Evren genişliyor mu, yoksa biz öyle mi algılıyoruz?

Carlos Castaneda’nın Kartalın Armağanı’nda Sağ ve Sol yan bilinci bölümünde, aşağıdaki gibi bir paragraf geçiyor. Bu kitabı ilk okuduğumda da sol yanda yaşanan olayların yoğunlaştırılmış bir bütün halinde olduğu konusuna kafam takılmıştı. İkinci kez okurken kitabın o bölümüne geldiğimde bu sefer ışık çaktı. Sanki bu sefer daha iyi algıladım olayı. Önce kitabın o bölümünde Carlos Castaneda ne demiş ona bakalım.

Kısaca hatırlatmak gerekirse, La Gorda ve Castaneda birlikte rüya görme çalışmaları yapıyorlar. Ve bu gördükleri rüyalarla Don Juan ve onun grubundaki diğer savaşçılarla ilgili anıları yeniden yaşıyorlar ve görüyorlar. Böylelikle sol yanda yaşanan olayları yavaş yavaş hatırlamaya başlıyorlar. Castaneda’nın bu durumla ilgili yorumu şöyle;

”La Gorda ve ben bir zaman sonra, sol yanımızdaki algı zenginliğinin edim sonrası farkına varma sonucu olduğunu fark ettik. Etkileşimimiz, onu anımsayabilme kapasitemizin ışığında gerçekleşiyordu. İşte o anda, o yüksek bilinç durumlarında her şeyi tek yığın, ayrıştırılması olanak dışı ayrıntılardan meydana gelen hacimli tek bir kütle biçiminde algıladığımızın farkına vardık. Bu her şeyi bir anda algılayabilme yetisine yoğunluk adını verdik. Yıllar boyu, bu deneyim yığınlarını oluşturan ayrı parçacıkları inceleyebilmenin olanak dışı olduğunu düşünüyorduk.; bu parçacıkların us yönünden herhangi bir anlam oluşturacak bir süreklilik içinde bir sentezini oluşturmaya çalışmıştık. Bu tür sentez oluşturamadığımız için, anımsayamıyorduk. Anımsama yetisinden yoksun oluşumuz, gerçekte algılarımıza yönelik anılarımızı bir temele oturtamamamızdan kaynaklanıyordu. Deyim yerindeyse, anılarımızı herhangi bir temele oturtamıyor, onları bir düzene sokamıyorduk. Deneyimlerimiz, bizim için oradaydılar, ama onlara ulaşabilmemiz olanaksızdı. Çünkü bu yoğunluk duvarı tarafından engellenmişlerdi.”

Burada bahsedilen yoğunluğu şöyle açıklayabiliriz. Evreni düşünürsek eğer, evren genişliyor. Bunun tersi düşünüldüğünde, evrenin bir toplu iğne ucu kadar küçülebileceği ve kütlesinin yoğunlaşacağı söyleniyor. Evrenin genişlemesinin, evrenin yorumlanmasını sağladığı yönünden bakarsak eğer; evren genişleyerek yorum yapmamızı sağlayacak zaman olgusunu oluşturuyor. Yani o boşluğu zaman dolduruyor. Belli bir dizgeye olanak tanıyor böylelikle. Eğer evren yoğunlaşmış bir kütle olsaydı o zaman şu anki evren yorumumuz da olamazdı. Evrenin içerdiği her şey küçük bir kütlede katışmış bir vaziyette olacaktı. Böylece algılayabileceğimiz dünyalar olmayacaktı, zaman olmayacaktı. Ama o kütle bütün bunları içerecekti, içinde zaman olmadan.

Olaya sol yan bakımından bakarsak eğer, bir başka benzetme ile tarif edeceğim yine. Bizler birer algılayıcıyız, aslında yorumcu da diyebiliriz. Bilgisayar programından örnek verirsek eğer çalışan bir exe program ve programın veri çektiği bir veritabanı vardır. Veritabanında veri katışmış bir şekilde hiçbir yorum içermeden mevcut olur. Program ise o veriyi veritabanından çekerek yorumlar ve anlamlı bir dizgeye sokar. Program olmadan sadece veritabanına baktığımızda bize anlamsız gelen, birbirinden bağımsız görünen bilgi parçacıkları ile karşılaşırız. Ve bu bilgiler bir anlam ifade etmez. (Veritabanını yoğunlaşmış bilgi kütlesi olarak tanımlayabiliriz.) Ancak bir program devreye girdiğinde o veriler anlamlı bir hale dönüşür. Eğer tonali yada kendi dünyasal varlığımızı bir yere koyarsak, biz yada tonal bir exe dir, Nagual/sol yan ise veritabanı diyebiliriz. Carlos Castaneda ve La Gorda rüyalar yolu ile aslında veritabanından (yoğunlaşmış kütle) bir bilgiyi alıp, tıpkı evrenin genişlemesi gibi onu genişleterek, boşluğa yayarak, tonal’de anlaşılabilir, yorumlanabilir bir hale getirerek hatırlıyorlar olayları. Yani sıkıştırılmış bilgiyi genişletiyorlar ve ona bir dizge kazandırıyorlar. Böylelikle hatırlıyorlar. Elinde bir veritabanı olan, orada anlamlı bir şeylerin varlığını hisseden birinin elinde onu yorumlayacak exe programının olmaması gibi bir durum bu. Rüyalar yolu ile de bu yoğunlaştırılmış bilgi kütlesinden veri çekip, onu genişleterek yorumlamayı öğreniyorlar. Aslında Don Juan’ın neden tonali korumak gerektiği konusuna önem verdiğinin de açıklaması olabilir bu. Yani elinde yazılım kalmazsa, program bozulursa, o katıştırılmış bilgiyi asla yorumlayamazsın. Yani program olmadan veritabanı tek başına bir işe yaramaz diyebiliriz.

Ve belki de evren hala toplu iğne ucu kadar küçülmüş, yoğunlaşmış bir kütle şeklindedir de, onu biz genişleterek algılayabildiğimiz için, evreni genişliyor şeklinde algılıyoruz. Tamamen benim fikrim, katılmayabilirsiniz de… Eğer böyle ise, big bang denilen şey bir farkındalık patlamasından ibaret. Veritabanını yorumlayacak yazılımın, tonalin ilk ortaya çıkış anı. Evren hala yoğunlaşmış bir kütle halinde ise, diğer dünyaları algılamanın yolunun, diğer yoğunlaşmış kütleleri genişletmek olduğunu söyleyebiliriz belki de. Don Juan’ın dünya görüşünü genişletmek dediği şey bu olabilir. Ne bileyim belki de bütün kavramları birbirine karıştırmışımdır. J)) Eğer evren hala bir topluiğne ucu kadar katışmış yoğun bir kütle ise, mesafelerin de anlamı kalmaz. Mesafeyi yaratan şey, bu yoğun kütleyi algılayabilmek için genişleten zihnimiz. Yani mesafe, zaman sadece zihinde. Zihni durdurduğumuzda belki de genişlemeyi durduruyoruz, hatta küçültüyoruz. Bu nedenle de mesafe ve zaman olayı ortadan kalkıyor.

Neyse bu kadar şimdilik.

……………….

Off yatıyorum fikirler aklıma üşüşüyor. Yine aklıma birsey geldi. Şimdi evren bir topluiğne ucu kadar kücülebilir deniyor. Evet küçülebilir. Nasıl mı? Gözle görülemeyen mikroplara mikroskopla baktığımızda devasa yaratıklara dönüşüyorlar. Bizim algımız da evreni genişletmesi ve o sekilde algılaması aynı şey aslında. Yani perde dediğimiz şey aradaki bir mikroskop gibi. Evrene bir büyüteçle bakıyoruz diyelim. Ve bütün ölcümlerimiz, evreni boyutlandırmamız, mesafelendirmemiz bu büyütecin ardından gördüğümüz bilgi ile yapılıyor. O büyüteci aradan kaldırdığımızda evren bir toplu iğne başı kadar olacaktır. Büyütecle baktıgımız evrenin bir toplu iğneye kadar kücülebilecegine inanmak yada bunu idrak etmek zor olacaktır. Ayrıca kütlesini düşünürsek bu devasa görüntünün kücücük bir kütleye aynı yoğunlukta sığacağını aklımız almıyor ama aradan büyüteci kaldırdığımız zaman evrenin bir toplu iğne ucuna sıgdıgını görecegiz ve aynı kütle yoğunluğu ile olacak.. İşte algımız böyle bir büyüteç gibi işlev görerek kücücük bir kum tanesinden koca bir evren yaratıyor ve sonra bu evrenin büyüklüğü karşısında büyüleniyor ve gerçekte var olanı görmez oluyor. :)))))

Nasıl fikir?

Mandaravati ve Üç Aşığı

Mandaravati ve Üç Aşığı

Yamuna nehri kıyılarında Brahmansthala adında Brahmanlara ayrılmış bir yer varmış. Orada Vedaları bütünüyle bilen Agnisvamin adında bir Brahman yaşarmış. Onun Mandavarati adında çok güzel bir kızı olmuş. Tanrı öyle güzel bir kız yaratmış ki, cenneteki periler bile onu kıskanmışlar. Kız büyüdüğü zaman Kanyakunca’dan meziyetleri birbirine denk üç genç Brahman çıkagelmiş. Onların üçü de ayrı ayrı kızı babasından istemişler, kıza kim sahip olamazsa kendi hayatından vazgeçecekmiş. Fakat kızın babası hiçbirisine kızını vermemiş, çünkü hangisine verse diğer ikisinin ölümüne neden olacakmış. O yüzden kız evlenmeden kalmış. Üç genç de ay yüzlü güzelin aşkı yüzünden yemeden içmeden kesilmişler, adeta bitkisel bir yaşam sürmeye başlamışlar.

Derken genç kız aniden ateşli bir hastalığa yakalanmış ve ölmüş. Kız öldükten sonra kedere kapılan Brahmanlar, cenazeyi süsledikten sonra kızın cesedini ölülerin yakıldığı mezarlığa götürmüşler ve yakmışlar. Bir tanesi bir kulube yapmış ve onun küllerini yatağı yapmış; orada dilencilikten kazandığı sadakalarla yaşamaya devam etmiş. İkincisi onun kemiklerini almış ve onlarla Ganj nehrine gitmiş. Üçüncüsü ise bir çileci olmuş ve yabancı diyarlara yolculuğa çıkmış.

Çileci amaçsızca dolaşırken, Vacraloka adında bir köye gelmiş.Orada bir Brahmanın evinde misafir olmuş Brahman onu nezaketle ağırlamış. Yemeğe oturdukları sırada bir çocuk ağlamaya başlamış. Susturmak için yapılan bütün çabalara rağmen çocuk susmamış ve öfkeye kapılan evin hanımı, onu kollarına alıp yanan ateşe atmış. Hemen o anda çocugun yumuşak bedeni kül haline gelmiş. Misafir çileci bunu görünce, tüyleri diken diken olmuş ve “Eyvah eyvah Ben bir şeytan brahmanın evine gelmişim. Burada yemek yemeyeceğim, eğer yiyecek olursam günaha girerim” demiş.

O böyle deyince ev sahibi de demiş ki; “Şimdi ölüyü sapasağlam dirilten tılsımımın gücünü gör.” Böyle dediği anda tılsımın bulunduğu kitabı almış, okumuş ve ateşin üzerine atmış. Çocuk daha önceki halinden hiçbir farkı olmaksızın dirilmiş.

Böylece Brahman sakinleşmiş ve yemeğini yemeğe razı olmuş. Evin sahibi kitabını rafın üzerine koymuş, ve yemeğini bitirdikten sonra yatmaya gitmiş. Fakat ev sahibi uykuya dalınca çileci ürpererek kalkmış ve sevgilisini de aynı şekilde diriltebileceğini düşünerek kitabı raftan almış.

Kitapla birlikte evden ayrılmış. Gece gündüz yol alarak sevgilisinin yakıldığı mezarlığa gitmiş O anda kızın kemiklerini Ganj nehrine atmaya gelmiş olan ikinci brahmanı görmüş. Mezarlıkta bir kulube yapıp sevgilisinin külleri üzerinde yatan Brahman ı da bulunca ikisine birden seslenmiş. “Bu kulubeyi kaldırın, ben bir tılsım buldum, onun gücüyle sevgilimi canlandıracağım. “ Israrla böyle üsteleyen ve kulubeyi bozan çileci Brahman kitabı açmış ve büyüyü okumuş. Sihir okunduktan sonra kitabı ateşin üzerine atmış ve kız canlanmış.

Kızın dirildiğini gören Brahmanlar, ona tekrar delice aşık olmuşlar. Hepsi de onu istediği için kavgaya tutuşmuşlar. Birincisi demiş ki, “O benim karımdır çünkü benim büyümün gücü sayesinde dirildi.” İkincisi:” O bana aittir çünkü kutsal banyo yerlerinin etkisi ile dirilmiştir.”

Üçüncüsü de :” O benim karımdır çünkü ben onun küllerini sakladım ve çileciligimle onun hayata dönmesine neden oldum.” Demiş.

Öyküsünü bitiren Vetala krala sormuş; “Ey kral, şimdi bu kavgaya adaletinde bir son ver. Kadın kimin karısı olmalı? Eğer biliyorsan ve söylemiyorsan kafan parça parça olacak!..”

Hadi bakalım saksılar çalışsın 🙂

Prens, Vezirin Oğlu ve Padmavali

Prens, Vezirin Oğlu ve Padmavali

Varanasi adında bir kent varmış. Şiva’nın yaşadığı bu yer, kutsal varlıklarla dolu imiş ve Kailasa dağının yaylası gibiymiş. Ganj nehri de tıpkı devamlı boyunda takılı bir kolye gibi, oradan akarmış. İşte bu şehirde Pratapamukuta adında bir kral yaşarmış. Ateş nasıl ormanı helak ederse, bu kralın yiğitliği de düşmanlarının ailelerini helak edermiş. Onun Vacramukuta adında bir oğlu varmış. Bu çocuk o kadar yakışıklıymış ki, Aşk Tanrısı yanında hiç kalırmış. Ayrıca düşmanları onun cesaretini iyi bilirmiş. Bu prensin canından çok sevdiği Buddhişarira adında bir arkadaşı varmış. Bu da vezirin çok zeki olan oğlu imiş.

Bir keresinde prens ve vezirin oğlu ava çıktığında çok uzaklara gitmişler ve oklarıyla aslanların kellelerini uçura uçura giderken, büyük bir ormana gelmişler. Öten kuşları, öbek öbek açmış çiçekleriyle orman adeta bir aşk evi gibiymiş. Ormanın içinde prens ve vezirin oğlu büyük bir göl görmüşler. Gölde renk renk açmış nilüfer çiçekleri arasında, hizmetkarları ile birlikte oraya banyo yapmaya gelmiş, göksel güzellikte bir kız varmış. Kız güzelliği ile adeta gölü dolduruyormuş ve mavi lotuslardan yeni bir orman yaratıyor gibiymiş. Ay gibi güzel yüzünün utangaçlığını gizlemek için beyaz bir lotusla yüzünü kapatmış ve hemen o anda gönlünü prense kaptırmış. Prens de aynı şekilde ona aşık olmuş.

Prens ona ve hizmetçilerine bakıp kızın kim olduğunu düşünürken, kız ülkesini ve başka bilgileri içeren işaretler yapmaya başlamış. Çiçek kolyesinden bir lotus çıkarıp onu kulağına takmış ve diş yaprağı denilen bir mücevher biçimine gelene kadar bir süre kıvırmış. Sonra başka bir lotüs alıp onu da kafasına koymuş ve elini anlamlı bir biçimde kalbinin üstüne bastırmış. Prens o anda ne anlama geldiğini anlayamamış ama vezirin zeki oğlu anlamış.

Prens kızdan ayrılıp kendi ülkesine döndükten sonra, mutsuzluktan perişan olmuş. Bir gün vezirin oğlu dayanamayıp prense kızın kolayca elde edilebileceğini söyleyince oğlan kendini kaybetmiş ve “Nasıl elde edebilirim ki, ne adı belli, ne ailesi ne de ülkesi? Neden beni rahatlatmaya çalışıyorsun?” demiş. Bunun üzerine vezirin oğlu yanıtlamış.

“Ne? Sen işaretle kızın sana ne anlatmaya çalıştığını anlamadın mı? Lotüsünü kulağına koymakla kız “ Ben Karnotpala ülkesinde yaşıyorum” demek istedi. Diş yaprağı mücevheri yapmakla “ Ben fil dişi oymacısının kızıyım” demek istedi. Lotüsü başına koyarak adının Padmavati olduğunu; elini kalbinin üzerine koymakla da, “Bu kalp senindir” demek istedi. Şimdi ben biliyorum ki, Kalinga bölgesinde Karnotpala adında bir kral yaşar. Onun sarayındaki gözde kişilerden biri, fildişi oymacısı Sangramavardhana’dır. Onun canından çok sevdiği kızının adı da Padmavati’dir. Bütün bunları halkın ağzından duymuştum ve o nedenle kız sana işaretler yaparken bunların hepsinin anlamını çözmüştüm.”

Prens vezirin zeki oğlundan bunları işitince çok sevinmiş ve bir plan yapmışlar. Ava çıkar gibi yapıp aslında sevgilisine kavuşmak için onun yaşadığı yöne doğru yola çıkmışlar. Prens yolda hızlı atlarıyla maiyetindekileri atlatıp Kalinga ülkesine vezirin oğlu ile birlikte varmışlar. Sarayın çok yakınında oturan yaşlı bir kadının evine misafir olarak yerleşmişler.

Vezirin oğlu yaşlı kadına fildişi oymacısını tanıyor musun diye sormuş.Yaşlı kadın “Onu iyi tanırım, ben onun dadısıydım, şimdi de kızına dadılık yapıyorum. Ama şimdi oraya gidemem zira üstümde elbiselerim yok, onları benim kötü kalpli kumarbaz oğlum gördüğü yerde hep alır.”

Vezirin oğlu ona elbisesinin üst parçasıyla başka hediyeler vermiş ve eklemiş. “Sen bizim anamızsın, senden rica ettiğimiz şeyleri lütfen yap, fildişi oymacısının kızı Padmavati ye git ve seni gölde görüp aşık olan prens geldi ve beni sana gönderdi de”. Yaşlı kadın verilen hediyelere memnun olmuş ve kabul edip doğruca Padmavati’nin yanına gitmiş, kısa süre sonra yanına gelmiş. Prens ve vezirin oğlu ne oldugunu sorunca, “Ona gizlice, buraya geldiginizi söyledim. Bunu duyunca beni azarladı ve kafuru sürülü elleriyle her iki yanagıma da vurdu. Onurum iki paralık oldu ve ağlayarak geri geldim. Bak yavrum ellerinin izi yanaklarımda görülüyor” diye konuşmuş.

Bunları duyan prens ümitsizliğe kapılmış, ancak vezirin zeki oğlu ona eğilip fısıldamış. “Üzülme, düşüncesini açıkça söyleyemese de dadısına vurup yanaklarına on parmağının izini çıkarmakla kız şunu demek istiyor; önümüzdeki 10 gün içinde bekle, çünkü bu arada görüşmek mümkün değil.”

Vezirin oğlu prensi bu şekilde yatıştırdıktan sonra pazara gitmiş ve gizlice altınlarını satmış. Yaşlı kadına çok lezzetli yemekler hazırlatmış ve üçü birlikte yemişler. 10 gün sonra vezirin oğlu yaşlı kadını yeniden kıza göndermiş. Lezzetli yiyecek ve içeçeklere düşkün olan kadın kızın evine gitmiş ve geri gelmiş; “Gittim ve hiç konuşmadım ama beni gene azarladı ve bu kez kırmızı boyaya batırdıgı 3 parmağı ile göğsümü işaretledi.” Demiş.

Vezirin oğlu prense “Endişe edilcek bir şey yok, kırmızı boyayla 3 parmak işareti yapmakla kız üç geceye kadar seni kabul edemem demek istemiş.” Diye açıklama yapmış.

3 gün daha beklemişler ve sonra tekrar yaşlı kadını göndermişler. Kadın kızın evine varınca, kız yaşlı kadını onurlandırmış, yiyecekler sunmuş kadını memnun etmiş. Akşam olupta kadın evine dönmek istediginde, dısarıda korkunc bir gürültü kopmuş. “Kaçın kaçın ipini koparan bir fil insanları ezerek buraya doğru geliyor! “ diye bagırısmalar duyulmuş.

Padmavati yaşlı kadına demişki, “Şimdi hiç güvenliği olmayan bu ana yoldan gitme, orada fil var; biz seni bir koltuga oturtup bir iple aşağıya sarkıtalım ve şu geniş pencereden evin bahçesine in. Sonra ağaca çıkıp şu duvarı geç, sonra diğer agactan aşagi in ve evine git.” Kız bunları dedikten sonra yaşlı kadın kızın dediklerini bir bir yapmış. Eve gelince de olup bitenleri anlatmış. Vezirin oğlu prense dönüp demiş ki, “Dileğin yerine geldi, kız sana izleyecegin yolu gösteriyor. Sen de aksam olur olmaz aynı yolcan kızın evine git ve aynı yoldan içeri gir.”

Prens akşam olunca, aynı ağaclardan ve duvardan gecerek eve ulaşmış. Ucunda koltuk olan, aşağı sarkıtılmış ipi görmüş ve koltuga oturunca onu bekleyen hizmetliler prensi yukarı çekmişler. Prens sevgilisine kavuşmuş. Prens orada kızla Gandharva usulu evlenmiş. (törensiz, şahitsiz birleserek evlenmek)

Aradan birkac gün gectikten sonra prens kıza şöyle demiş. “Arkadasım vezirin oğlu benimle birlikte gelmişti ve şu anda dadının yanında kalıyor, şimdi gidip onu bir görmeliyim, sonra tekrar sana dönecegim.” Bunu duyan kurnaz Padmavati aşığına sormuş. “Kocacıgım, sana bir soru soracagım. Sana yaptıgım işaretlerin anlamını sezebilmiş miydin? Yoksa bunları arkadaşın mı keşfetti?” Prens yanıt vermiş. “Ben hicbirsey anlamamıstım, arkadasım herseyi anladı ve bana anlattı.”. Bunu duyan güzel kız ”Bunu daha önce bana söylememekle hata etmişsin. O senin arkadasınsa benim de kardesimdir. Onu herkesin önünde onurlandırmalı hediyeler vermeliyim” demiş.

Prens vezirin oğlunun yanına döndüğünde, kıza işaretleri onun çözdüğünü anlattıgını söylemiş. Vezirin oğlu bunu pek onaylamamış ve prense tedbirsizce buldugunu söylemiş.

Ertesi gün dadının evine Padmavati’nin sırdaşı elinde yiyeceklerle gelmiş. Vezirin oğlunun sıhhatini sorduktan sonra, ona elindeki lezzetli yiyecekleri vermiş ve bu arada prensin bu yiyeceklerden yemesini engellemiş. Hanımefendisinin de kendisini bekledigini söyleyip oradan ayrılmış. Vezirin oğlu “ Bak simdi prensim, sana müthiş bir şey göstereceğim” diyerek, elindeki yiyeceklerden birini bir köpeğe vermiş. Köpek yiyecegi yer yemez ölmüş.

Prens şaşırmış ve bu garip olayın anlamı nedir? Diye vezire sormuş. O da açıklamış.

“Doğrusu bu kız benim zeki oldugumu anladı. Onun işaretlerinin ne anlama geldigini bildigimi biliyor, o yuzden bu zehirli yiyecekleri gönderdi. Bunları yiyip ölmemi istiyor.Çünkü bu kız sana aşık ve seni kaybetmek istemiyor. Eğer ben sağ kalırsam benim etkimle evine dönebilir ve onu terk edebilirsin diye düşünüyor. Ama kızmaya gerek yok Bu soylu kadını akrabalarından ayrılmaya razı etmelisin Ben sana onu kaçırman için bir yol önerecegim.”

O sırada dışarıdan bir gürültü gelmiş, insanlar “Eyvah kralın küçük çocugu ölmüş” diye bagırısıyorlarmıs. Vezirin oğlu bunu duyunca cok sevinmiş ve prense demişki.

“Gece saraya git ve kızı sarhoş et. O uykudayken uzun bir çivi ile kalçasına bir işaret koy, bütün mücevherlerini al ve pencereden sarkıttıgın iple geri dön. İşin kalan kısmını da sana daha sonra açıklayacagım.”

Vezirin oğlu sözlerini bitirdikten sonra üç uçlu bir çivi yaptırmış ve prense vermiş. Prens gece saraya kızın odasına gidip kızı sarhos ettikten sonra vezirin oğlunun dediklerini tek tek yapmış.

Ertesi sabah vezirin oğlu mezarlığa gitmiş ve süratle bir çileci kılığına girmiş, prensi de çömezi kılığına sokmuş. Ona demişki, “Git ve kızın mücevher takımının bir parçasını pazarda satar gibi yap, fakat ücretini yüksek söyle ki kimse almaya kalkışmasın, ama herkes onun çalındıgını anlasın. Ve eğer seni tutuklamaya kalkısırlarsa hic cekinmeden “ Bunu bana satmam için ruhsal önderim verdi” dersin.

Bunun üzerine prens elinde mücevherle pazarda mucevheri göstere göstere dolaşmış ve tutuklanmış. Onu hemen kasabanın baş hakimine götürmüşler. Hakim bu mücevheri nereden buldugunu sorunca da prens “ Bunu bana satmam için ruhsal önderim verdi” demiş. Kasabanın yargıcı vezirin oğluna gelmiş ve sormuş. “Öğrencinizin elinde duran gerdanlığı nereden buldunuz?” .

Kurnaz adam rol yapmaya başlamış. “Ben ormanlarda dolaşan bir çileciyim. Şans eseri yolum buraya düştü. Geceleyin mezarlıkta dururken değişik yönlerden gelmiş bir takım cadılar gördüm. Onlardan bir tanesi çıplak kalbi üzerine koyduğu lotüsle prensi getirdi ve onu Bhairava ya sundu. Çok büyük güçlere sahip olan ve sarhoş durumdaki cadı dualarımı okudugum sırada yüzünde iğrenç ifadelerle tespihimi almaya çalıştı. Çok kızdıgım için büyü yapıp üç uçlu çatalımın ucunu kızdırıp kalçasına işaret koymuştum. O sırada bu kolyeyi onun boynundan aldım. Şimdi onu satmam gerekir, zira bu bir çileci için uygun degil.”

Yargıç bunları işittikten sonra gidip krala haber vermiş. Kral kaybolan inci kolyenin bu oldugunu görerek güvenilir yaşlı bir kadını, fildişi oymacısının kızının kalcalarında çilecinin söz ettiği işaretin olup olmadıgına bakmak üzere göndermiş. Yaşlı kadın geri döndügünde işaretin çok net göründüğünü söylemiş. Kral kızın bir cadı olduğuna ve cocugunu öldürdügüne hükmetmiş. Sonra çileci kılıgındaki vezirin oğluna gidip ona Padmavati’yi nasıl cezalandırması gerektigini sormuş. Onun önerisi ile kızın akrabaları sarayda kalmak koşulu ile, kızı sehirden kovmak kararı almış. Kız bütün bunların vezirin oğlunun hilesi oldugunu tahmin etmiş. Aksama dogru vezirin oğlu ve prens atlarına atlayıp, ağlamakta olan kızın yanına gelmişler. Onu yatıştırdıktan sonra kendi krallıklarına doğru yola çıkmışlar. Orada prens kızla mutlu bir hayat sürmüş. Ancak fildişi oymacısı, kızının ormanda vahşi hayvanlar tarafından parçalanıp yendigini düşünerek kederinden ölmüş. Daha sonra da karısı ölmüş.

Krala bu öyküyü anlatan Vetala sormuş.

“Şimdi benim bu öykü ile ilgili bir tereddütüm var, bana bunu açıkla; Kızın annesiyle babasının ölümünden kim sorumludur? Ey kral, eğer doğru yanıtı bulamazsan kafanı yüz parçaya bölerim bilmiş ol.”

Evet ben de simdi size soruyorum, kızın anne ve babasının ölümünden kim sorumludur?

Yanlış cevap verirseniz kelle gidecek. Ona göre iyi düşünün :)))

Hortlağın 25 Öyküsü

Arkadaşlar size zaman zaman bazı masallar göndereceğim yazmaya fırsat buldukça. Bunlar Hint masalları ve oldukça ilginçtir. Çünkü her masalın sonunda bir soru sorulur. Bu sorunun cevabını size aynı gün yazmayacağım, sizden cevaplamanızı isteyeceğim. Cevabı sizin cevaplarınızdan sonra vereceğim. Bu 25 masaldan oluşan bir kitaptan aslında. Size masalları özetleyerek özünü kaybetmeden aktarağım. 25 öykünün bir tanesi, çerçeve öykü. Bu Çerçeve öykü aslında masal içinde masal gibi. Çerçeve öyküyü okumazsanız devamını ve olayın bütünlüğünü anlayamazsınız. İlk yazacağım öykü çerçeve öykü olacak tabiki. Bu masalların sonunda soracağım sorulara katılırsanız, çok eğlenebiliriz. Cünkü masallar çok farklı bir mantıkla bakmamızı saglıyor olaylara ve cok farklı düşünemedigimiz cevaplar çıkabiliyor. Hem düşündürücü hem de eğlendirici olacak kanımca. Hepinizin katılımını bekliyorum J)

Kısaca, masallarda geçen karakterlerden bahsedeyim size. Hortlağın 25 Öyküsü (Vetalapançavimşati) bir hint klasiğidir. Burada geçen Vetala, hortlak anlamına gelir. Batıda karşılığı vampirdir. Vetala dirilebilen ölüdür. Pançavimşati ise Sanskrit dilinde, 25 sayısını ifade eder. İki sözcük yan yana Hortlagın 25 Öyküsü manasına gelir. Bu aslında 24 öykü olan ve biri de çerceve öykü olan bir masal serisidir. Öyküleri Vetala denen hortlak krala anlatır ve krala bir soru sorar, kral bu soruyu bilemezse ölecektir, bilirse Vetala şimpapa ağacına yeniden asılır. Öyküde geçen kral, Vikramasena oğlu Trivikramasena ‘dır. Efsaneye göre, birden fazla Vikrama görülür, ve bu ismin Vikrama’nın 3.cü bedenlenmiş hali olarak kullanılmış olabiliceği tahmin edilmektedir.

Bu kral ile ilgili efsanelere göre, Vikrama, yaşlı kral Gandharbasena’nın ikinci oğludur. Kralın dört kraliçeden birbiirnden üstün 6 oğlu vardır. Baba ölünce, Şank adındaki en büyük oğlu tahtta geçmek için çalışmış ama Vikrama onu öldürerek tahta kendisi geçmiştir. Onun cesaretinden etkilenen prensler ona Vira (Cesur) adını takmış ve ona boyun eğmişlerdir. Vikrama hükümdarlığı boyunca topraklarını genişletmiş,tüm hindistanın efendisi olmuş ve kendi adıyla bir devre mührünü basmıştır.

Bir başka efsaneye göre ise, krallığın, Tanrı Indra ile Dhara kralı tarafından Gandharbasena’nın bir hizmetçi kadından olma oğlu olan Bhartarihari’ye verildigini anlatır. Bir süre kardeşler bir arada yaşarlar ancak bir süre sonra kavga ederler. Vikrama saraydan kovulur, sefil perişan bir halde diyar diyar dolaşır. Bir dönem Gucerat’da bir tüccarın yanına hizmetçi olarak sığınır. Bu sırada Bhartarihari, karısının kendisini aldatmasına sinirlenip, hayattan el etek çekmiş bir mezhebin çilecisi olmuştur, krallığı da kendi kaderiyle baş başa bırakmıştır. Sürekli gezmekte olan Vikrama Uccayini’ye geldiğinde krallığı başsız görür ve hemen kendisi başa geçer. Görkemli bir saltanattan ve birçok toprağı ülkesine kattıktan sonra düşmanı Shalivahana tarafından öldürülmüştür.

Evet kısaca tanıtalım dedik ama bu efsanelerden bahsetmeden olmazdı :))) Simdi gecelim öykümüze 🙂

Hortlağın 25 Öyküsü (Çerçeve Öykü)

Godavari ırmağı kenarında, Pratishtana adında bir yer varmış. Çok eskiden orada, Tanrı Indra gibi güçlü, Vikramasena oğlu, ünlü kral Trivikramasena yaşamış. Bu kral, resmi görüşmelerini yaptığı salonda otururken her gün, Kshantişila adında bir dilenci onu ziyaret eder, ona saygılarını sunar her seferinde bir meyve verirmiş. Kral da aldığı meyveleri haznedarına teslim edermiş. Bu şekilde 10 yıl geçmiş. Yine dilenciğinin gelip meyve sunduğu bir gün kral bu kez meyveyi, sahibinin elinden kaçmış küçük bir maymuna vermeyi tercih etmiş. Maymun meyveyi yemiş ve o anda meyvenin içinden ölçülemez değerde bir mücevher çıkmış.

Bunu gören kral haznedarına sormuş; “Bugune kadar sana verdiğim meyveleri nereye koydun?” Kralın sorusundan korkan haznedar,

“Onları, kapısını açmadan pencereden hazineye atmıştım. Eğer efendimiz emrederse gidip bakayım” demiş.

Kral da hemen gidip bakmasını emretmiş ve haznedar hemen gidip bakmış geri gelip şöyle söylemiş.

“Hazinedeki bütün meyveler çürümüş, ancak ortada pırıl pırıl parlayan göz alıcı bir mücevher yığını var.”

Bunu işiten kral .çok memnun olmuş, mücevherleri haznedarına vermiş ve ertesi gün huzuruna gelen dilenciye sormuş;

“Neden benim için bu kadar büyük bir zenginlik harcadın? Eğer söyleseydin verdiğin meyveleri almazdım.” Kralın bu sorusuna dilenci şöyle yanıt vermiş.

“Sadece cesur bir kişinin yardımıyla yapabileceğim bir büyü biliyorum. Bu cesur kişi sizsiniz kralım. Bana yardım etmenizi rica ediyorum.”

Bunun üzerine kral yardım edeceğine söz vermiş. Çok mutlu olan dilenci, krala ne yapacağını söylemiş. “15 gün sonra akşam büyük mezarlıkta banyan ağacının altında sizi bekleyeceğim. O gün o saatte benimle buluşmalısınız.” Kral tamam diye karşılık vermiş ve dilenci mutlulukla oradan ayrılmış.

O gün geldiğinde, kral verdiği sözü hatırlamış ve kılığını değiştirip, başına siyah bir bez bağlayarak kılıcını kuşanmış, karanlık çökerken korkusuzca bu mezarlığa gitmiş. Etrafta korkunç Bhutalar, vetalalar uçuşuyor çakallar uluyormuş. Kral onlardan korkmadan, dilencinin dediği ağacı aramış ve dilenciyi orada ağacın etrafına daire çizerken görmüş.

Kral seslenmiş, “İşte geldim dilenci, senin için ne yapabilirim söyle!”

Kralın sesini duyan dilenci sevinmiş ve demiş “Ey kahraman, şimdi buradan güneye uzunca bir yol gitmelisin, orada bir şimpapa ağacı var. O ağaçta asılı bir ceset var, o cesedi alıp bana getirmelisin. Lütfen bana yardımcı olur musun?”

Sözüne sadık kral bunu duyar duymaz, “Pekala” diyerek güneye doğru yürümüş, bir süre gittikten sonra, ağaca ulaşmış. Ağac cenaze ateşlerinden yükselen dumanla kaplı imiş ve çiğ et kokan haliyle tıpkı bir Bhuta’ya benzemekteymiş. Bir iblisin omzunda durur gibi duran, ağaçta asılı cesedi görmüş. Ağaca tırmanıp ipi kesmiş ve ceset yere düşmüş. Ceset yere düşer düşmez acı duyan canlı bir insan gibi bağırmış. Onu canlı sanan kral, cesede dokununca cesetten bir kahkaha sesi işitilmiş. Kral cesedin bir Vetala tarafından ele geçirildiğini anlamış ve hiç çekinmeden;

“Niye gülüyorsun ki? Hadi yürü gidelim.” Demiş. Kral böyle konusurken Vetala süratle yerden kalkıp ağaca kendini yeniden asmış. Kral tekrar ağaca tırmanıp ipini kesmiş. Sonra Vetalayı omzuna atıp, yola koyulmuş. O böyle yolda yürürken, cesedin içindeki Vetala dile gelmiş ve şöyle demiş.

“Kral, yolda seni eğlendirmek için bir öykü anlatayım. Dinle!”

Evet arkadaşlar bu çerçeve öykümüzün devamında Vetala’nın anlattıgı öyküler ve sonunda krala sordugu sorular olacak. İlk öyküyü bu hikayenin ardından göndereceğim.

Sokak Köpeği

O sabah işe gitmek için her zamanki gibi otobüs durağında bekliyordum. Soğuk bir kış günüydü. Otobüslerin hangi semte gittiğine bakarken, sol tarafımda, bir insan boyunda olamayacak bir beyaz kıpırtının hareket ettiğini farkedip gözlerimi o yöne çevirdim. Gelen bir sokak köpeği idi. Bej renginde, yerden 30 cm yükseklikte bir köpek. Öylesine zayıftı ki, sadece deri ve kemikten oluşuyordu sanki. Güçlükle yürüyor, soğuktan ve dermansızlıktan tir tir titriyordu. Yavaşça geldi, durakta bekleyen şişmanca bir kadının bir metre berisinde durdu. Birkaç kere titredi olduğu yerde ve arka ayakları üzerine oturup, sabit tutmaya çalıştığı başını kadına doğru çevirdi ve kadına bakmaya başladı.

Kadın bir ev kadını görünüşündeydi. Fanilasını dirseklerine kadar sıyırıp, sürekli nemli ellerle dolaşan, mutfakta pişirdiği çöreklerin, böreklerin kokusunu gezdiği yerlere dağıtan kadınlara benziyordu. Belki de bu köpek onun için onun önünde durmuştu. Yemeklerle haşır neşir birisi yanında yiyecek de taşıyor olabilirdi ona göre. Ama evinde sıcak bir yemek kokusu olan bu kadın sokağa çıkınca, tanımadığı insanlarla göz göze gelmek korkusuyla, başını yukarı kaldırır, soğuk ulaşılmaz bir ifade takınır, sadece gelip geçen otobüslerle ilgilendiğini göstermek için yola boş gözlerle bakardı. Bu yüzden bir metre ötesindeki ona gözlerini dikmiş bakan köpeği farketmedi.

Köpek titreyerek ona umutsuzca bakmaya devam etti beni gör diyen bakışlarla, yanında yiyecek taşıdığını umut ettiği bu kadına. Kıskandım o anda o bakışları.
İçimden bana bak, bana bak diyordum, ama köpek de beni farketmiyordu, ısrarla kadının gözlerinin içine bakıyordu.

Sonra umudunu yitirdi, yavaşça yerinden kalktı ve titreyerek duraktan uzaklaştı…

O anda içime bir ateş düştü. Herkes aslında o köpek gibi bakıyordu, beni gör diyen bakışlarla… İnsanlar iyi kötü ne yaparlarsa yapsınlar görülmek için yapıyorlardı. Seni görmesi için baktığın sevgili, bir başkasına bakıyordu görülmek için. Görülmek için giyiniyordu insanlar, süsleniyordu. Görülmek için güzel evlerde yaşamak istiyorlardı. Görülmek için kariyer yapıyorlardı. Görülmenin manasını sahip olunan şeyler sanıyorlardı. İnsanlar onların güzel döşenmiş evlerine baktıklarında, bakılan kendileri sanıyorlardı. Masallarda bile
görülmek, sahip olunan şeylerdi. Külkedisi masalını hepiniz bilirsiniz. Bir peri gelip külkedisini süslemese, o yırtık kirli elbisesi ile gitse idi, prens onu farkedecek miydi? Büyük ihtimalle hayır.

Ve insanlar bu masallarla büyüdüler. Perilerimiz yoktu, sihirli değneği ile donatsın bizi. Ne yapacaktı insanlar peki? Kimisi çok çalışacaktı, öyle ki, hayatı işi olacaktı. Kimisi kendisini pazarlayacaktı. Kimisi öldürecekti, kimisi acındıracaktı, kimisi hırsla öfke ile dolacaktı, kimisi yalaka olacaktı, kimisi kıskanacaktı sahip olanları. Büyük çoğunluk ise umutsuzca tırmalayacaktı. Hayal etmedikleri evlilikleri yaptılar, hayal etmedikleri hayatları yaşadılar ve herşey yolundaymış gibi davrandılar. İçlerinde gömülüp kalmış, bakmaya korktukları gizli hazinelerini; utançla, kibirle, yalanla, ihanetle örttüler. Ne de olsa o hazine görülmezdi, hayatın kuralları vardı. Umutlarını, hayallerini, benliklerini gömdüler oraya. Giyindikleri kıyafete büründüler, herkes gibi oldular. İçlerindeki büyük destansı aşkı unuttular. Aşk yok ki dediler, mantık var. Aslında haklıydılar. Farklı olmak riskliydi, öldürücüydü. Toplum beslemezdi farklı olanı, aç kalırlardı. Hem tecrübeleri onlara göstermemiş miydi daha küçük bir çocukken, en güzel oyuncağa sahip çocuğun en çok sevilen çocuk olduğunu, herkesin onunla oynamak için can attığını. Onun kağıttan yaptığı şaheserine burun kıvırdıklarını görmemiş miydi? O zaman vazgeçmişti, kağıtlarından, makasından, uhu’sundan. Annesinin elinden tutup, göstermişti gösterişli uzaktan kumandalı arabayı, alması için ağlamıştı. Ve hayatının devamında hep ağlayacaktı, o köpeğin bakışı ile bakacak, içine gömdüğü hazinesinin kıpırtısı ruhunu sızlattığında, sahip olduklarına sarılacaktı. Nasılsın diye sorulduğunda, “Harikayım” diyecekti, içindeki binlerce farklı yanıtı bir kenara atarak.

Oysa ki en can alıcı sorudur “Nasılsın” sorusu. Çok derin bir sorudur.
“Ne hissediyorsun?” anlamındadır aslında ama basit bir kelime içine sıkışıp kalmış, kalıplaşmış bir sorudur. Cevaplar da kalıplaşmıştır. Çünkü gerçek hissedilen hep perde arkasındadır. O perde açılırsa insan çırılçıplak kalıverir, bütün sızıları ortaya çıkar. Gerçek bilinse de, verilen cevap doğru kabul edilir, ötesi kurcalanmaz. Oysa ki, bir nasılsın sorusuna bir destan yazılabilir.

……..

…Sonra utançlarını, umutlarını, hayallerini, benliklerini unutmak için eşlerini aldattılar, uyuşturucu içtiler, kanser oldular.
O hazine örtünün altında kıpırdadıkça, yeni şeylere sahip olmak için çırpındılar. Kendilerini daha iyi, daha büyük, daha güçlü gösterecek şeyler. Ve aslında hiç bilinmeden öldüler.
Arkalarından kendilerinden çok, sahip oldukları konuşuldu…

Gelelim o açlıktan ölmek üzere olan sokak köpeğine.
Peki o sokak köpeğinin diğer köpeklerden ne farkı vardı da böylesine aç kalmıştı? Diğer köpekler karınlarını doyurmayı başarırken o neden başaramamıştı?

O çok özel bir köpekti. Onurlu idi, yüzsüzlük etmezdi. Dükkanların önünde durur, dükkan sahibinin kendisine yiyecek vermesini beklerdi. Kimi zaman birisi önüne bir parça yiyecek atar kimi zaman da eli boş dönerdi. Aslında boyu yetse idi, çöp tenekelerine tırmanıp yiyeceğini bulur, insanların merhametine sığınmazdı ama, boyu yetişmiyordu işte.
Bazen şanslı olursa, dolan çöp tenekelerinden taşan poşetlerde kırıntılar bulurdu. Ama ah o büyük köpekler yok mu, ne aç gözlüydüler. Ona bir lokmayı bile fazla görürler,
dişlerini gösterip kovalarlardı. Onun koca bir yüreği vardı aslında ama bedeni küçük yaratılmıştı. O bulduğu küçük bir parça yiyeceği bile kedilerle paylaşırdı. Hele hele yavru
kedilere hiç dayanamaz, tüm açlığına rağmen bir yudum yemeden onların yemelerini izlerdi. Diğer köpekler fırsatçıydı, hırsızdı onlar. Dükkan sahibinin boş anını kollar, tezgahtan
yiyeceği kapıp kaçarlardı. Arkalarından taş da atılsa, kalın sopalarla dövülseler bile pes etmezler, yine aynı yere gelip sinsice fırsat kollarlardı. Ama hayatta kalan onlardı.

Bir gün o onurlu köpek açlığa teslim olacak ve bir kaldırım kenarında ölecekti. Yanından geçenler, daha önce görmedikleri o köpeğin keskin kokusuna kayıtsız kalamayacaklardı ve
burunlarını tıkayacaklardı. Ben de o kaldırımdan geçecektim. Onun yerde yatan cansız bedenini tanıyacaktım. Gözlerimden yaşlar boşalacaktı…