Yazar: kutadgubilik
Uzayda yaşam ve UFO’lar var mıdır?
Uzayda yaşam belirtisi
Yeni buluş tartışmaları alevlendirdi…
18.09.2009 14:26
Avrupalı gökbilimciler, bu yılın başında keşfettikleri bir gezegenin Dünya’ya çok benzeyen kayalık bir yüzeye sahip olduğunu açıklarken, bu yeni buluş uzayda hayat olup olmadığı tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
Astronomy and Astrophysics dergisine göre, Güneş Sistemi dışında keşfedilen en küçük gezegen olan Corot-7b, Dünya ile benzer özelliklere sahip. Astronomların defalarca yaptıkları gözlem ve ölçümlerde, Corot-7b’nin yoğunluğunun Dünya gibi kayalık olduğunu ispat ettiği görüldü.
Corot-7b, Avrupa Uzay Ajansı tarafından Aralık 2006’da yörüngeye fırlatılan COROT uydu teleskopuyla keşfedilmişti.
Araştırma ekibine başkanlık eden Cenevre Üniversitesi’nden Didier Queloz, bu bilinen ilk kayalık dış gezegenin çevresinin Dünya’dan yüzde 80 daha geniş, beş kat daha ağır olduğunu belirtti.
Ancak Queloz uzayda hayat olup olmaması konusunda yine de temkinli. Bilimadamı, “Dante’nin Cehennemi” diye tanımladığı gezegenin yüzey sıcaklığının 1,000 ile 1,500 santigrat derece olduğunu, bunun da bilinen anlamda yaşama olanak tanımadığının altını çizdi.
YENİ GEZEGENİN ÖZELLİKLERİ
Yeni gezegen, güneşi çevresinde saatte 750 bin km hızla 20 saat sürede dönüşünü tamamlıyor. Dünyanın güneşine en yakın gezegen Merkür ise Güneş etrafında dönüşünü 88 günde bitiriyor.
Dünya’nın Güneşi çevresinde döndüğü gibi başka yıldızların yörüngesinde gaz devi 330 civarında dış gezegen keşfeden bilim adamları, bunların büyük bölümünün Yerküre’den 17 kat büyük Neptün gezegeniyle benzerlik taşıdığına işaret ediyor.
Dünyanın komşusu gökadada bulunan yeni gezegen, güneşinden sadece 2.5 milyon km, Dünya’dan ise 500 ışık yılı uzakta yer alıyor.
Keşiflerini “süper Dünya” dış gezegen kategorisine sokan bilim adamları, ilk kez bu kadar küçük bir dış gezegenin yoğunluğunun ölçüldüğünü ve bulguların, böylesine küçük bir gezegenin kütle ve yoğunluğu konusunda somut kanıtlar sunması açısından önemli olduğunun altını çiziyor.
Fransız Uzay Kurumunun başını çektiği COROT projesi, ESA, Avusturya, Belçika, Almanya, İspanya ve Brezilya’nın katkılarıyla yürütülüyor.
AA
Bronzlaşma: Neden bronzlaşmak isteriz? Bronzlaşma iyi midir, kötü müdür?
Yaz ayları geldiğinde hepimiz tatile çıkıp bronzlaşma, tenimizi karartma sevdasına düşeriz. Özellikle bayanlar tenlerini alabildiğine bronzlaştırma derdine düşerler. Herkes tatilde ne kadar bronzlaştığı ile ilgili etrafına caka satar. Ne kadar bronzlştıysanız o kadar uzun tatil yapmışsınız demektir! Ve bazıları övünür bununla.
Oysa Çinde ve Osmanlı zamanında kadınlar daha çok Güneşten korunmaya ve beyaz tenli kalmaya çalışıyorlar-dı ve Güneşten korunmak için şemsiye kullanıyorlar-dı.
Çinde kadınlar için beyaz tenli olmak daha makbul ve bu yüzden Güneşde yanmaktan sakınıyorlar ve şemsiye kullanıyorlar.
Osmanlı zamanında da Türk kadınları güneşten korunmak için şemsiye kullanıyorlardı ve beyaz tenlilerdi.
Peki neden bronzlaşma? Ne zaman çıktı bu adet? Sağlık açısından yarar ve zararları nelerdir?
Brozlaşan kadın mı daha güzeldir yoksa beyaz tenli mi?
TASAVVUF(MANEVİYAT)a GİRİŞ
Sevgili dostlar,
Bu başlık altında İslamda tasavvuf(maneviyat) nedir? tasavvufun din, özelde İslam, ile ilişkisi nedir? İnsan neden yaratılmıştır? Din nedir, neden gereklidir, ne kadar önemlidir? gibi konularda açıklamalar yapmak istiyorum.
Çünkü gördüğüm kadarıyla insanlarımızın bu konularda kafası çok karışık. Şeytan kimdir? Nefis nedir? Tasavvuf nedir? Dinle ilişkisi nedir? Bu konularda bilgiye ihtiyacımız var. Bu konular nedense çok karmaşık konularmış gibi algılanmakta ve genelde anlaşılmaz bir takım kavramlarla açıklanmak istenmektedir. Ben daha basit herkesin anlayacağı şekilde açıklamak istiyorum.
Açıklamalar tamamen benim spontane düşüncelerimden oluşacaktır zaman zaman alıntılar da yapabilirim. Ramazan gibi kutsal bir ayın içinde tasavvuf, maneviyat gibi dini konulara temel kavramlarla, açıklık getirmek istiyorum. Tamamen spontane olarak aklımdan geçenleri yazdığım için yazıda olabilecek düzensizlikler için şimdiden özür dilerim. Anlaşılmayan yerler olursa tekrar açabilirim:
İnsanoğlu topraktan yaratılmıştır. insanın bir maddi, fiziki varlığı vardır, ki biz ona vücut, beden diyoruz, bir de fiziki olmayan, yani gözle görülmeyen, manevi, ruhi varlığı vardır. Bu varlığa ‘can’ da demekteyiz. İnsanın yaşaması, yani diri olması için fiziki ve ruhi varlığının bir arada olması gerekmektedir. Sadece beden ile veya sadece ruh, veya can ile yaşamak mümkün değildir.
İnsan daha anne karnındayken, maddi varlığı belli bir aşamaya geldikten sonra(artık 2 aylık mı 3 aylık mı)Allah tarafından bu et parçasına ruh veriliyor ve böylece ruh ve beden birleşerek yeni bir canlı oluşturuyor.
Daha sonra insan ağlayarak geçici bir süre için yaşayacağı bu dünyaya geliyor. Dünyaya gelirken kendisi ağlıyor etrafındakiler ise gülüyor. Dünyadan giderken, yani ölürken ise kendisi gülüyor(veya yine ağlıyor) etrafındakiler ise ağlıyorlar.
Her insan kendine has bağımsız bir varlıktır. Bazı insanları birbirine benziyor sansak bile, her insan tamamen farklı bir yaratıktır. Her insanın parmak izi farlıdır. 7 milyar insandan parmak izi aynı olan 2 kişi yoktur! Her insan ayrı bir dünyadır.
İnsan maddi olarak zayıf yaratılmıştır. Belki sinekten-böcekten güçlüdür ama, aslan kaplan gibi hayvanları ve doğanın gücünü düşündüğümüzde insanoğlunun gücünün son derece sınırlı olduğunu ve çok kırılgan olduğunu söyleyebiliriz. Maddi yapı olarak ta, günümüzü ele alacak olursak, en fazla 70-80 yıl yaşayabilmektedir. İstisnalar kaideyi bozmaz tabi. Başlangıçta küçük olan yapısı büyümekte ve güç olarak 20-25 yaşlarında en güçlü konumuna gelmekte ve ondan sonra yavaş yavaş vücudu ve gücü deforme olmakta, bozulmakta ve nihayet 60 yaşından sonra da hızla güçten düşmekte ve nihayet dünyada yaşayamaz hale gelmektedir.
İnsanı, bedenini ayakta tutan onun içindeki ruhtur. Ruh bedenden çıkınca beden ayakta duramamaktadır.
İnsanın içinde 2 adet ruhi-manevi güç vardır: Birincisi ruh-i meleki denilen insana iyilikleri yaptıran iyi, tanrısal güç, İkincisi de; Nefis(NEFS) denilen, insanın yaptığı bütün kötülüklerin kaynağı ve emredicisi olan Nefs-i Emmaredir.
İnsana kötülük yaptıran, bütün kötülüklerin kaynağı ve insanın en büyük düşmanı, sanıldığı gibi, dışsal bir varlık olan şeytan değildir! İNSANIN EN BÜYÜK DÜŞMANI İNSANIN İÇİNDE OLAN NEFİS(nefs)‘TİR!
Nefis denilen zulmani varlık her insanda vardır. Fiziki olarak merkezi iki kaşımızın ortasındaki bölgedir. Fiziki olarak nefsi bir varlığa benzetmek gerekirse, fotoğraf çektirdiğimizde fotoğrafta insanın negatifinin görüntüsü nasılsa nefsin görüntüsü de ona benzer uzmanlara göre. Yani karanlık ve zulmani bir yaratık.
Nefis 72 şeytan kuvvetindedir. Yani insana kötülük yaptırmakta şeytana pabucunu ters giydirir! Şeytan Nefis karşısında çocuk gibi kalır.
Nefsin merkezi iki kaşımızın ortasıdır. Dikkat ederseniz kızdığımız, öfkelendiğimiz zaman en çok iki kaşımızın ortasındaki bölge çok ağrır, acı verir. Nefis bu bölgeden bütün dimağımızı vücudumuzu ellerimiz ve ayaklarımıza, parmak uçlarına kadar kontrol eder.
Genelde insanlar bütün kötülükleri çok kızdıkları, öfkelendikleri zaman yaparlar. Sorulduğunda kendime hakim olamadım, birden oldu, ne yaptığımın farkında değildim gibi cevaplar alınır. İnsan bu gibi anlarda tamamen Nefsin kontrolüne geçmektedir ve Nefis insana o kötülüğü yapasını emretmektedir.
Bunun için Dinde, İslamda öfkeyi yenmek, kızgınlığı gidermek çok önemlidir. Hz. Muhammad bir defasında yanındaki sahabelere en büyük pehlivan kimdir diye sorduğunda rakibini yenendir dediklerinde, hayır en büyük pehlivan öfkesini yenen insandır buyurmuşlardır.
Demek oluyorki nefis, eğer insan vücudunda kontrolü ele geçiirse insana her türlü kötülüğü rahatlıkla yaptırabilmektedir. İnsanda bunu kendisinin yaptığını sanmaktadır. Peki iyilikleri kim yapmaktadır?
İnsan bir öfke anında bir insanı öldürebilir, bir insanın kalbini diliyle kırabilir, bir anda şehvetine mağlub olabilir, hırsına mağlub olup başkasının hakkına tecavüz edebilir..vb.
İslama göre Allahın en büyük düşmanı Nefstir! Alaha karşı isyan etmiştir ve insanları Allahtan uzaklaştırıp cehenneme götürmek için uğraşır aynı şeytan gibi.
Dolayısıyla bir insan olarak düşmanı dışımızda aramamamız lazımdır. Düşman ne en kızdığımız adam, ne en kızdığımız ülke ve ne de başka bir şeydir. Düşman kendi içimizdedir.
İşte tasavvuf-maneviyat burada devreye girmektedir. Nefisle mücadele ederek onu yenmek, onun kötü emirlerinden kurtulmak.
İnsanın yaratılış gayesi budur. Yani nefisle mücadele etmek, nefsini temizlemektir. İslamın ve daha özelde tasavvufun gayesi Allaha düşman olan nefsin kontrol altına alınıp, tezkiye edilmesi, tasfiye edilmesidir.
Nefisini tanıyan Rabbini tanır sözü bu gerçeği dile getirmektedir. Allahı tanımak için kişi ilk önce kendini tanıyacaktır. Kendi özüne dönecektir. Nefsini hafife alanlar, nefsiyle mücadele etmeyenler kısa bir sürede nefsin kontrolüne girerler.
Birgün Hz. Muhammed eshabıyla çok şehit verilen büyük bir savaştan dönüyorlardı. Peygamber eshabına;
- Küçük savaştan(cihad) büyük savaşa dönüyoruz dedi. Sahabi tabi anlamadı sordular,
-
Ya Resululllah bu geçirdiğimiz savaştan daha büyük bir savaş olur mu? Yüzlerce ölü, binlerce yaralı verdik!
Peygamber açıkladı:
- En büyük savaş(cihad) kişinin nefsiyle yaptığı savaştır! Bugün savaştığımız düşmanımız sizi zehenneme götüremez; ölürsen şehit olursun, kalırsan gazi! Ama senin nefsin seni dinden çıkarabilir, cehenneme götürebilir. (seni öyle bir oyuna getirirki ne yaptığının farkına bile varamazsın! kb)
Daha sonra Peygamber şöyle dua etti:
- Yarabbi beni gözümü açıp kapayıncaya kadar nefsimin eline bırakma!
Demek oluyorki Peygamber gibi günahtan azade bir insan bile nefisten bu kadar korkuyorsa biz aciz, günahkar insanların çok daha fazla korkmamız gerekiyor.
Dolayısıyla İslam dininde gerçek cihad, mücadele kişinin kendi nefsiyle yaptığı cihattır. Savaşlar yoluyla yapılan cihattan daha önemlidir. Kişi kendi nefsini arındırmadıktan sonra hiç bir şeyin kıymeti yoktur. isterse deve yükü kitap yutmuş olsun, ordinaryüs profesör olsun!
devamı var..
Nikola TESLA ve TESLA Silahları
1910’ların başında bir gün cebinde ufak bir cihaz olan orta yaşlı bir adam New York’un Wall Street’inde, tamamlanmamış, çelik konstrüksiyon halinde bulunan bir inşaata girdi. Cihazını çelik kirişlerden birine bağladı. Bir süre bir takım ayarlar yaptı. Cihaz çalıştıktan az sonra çelik yapı gıcırdamaya ve sallanmaya başladı. Sallantı öyle bir hal almıştı ki, inşaat işçileri panik içinde en alt kata koşuşturdular. Az sonra polis de gelince, adam cihazı cebine koydu ve binadan ayrıldı. Görgü tanıkları, sallantının on dakika daha sürmüş olması halinde binanın çökeceğini söylüyorlardı.
Aynı adamın 15 yıl önce yanlışlıkla New York’taki bir çok bloğu içine alan bir mahalleyi de salladığı da rivayet edilir. Hatta o zaman polisin, laboratuarına baskın yaptığında bir nevi osilatör olarak adlandırılabilecek cihazın bu kişi tarafından balyozla kırıldığı ve polise teslim edilmediği iddia edilirdi.
İnsanlığı ilgilendiren çok önemli buluşlara imza attığı halde ismi bilim dünyası tarafından adeta aforoz edilerek hakkı yenilecek olan bu kişinin adı Nikola Tesla’dır. Bilimsel literatürde, Manyetik Rezonanslı “MR” cihazlarının manyetik alan gücünü gösteren güç terimi Tesla olarak ifade edilirken ismi anılan bu bilim adamının imzasını attığı buluşların sayısının 800 adet patent altında olduğunu söylersek Tesla’nın bilim dünyasındaki gösterilmeyen, bir anlamda yok sayılan yerini vurgulamış oluruz.
1856’da Avusturya-Macaristan vatandaşı olarak Hırvatistan’da doğan Tesla, Graz’daki Bilim Akademisi’nde fizik, mekanik ve matematik okudu. 1884 yılında ABD’ye göç etti ve Thomas Edison’un yanında çalışmaya başladı. Edison, o sıralar doğru akım üzerinde çalışıyordu. Ancak doğru akımın pratikte elektrik enerjisi olarak evlerde ve sanayide kullanılmasının teknik olarak uygun olmaması, Tesla’yı alternatif akım gibi başka bir elektrik gücünü araştırmaya itti. Geliştirdiği transformatörler ve jeneratörler ile bunu üretim iletişim hatlarıyla sevk etmeyi başardı. Bu enerjinin kullanımı için de elektrik motorları icat etti. Bundan sonra Nikola Tesla’ın birbirinden ilginç buluş ve araştırmaları ard arda sürdü.
Günümüzdeki neon ampullerinin benzeri floresan ampullerini buldu ve Niagara Şelalesi üzerinde kurulan dünyanın ilk hidroelektrik santralinin üzerindeki imza yine “Tesla” idi. Otomobillerde kullanılan ilk takometreyi icat etti. Westinghouse firması ile anlaşıp elektrik üretimine başladı. Sanayici J.P. Morgan’ın desteği ile, bir anlamda bedava enerji sayılabilecek ve yeryüzü çevresindeki iyonosfer ve ether tabakalarından elde edilebilecek enerji ile bütün dünyaya, kablosuz yayın ile telefon ve telgraf hizmeti verecek olan sistemi kurdu. Ancak sonradan enerjinin bedava alınacağı ve kendisinin diğer enerji kaynaklarının para etmeyeceğini düşünen Morgan, Tesla’dan desteğini çekti ve Tesla hem mali sıkıntıya girdi, hem de bütün dünyada “çatlak” olarak kabul edilmeye başlandı. Halbuki Marconi tarafından icat edildiği söylenen radyoyu da Tesla, Marconi’den on yıl önce tescil etmiş ve patentini almıştı. Nitekim bu buluşu öldüğü 1943 yılında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından kabul edildi.
Tesla, manyetik dalga üzerindeki çalışmalarını öyle boyutlara getirdi ki, 1899’da Colorado Springs’deki laboratuarında elde ettiği elektrik enerjisini havadan dünyanın öbür ucuna gönderdi, dalgalar geri gelince bunlara bir miktar daha enerji yükleyerek tekrar gönderdi ve sonuçta 40 metrelik dev bir şimşek elde edildi. Bu şimşeğin gürültüsü 35 kilometre öteden işitilmişti. Yine Tesla, Birinci Dünya Savaşı esnasında Alman Denizaltıları’nın yerini saptamak için radar dalgalarını bulmuşsa da zamanın Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne bu öneri saçma geldiği için, radar cihazı 25 yıl gecikmeli olarak bulundu. Tesla’nın 1930’da icat ettiği söylenen ve 200 kilometre ötedeki bir uçağı düşürebilecek elektromanyetik şua gönderen top konusu ve bununla ilgili çalışmalar, acaba 1943’de Tesla ölünce evini basan FBI’ın Tesla’nın bütün evraklarına el koyması sonucu bugüne kadar hangi aşamada değerlendirildi, bütün bunlar da birer muamma. Yine, halen ABD mercilerince “çok gizli doküman” olarak saklandığı ileri sürülen belgelerin çok azının sonradan ailesine teslim edilmesi de bu muammaları derinleştiriyor.
ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN SİLAHLAR
“Körfez Savaşı sürerken CNN Televizyonu’nun canlı yayını esnasında oluşan bir sorun, konuyla ilgilenen uzmanları uzun bir süre meşgul etmişti. Bir CNN muhabiri Irak’ta beton bir sığınağın önünde çekim yaparken, atom bombasına bile dayanabilecek bir yapıda olan sığınağın üzerinde 30 saniye kadar, kenarlarında garip cihazlar olan bir Amerikan helikopteri asılı kaldı. Yayında helikopterin motor gürültüsünden başka hiçbir şey duyulmuyordu. Aniden hava, ses ve titreşim geçirmeyen Alman malı sığınağın kapısı açıldı ve ellerini havaya kaldırmış olan Iraklı askerler suratlarında gülümseme ifadesiyle gözüktü.” Daha sonra yine birtakım uzmanlarca yapılan yorum, bu helikopterin ELF-maximum miktarda düşük frekanslı, mobil HAARP Teknolojisi teçhizli olduğuydu.
Yıllardır, “Pax Americana”yı (ABD’nin günümüzde dünya etrafında uyguladığı, içine askeri güç gösterisinin de dahil olduğu sisteme verilen ad) dünyaya yerleştirmeye çalışan ABD’nin bu iş için nükleer silahların da ötesinde daha güçlü sistemler araştırdığı söyleniyor. Bunlardan en önemlisi olarak nitelendirilen HAARP Projesi’nin (High Frequency Active Auroral Resarch Project-Aktif Yüksek Frekanslı Aurora Araştırma Projesi) ABD Deniz ve Hava Kuvvetleri’nin Kuzey Alaska’da Fairbanks Üniversitesi’nin katkılarıyla sürdürüldüğü iddia ediliyor. Öldürücü Olmayan Silahlar serisinin en iddialı ve etkin sistemlerinden olabilecek bu projeyle, ELF (Yüksek frekans) ışınları, iddia edildiği üzere 100 Gigawat (100 milyar Watt) civarında toplam bir gücü geniş alanlı anten ve vericilerle gönderilebilmektedir. Alaska’daki Anchorage’in kuzey doğusunda bulunan bu gizli tesis, Kuzey Kutbu’na yakın olması nedeniyle dünyanın cekim alanının en yoğun olduğu yerlerden biri ve iyonosfer tabakasına elektrik yükünü yüksek yoğunlukta yayabilme özelliğine sahiptir. Ayrıca burada HAARP jeneratörlerinin gereksinimini karşılayacak doğalgaz da petrol kuyularının yan ürünü olarak bol miktarda elde edilebilmektedir. İnsanlık tarafından yapılmış en güçlü “Yüksek Frekans Vericisi” olan HAARP’ın 200 kilometre yüksekliğe, İyonosferin “F” tabakasına gönderdiği elektrik yükü İyonosferde absorbe edildikten sonra ELF (çok düşük frekanslı) dalgalar olarak geriye döndüğünde bu elektromanyetik dalgaların oluşturduğu alanların, canlı sistemler üzerindeki etkilerinin son yıllarda özellikle askeri ve bilimsel çevrelerce değerlendirildiği de söylenmektedir. Alaska’daki bu tesisin benzerinin bazı eski Sovyet OTH-Radar üslerinde, Norveç’deki Trömse (Alman Max-Planc Enstitüsü’nce işletilmekte) ve Porto Rico’da da olduğu iddia edilmektedir. Dünyada 640 kadar HAARP anteni bulunduğu da tahmin edilmektedir.
Nikola Tesla’nın 100 yıl önce bulduğu prensiplerle çalışan bu silah sistemleri bir çok ilginç alana uyarlanabiliyor. Bundan yüz yıl kadar önce koca bir mahalleyi sallayabilen, uzaktan kumandalı taşıt aracı geliştirmiş olan veya atmosferden elde ettiği enerjiyle bedava cihaz çalıştırabilen Tesla’nın buluşları, bugün eğer tek bir gücün elinde olursa ve daha da geliştirilip yaygınlaştırıldıklarında, bir kölelik devrini başlatabilecektir.
SİLAHLAR VE ETKİLERİ
Tesla prensipleri doğrultusunda geliştirilen araçların şu özellikleri olabileceği ve bunlarla şu olanaklar sağlanabileceği söyleniyor;
Ultra Kısa Dalga ve ELF dalgalı cihazların 2.000 kilometre öteden insanları etkileyebileceği, mide bulantısı ve kusmaya yol açacağı ve yön tayini duygularını etkileyeceği söyleniyor.
Bunların yaydıkları elektromanyetik dalgaların KİS (Kitle İmha Silahları) kullanmadan düşman elektronik sistemlerini felç edebileceği iddia ediliyor.
Yine, Tesla’nın prensibiyle, Amerikalı Albay T.E. Bearden, Fizikçi Sidney Hurwitz ve G. Obelensky buldukları bir cihazla 300 metre yarıçapındaki bir alanda bulunan metallerin yoğunluklarını ciddi ölçülerde arttırabilmişlerdir. Böylelikle düşman mühimmatının yoğunluğu değiştirilip birkaç misli ağırlaştırmak ve mühimmat hedefe gelmeden patlatmak olası olabilmektedir. Bu konu füze savar sistemleri için son derece önemli olacaktır.
İyonosfer tabakası, kendi haberleşme sistemi bozulmadan, karşısındakinin haberleşmesini, hatta küresel haberleşmeyi bozacak şekilde etkilenebilmektedir.
MR cihazı kullanır gibi yerkürenin kilometrelerce altının röntgenini çekmek ve yer altı askeri tesisler ile doğal kaynakları saptamak olasıdır.
İnsanların bilinçlerinin etkilenmesi mümkün olabilecektir.
Küresel meteorolojik değişiklikler yaratmak mümkün olabilecektir.
Haberleşme ve casus uyduların imhası mümkün olabilecektir
Dünyanın çok uzak köşelerindeki TV, radyo ve haberleşme sistemlerini etkilemek mümkün olabilecektir.
Bilgisayar sistemleri, disketler ve donanımların uzaktan tahribi olası olabilecektir.
Biyolojik olarak, hayvanların iletişim, üreme ve oryantasyon mekanizmalarının etkilenmesi, canlıların temel DNA kopyalanmasının etkilenmesi mümkün olabilecektir.
EISCAT denilen birbiriyle bağlantılı hale getirilebilen bu çeşit HAARP istasyonlarının birbirleriye bağlantılı ve bağımsız çalışabilmeleri ve bütün bunların kontrolü olasıdır. Bu birlikte çalışabilir olmanın insanlık için sonuç ve boyutları da düşündürücüdür. Bu düşündürücülük, söz konusu elektromanyetik dalgaların spesifik amaçlara yönelik olarak yalnız anten vasıtasıyla değil, uydular ve kablo ağıyla da gönderilmesiyle önem kazanmaktadır. Ama bireyler üzerinde olası olan ve yukarıda değindiğimiz fiziki ve ruhsal etkilerini sağlamada günümüzde çok önemli bir enstrüman daha vardır ki tehlikenin boyutları bu noktada akıl almaz ölçülere ulaşmaktadır. O da hemen hepimizin taşıdığı cep telefonlarıdır. Tesla’nın buluşlarının kötü niyetliler tarafından bireylere intikalinin söz konusu olması, insanlığı gelecekte başka boyutlarda tehdit edecektir. Bu yolda en önemli araç yine bütün dünyada kurulan sayısı yüz binleri geçen cep telefonu anten vericileridir.
TESLA DEPREMLERİ Mİ?
Nikola Tesla’nın, insanlığın yararına olduğunu savunduğu en önemli iddiası, önceden deprem yaratarak, kontrollü olarak daha büyük olası depremlerin enerjisini boşaltmaktı. Bu noktada, dünyada olmaması gereken yerlerde meydana gelmiş olan bazı depremlerin bu konuda yapılan çalışmalarla bir ilişkisi olup olmadığı sorusu akla gelmektedir. Bu bağlamda,
Deprem kuşağında olmayan Almanya, Hollanda, Belçika üçgeninde 13 Nisan’da meydana gelen deprem bir HAARP denemesini akla getirmektedir.
2001 Haziran’ında G-8 toplantısı yapılan İtalya’da toplantıyla aynı anda Etna Yanardağı faaliyete geçti.
Çin’in Tangşan bölgesinde, ABD’nin bağımsızlık ilanından tam 200 yıl sonra aynı ayda, meydana gelen depremde 250.000 kişi öldü.
1995’de Tokyo metrosundaki Sarin gazı terörünü yaratan Aum Şinrikyo Tarikatı’nın, geleceğe dönük ve kainatın sonunu getirecek felaket silahları üzerinde çalıştığı ve Tesla silahlarıyla da ilgilendikleri iddia edilmektedir. Aum’un lideri Şoko Aşahara’nın, 17 Ocak 1995’de meydana gelen Kobe depremini dokuz gün evvel tahmin etmiş olduğu iddia edilmektedir. Yine bu depremde şehrin bir kobay gibi kullanılıp, dünyanın içindeki enerjinin Tesla’nın elektromanyetik dalgalarıyla açığa çıkarıldığı da bu tarikat üyelerince söylenmişti.
28 Mayıs 1943’de Batı Avustralya’nın o güne kadar hiç deprem olmayan Leonora-Laverton bölgesinde 3.7 Richter ölçeğinde bir deprem oldu. Önce bunun bir meteorit çarpması sonucu oluştuğu düşünüldüyse de sonra böyle bir bulgu kanıtlanmadı. Görgü tanıkları depremden biraz sonra gökte iki saat kadar süren portakal ve gümüş rengi bir aydınlanmanın oluştuğunu söylediler. Sonradan, aniden bir elektrik düğmesine basılmış gibi bu ışık kayboldu. Depremin merkez üssünün hemen yakınında, bir süre evvel, bir kısım Aum tarikatı mensubunun bir çiftlik satın almaları ve bazı nükleer fizikçileri de buraya getirmiş olmaları acaba bir rastlantı mıydı sorusu bugün hala cevaplanabilmiş değil.
Yine Batı Avustralya’nın hiç deprem olmayan Güney Doğu Kum Çölü’nde, 1970’de 3 Richter ölçeğinde 173 civarında deprem oldu. Bu depremlerin hepsinin merkez üsleri birbirinden tam olarak 10’ar kilometre uzaklıkta ve her sekiz deprem hattı da 50-70 kilometre uzunluğundaydı. Bu durum 1995’e kadar 246 defa sürdü. Bunların Avustralya’nın denediği Elektromanyetik Dalga silahlarıyla oluştuğu iddia edilmektedir. Bütün bu ve benzeri depremlerin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Nikita Kruşçev’in bundan 40 yıl önce belirttiği, “Dünyamızın çok daha korkunç ve tahrip edici nitelikte silahlarla yüz yüze geleceği” söylemi ile ilgili midir diye sormadan edemiyoruz.
Yine 1943’de Nikola Tesla’nın ölümünden hemen sonra FBI tarafından el konulan ve “çok gizli” olarak nitelendirilip kilit altına alınan belgeler nedir, bunlardan kim yararlanıyor soruları da akılları meşgul etmeye devam ediyor.
Ali KÜLEBİ – TUSAM – BAŞKANVEKİLİ