Can sıkıntısı ve muz kabuğu

“Can sıkıntısı ve muz kabuğu”… bir çizgi filmden aklımda kalmış cümledir. Bazen mutlu olduğumu, sorun olmadığını bildiğim zamanlarda bile canım sıkılır. Rahat mı batıyor diye kendime kızarım ama bu can sıkıntımı hafifletmez. Ne zaman “canım sıkılıyooo” desem, “sıkı can iyidir” derler. Öyle midir? Bence doğruluk payı taşıyor. Can sıkıntısı hayatta iddiası olanlara gelir. Can sıkıntısı bir beklemedir. Gebelik gibi. Hayata “senden istediğimi alamadım henüz” demektir.
Ama yine de işte can sıkıntısıdır, aslında yukarıda övmüş gibi olduğum bu durum, öyle yaşaması çok da hoş bir durum değildir. O yüzden de hemen kurtulmak isteriz. Canım çok sıkılırken sevdiğim bir kitabı alır okurum. Sonra yapabileceklerim üzerine düşünürüm (Tanrı’yı güldürmek için mi ne?!). Bir nevi heyecanımı tekrar kendime çağırırım. Can sıkıntım bir süreliğine yok olur. Amaaa o asla yok olmaz. Birden yine aniden çıkar karşıma. Magma gibi. Bir insanca haldir. Normaldir. Olmazsa olmazdır. Ama zorlayarak kendini sıkmazsın. Kendisi gelir, gider. Canın sıkılmazsa değiştirmezsin, değişmezsin, aramazsın, aramazsan bulazsın. Belanı da mevlanı da. Can sıkıntısı bir çağrıdır, bir enerji edinim yoludur. Ama ne diyoruz; doz aşımına karşıyız!!

Bir deli gülümsedi bana/ bana gülümsedi bir deli/ gülümsedi bir deli bana

Dün dolanırken bir kilise gördüm. Kapısı açıktı. Bunu ilahi bir davet sayarak kiliseye yöneldim. Ayin yarın (bugün) sabahmış. Bir şey yapmış olmak için bir mum yaktım. Sonra yarım bıraktığım geziyi sürdürdüm. Aman ne kalabalık, ne kalabalık! Bir yığın insan.
Bu kadar insan içinde üç deliye rastladım. Biri tam arkamda uzunca bir süre beni takip etti. En son çıkardığı seslerden ürküp arkamı döndüm. Hızlandığını fark edince kendimi bir mağazaya attım. Mağazada karşıma bir hortlak resmi çıktı. Ben nereye gitsem resim de o yöne dönüyordu. Üç boyutluymuş meğer. Shakespeare’inkini çok beğendim. Ciddi bir ifadeyle eli yüzündeyken siz yürüdükçe eli iniyor ve gülümsüyor. Yoksa tersi miydi?
Her neyse tekrar yola düştüm. Bu kez dev bir mağaza önünde çok hareketli bir müzikle kalabalığı durduran bir deliye rastladım. Müziğe ayak uydurarak dans ediyordu. Bu deliyi daha önce de defalarca görmüşlüğüm vardı. Hep böyle müziğin taştığı mağazaların önünde bekler ve dans ederdi. Onu izlerken gülmeden edemedim. Gülerken göz ucuyla bir başkası tarafından izlendiğimi fark ettim. Bu izleyici bir başka deliden başkası değildi. Ben dans eden deliye gülümserken, o da bana bakıp gülümsüyordu. Kendimi komik buldum. Hangimizin dünyası gerçekti? O bende gülünecek ne görmüştü acaba?

Kaos olursa, ne olur?

Kaos çıksın istiyorum. Tüm bu kabul edilmişlikler, tüm bu düzen dağılsın. Bu alışkanlıklar/alıştıklarımız gitsin.
Okuduğum okulları düşünüyorum, ders kitaplarımı elime alıyorum. Ve duvarımda çerçeveli (babam yaptırmıştı) bir diploma olmasına rağmen, kendime esasen ne öğrenmiş olduğumu soruyorum. Bana takdir edilen bu belgeciğe gülmeden edemiyorum. Çektiğim kopyalar, ezberlediğim paragraflar geliyor aklıma. Hakikaten artık rutine giren edimlerim bile sorgulamamı törpüleyemiyor. Esasen ben ne öğrendim; düzene uyumlu bir insan olmaktan başka. Ta ki replikleri karıştırmaya, sıkılmaya, bozulmaya başlayınca kadar. Benden önce oynanmaya başlamış bu oyunu bozmak istiyorum. Bu düzen dedikleri sistemi, bu kendimizi bir şey sandıran belgeleri dağıtasım, yakasım geliyor. Ya yönetmen beni kovacak, ya bu film beni kusacak. Evet, bir gün diyelim, zaman öyle bir zaman ki kaos gelmiş. Doğru denilmiş, öğretilmiş bilgilerden sıyrılmış sadece deneyimlerimizle karar verir halde yaşıyoruz diyelim.
Ne olur?

Bilmeme üzerine…

Bilmemeye inanıyorum ben. Bugün bilmemenin savunusunu yapacağım. Methiyesi de denebilir. Bilmemezlik şaşırtıcı ve büyülüdür. Bu nedenle bilmekten hep kaçtım sevgili okuyucu. Bana “sen ne bilirsin ki” dediklerinde “bilmem ki” dedim. Mütevazılık yapmıyorum vallaha (tanığım büyük). Düpedüz bilmemekten söz ediyorum.

Oysa çoğumuz o kadar emin, o kadar bilgili ki. Hayır, bazen yaparım ama amacım iğnelemek de değil okuyucu. Ayrıca bilenlere özendiğim de olmuştur desem yalan olmaz. Ama ben bilinemezliği savunuyorum. Bilmediğimi biliyor, ama bildiğimi sandığım şeyden şüphe ediyorum sevgili okuyucu.

Çünkü bilgiler değişiyor, çünkü algılar değişiyor, çünkü dünya düz bir tepsi sanılırken uçurumdan düşmeyeceğine inanarak (dikkat çekerim okuyucu) gitmiş kâşifler vardı. Çünkü varız, çünkü ölüm de var. Çünkü sorularım çok, çünkü sormaktan korkmuyorum. O halde bilmiyorum.