Doyumsuzluk

Doyumsuzluk her zaman kötü sonuçlar doğurur mu?Sadece maddi alanda değil manevi anlamda da doyumsuzluklarımızın ne kadar farkındayız?Doyumsuzluk uyumsuzluk mu getirir?
Çocukluktan başlayan bir süreç belki her şey gibi.Anneler ve babalar çocukları daha gak guk demeden onlara hayatta en iyi şartları sunmaya gayret ederlerken bu gayret kontrolden çıkıveriyor çoğu zaman.Ve çocuk istemeden arzu ettiği etmediği birçok olanağa kolayca ulaşabildiğinde elindekilerin kıymetini bilmiyor ve savaşarak elde etme durumundan uzak büyüdükleri için sahip oldukları için çok da mutluluk duymuyorlar…

Anneler ve Kızları İçin

“Annenin kaderi kıza dedikleri doğru mu?”

YAĞMUR

Yağmur yağıyor. Mutfak camındayım. Nasıl üşüdüğümü
bilemezsin. Menekşelerim çiçek vermiyor artık anne.
Söylediğin gibi hep dibinden su verdim ama…

Şimdi telefon açsam sana, sesini duymak da yetmiyor ki.
Hep aynı cümleler; “Babamlar nasıl, ilacını aldın mı?”
Nedenini bilmediğim bir ağlamak var içimde.
Bir yerlere sığdıramıyorum yüreğimi. Bazen mutfakta
dalıp giderdin yemek yaparken, tahta kaşıkla
tencerenin başında öylece ne düşünürdün acaba?
Özlemek çok fena anne. Anlamak seni; daha da fena…

Omuzlarım ağrıyarak uyanıyorum sabahları.
Benim kızımın omuzlarımı ovmasına daha çok var.
Gittikçe sana mı benziyorum ben, ya da
“Annenin kaderi kıza” dedikleri doğru mu?
“Baban eskitir her şeyi kızım” demiştin bir kez,
anlamamışım meğer, eskiyormuş anneciğim.
Omzunu ovacak kalmıyormuş meğer aynı evin içinde.
Şimdi duysan bunları ne üzülürsün; mutsuz mu kızım diye,
çoktan kendinden vazgeçmiş bir sesle. Mutsuz değilim de anne,
yağmura ve mutfağımdaki kedere çare bulamıyorum.

Evimi topluyor, toz alıyor, patlıcan kızartıyor,
televizyon seyrediyor, akşam çalan kapıyı açıyorum,
açtığımı gören olmuyor.
Pişirdiğim yeniyor da, güzel olmuş denmiyor.
Çay demleniyor, demleniyor, demleniyor…

Kederim mutfağımın her yerine yerleşiyor.
Ah nasıl eskiyor her şey anne, nasıl eskiyor.
Eskilerimi de atmaya kıyamıyorum. Seni çok özlüyorum.
Bana yasakladığın bahçeler, sana da mı uzaktı hep?
Gidemeyişine ağladın mı sende? Ne zaman eskiyor sevgiler?
Ödenen bedellerin acısı geçince mi? İşte böyle,
kalbimde bir acı. Şarkılar seni söyler.

İclal AYDIN

ÖLÜM VE ŞİİR

“Fotograf ve Ölüm” adlı Fuliyama’nın yazısını incelerken, geçenlerde okuduğum karşılaştırmalı bir metin geldi aklıma.Karacaoğlan ve Orhan Veli’nin şiirlerinde ölüm düşüncesi üzerine bir yazı.Ölümü kabullenişleri,ölüme kafa tutuşları,ölümden kaçışları ve kaçınılmaz bir son olarak görüşleri şiirlerinden örneklerle verilmeye çalışılmış.

“Ölüm, tarihin başlangıcından bu yana insanlığın temel meselelerinden biri olmuştur. En eski devirlerinden itibaren bütün bilim dalları; din, felsefe, mitoloji kendi bakış açısıyla varlığın menşeini, ölümü, ölüm ötesi dünyayı tanımlamaya çalışmıştır. Her devirde toplumsal bir üst kurum olarak kabul edilen bu müesseseler insanlığın sorularına muhtelif cevaplar üretmişlerdir. Dinin ve mitolojinin, bir öte dünya inanışı ile açıkladığı ölümü felsefe akıl merkezli bir düşünüş ile cevaplamaya çalışmıştır.

İnsanı ilgilendiren her meselede olduğu gibi ölüm; hem dünya edebiyatında hem de Türk edebiyatında ele alınmıştır. Şair ve yazarlar şiirlerinde, eserlerinde ölümü işlemiş, onu algılayışlarını kendilerince ifade etmeye çalışmışlardır. Kimi şairler Mevlana gibi ölümü şeb-i arus görmüş, hep onu arzulamışlardır. Kimi şairler ise Cahit Sıtkı Tarancı gibi ölümü hayatlarından çıkarmak istemiş, görmezden gelerek ondan hep kaçmışlardır. Biz, çalışmamızda farklı zamanlarda yaşamış, zihinleri farklı düşünce sistemleri içerisinde yoğrulmuş iki şairin ölüme bakışlarındaki benzeyen ve ayrılan noktaları incelemeye çalışacağız.

Karacaoğlan 17. yy. da yaşamış kudretli bir halk şairidir. Kozan’da doğmuş bir yaşında annesini kaybetmiştir. Küçük yaşlarda da babasının askerden dönmemesi üzerine yalnız kalmıştır. Genç yaşlarda da memleketini terk edip diyar diyar gezmiş bir şairdir. Karacaoğlan kendi döneminde ve kendinden sonraki dönemlerde yetişmiş birçok şairi etkileyen güçlü bir şairdir.

Karacaoğlan, geleneksel göçebe kültür içerisinde yetişmiştir.İlim ve sanat bu merkez çevresinde teşekkül etmiştir. İnsanların hayata bakışı, hayatı algılayışı böyle bir arka plana sahiptir.Milli duygularımızı, bedii hislerimizi samimi ifadelerle terennüm etmiştir. Kendi muasırı birçok saz şairi gibi doğrudan doğruya klasik edebiyatın tesiri altında kalmamış, sade ve tabi şiirler yazmıştır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, doğa, aşk ve ölüm şiirlerindeki başlıca temalardır. Lirik bir şairdir. Açık sözlüdür. Ölümle ilgili şiirlerinde de bu açıklık göze çarpar. Özünde insanı temel alışının bir neticesi olsa gerektir ki ölümü şiirlerinde etkili bir şekilde ifade etmiştir.

Orhan Veli ise 20.yy da yaşamış (1914–1950) Cumhuriyet dönemi Türk şairlerindendir. Orhan Veli’yi anlamak için yaşadığı dönemi bilmek gerekir. Şair, yüzyıllardır Türk toplumunu ayakta tutan dinamiklerin yıkıldığı, düşünce hayatında bir karmaşanın yaşandığı zor bir dönemin çocuğudur. Batılılaşma düşüncesiyle birlikte, 20. yy da ana kılavuz akıl bilimdir. Batının kavramsal ve kurumsal yönlerinin yanında davranış biçimi olarak da algılanması eğilimi bu dönemde de varlığını hissettirmiştir. Dini hayatın yaşayıştan uzak kaldığı görülmektedir. Orhan Veli böyle bir dönemde yaşamış, ve etrafında gelişen fikirlerin etkisi altında kalmıştır. OrhanVeli, modern zamanların şairidir. Tabi olarak Karacaoğlan’dan farklı bir zihniyete sahiptir. Bizim kültürümüzde daha ziyade Tanzimatla beraber görülmeye başlayan modernleşme, Batılılaşma hareketleri ile zahirde ve batında birçok unsur değişmiştir. Batıya açılan aydınımız, yabancısı olduğu, kendi fikri yapısıyla taban tabana zıt fikir akımlarıyla, düşünce disiplinleriyle karşılaşır. Tanpınar’ın ifadesiyle, Tanzimat’tan itibaren düşünce dünyamızın merkezinde yer alan mutlak yıkılmıştır. Bu aydınımızın düşünce yapısında karmaşanın olmasına, düşünce buhranları geçirmesine sebep olmuştur. Aydınımız adeta bir bir trajedi yaşamıştır. Yüz yıllardır kabul edilen, inanılan, şüphe dahi edilmeyen metafiziğe dayalı itikadlar Batının etkisiyle sarsılmaya başlar. Pozitivizm, rasyonalizm ile metafiziğe dayalı itikadlar yerini şüpheye bırakır. Bu dönemlerin ardından geleneksel kültüre ait birçok unsur, adet, inanış tarihe karışmıştır Şiirlerinde çocukluk, yaşama sevici, ikinci dünya savaşı, aşk, sıradan insanların yaşayışı gibi konuların yanı sıra öte duygusu, yolculuk, hüzün, yalnızlık, iç sıkıntı, ölümü işlemiştir.

Orhan Veli’de ölüm her şeyden önce bir yok oluştur. Ölümü, hayatın bir parçası olarak ele alır. Ölümü tema olarak işlediği şiirlerinde ilgisini ölümün ardındaki âlemden çok onun hayatla, canlılıkla bağlantısı üzerinde yoğunlaşmıştır. Ölüm tüm soğukluluğuyla ve genellikle karamsar bir ruh halinin ürünü olarak yansıtılmıştır. Orhan Veli’nin Son Türkü şiiri ile Karacaoğlan’ın Var Git Ölüm şiirlerini karşılaştıralım:

Ölüm ardıma düşüp de yorulma
Var git ölüm, bir zamanda gene gel
Akıbet alırsın komazsın beni
Var git ölüm, bir zamanda gene gel

Karacaoğlan hayatı boyunca pek mutlu olmamıştır. Ama ölümü hiçbir suretle arzu etmez. Şair bu şiirinde ölümle adeta konuşuyor. Onu canlı bir varlık gibi tasavvur ediyor. Ölümün şairin ardına düşüp yorulmasının gereksiz olduğunu söylüyor. Sonunda canını alabileceğini vurguluyor. Şair ölümü istememekle birlikte ölümün varlığını kabul ediyor.

Şöyle bir vakitler yeyip içerken
Yeyip içip yaylalara gezerken
Gene mi geldin ben senden kaçarken
Var git ölüm, bir zamanda gene gel

Şair yiyip içip yaylalarda gezdiği zamanlarda bile ölümden kaçmak istiyor ama ölüm daima onunladır. Şairin bu dörtlükte gene mi geldin demesi şairin ölümün izlerini hayatının her safhasında taşımasıyla ilişkilendirilebilir. Karacaoğlan bir yaşındayken annesini kaybetmiştir. Çocukluk döneminde babasından ayrı kalmıştır. Ölümün soğukluğunu hep ensesinde hissetmiştir.

Çıkıp bozkurtlayın ulaşamadım
Yalan dünya sana çıkışamadım
Eşimle dostumla buluşamadım
Var git ölüm, bir zamanda gene gel Aslına bakılırsa

Karacaoğlan hayattaki bazı duyguları tatmamış oluşunu ölümden kaçış sebebi olarak gösteriyor. Bozkurtlayın ulaşamadım ifadesinde şairin kurtlar gibi hızlı olup bazı duyguları tadamadığını anlattığını düşünebiliriz. Çünkü kurtlar çok hızlı hayvanlardır. Şair ikinci mısrada yalan dünyaya karşı gelemediğini söylüyor. Yalan dünya ifadesi dünyanın bir yalan gibi yok olacağını ifade ediyor. Şair ölüm karşısında çaresizliğini anlıyor, ondan kendisine zaman tanımasını istiyor. Şairde dünyaya ait bazı lezzetleri tatma arzusu var. Karacaoğlan’ın hayatına baktığımızda dünya lezzetleri karşısında talihsiz olduğunu görürüz, memleketinden bile istemediği kızla evlenmemek için kaçtığı rivayet ediliyor.

Karacaoğlan der derdim pek beter
Bahçede bülbüller şakıyıp öter
Anayı atayı dün aldın yeter
Var git ölüm bir zamanda gene gel.

Şairin derdi pek beterdir. Bahçede bülbüllerin şakıyıp ötmesi Karacaoğlan’ın derdinin bir dışa yansımasıdır. Artık yeter diyor. Ölümün farklı şekillerde karşısına çıkmasından bıkmıştır. Ölüme kafa tutuyor, ondan bıkkınlığını dile getiriyor. Karacaoğlan ölümü böyle ifade ederken Orhan Veli ise ölümü şu şekilde ele almıştır:

Kaybolmak üzere suya düşen bilezik;
Bak bütün kırışıklar silindi sudan.
Son saatimde mi uyandım uykudan,
Neden geçen yıllardan içim ezik?

Şair bir insanın hayatını bir bileziğin suya düşmesi imgesiyle anlatır. Suyun üzerindeki kırışıklıklar yaşamın meşgaleleridir; kırışıkların sudan silinmesi ile hayat biter. Ayrıca bilezik değerli olmayı sembolize ediyor. Şair için hayat da bir bilezik gibi değerlidir. Şair ölümü son saatinde fark ettiğini söylüyor. Şiire baktığımızda şiir 1936’da yazılmış. Bu da hemen hemen şairin okulunu bıraktığı yirmi iki yirmi üç yaş dönemine rastlıyor. Şairin ölümü sefaletle birlikte algıladığını söyleyebiliriz. Şair geçen zamandan nedenini bilmese de eziklik hissediyor.

Orhan Veli de Karacaoğlan gibi sıkıntılar içinde yaşamıştır. İkisi arasında temel bir fark vardır. Orhan Veli hayatın anlamını ararken sıkıntı çekmiştir. Karacaoğlan ise istemese de hayatın acılarıyla karşılaşmak zorunda kalmıştır.

Durdu beni ölüme götüren kervan
Eski bir şarkı söyleniyor rüzgârda
Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda
Benim ilahilerim hala okunan

Şair kendi ölümünü zihninde canlandırıyor. Rüzgârda eski bir şarkı var. Ve şair kendi şiirlerinin sevmeyi bilen dudaklarda hep yaşayacağını ifade ediyor. İlahi “Allah’ın birliğini, azamet ve kudretini anlatan veya telkin eden manzumelerdir.” Bu yönüyle şiirleri ilahilere benziyor. Şair de ilahiyi içselleştiriyor. Şiirlerinin sevmeyi bilen dudaklarda; ilahiler gibi öldükten sonra da hep okunacağını savunuyor. Bu şekilde şair şiirlerini değerli olduğunu anlatmıştır. Orhan Veli 1944’te İşte Mecmuası’nda sanatı için şöyle der:

“İnsanların refahı için söyleyeceğim üç beş sözün faydası olacaksa, sanatımı bu fayda uğrunda kullanabilirim. Fakat dikkat ediyorsunuz ya, sanatımı diyorum. Çünkü sanatın ne olduğunu bilmeyen insanlar, bu işin ne olduğunu bilmeyen insanlar bu işin ne olduğunu yine anlamayacaklardır.” Şair arkasında bir şeyler bırakmak istiyor. Karacaoğlan da ise böyle bir kaygı yoktur. O sadece hiç tatmadığı lezzetleri tatmak ister. Karacaoğlan ölümün varlığını kabul eder. Orhan Veli’de ise ölüm karşımıza yok oluş olarak çıkar.

Sevdiğim ellerime dokunaraktan…
Beni çağıran bir eda var sesinde
Bu muydu insanlara son nefesinde
Görüneceğinden bahsedilen şeytan?

Sevdiği ellerine dokunuyor. Şair ölmeden kendisine görünen sevgilidir. O dakikalarında sevgilisi yanındadır. Sesiyle şairi çağırıyor. Son iki mısrada ölüme ironik bir bakış var. Şair “Bu muydu?” diyerek ölümle alay ediyor. Orhan Veli ölüme ve geleneksel kültür içerisinde ölümle ilgili olarak inanılan hususlara karşı ironik bir yaklaşım sergiler. Ahmet Kabaklı Orhan Veli için şöyle diyor: “Orhan Veli’nin şiirinde hayatla ve dünya güzellikleriyle insanoğlu arasında sıcak ilişkiler kurulmuştur. Zaten dünyanın dışında her şeyi inkâr eder gibidir. İçindeki (boşluk inançsızlık) duygusunu bir çeşit tapınma gibi…” Orhan Veli’de ölüm bir ironi olarak karşımıza çıkarken Karacaoğlan’da ölüm kaçınılmaz bir kaidedir. O sadece ölüme kafa tutmaktadır. Bu kafa tutma ölümü kabullenmeyişinden değil ölümün hayatı boyunca ona acı vermesindendir. Sular çekilmeye başladı köklerdeIsınmaz mı acaba ellerimde kan?Ah! Ne olur bütün güneşler batmadan Bir türkü daha söyleyeyim bu
yerde!..

Şair artık ölmektedir. Suların köklerde çekilmesi demek bedenin yavaş yavaş soğumasıdır. Şair ölümü bir son olarak gördüğü için onu kabullenemiyor. Dünyada ebedi kalma arzusu var. Şair cevabını bildiği bir soruyu soruyor. İkinci mısra şairin son bir umutla da olsa hayatta kalmak için çırpınışlarını verir. “Ah!” ifadesi şairin ölüm karşısındaki çaresizliğine bir iç çekiştir. Şair ölmeden bir türkü daha söylemek istiyor. Bunu hayattan biraz daha kâm almak olarak düşünebileceğimiz gibi şairin kendi ölümünün ardından onu hatırlatan şiirler bırakmak istediğini de düşünebiliriz. “Şair dünyanın güzelliklerini sırf bakışıyla değil, duyu organlarının hepsiyle, (yaşamanın şehvetiyle) tatmak dileğindedir.”
diyen Ahmet Kabaklı şairin kam almak istemesindeki düşünce boyutunu ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak şunları diyebiliriz; ölüm karşısındaki çaresizlik her iki şair için de söz konusudur. Her iki şairde de ölüm bireysel olarak ele alınmıştır. Dünyevi hayatın bitişiyle ilgili bir mesele olarak işlemişlerdir. Ölümden sonrasıyla ilgili iki şairin şiirinde de bir fikir verebilecek ifadeler yoktur. Ancak geleneksel kültürün içerisinde yetişmiş, bu sebeple geleneksel bir inanç yapısına sahip olan Karacaoğlan’ın ölümü bir son olarak göremeyeceğini söyleyebiliriz. Zaten şiirinde de ölümün daha geç gelmesini arzulamaktadır. Bu onun ölüm fikrine çokta yabancı olmadığını göstermektedir. Orhan Veli’ninde Karacaoğlan gibi ölümden kaçışı söz konusudur.

Ancak Ahmet Kabaklı’nın da ifade ettiği gibi şairin içindeki inanç boşluğunun onu acı bir ümitsizliğe ittiği görülür. Ancak Orhan Veli ölümü bir bitiş olarak görürken Karacaoğlan’da böyle bir anlayış olduğunu söyleyemeyiz. Nitekim Karacaoğlan’ın ölüm üzerine yazdığı semaileri de vardır. Orhan Veli ölümü insan hayatındaki yeri ve sonrasındaki geleneksel ritüeller olarak ele almıştır. Her iki şair de ölümden kaçmak istiyor. Bu kaçış Orhan Veli’de sonsuzken Karacaoğlan’da zamanlıdır. Orhan Veli’nin bir şeyler bırakma çabasını, ölüm için ayrım noktası olarak görebiliriz. Her iki şair de insanın ölüm karşısındaki hislerini açık bir şekilde bizlere duyurmayı başarmışlardır.

Demet GEDİKOĞLU

KAYNAKÇA:

Hakan Sazyek,Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Garip Hareketi,
Orhan Okay, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri Poetikası
Ahmat Kabaklı, Türk Edebiyatı,
Orhan Veli Kanık, Tüm Şiirleri,
Memet Fuat, Karacaoğlan: yaşamı, sanatçı kişiliği ve şiirlerinden seçmeler,
Mustafa Necati Karaer, Karacaoğlan: Hayatı, sanatı, şiirleri,
Hayrettin Rayman, Karacaoğlan’ın Şiirlerinde Ahenk

Sâbit bin Kurra

Sâbit bin Kurra

Sâbit b. Kurra, Emevî halifesi Me’mun’a danışmanlık yapmış ve huzurundaki tartışmalara katılmış, verimli ve nitelikli bir bilim adamıdır.

Sabiî bir ailenin çocuğu olarak Harran’da doğan (d.821) Sâbit b. Kurra (ö.901)1, gençlik yıllarında sarraflık mesleği ile uğraştı. Bu yıllarda nasıl olduğu tam olarak bilinmeyen bir biçimde Arapça, Yunanca, Süryanice ve Rumca’yı çok iyi bir biçimde öğrendi. Aykırı düşünceleri sebebiyle Sabiîler ile anlaşmazlık içerisine giren Sâbit, Bağdat’a gelirken yolda daha sonraları mekanik ve matematik konularında önemli eserleri kaleme alacak olan Benî Musa ailesinin üç oğlundan Muhammed b. Musa (ö.873) ile karşılaştı. Sâbit b. Kurra ile konuşan ondaki yeteneklerin farkına varan Muhammed, Beytü’l-Hikme’deki çeviri faaliyetlerine katılmayı teklif etti. Böylece Sâbit, Bağdat’ta bir müddet sonra Halife el-Mutezid’in (saltanatı: 892-902) huzuruna çıktı.2

Kısa süre sonra Halife tarafından müneccimler grubuna dahil edilen3 Sâbit bununla yetinmeyerek, kendi yakınları olan Sabiîlerin Bağdat’ta sosyal ve siyasî bir statü kazanmaları için çalışmış ve yönetimle yakınlığı sebebiyle bu amacına ulaşmıştır. O, artık Bağdat’taki Sabiîlerin reisi konumuna yükselmiştir.4

Sabit bulunduğu konumun verdiği güçle, Irak’ta sabiîleri yüksek mevkilere getirmiş, sosyal ve siyasal statülerini üst seviyelere çıkarmıştır.5

Nitekim Sâbit sayesinde, Sabiîler Bağdat’ta sarayda ve bürokraside önemli görevler üstlenmişlerdir. Bununla birlikte onun takipçileri ve akrabaları, devlet özel katipliği, saray doktorluğu ve hey’etşinaslık, müneccimlik gibi stratejik mevkilerde bulunmuşlardır.6

Şu olayın Sâbit’in şöhretini arttırdığı söylenir: Sâbit, kalp krizi geçiren ve öldüğü zannedilen bir kasabı, uyguladığı yöntemlerle hayata döndürmüştür. Bunu duyan halife el-Mutezid, Sâbit’e tedaviyi nasıl yaptığı ile ilgili sorular yöneltmiştir:

Bir gün halifelik sarayına giderken, yolda acı acı bir ağlama sesi işittim. Dediler ki, bu kasap dükkanının sahibi aniden öldü, ona ağlıyorlar. Bunun üzerine beni hemen oraya götürmelerini istedim. Ağlaşan kadınları susturup, cenazenin yanından çıkardım. Oradaki gençlerden birini çağırarak, cenazenin sırtına vurmasını istedim. O cenazenin sırtına vururken diğer bir gençten bir fincan getirmesini istedim. Cebimdeki hazır bulundurduğum ilacı fincandaki su ile karıştırdıktan sonra, cenazenin ağzını açarak içirdim. Bunun üzerine cenaze aksırarak gözlerini açtı. Bu olay müthiş yankı uyandırdı. Bunun üzerine halife beni çağırarak bunu nasıl başardığımı sordu. Ben de, bu kasabın önünden geçerken, onun hayvanların ciğerlerini yararak, tuzlayıp yediğini görürdüm. Bu tavrının bir gün onu kalp sektesine uğratacağını düşünerek, kasabı dışardan gözetime aldım. Bunun için de bir ilaç hazırladım ve onu hep yanımda bulunduruyordum. Bu gün kasabın aniden öldüğünü duyunca hemen yanına gittim. Nabzı atmıyordu. Sırtına vurarak önce nabzının çalışmasını sağladım, sonra da hazırladığım ilacı içirerek onu canlandırdım. 7

Sâbit, özel doktoru olduğu8 halde, halife kendisine “Reîsü’l-Etıbba ve’l-felâsife” ünvanını vermemiştir.9

Ayrıca, o, İslâm’ı kabul etmesi hususunda kendisine yapılan teklifleri kabul etmemiş ve Harran’ın geleneksel yıldız-gezegen kültüne inanan bir pagan olarak ölmüştür. Halifenin sarayındaki statüsü o kadar yüksektir ki, Sâbit, bizzat hükümdarın da bulunduğu teolojik tartışmalarda, İslâm ve diğer tek tanrıcı (monoteist) dinlere karşı Harran çok tanrıcılığını (politeizmini) ve paganizmini savunmuştur. 10

Beytü’l-Hikme’nin en önemli dört çevirmeninden biri olan Sâbit b. Kurra’nın, yaptığı çevirilere bakıldığında sayıca epeyi çok olduğu görülmektedir. Burada Katip Çelebi’nin “Sâbit b. Kurra’nın çevirileri olmasaydı kimsenin felsefeye dair kitaplardan faydalanamayacağı söylenir.” sözlerini hatırlatmak yerinde olacaktır.11

Çeviri işindeki çevirmenlerin tamamına yakını Nesturî veya Yakubî Hristiyanlardan oluşmaktaydı. Bu hususun bir tek istisnası ise pagan filozof Sâbit b. Kurra’dan başkası değildi.12

Sâbit’in, matematik, astronomi, tıp, mantık, eczacılık, geometri, felsefe ve musikî ile ilgili telif, yorum ve özet çok sayıda eserin sahibi olduğu bilinmektedir.13 Dağların oluşumu, güneş ve ay tutulması, kızamık ve çiçek hastalıkları gibi konular hakkında da eserleri mevcuttur.14 Bunların sayısı konusunda çeşitli rakamlar ileri sürülmektedir. Bazı araştırmacılara göre, 10’u Süryanî ve Sabiî inançları ve tarihi ile ilgili olmak üzere toplam 133,15 bazı düşünce tarihçilerine göre ise 150 kadar Arapça, 15 dolayında ise Süryanice çalışması bulunmaktadır.16 Bu eserlerden elliden daha çoğu günümüze kadar gelebilmiştir.17

Yine Sâbit’in Süryani olarak yazdığı Hermes’in Kitabı adlı eseri, Arapça’ya çevrilince Hermesci düşüncenin yayılmasına hizmet etmiştir.18 O, özellikle Aristo’nun Organon adlı eseri üzerinde durmuştur. Eflatun’un Cumhuriyet’ini incelemiş ve bu eserle ilgili olarak Eflatun’un Cumhuriyet’indeki Remzlerin İzahı isimli bir eser telif etmiştir. Matematik alanında yeni kuramlar ortaya atmış olan Sâbit, Grek öncesi bilgi külliyâtı üzerine araştırmalarda bulunmuştur.19

Sâbit’ in bazı eserleri şunlardır:

Kindî’ye Reddiye (Süryanice) (bunu daha sonra öğrencilerinden İsa b. Useyyidin’n-Nasrânî, Arapça’ya çevirdi), Deniz Suyunun Tuzlu Oluşunun Sebebine Dair, Calinus’un Gıdalar Üzerine Olan Kitabının Özeti, Ay Tutulmasının Belirtileri Üzerine, Güneş ve Ay Tutulmasının Nedeni Hakkında, Süryanice ve Arapça’nın Grameri Hakkında

Bu eserler yanında, Süryanice yazılmış, Sabiîlerle ilgili bazı eserleri de şunlardır:

Ölülerin Tekfini Hakkında, Sabiîler’in İtikadı Hakkında, Taharet ve Necaset Hakkında, İbadetlerin Vakitleri Hakkında. Bu eserlerin yanında Sâbit’e atfedilen çok sayıda eserin varlığı da bir gerçektir.20

Astroloji, tıp ve matematik araştırmalarında söz sahibi olan Harranlı bilginler sülalesinin atası olan Sâbit, oğlu Sinan ve iki torunu Sâbit ve İbrahim ile birlikte bu geleneği sürdürmüştür21

İslâm filozofu Kindî ve ünlü çevirmen Kusta b. Luka ile çağdaş olan Sâbit’in, İslâm dünyasında mantığın gelişmesindeki katkısı inkar edilemez. Büyük çevirmen Huneyn b. İshak’ın okulunda da çalışan Sâbit, bu kurumun çalışanlarına yardım ve danışmanlık yaptı.22 Bununla birlikte Sâbit, Huneyn b. İshak’ın felsefî ve riyazî çevirilerinin düzenleme sırasını dizerek düzeltti.23 Nitekim o sayılar teorisinde, Öklid’in geride bıraktığı mirastan hareket ederek, değişik bir sonsuz sayılar dizisinin parçası olarak bir sonsuz sayılar kuramı geliştirdi.24

Çok sayıda öğrenci yetiştiren Sâbit’in, bunlar içerisinde çevirmen olanları şunlardır:

Süryanci’den Arapça’ya çeviriler yapan öğrencisi İsa b. Üseyyidi’n-Nasranî’ye, Sâbit nitelikli tercümelerinden dolayı ayrı bir önem verirdi. Bu öğrencinin, Sâbit’e sorduğu soruları, sonraları bir eser (Kitâbû Cevebât-ı Sâbit li-Mesâil-i Îsâ İbn Esîd) haline dönüştürmüştür.25

Sâbit’in diğer önemli bir çevirmen öğrencisi de oğlu Sinan b. Sâbit’tir ki, bilimsel gelişimini babasının yanında tamamlamıştır.26

Ayrıca torunlarının da kendisinin öğrencisi olan Sâbit’e, Harran’dan Bağdat’a kadar bir çok Sabiî bilgin ve çevirmen bilim öğrenimi için yanına gelmiştir.27

Ayrıca Bağdat’tayken bir çok defa güneşi gözlemleyerek incelemelerini bir kitapta toplayan Sâbit’in28 edindiği bilgileri sadece astronomiyle sınırlı kalmamış, matematik, felsefe ve tıp alanında önemli çalışmalarda bulunmuştur.29

901 yılında ise Bağdat’ta hayatını kaybetmiştir.30

Sâbit’in ölümünden sonra, onun çalışmaları ve sistemi, oğlu Sinan,31 torunları Sâbit32 ve İbrahim33 ve torununun oğlu Ebû’l-Ferec tarafından sürdürülmüştür.34

Sâbit’in telif ettiği kitaplar, Doğu’da ve Batı’da okunmuş, incelenmiş ve yeni orijinal çalışmalara kaynaklık etmiştir. Eserleri İslâm dünyasında okunan Sabit’in, çalışmaları XII. yüzyılda Batı’da başka dillere çevrilmiştir. Sâbit’in izleyicileri arasında Beyhâkî’nin rivayetine göre, torunu Muhammed b. Câbir el-Harranî el-Battanî (ö.929) ismi kayda değer olanıdır. Battanî, Me’mun döneminden sonraki en önde gelen astronom ve bilgin olarak kabul edilmektedir.35

Sonuç olarak Harran Sabiîlerinin İslâm düşünce tarihinde felsefe, matematik, tıp, astronomi ve tabiî bilimler alanında çeviri ve telif faaliyetindeki çok önemli rolü, Sâbit b. Kurra ile ortaya çıkmıştır. Onun için Katip Çelebi, “Sâbit bin Kurra’nın çevirileri olmasaydı, kimsenin felsefeye (hikmete) dair kitaplardan faydalanamayacağı söylenirdi” demektedir.36 Dolayısıyla İslâm filozoflarının ortaya koyduğu muazzam bir düşünce hareketi, yani İslâm felsefesi gibi bir alanı Sâbit ve diğer çevirmenler olmasaydı, ya hiç olmayacaktı ya da çok kısır kalacaktı.

Doç. Dr. Bayram Ali ÇETİNKAYA

Dipnotlar
1- İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 295, 297; De Lacy O’Leary, How Greek Science Passed to the Arabs, second impression, London 1951, 172; Nicholas Rescher, The Development of Arabic Logic, Pittsburgh 1964, 108.
2- Muhammed İshâk İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, tah: Nâhid Abbâs Osman, Doha 1985, 548; İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 295; W. Montgomery Watt, İslâmî Tetkikler İslâm Felsefesi ve Kelâmı, çev: S. Ateş, Ankara trz, 49-50; Yuhanna Kumeyr, İslâm Felsefesinin Kaynakları, çev: Fahrettin Olguner, II. baskı, İstanbul 1992, 137(24 nolu dipnot); Kazım Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, Ankara 1997, 34-35; Ömer Ferrûh, Târîhu’l-Fikri’l-Arabî ilâ Eyyâmi’bni Haldûn, IV. baskı, Beyrut 1983, 280; Rescher, The Development of Arabic Logic, 106, 108.
3- İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 295; Cemâluddin Ebu’l-Hasan el-Kâdî’l-Eşref Yusuf el-Kıftî, Ahbârul-Ulema bi Ahbâri’l-Hükemâ, Kahire, 1326, 81; Zahîrüddin el-Beyhakî, Tarihû Hukemâi’l-İslâm, Dımeşk, 1946, 20.
4- İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, 548; İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 295; Kıftî, Ahbârul-Ulema bi Ahbâri’l-Hükemâ, 41; Beyhakî, Târihû Hukemâi’l-İslâm, 20; Watt, İslâmî Tetkikler İslâm Felsefesi ve Kelâmı, 49-50; Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, III. baskı, İstanbul 1997, 84; Mustafa Demirci, Beytü’l-Hikme, İstanbul 1996, 120; Joel L. Kramer, Humanism in the Renaissance of Islam (Abû Sulaymân Al-Sijistânî and His Circle), second revised edition, Leiden 1993, 21.
5- Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, 84.
6- Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, 84.
7- İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 297; Kıftî, Ahbârul-Ulema bi Ahbâri’l-Hükemâ ,84-85.
8- Bkz. İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 297; Kıftî, Ahbârul-Ulema bi Ahbâri’l-Hükemâ ,84-85.
9- Max Meyerhof, Mine’l-İskenderiye ilâ Bağdat, et’Turâsü’l-Yunânî fi’l-Hadârati’l-İslâmiyye içinde çev: Ahmet Bedevî, IV. baskı, Beyrut 1980, 72.
10- Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, 84; Şinasi Gündüz, Anadolu’da Paganizm Antik Dönemde Harran ve Urfa, Ankara, 2005, 43-44; Şinasi Gündüz, Son Gnostikler Sâbiîler, II. baskı, Ankara 1999, 34; F. E. Peters, Aristotle and The Arabs: The Aristotelian Tradition in Islâm, New York 1968, 289.
11- Kramer, Humanism in the Renaissance of Islam, 85; Ramazan Şeşen, “İlk Tercüme Faaliyetlerine Umûmî Bir Bakış”, İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, c. VII, cüz. 3-4, İstanbul 1979, 13 (naklen; Katip Çelebi, Keşf el-Zunûn, neş: M. Şerafeddin Yaltkaya, R. Bilge el-Kilisî, II. baskı, İstanbul 1971-1972, 1594); Demirci, Beytü’l-Hikme, 186.
12- Macid Fahri, İslâm Felsefesi Tarihi, çev: Kasım Turhan, II. baskı, İstanbul 1992, 20-21; Ülken, Uyanış, 66; Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, 36.
13- İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 298-300; Kıftî, Ahbârul-Ulema bi Ahbâri’l-Hükemâ, 81; Rescher, The Development of Arabic Logic, 108; Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, 36; Peters, Aristotle and The Arabs: The Aristotelian Tradition in Islâm, 169; Kemal Elyâzıcı, A. Ğataş, Kerim, E’lâmu’l-Felsefeti’l-Arabiyye, IV. baskı, Beyrut 1990, 91.
14- Demirci, Beytü’l-Hikme, 121.
15- Bkz. İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, 586-589; İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 298-300; Demirci, Beytü’l-Hikme, 121.
16- O’Leary, How Greek Science Passed to the Arabs, 173; Gündüz, Anadolu’da Paganizm Antik Döneminde Harran ve Urfa, 43-44; Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, 36.
17- Ramazan Şeşen, Urfa Tarihi, Ankara 1993, 60.
18- Bayrakdar, İslâm Felsefesine Giriş, 72
19- Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, 36.
20- İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, 548-549; İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 298-300; Kıftî, Ahbârul-Ulema bi Ahbâri’l-Hükemâ, 81-85; Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, 38. B. A. Rosenfeld-A. T. Grigorian, Dictionary of Scientific Biography, (XIII, 288-295) adlı eserde Sâbit’in telif ettiği eserlerin bir dökümü verilmektedir. Sabit b. Kurra’nın eserleri için bkz.Şeşen, Urfa Tarihi, 60-69.
21- İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 300-307; Kıftî, Ahbârul-Ulema bi Ahbâri’l-Hükemâ,; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, 586-589; İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 298-300; Kıftî, Ahbârul-Ulema bi Ahbâri’l-Hükemâ, 42-43; Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, 36.
22- İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 295; Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, 66; Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, 7; Demirci, Beytü’l-Hikme, 120.
23- Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, 66-67 (naklen; Bouyges: Sur le Plantis d’Aristote-Nicolas, Beyrut 1923).
24- İsmail Râci el-Fârukî-Luis Lâmia el-Fârukî, İslâm Kültür Atlası, çev: M. O. Kibaroğlu, Z. Kibaroğlu, III. baskı, İstanbul 1999, 361.
25- İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, 549; İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 298; Kıftî, Ahbârul-Ulema bi Ahbâri’l-Hükemâ, 81.
26- İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, 549; İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 298; Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, 38.
27- Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, 38.
28- İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 295; Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, 66; Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, 7; Demirci, Beytü’l-Hikme, 120; Ferrûh, Târîhu’l-Fikri’l-Arabî ilâ Eyyâmi’bni Haldûn, 280.
29- Demirci, Beytü’l-Hikme, 120-121.
30- İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 295; Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, 66; Sarıkavak, Düşünce Tarihinde Urfa ve Harran, 7; Demirci, Beytü’l-Hikme, 120; Ferrûh, Târîhu’l-Fikri’l-Arabî ilâ Eyyâmi’bni Haldûn, 280; Rescher, The Development of Arabic Logic, 108.
31- İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, 549; İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 300-304; Peters, Aristotle and The Arabs: The Aristotelian Tradition in Islâm, 289.
32- İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 304-307; Kıftî, Ahbârul-Ulema bi Ahbâri’l-Hükemâ, 77-78; Kramer, Humanism in the Renaissance of Islam, 85; Peters, Aristotle and The Arabs: The Aristotelian Tradition in Islâm, 289.
33- İbn Ebî Useybia, Uyûnû’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba, 307; Kıftî, Ahbârul-Ulema bi Ahbâri’l-Hükemâ,42, 44.
34- Demirci, Beytü’l-Hikme, 121-122.
35- Demirci, Beytü’l-Hikme, 121-122.
36- Kramer, Humanism in the Renaissance of Islam, 85; Rescher, The Development of Arabic Logic, 108-109; Şeşen, Urfa Tarihi, 60.

Şaka mı gerçek mi ?

Öğrenci tezi

ABD’de Massachusetts İnstitute of Technology’de okuyan bir öğrencinin tanık olduğu bu öykü, bir tez çalışmasının nelere yol açacağını göstermesi açısından ilginç bir örnek oluşturuyor:

Bir lisansüstü ögrencisi bir yaz mevsimi süresince her gün üzerine siyah-beyaz çizgili bir tişört giyerek Harvard futbol sahasına gider.

15 dakika boyunca sahayı bir uçtan diğer uca yürüyerek yerlere kuş yemi serper.

Bu arada cebinden bir hakem düdüğü çıkartıp öttürür. Yağmur, çamur demeden hergün aynı saatte aynı hareketleri törensel bir ciddiyetle yapar.

Derken sonbahar gelir, futbol mevsimi başlar. Harvard futbol takımının ilk maçı oynanacaktır.

Siyah-beyaz tişörtlü hakem başlama düdüğünü çalar ve o anda olanlar olur.

Yüzlerce kuş sahaya hücum eder ve doğal olarak maç ertelenir. Bu arada öğrenci tezini vermiş ve mezun olmuştur.

Beyin tıkacı

Bu ilginç öykü ABD’ den Alexandra Donahue’nun arkadaşı Linda’nın başından geçiyor:

Arkansas’a akrabalarını ziyarete giden Linda, alışveriş için bir süpermarkete gider. Arabasını park ederken yanındaki park etmiş arabanın sürücü mahalinde oturan kadın dikkatini çeker.

Kadın ellerini başının arkasına kavuşturmuş, gözleri kapalı, kıpırdamadan durmaktadır. Linda, kadının durumunda bir tuhaflık sezer, ancak müdahale etmez. Alışverişini tamamlayıp, arabasına döndüğünde kadını hala aynı pozisyonda görünce dayanamayıp arabanın camına vurur:

“Iyi misiniz?”.
Kadın cevap verir:
“Başımdan vuruldum. Beynim dışarı akmasın diye tutuyorum”.

Bu cevap üzerine telaşlanan Linda, süpermarket yetkililerinden yardım ister. Ambulans çağrılır. Otomobilinin kapı kilidi kırılarak açılır ve kadın dışarı çıkartılır. Ancak büyük bir şaşkınlıkla kadının başının arkasında bir parça ekmek hamurunu sıkıca bastırarak tuttuğu görülür.

Sonunda olay anlaşılır.

Kadının marketten satın aldığı mayalı ekmek hamurunun poşeti, otomobilin içindeki sıcak havanın etkisiyle, tabanca sesine benzer bir sesle patlamış; hamur parçaları büyük bir hızla çevreye saçılmıştır.

Duydugu sesi tabanca sesi, başının arkasına yapışan hamuru kurşun deliğinden dışarı sızan beyni sanan kadın, Linda’nin gelişiyle sanal kâbustan kurtulur.

Kızarmış hayalet

Bu öykü Yeni Zelanda’dan Kay Martin’ e ait:

Akşam yemeğine arkadaşlarını çağıran Kay, yemekten önce küçük bir aperatif hazırlarken bir tavuğun acı acı bağırdığını duyar.

Sesin nereden geldigini merak eden Kay bahçeye çıkar. Bahçede bir şey göremez.

Ancak ses daha yakınlardan, hatta mutfaktan gelmektedir.

Giderek yükselen sesin kaynağını keşfettigi zaman tüyleri diken diken olur. Kızarmasi için fırına yerleştirdiği tavuktan çığlık çığlığa sesler gelmektedir. “O anda elim ayağım boşandı. Tavuğu canlı canlı pişiriyorum sandım. Korkudan az daha ölüyordum.” diyor..
Tavuğun çığlıkları Kay’inkiler ile birleşince konuklar mutfaga üşüşür ve çığlıkların nedeni ortaya çıkar. Tavuğu fırından çıkartan konuklar, hayvan sogudukça seslerin kesildiğini fark ederler.

Yeni Zelandâ da tavuk çiftliklerinde hayvanlar, bizde olduğu gibi boynu kesilerek öldürülmez.
Kay’in akşam yemeği için hazırladığı tavuğun ses telleri kesilmediği için tavuğun karnında biriken buhar, hayvanın boğazından geçerken büyük bir basınçla ses tellerini harekete geçirmiştir.

Bu olaydan sonra, tahmin edebileceginiz gibi, Kay bir daha evinde tavuk pişirmez.