken şu tehdidi de savurdu: «Bana içinizde bulunan yabancıları, Şiileri, Haricîleri, fitne ve ayrılıkçıları yazıp bildireceksiniz. Kim bunların listesini verirse kurtulur. Bildirmeyenler ise kendi ailesinden herhangi bir muhalif ve başkaldırma çıkmayacağına dair bize garanti vereceklerdir. Bu iki şıktan birini yapmayandan sorumlu değiliz. Bu, onun mal ve can dokunulmazlığı kalkar, demektir. Eğer herhangi birinizin evinde bize bildirilmemiş bir halife muhalifi yakalanırsa o evin sahibi evinin kapısında asılır.»

Müslim, İbn Ziyad’ın yaptığı konuşmayı haber aldıktan sonra Hânî b. Urve’nin evine sığındı. Ev sahibi olsun, Müslim olsun bu durumu istemeye istemeye yaptılar. Şiîler bu defa oraya gelip gitmeye başladılar. Müslim’in orada kaldığını öğrenen İbn Ziyad, Hânî’ye haber gönderip, makamına getirtti ve: «Ben onun sağ kalmasını istiyorum. O ise beni öldürmek istiyor. Seni kim murad’dan salıverdi ise ancak o affeder» şeklinde bir şiirle karşıladı. Hânî, «Mesele nedir?» diye sorunca şu açıklamayı yaptı: «Ey Hânı! Evinde halife ve müslümanlar için düşünülen şeyler nedir? Müslim’i getirip evine alıyor, ona silâh ve asker topluyorsun. Bunların gizli kalacağını mı sanıyorsun?» Hânî bu sözlere itiraz edemedi. Bunun üzerine İbn Ziyad kendisinden Müslim’i teslim etmesini istedi. Fakat Hânî, halkın kınamasından çekindiği için bunu kabul etmedi. İbn Ziyad’ın emriyle tutuklanan Hânî, valinin sarayında hapsedildi. Bu durumu öğrenen Müslim adamlarına – aralarında parolaları olan – «Fa Mansur!» diye bağırdı.

O güne kadar Müslim’e bîat edenlerin sayısı on sekiz bin kişi olup bunlardan sadece Müslim’in bulunduğu ev etrafında nöbet tutanlar dört bin kadardı. Halk Müslim’in etrafına toplandı. Halkı ayaklandırıcı bir konuşma yapan Müslim valinin sarayına doğru hareket etti. Cami ve sokaklar insanlarla dolup, taşıyordu. Bu arada valinin yanında otuz muhafız, yirmi kadar Kûfeli eşraf ailesi ve kölelerinden başka kimse yoktu. Eşrafla bir görüşme yaptı ve daha sonra Kesîr b. Şihab’ı çağırarak kendisine bağlı adamlarıyla harekete geçip halkı Müslim’in etrafından koparmasını söyledi. Muhammed b. Eş’as’a da kendisine bağlı kimselerle ortaya çıkıp, kendilerine katılanların kurtulacağını ilân etmesini emretti. Diğer bir kısım eşraftan da aynı şeyleri istedi. Birkaç kişiyi ise yanında alıkoydu. Eşraf valinin emrini hemen yerine getirdi. Bu arada sarayda kalanlar da halkın karşısına geçerek devlete bağlı olanların korunacağını söylediler. İsyancıları tehdit ettiler. Bu durumu gören halk dağılmaya başladı. Öyle bir dağılma oldu ki, camide Müslim’in yanında sadece otuz kişi kalmıştı. Nereye gideceğini şaşıran Müslim kaçarak bir yere gizlendi. Fakat gizlendiği yeri öğrenen vali, Muhammed b. Eş’as’ı göndererek yakalatıp getirtti. Müslim yakalanınca Muhammed’e şöyle dedi:

«Görüyorum ki şu anda beni koruyamazsın. Fakat acaba bir elçi gönderip Hüseyin’e durumu bildirmesini, benim namıma ona, geri dönmesini, Küfelilere aldanmamasını, çünkü bunların onun babasına neler yaptıklarını söylemesini sağlayabilir misin?»

Muhammed, Müslim’in bu isteğini yerine getirdi. Valinin huzuruna getirilen Müslim orada öldürüldü. Daha sonra da Hânî öldürüldü.

Öte yandan Mekke’de bulunan Hüseyin artık Kûfe’ye gitmeye iyice karar vermişti. Amr b. Abdurrahman b. Haris gelerek kendisine şöyle dedi:

«Duyduğuma göre Irak’a gidiyormuşsun. Ben şahsen halifenin valisi, memurları ve hazinelerinin bulunduğu bir şehre gitmeni senin için mahzurlu görüyorum. Bugün insanlar paraya tapar hale gelmişlerdir. Sana yardım edeceğini vadedenlerin seni öldürmesinden korkarım.»

Hüseyin, Amr’a teşekkür etmekle yetindi. Daha sonra İbn Abbas da geldi: «Halk senin Irak’a gideceğini söylüyor. Bana ne yaptığını açıklar mısın?» dedi. Hüseyin, «Şu bir-iki gün içinde gideceğim» diye cevap verdi. İbn Abbas sözünü şöyle sürdürdü: «Allah böyle bir şey yaptırmasın. Bana söyler misin, sen başlarındaki valiyi öldürmüş, memleketlerine sahip olmuş ve düşmanını kovmuş bir millete mi gidiyorsun? Eğer böyle bir şey yapmadıklarına inanıyorsan, git. Yok eğer savaşa çağırıyorlarsa, seni aldatmalarından, cayıp sana karşı çıkarak, yalnız bırakmalarından, hattâ sana karşı ayaklanarak en fena kötülüğü işlemelerinden korkarım.»

Hz. Hüseyin: «Düşüneyim, bakalım ne olacak» diye karşılık verdi. O gün gidip ertesi gün yine gelen İbn Abbas bu defa şöyle diyordu:

«Amca oğlu, kendimi sabretmeye zorluyorum, ama sabredemiyorum. Eğer düşündüğünü yaparsan başına bir felâket gelmesinden korkuyorum. Iraklılar dönek insanlardır. Onlara sakın yaklaşma. Burada kal, sen Hicazlıların efendisisin. Eğer Iraklılar sana yazdıkları gibi gerçekten seni istiyorlarsa, sen de onlara yaz, önce memleketlerinden valilerini ve düşmanlarını çıkarsınlar, ondan sonra git. Şayet illâ gitmek istiyorsan, Yemen’e git. Orada farklı topluluklar var. Yemen geniş bir yerdir. Ayrıca orada babanın taraftarları da vardır. Bir tarafa çekilir, mektuplar yazar, halka gönderir, elçi ve propagandacılarını yayarsın. O zaman belki istediğin ortam doğabilir.»

Hz. Hüseyin bu sözleri kabule yanaşmıyordu. İbn Abbas şöyle devam etti: «Şayet gitmekten vazgeçmiyorsan kadın ve çocuklarının gözü önünde şehit edilmenden korkarım. İbn Abbas’ın bu uyarıcı sözleri Hüseyin’e hiç tesir etmedi.

Daha sonra hanım ve çocuklarını alarak yola çıktı. Yolda şair Ferezdak’la karşılaştı. Geldiği tarafta halkın ne durumda olduğunu sordu. Ferezdak şu cevabı verdi: «Halkın gönlü senin yanında, ama kılıçları Emevıler’i destekliyor. Kader gökten geliyor. Allah ise dilediğini yapıyor.»

Yolda ayrıca, Abdullah b. Cafer’den dönmesi için Allah adına and veren bir mektupla, Medine valisi Amr b. Saîd’den dönmesini ve kendisini koruyacağını ihtiva eden bir başka mektup geldi. Bu iki mektuptaki isteği de reddeden Hüseyin yoluna devam ediyordu. Yolda bir ara Abdullah b. Muti’ ile karşılaştı. Abdullah and vererek içinde bulunulan nazik durumu hatırlattı ve şöyle dedi: «Eğer Emevîler’in sahip oldukları halifeliği ele geçirmek istiyorsan, seni öldürürler ve artık ondan sonra çekinecekleri hiç bir kimse kalmaz. Ne olur, İslâm’ın, Kureyş’in ve Arapların hatırı için bunu yapma, Kûfe’ye gitme, Emevîler’le karşılaşma!»

Fakat Hz. Hüseyin yoluna devam etmekten başka bir fikre yanaşmıyordu. Sa’lebîye denilen yere gelince, orada Müslim b. Akîl’in öldürüldüğü haberi duyuldu. Beraberinde bulunanlardan bazıları, «Allah için buradan geri dön, Kûfe’de senin yardımcın ve taraftarın yoktur. Hattâ onların sana karşı tavır almış olmalarından korkarız» dediler. Müslim’in çocukları ileri fırlayarak şöyle dediler: «Ya intikamımızı alırız veya babamız gibi şehit oluruz. Ama asla geri dönmeyiz.»

Akabe girişine varıncaya kadar yola devam ettiler. Orada karşılaştıkları bir Arap da şöyle dedi: «Allah için dönünüz. Vallahi kılıç ve mızrakların üstüne doğru gidiyorsunuz. Şayet o, gelmen için sana haber gönderenler, savaşa girmeni önleyip, işleri düzene koymuş olsalardı ve sen de o zaman gelmiş olsaydın buna bir diyecek olmazdı. Fakat bu durumda bana kalırsa yapılacak tek şey dönmektir.»

Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Şiraf’ı terkeder etmez, Hurr b. Yezid komutasında bin kişilik bir süvari birliğiyle karşılaştılar. Hüseyin şöyle dedi:

«Ey insanlar! Allah da biliyor, siz de biliyorsunuz ki, ben buraya, sizin gönderdiğiniz mektup ve elçiler üzerine geldim. Halifeniz olmadığını, benimle durumunuzun düzeleceğini yazmıştınız. Eğer bana verdiğiniz sözlerinizde duruyorsanız, şehrinize girerim. Aksi halde sözünüzü yerine getirmez ve benim gelişimden dolayı rahatsız olursanız geldiğim yere geri dönerim.»

Kimseden bir ses çıkmayınca Hurr cevap verdi: «Sizinle karşılaştığımızda bir an bile beklemeden sizi yakalayıp, Kûfe’ye Ubeydullah b.Ziyad’a götürmemiz emredildi.»
«Ölüm bundan daha iyidir» diye söylenen Hz. Hüseyin, adamlarına, atlarına binmelerini, geri döneceklerini söyledi. Fakat Hurr bırakmıyordu. Hüseyin, «Anan seni kaybetsin, ne istiyorsun?» diye çıkışınca Hurr şöyle cevap verdi: «Senden başka biri bunu söyleseydi, kim olursa olsun aynı sözle mukabele ederdim. Fakat senin annenin adını kötü sözle ağzıma alamam. Olsa olsa ben onu en güzel şekilde anarım.»

Sonra Hüseyin’in Medine’ye dönmesini önlemek için onu takibe başladı. Hüseyin kuzeye doğru yönelmiş, Ninova’ya ulaşmıştı ki, orada İbn Ziyad’ın kendisiyle savaşmak üzere göndermiş olduğu Ömer b.Sa’d b. Ebî Vakkas komutasında başka bir birlikle karşılaştı. Ömer, Hüseyin’e bir elçi göndererek oralara kadar niçin geldiğini sordurdu.

Hüseyin ise, Hemşehrileriniz bana kendilerine gelmem için mektuplar yazmışlardı. Onun için gelmiştim. Eğer şimdi istemiyorlarsa geri dönerim» diye haber gönderdi. Ömer’den bu haberi bildiren mektubu alan İbn Ziyad: «Şimdi, pençelerimizi uzattığımız zaman mı kurtulmak istiyor? Bu zaman kurtulma zamanı değil artık» şeklinde bir şiir söyledi ve Ömer’e bir mektup yazarak, Hüseyin’den Yezid için bîat almasını emretti: »Eğer Hüseyin bu teklifi kabul ederse mesele biter. Aksi halde orada bulunan tek su kaynağıyla alâkalarını kes ve onları susuz bırakarak muhasara altına al» diyordu. Hz. Hüseyin, kendisini bıraktıkları takdirde geldiği yere döneceğini söylüyordu. Burada Hz. Hüseyin’in Yezid’e bîat etmeyi kabul ettiğine dair dolaşan rivayetler doğru değildir. Hz. Hüseyin, Medine’ye dönmek istediğini bildirdiyse de karşı taraf onların dönmesini kabul etmiyor, İbn Ziyad’ın vereceği hükme razı olmalarını teklif ediyorlardı. Durum ne olursa olsun böyle bir şey de Hüseyin’in kabul edeceği bir istek değildi. Artık savaşmaktan başka bir yol kalmamıştı.

H. 61 senesinin 10 Muharreminde (10 Ekim 680) iki taraf savaşa tutuştu. İçinde Suriyeli bir tek kişi bile bulunmayan Irak ordusu ile sayıları sekseni geçmeyen küçük topluluk vuruşuyorlardı. Çok geçmeden Hüseyin ve adamları şehit edildiler. Bu tarafın kaybı yetmiş iki kişiydi. Ömer’in ordusundan da seksen sekiz kişi ölmüştü.

Hüseyin’in başını, kızları ve kardeşleri ile hasta olan oğlu küçük Ali’yi İbn Ziyad’a götürdüler. İbn Ziyad bunları Yezid’e gönderdi. Şam’a varılıp da bu haber Yezid’e ulaştırılınca, Yezid ağlayarak şöyle dedi:

«Bana Hüseyin’i öldürmeden itaat ettirmenizi istemiştim. İbn Sümeyye’ye Allah lanet etsin. Hüseyin’le ben karşılaşsaydım , kendisini bağışlardım. Bütün bunlar neden oldu, biliyor musunuz? Hüseyin, şöyle demiş: ‘Babam onun babasından, anam onun anasından, dedem de onun dedesinden daha üstündüler. Ben de ondan daha üstünüm. Halifeliğe ben ondan daha lâyıkım.’ Babasının benim babamdan üstün olması meselesini Allah bilir. Her ikisi de Allah’ın huzuruna gitmişlerdir. Ayrıca halk, hakemlerin kimi üstün tuttuğunu da bilmektedir.

Muhakkak ki anası Fâtıma, Rasûlullah’ın kızı benim anamdan daha üstündür. Dedesi de benim dedemden daha üstündür. İmanı olan kimse onun bu dünyada bir benzeri olduğunu düşünemez. Fakat son sözünü, kendi içtihadına göre söylemiş ve: ‘De ki: Ey mülk sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden alırsın.'(Âl-i İmran Sûresi, 26. ayet) âyetini okumamıştır.»

Sonra kadınların kendi evine alınmalarını emretti. Yezid ailesinden olan bütün kadınlar, teker teker gelerek acılarını paylaştılar. Daha sonra mal ve zînetlerinden ne kaybolmuşsa kendilerine bedelini ödediler. Yezid, bir ara Ali b. Hüseyin’i yanına getirtti, Medine’ye gitmeleri için gerekli hazırlığı yaptırdı ve orada herhangi bir ihtiyaçları
olursa kendisine yazmalarını söyledi. Böylece İslâm tarihindeki bu elîm olay da arkasında silinmeyecek izler bırakarak kapanmış oldu.

Sorularla İslamiyet

Geniş bilgi için; Asım Köksal’ın İslam Tarihi 11. cilt 167-212 sayfalar arasını okumanızı tavsiye ederiz