İçimizde Saklanan Kadın ve Erkekler

Hepimiz dişi ve erkek enerjilerini içgüdüsel olarak içimizde taşırız. Ama çoğunlukla bunun farkında değilizdir. İstemlerimizin, eylemlerimizin hangisinin dişi, hangisinin eril enerjiden geldiğini irdelemeyiz. Beden tipleriyle ilişkilendirerek bu enerjileri değerlendirmek ya da algılamak seçtiğimiz sıradan yoldur genellikle…

Bu yüzden kadınlar dişi, erkekler de eril enerjinin sembolü olmuştur. Oysa kadın bedeninin ya da salt cinselliğin, dişil enerjiyi tam tanımlayamadığı gibi, maço bir bakış ve atletik bir vücut da eril enerjiyi tanımlamaz. Yani dişil enerji dediğimizde tam olarak kadın; eril enerji dediğimizde de erkek tanımı boyutunda kalmak yeterli değildir.

Dişil ve eril enerji olgusu, seks ve bedenden öteye uzanan başka boyutlar ve gerçeklikler taşır.

Geleneksel olarak kadınlar, alıcılık, besleme, hassasiyet, duygu ve sezgi ifade etme ve geliştirme durumundadırlar. Geçmiş tarihte pek çok kadın, kendine güven, doğrudan eylem, zekâ, etkili ve güçlü bir şekilde görev yapma yeteneklerini bastırmıştır. Benzer bir şekilde erkekler de eril enerjinin sembolü olmuştur. Güçlü, doğrudan, saldırgan ve iddialı hareket etme yeteneklerini geliştirmişlerdir. Pek çok erkek kadının tersine, sezgi, duygu, hassasiyet ve besleme duygularını bastırıp inkâr etme yoluna gitmiştir.

Her cins, hayatını devam ettirebilmek için çaresizce diğer yarısına bağlı ve muhtaçtır oysaki. Yani erkekse dişiyle, dişiyse erkekle tamamlanmadan var olamaz. Bu durum, bedensel-cinsel-tensel bütünlenme çerçevesinde kısıtlı kalmayan, kendi varlığının içindeki enerjisel zıt yanına da ihtiyaç duyarak yaşamak ve hayatta kalmaktır. Yani birey var oluşunu devam ettirmek için çiftleşme amacıyla diğer yarısına ihtiyaç duyduğu kadar, kendi öz benliğindeki diğer karşıt çiftine de ihtiyaç duymaktadır.

Son binyılın sosyal ve psikolojik baskısıyla töre, edim ve kurallar silsilesine göre yaşam tarzı oluşturan insan toplulukları; fiziksel olarak hangi cinsin organlarını taşıyorsa, o cinsin sembolü olan davranışsal edimleri kendisinde baskın kılmayı seçmiştir. Dengede olmayan bu baskınlık tüm dünya enerjilerine yansır. Sadece kadın-erkek arasında kalmayan negatif kutuplaşma; tüm dünyanın enerjisinin üzerinde bir kâbus gibi oturuyor. Kutuplar, kendi varlığının özündeki karşıt ve tamamlayan enerjiyi reddeden durumu devam ettirdiği sürece; her türlü ikiciliğin arasındaki gerilim alanı, dengesizlik yaratmaya devam edecektir.

Basit tanımlamayla kadın ve erkek, ayrı ayrı yarım insandır. Erkekler sezgisel bilgelik ve duygusal destek için kadınlara ihtiyaç duyarlar. Kadınlar da edilgen olmayı seçtiklerinden eylemsel olarak erkeklerine bağlıdırlar. İdeal bir iş bölümü ve paylaşım gibi görünmekle birlikte, diğer yarısı olmadan yaşayamayacağını bilen birey, kendini tek başına bir bütün olarak hissedemez ve kendi iradesinde olmayan diğer yarısını kaybetmekten korkar. Bu korku, sürekli olarak karşıt kaynağı kontrol etme güdüsü yaratır. Bu güdü bir şekilde eylemini gerçekleştirmelidir, durdurulamaz. Zorla, hileyle ve ne pahasına olursa olsun karşı tarafı kontrol etme edimleri, ince davranış detaylarıyla şekillenerek bağımlılığa dönüşür. Bu da kaçınılmaz olarak gücenme, incinme ve savaşı doğurur. Oysa gerçek sevgiye dayanan bütünlenmelerde bu türden bir kontrole ihtiyaç ve yer yoktur. Çünkü her iki taraf da kendi bütünlüğü içinde birer Tam’dır.

Davranışsal olarak tek bir tarafı temsil ettiğimizi düşünsek de, bu enerjilerin birbirleri ile uyum içinde etkileşmelerini geliştirmemiz gereklidir. Doğu felsefeleri, Yin (kadınsı-alıcı), Yang (erkek-aktif) adı ile evrendeki tüm enerjinin bu iki güçten meydana geldiğini söylemişlerdir. Batıda ise Jung, Anima(dişi), Animus (eril) kavramlarını yaratmıştır. Her erkeğin içinde anima, her kadının içinde de animus olduğunu söyleyerek, çoğu insanın bunu bastırdığını ifade etmiştir.

Normalde bir erkek için dişil yönler üzerine konuşulmaz. Şiddetli bir bastırma ve reddediş mevcuttur. Gülen bir erkeğe hakaret eder gibi “ kadın gibi kıkırdama”, ya da ağlayan bir erkeğe “ kadın gibi ağlama” der toplum. Öyle ya, gülmek ve ağlamak kadın eylemidir, erkekliğe yakışmaz. Erkek kendisindeki dişi, kadın da kendisindeki eril ifadelerine tepkilidir. Bu kelimeler kadın-erkek şeklinde de kullanılır ve toplumda bu kelimelerin üzerine yüklenmiş önyargılar çok fazla duygusal yük taşır. Cinsellik- namus- iffet boyutlarında takılıp kalmıştır eril ve dişil enerji tanımlamaları…

Dişil taraf sezgisel özümüzdür ve en bilge, en derin tarafımızdır. Dişil kelimesi tüm anlamlarında ve eylemlerinde derinlik ve ayrıntı taşır. Bu alıcı yöndür, kapıdır, kanalın alıcı tarafıdır. İç telkinler, altıncı hisler, içimizdeki derinlikten gelen mesajlar, dişil enerjinin eseridir. Kadın ya da erkek olalım yaşamımızda ona bilinçli bir dikkat göstermezsek, rüyalarımız, duygularımız ve fiziksel bedenimizle bize ulaşmaya çalışır. Onu dinlemeyi başarırsak eğer, bize mükemmel bir rehber olur.

Eril tarafsa düşünme, hareket ve fiziksel yeteneğimizdir. Dişi ya da erkek olun, hareket eden enerjiniz sizin eril yanınızdır. Eril yan kanalın çıkış tarafıdır. Dişi, evrensel enerjiyi alır, erkek de onu dünyada eyleme dönüştürür. Örneğin bir erkek ressama bir resim imajı, dişi yönünden gelir ve erkek enerjisiyle harekete geçip tuvale aktarır. Bir anne birden kaygı duyup düşen oğlunu kaldırmak için öteki odaya koşar. Kaygıyı dişi yönünden, koşmayı ise eril yanından alır. Her durumda dişil ve eril enerjiler iç içe birlikte yarattıkları için ortaya bir sonuç çıkar. Resim ve kurtarılan çocuk, ortaya çıkan sonuçlardır. Sezgi ve eylem birlikte yaratımı meydana getirir.

Dişi ve eril enerjilerin birliği tüm yaratıların temelidir. Uyumlu ve yaratıcı bir hayat sürmek için dişil ve eril enerjilerin tamamen gelişmiş olması ve birlikte doğru çalışmaları gerekir. Dişil enerjinin doğal işlevi yol göstermektir. Yüce zekânıza açılan kapınız, sezginiz yani dişil enerjinizdir. Dişi enerjinin arzusunun evrenin bilgeliği olduğuna inanan eril enerji, hemen uygulamaya gider ve yaratım gerçekleşir.

Dişinin doğasında duygular ve arzularla ifade edilen bilgelik, sevgi ve berrak bir vizyon vardır. Erkeğin doğasındaysa dişinin hizmetine sunulmuş bir risk alma eylemi vardır. Tıpkı şövalye ve kadın gibi…

Erkeğin kadına bu teslimiyeti ve onun namına gerçekleştirdiği eylemi, sezgili dişinin hassas enerjisini koruyan ve saygı gösteren bir kişilik yapısı oluşturur. Bazı düşünce yapıları, dişinin ardında erkeğin durduğunu, bazı düşünce yapıları da erkeğin ardında dişinin durduğunu ifade eder. Her iki tarafın düşüncesi de bu arkada durma tanımını bir geride kalma, yani savaşa benzetirsek savaşı kaybetme olarak algıladığından şiddetle reddedilir. Oysa tanımsal olarak arkada durma terimi, aslında birbirini tamamlama ve yaratımı gerçekleştirmeyi ifade ettiğinden bir yenme-yenilme durumuyla özdeşleştirilmemelidir. Yetersiz kelimesel anlamın boyutunda kalan düşünsel sistem, bitmeyen savaşın ve bütünlenmeyen bireylerin tek suçlusudur. Tanımsal olarak önde olmak durumunda olan dişil enerji, arkasından eylemi gerçekleştiren eril enerji ile tam bütünleştiğinde harika bir şey olur:

“Gücü, huzuru, bilgeliği ve sevgisi olan, açık, kuvvetli ve yaratıcı bir kanal”

Bu kanal, bir ucundan alıcı, diğer ucundan da eylemci olan bir daire gibidir ve kendi kendini besler. Evrenin tümünü oluşturan şey, dönüp duran ve yaratımı gerçekleştiren bu dairedir. Tıpkı Yin-Yang gibi… İki ayrı yanın içinde bulunan zıt renkli noktacıklar da her tarafın kendisinde bulunan zıt enerjidir. Yani dişinin içindeki erkek, erkeğin içindeki dişi…

Antik Erkek

Ataerkil kültürümüzde eril enerjimizi, dişi sezgilerimizi desteklemek ve ifade etmek için değil bastırmak ve kontrol etmek için kullanırız. Bu geleneksel kullanım eylemine, Antik erkek adını verebiliriz. Erkeklerde daha belirgin olarak dışarıda, kadınlarda daha ince detayla yerleşmiş olarak içerde olmak üzere her iki cinste de eşit olarak vardır. Bu antik erkek, kontrolü elinden bırakmak istemeyen yanımızdır. Dişi yanımızdan korkar ve evrenin gücüne teslim olmak istemez. Bireysel kimliğini kaybetmekten korkan bu yanımız her ne pahasına olursa olsun direnir, bireyselliğe ve ayrılığa tutunur.

Bu yüzden de dişil yanımızın birliğe ve tek olmaya giden gücünü inkâr eder. Özellikle kadınların içinde bulunan gizli ataerkil ses, bazı toplumlarda kraldan çok kralcıdır adeta.

Bir kayınvalidenin gelinine ya da annenin kendi kızına uyguladığı eril baskı, kadının içinde bulunan gizli ataerkil sese en güzel örnektir. Eril bir enerjide yani bir babada bu hemcins baskısı, çok görülen bir eylem değildir. Eril enerji bir şekilde kendi elini kirletmeden bu görevi de dişi bedenli bir varlığın üzerine yıkmıştır ve kendisinden daha katı bir uygulayıcı olan bu dişi varlığı, eylemsel bir maşa olarak kullanır. Dişi varlık ise gönüllü olarak antik erkek rolünü oynayarak, kendi varlığında bütünleyemediği tek ve tam olma halinin, kendisinden sonra gelen bir dişi tarafından başarılmasını da engellemeye çalışır. Bu da bir boyut daha yükseltilmiş bir dişil-eril çatışması sorunudur. İç içe geçmiş kaotik bir durum haline gelen bu inkârın sonucunda bütünlenme ve yaratım, fiziksel dünyaya geçiş yapamaz.

Birliğe ve yaratıma giden bu gücün bastırılması sonucunda hileli yöntemler, hastalıklar ve duygusal patlamalarla ani ve odaklanmamış bir dışarı çıkma gerçekleşir. Bu dışarı çıkma eyleminin hangi merkezde patlayıp ortaya çıkacağı kestirilemez. Sebepsiz sinir buhranları, şizofreniler, kişilik bölünmeleri, manik haller ya da cinsiyeti temsil eden organlarda ortaya çıkan fiziksel rahatsızlıklar gibi. (Miyom, kist, prostat vb.)

Bu dışavurumlar birer imdat çağrısıdır ve aslında birinci dereceden patlamalardır. Birey hala yaşamaya ve yaratıma devam etme konusunda umut taşır ve tedavisi mümkün olan rahatsızlıklar yaratarak içindeki tamlanmamışlığa şans tanımak ister. İkinci derece ve ölümcül patlamalar ise hayatını yani yaşam enerjisini bitirecek eylem ve rahatsızlıklardır. İntihar, kendini öldürtmeye teşvik için kışkırtma ve ölümcül kanserler gibi sonuçlar, yaratım gücünün tamamen kesildiği ya da tıkandığı ümitsiz durumların sonuç örneklerindendir.

Herkes tarafsız bir gözle ve bu bakış açısıyla çevresine baktığında bu bastırılmışlığın eserlerini rahatça görüp izleyebilir. Toplumdaki kadınların beşte birinden daha fazlasında rahim miyomu rahatsızlığı mevcuttur. Miyomu meydana getiren tıbbi sebebin tam olarak ne olduğu bir türlü kesinleşmemiştir. Tecrübeleriyle gözlemlerini değerlendiren doktorlar ve araştırmacılar, kadındaki bu sorunun bastırılmış yaratım gücünün sonucu ortaya çıktığını söyler. Bu bastırılmışlığın temelde fiziksel cinsellik tatminsizliğiyle ilgisi yoktur. Dişil enerjinin kanal bulup yaratımı gerçekleştirememesi bu gücün kontrolsüz patlayışını yaratmıştır. Sezgileriyle tek ve tam olmaya öncülük eden dişil enerjinin, eylemsel eril enerjisinin önünün kapanması sonucu oluşmuş olma ihtimali yüksektir. Karşı cins tatminsizliğinden değil, kendi içindeki yaratım kanalının akışının gerçekleşmemesi sonucu oluşan örnek bir rahatsızlık ve fiziksel dışavurumdur.

Bu bastırılma eylemi, davranışsal olarak erkeklere makine gibi ruhsuz, sert bir rol oynatır. İçindeki dişi enerjiyi kabullenmeyen ve bastıran erkek tamamen kontrollü ve baskıcı olmayı öğrenir. Bu baskıyı da kadınlara karşı kullanır. Dişinin dişi hallerinden rahatsızlık duyan erkek, kendi içinde inkâr ettiği ve korktuğu halleri bastırmayı amaç edinir. Çünkü kadınlar ona, kendi içinde bastırdığı dişi tarafın gücünü hatırlatır. Erkek kendi içindeki dâhili gücü (dişil gücü) kestiği için kendisini yalnız hisseder. Bu yalnızlığını da güçlü görünmeye çalışarak, kaba tabirle maçolaşarak eyleme dönüştürür, yani patlatır. Geleneksel erkeğin içinde kendisini umutsuzca duyurmaya çalışan çaresiz bir dişi ses vardır. Dışarıdan dağılmaz kaya gibi görünen erkeklerin enteresan duyarlılık sahibi olduğuna çok kez rastlarız. Ortaya çıkmak için ölümcül son noktalara varılması gerekebilir ve şaşırtıcı gelen bu durum çok sıradan bir bastırılmışlığın eseridir.

Geleneksel dişi rolündeki kadın ise, eril enerjisini dişi gücünü inkâr etmek ve bastırmak için kullanır. Bu onu çaresiz ve erkeğe yaşamsal olarak bağımlı kılar. Gücünü dalavere ile kullanmayı deneyebilir, bunu yapacak ayrıntıcı ve oyuncu olan keskin bir zekâya sahiptir. Ne kadar güçlü olduğunu öğrenirse erkeğin onu terk edeceğinden korktuğundan, gücünü dikkatle saklayabilir, hatta kendinden bile! Kendisini geleneksel olarak bu şekilde ifade eden kadının içinde onu bastıran maço ve antik bir erkek vardır. Kadın, bu erkek kişiliğini yansıtan ve kendisine karşı davranışlarında ortaya koyan erkekleri çekme eğilimindedir. Bu davranış, kendisinin neyi hak ettiğine inandığına bağlı olarak sürekli kendisine acı çektiren modelleri kadının hayatına taşır.

Geleneksel maço erkek ise, öz imajı zayıf, yapışkan, muhtaç, gücünü dalavere ile kullanan, cilveli, ayartıcı kadınları hayatına çeker. Bu kadınlar, kendi içlerindeki güvensizlik ve saygısızlıklarıyla erkeğin kendi içindeki bastırılmış dişil yönlerine olan güven ve saygı eksikliğinin yansıtıcısıdırlar.

Birbirini artı- eksi gibi tamamladığı zannedilen bu antik dişi-eril tablolar, ne yazık ki mutluluğun, bütünlenmenin ve yaratımın tabloları değildir. Bastırılmış her iki enerjinin kontrolsüz patlamalarıyla şekillenen bu tabloda Yin-Yang döngüsü, sallana sallana hem de ters tarafa dönmektedir. Doğal, ahenkli ritminin güzelliğinden uzak bu sallantının sarsıntıları tüm dünyayı kötü bir kaderin( yörüngenin) içinde döndürmektedir.

Milyarlarca insan mutsuzluğun pençesinde, suratlarına taktıkları sahte maskelerin ardında boşa ömür tüketip, hem kendilerini hem tüm dünyayı kandırmaya devam ediyor.

Uyanma vakti gelmedi mi hala sizce?

İçinizdeki Karşı Cinsi Aynanıza Yansıtın

Dışımızda yaşadığımız her şey, içimizde yarattığımız şeylerin yansımasıdır. Evrenin temel kanunu budur. Bir aynaya bakarak yaşıyor ve gerçekliğimizi oluşturuyoruz. Aynaya bakın ve bir kadınsanız içinizdeki güçlü, eylemci erkeği de görün. Bir erkekseniz çatık kaşlarınızın altındaki gözlerde şefkatli ve sezgili bakışı keşfedin. Kadın ya da erkek hangi tarafta olursanız olun, kendinize sevilmek istediğiniz gibi davranın. Bir kadınsanız, içinizde sizi seven, şımartan, koruyan, eylem gerçekleştiren, dayanıklı bir erkek yaratın. Bir erkekseniz, yumuşak, sıcak, sevecen, çekici, sezgili, tek ve tam olma yöntemlerini bilen dişil diğer bir yan taşıyın. Ne kadın bedeninde eylemci, güçlü, koruyucu erkek olmaktan korkup utanın, ne erkek bedeninde dişil yumuşaklığı, sezgiyi ve cazibeyi var etmekten çekinin.

Ancak kendi içinizdeki kutupları birbiri ile ahenkleyip kendi kendinizle bütünlendiğinizde, başka bir bütün ile birlikte evrenin bilgeliğine ulaşabilirsiniz.

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde.
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.”

(Hacı Bektaş-ı Veli)

Nesrin Dabağlar

www.indigodergisi.com’dan alıntıdır.

Yılan Bilgeliği ve Pleiades

Geçmişimizde ne kadar çok yılan hikâyesi vardır; mitolojide, destanlarda, tarihi eserlerde, hikâyelerde ve kutsal kitaplarda… Havva’yı baştan çıkarıp cennetten kovduran yılandır. Ama insanları iyileştirip şifalandıran Tıp Biliminin sembolü de yılandır.

Yılan bir sürü yerde karşımıza farklı isimlerle çıkar:

Naga, Nagual, Nacaal, Adder, Djedhi, Amarus, Levites, Ejderha, Ejder, Quetzlcoatl (Kukulkan), Şahmeran, Serpent, Snake, Typoon, Nahaş…

Mısır firavunları Kobrayı başlarında taşırdı. Tevrat’taki Nahaş kelimesi hem yılan, hem sırları bilen anlamına gelirdi. Sümer’de Tanrı Enki’nin sembolü yılandır. Tufanda Utnapiştim’i uyandırıp uyaran yılandır. Zeus ve Maia’nın oğlu ve habercisi Hermes, yılan dolalı bir asa ile düşmanını yenmiştir. Güney Amerika’daki kadim Meksika, Aztek, Toltek, Maya uygarlıklarının gökten gelen tanrıları yılandır. Eski Türk inanışlarında Ejderha; kutsal, göksel ve iyi bir varlıktır.

Kundalini; üç buçuk kez (yedinin yarısı) kıvrılıp uyuyan spiral bir yılan demektir. İnsanın içindeki ateşi göstermek üzere Kundalini kelimesi kullanılır. Bireysel uyanışın, aydınlanmanın ve bilgeliğe ulaşmanın sembolüdür. Mısır’da Roma’da resmedilen kanatlı yılan Kundalinidir. Uyuyan spiral bir yılan…

Bütün bu mitsel kalıtlara göre yılan; bugünkü kötü imajına inat, aslında yaşamın öz ateşi ve bilgelik sembolüdür. Işıktan dünyaya, yani maddeye inişin başlangıç noktasında bir yılan; çöreklenmiş ve kıvrılmış oturuyor sanki.

Etimolojik açıdan Evren sözcüğü ‘eviren’, ‘çeviren’ anlamına gelir. Eski Türkler ve Çinliler’de gök çarkının/çarklarının döndüğü kabul etmekte ve onlar gök kubbenin en alttaki çemberini bir çift gök ejderinin çevirdiğine inanmaktaydı. Ejder gök çarkını ve buna bağlı olarak da ‘yaşam çarkı’nı çevirmekteydi. Böylece Eski Türklerde ‘ejder’ de evren olarak adlandırılmıştır.

Eski Anadolu antik edebiyat el yazmacıları tarafından anlatılanlara göre, bir zamanlar Anadolu’da tanrısal bilgeleri doğuran kadın, yılan olarak görülüyordu. Ve oturduğu kentin adı Piytion’du. Pi sözcüğünün anlamı ‘baba’dır. Sözcüğün to eki ise ‘sen’ demektir. Pito yani senin baban, senin atan anlamındadır. Piyton kenti ise senin babanın, senin atanın oturduğu kent anlamındadır.

Mitolojide Tanrıça Gaia’nın da yılanları vardır. Kadın Tanrıçaların elindeki bu yılanları Zeus ele geçirmiştir. Apollon ve Zeus’la süreç, artık erkek egemen duruma geçiştir. En baştan beri Babil, Mısır, Girit, Anadolu’da da eski inançlar içerisinde kadın tanrıçalar yılanla bir tutulmuştur. Bilgelik ve bilicilikle yılan, ilişki halindedir.

Hindistan’da insiye bilgelere ve kâhinlere, ‘akıllı yılanlar’ anlamına gelen ‘Nagalar’ denirdi. Alnın tam ortasına sembolün konması, yılan gibi akıllı olmak için iç psişik melekelerin kullanılmasını ifade ederdi. Mister Okulu’nun sadece en yüksek inisiyelerine yılan başlığı takma izni veriliyordu. Başını kaldırmış yılan, aşağıdan yükselen kundalini, Yılan Ateşi’ni sembolize ederdi. Kundalinin yükselmesi ve üçüncü göz’ün açılmasıyla kişi büyük bilgeliğe ve spiritüel yaratıcı güce ulaşır; her şeyin sonsuzluğu bilinir olurdu.

Hint yazmalarında ve efsanelerinde Naga ırkı, yeraltında yaşayan ve yüzeyde insanlarla irtibata geçen bir yılansı ırktır. Bu yılanların kimilerinin insana dönüştüğü yazar. Hint yazmalarında bunlardan başka Sarpa denen bir başka yılansı ırktan daha söz edilir. Ayrıca Hint okyanusu civarında ve sonradan denizin dibine batmış bir ülkede var olduğu söylenen bir yılan krallığının bahsi geçer.

Antik Kolombiya mitolojisinde de ilksel kadın olan Bachue; büyük bir yılana dönüşür ve bazen ‘ilahi yılan’ olarak adlandırılır.

Tevrat’ın içinde adı geçse de kendisi ortada olmayan kayıp kitaplarından Yaşer’in Kitabı’nda Masonik dinin kurucusu sayılan Nemrut’tan ve insanlığın yaratımında söz sahibi olan bir yılan-ırkından söz edildiği iddia edilir.

Aborjinlerde pek çok tanrı yılan isimleriyle tanımlanır. Ungud bazen dişi bazen erkek olan bir yılan tanrıdır. Wollunqua (yağmur ve bolluk) bir yılan tanrıdır.

Atina’nın ilk kralı olan efsanevi Cecrops yarı insan yarı yılan olarak bilinir. Yunan mitolojisindeki birçok Titan ve dev kanatlı insansılar şeklinde karşımıza çıkarlar. Tek farkları bacak yerine yılansı gövdelere sahip olmalarıdır; ejderha şeklindedirler. Örneğin Boreas, kuzeyin soğuk rüzgârını getiren ve yılan gövdesine sahip olan kanatlı bir Yunan tanrısıdır.

Afrika’daki bazı geleneklerde şamanların, derin ezoterik bilgi öğreten bir yılan-ırk olarak tanımladıkları Chitauri’lerden ders aldıklarına inanılmaktadır.

Güney Amerika Uygarlıklarında Yılan

Afrika’daki bu inanç, Amerikan yerlilerinin dimethyltryptamine içeren ayahuasca uyuşturucusuyla yaptıkları çalışmaların içeriğine benzerdir. Bu bitkiyi kullanan yerli Amerikan şamanların çoğu, yılansı ve uzaylı benzeri varlıklarla iletişime geçtiklerine ve onlardan ders aldıklarına inanmaktadırlar.

Mixcouatl, Aztek Savaş ve avcılık tanrısıdır. Bulut yılanı anlamına gelir. Tezcatlipoca’nın aldığı isimlerden biridir. Toltek, Aztek, Maya tanrılarının birçoğu yılanla sembolize edilmiştir.

Mark Amaru Pinkham’a göre; Nagual kelimesi yılan demektir. (Bilgelik Yılanlarının Dönüşü adlı kitabın yazarıdır)

Toltek bilgeliği öğretilerine göre; ( Carlos Castaneda Kitapları) Nagual kelimesi, doğaüstü güçlere ve bilgeliğe sahip olan büyücü anlamında kullanılır. ( Nahuatl dilinde Nagual kelimesinin tıpkı Mason kelimesi gibi, İnşaatçı Ustalar anlamına gelmesi ilginç bir benzerliktir) Kendi dünyasal âlemimiz dışında başka dünyalarda yaşama yeteneğine ise, Nagual’a geçmek denir. Evrenden akan enerjiyi aktığı gibi görebilmek ve dünya dışı güç alanında yaşamak olarak tanımlanan Nagual olma durumu, insan biçiminden çıkıp farklı varlıklara dönüşebilme yeteneğidir. Yaqui kızılderilisi Don Juan Matus’a göre eski şaman kadim atalardan kalan bu öğretinin sırları, insanbilimci Carlos Castaneda tarafından bir kitap diziniyle anlatılmıştır. İlk kitap Don Juan Öğretileri, sanrılandırıcı bitkilerin kullanımıyla geçilen olağandışı zihin hallerini ayrıntılı olarak anlatır.

Toltek başkenti olarak kabul edilen Tula’daki en çarpıcı eserlerden biri, Atlant denilen dev taş heykellerdir. Bunlar alçak bir piramit platformunda duran, muhtemelen vaktiyle bir tapınağın çatısını taşımakta olan, yani sütun görevi gören heykellerdir. 4.6 metre yüksekliğinde, tüylü saç modeli olan ve mızrak taşıyan bu heykeller, eski Amerika uygarlıklarında genel bir ilah olan ve bu kentte bazen Toltek hükümdarlarıyla, bazen de sabahyıldızı özdeşleştirilen Quetzalcoatl’ı (tüylü yılan) temsil eder. Bu ad, Toltekler ve Aztekler’de ‘sakallı yılan’ anlamına gelir. Buradaki sütunlardan bazılarına, mimari örnek ve damgalara, Yucatan’daki Chichen Itza bölgesinde de rastlanır.

Azteklerin anası Coatlicue, Tula kenti yakınında Yılandağ (Coatepek) tepesinde bir tapınağı süpürürken gökten bir tüy topu düşmüş ve onu bağrında saklayınca Huitzilopochtli’ye hamile kalmıştır.

(Tula kenti için bir not: Astrolojik çembere göre 3 derece boğa burcu, Krittika denilen bizim Pleiades (Süreyya) diye tanıdığımız takımyıldıza karşılık gelmektedir ve akrep burcunun (Vishakha) 3 derecesi ise Sanskrit dilinde Tula diye adlandırılan bizlerin terazi burcunun kuzey ve güney ucu diye bildiğimiz noktaya denk gelmektedir.)

Tüylü yılan Quetzalcoatl birçok efsanede yer almış, hatta İspanyollar kıtayı işgale geldiklerinde Quetzalcoatl ile ilgili efsanelerden ötürü yerliler bu istilacıları saygı ile karşılamışlardı.

Çin Mitolojisinde Yılan

Çin Mitolojisinde de ilginç göksel ve yılan hükümdarlar vardır. Amerikalı mitoloji uzmanı Joseph Campbell ‘Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’ adlı kitabında ‘Ulu Üçler’ diye adlandırılan ve M.Ö. yaklaşık 3000 – 2500 yılları arasında yaşadıkları söylenen üç imparatordan bahsetmektedir. Üçü de bazı olağanüstü özelliklere sahiptir. Fu Xi “Göksel İmparator” diye bilinmektedir. Rahme düşüş hikâyesi mucizevî nitelikler göstermektedir. 12 yıllık bir gebelik döneminden sonra doğmuştur. İnsan kolları ve öküz başı taşıyan bir yılan vücuduna sahiptir.

Fu Xi’den sonra insanları onun halefi ‘yersel imparator’ Shen Nong yönetmeye başlamış. Shen Nong boğa başlı, insan vücutluymuş. Mucizevî bir ejderin etkisiyle meydana gelmiş. Bundan utanan annesi, bebeği bir dağ kenarına bırakmış fakat vahşi hayvanların onu besleyip koruduğunu öğrenince eve götürmüş. Çin tıbbının temeli de bu imparatora dayanmaktadır. Shen Nong, yetmiş zehirli bitki ile panzehirlerini keşfetmiştir. Karnına bir cam dayayıp her bitkinin sindirilişini oradan izleyebiliyormuş!

Shen Nong’dan sonra Huang Di, yani ‘sarı imparator’ yönetime geçmiştir. ‘sarı imparator’ denmesinin nedeni şudur: Annesi Chao Tian eyaleti prensinin bir metresiymiş. Büyük Ayı takımyıldızı çevresinde göz alıcı altın bir ışığa rastlayınca gebe kalmış.

Huang Di’nin de olağanüstü özellikleri vardır. Yetmiş günlükken konuşmaya başlamış, on bir yaşında tahta çıkmış. Fakat en ayırt edici özelliği düş görme gücüymüş. Ona ” düşler imparatoru ” denmesi daha uygun olurdu! Huang Di, uykuda, en uzak bölgeleri ziyaret edebilir ve doğaüstü dünyadaki ölümsüzlerle konuşabilirmiş (Toltek bilgeliğindeki en önemli bilgilerden birisi de rüyaların başka dünyalara gitmek için kullanıldığıdır). Tahta çıktıktan sonra tam üç ay süren ve kalbini denetleme dersi aldığı bir düş görmüş. Bir üç ay daha süren bir düş gördükten sonra, insanlara ‘öğretme gücü’yle geri dönmüş. Onlara, doğanın güçlerini kalplerinde denetlemeyi öğretmiş.

Hermetik Bilgilerde Yılan ve Yedi Irk

Hermetik bilgilere göre fiziksel âlem, süptil âlemin aynasıdır ve ruhlar bir zaman sonra büyük ışığa doğru çekilirler, onlara yol gösterilir. Evrende kozmik yasalar işlemektedir. Hermetizme göre eski insanların kökeni Dünya-dışı’dır. Hermetika adı verilen bilgilerin, eski Yunanca ve Latince yazılmış eldeki parçaları bütününe verilen ad; Zümrüt Tabletler’dir.

Hermes-Thot’un öğretisine ait kimi metinler – İskenderiye yangınından ve bağnazların ellerinden kurtulabilmiş bilgiler – bir miktar anlam kaybına uğrasa da, Kilise’nin tüm çabalarına rağmen Avrupa’da yayılmayı başarmıştır.

(Resimdeki Hermes önlüğü Mason önlüğüyle çok benzerdir!)

Hermes’in (Hermes’in Toth ile aynı kişi olduğu söylenir) Zümrüt tabletlerinin bilgilerine göre; meditasyon ve duaya yönelen Hermes’e bir ejderha görünmüştür. Anlatılanlar şöyledir:

Bu suret kanatları gökyüzünü kaplayan, bedeninden her yöne ışıklar saçan Yüce Ejderha’ydı. Yüce Ejderha, Hermes’e adıyla seslendi ve ona Dünyanın Gizemi hakkında neden düşündüğünü sordu. Gördüğü şeyle dehşete kapılan Hermes ejderhanın önünde kendini yere attı ve kim olduğunu açıklaması için ona yalvardı. Yüce Varlık, kendisinin Poimandres, Evrenin Aklı, Yaratıcı Zekâ, her şeyin Mutlak Hâkimi olduğunu bildirdi.

Bunun ardından Poimandres hemen şekil değiştirir. Durduğu yerde göz kamaştıran, nabız gibi atan bir Nur vardır. Bu Işık, bizatihi Yüce Ejderha’nın ruhani doğasıdır. Hermes görkemin ortasında ‘yükseltilir’ ve maddi evren onun bilincinden silinir. Hızla koyu bir karanlık çöker ve karanlık genişleyerek Işık’ı yutar. Her şey sarsılır. Etrafında suya benzer bir töz girdap halinde döner ve ondan dumana benzeyen bir buhar çıkar. Etraf dile gelmez iç çekişlerle ve acı haykırışlarla dolar, bu sesler sanki karanlık tarafından yutulan Işık’tan gelmektedir. Aklı Hermes’e ışık’ın spiritüel evrenin şekli olduğunu ve dönen karanlığın onu yutan maddi töz olduğunu söyler.

Yine Hermetik bilgilere göre:

“Doğanın Semavi İnsan ile evliliğinden, hepsi iki cinsiyetli, hem erkek hem kadın olan ve iki ayağı üzerinde duran ve her biri Yedi Yöneticiden birinin doğasına sahip yedi insan doğurdu. Bunlar, yedi ırk, yedi tür ve yedi çarktır. Yedi insan bu şekilde yaratılmıştır. Toprak dişil element ve su eril elementtir; ateş ve esîrden ruhlarını aldılar ve Doğa insan türünde ve suretinde bedenler yarattı. Ve insan Yüce Ejderha’nın Hayat ve Işık’ını aldı. Ruhu Hayat’tan ve Aklı Işık’tan yapıldı. İçinde ölümsüzlük olan ama ölümlülükten de pay alan bütün bu birleşik yaratıklar, bir süre bu hal içinde devam etti. Kendilerinden kendilerini yarattılar, çünkü onlar hem dişi hem erkekti. Fakat dönemin sonunda Kaderin düğümü Tanrı tarafından çözüldü ve her şey serbestleşti. Ve Tanrı bunu söylediğinde, Takdiri İlahi Yedi Yöneticinin yardımıyla cinsiyetleri bir araya getirdi, onları birbirine karıştırdı, kuşakları yarattı ve her şey kendi türüne göre çoğaldı. Bedeni severek bağlanma hatasına düşenler ölüme ait şeyleri hissederek ve onlardan acı duyarak karanlıkta dolaştı, fakat bedenin ruhun tabutundan başka bir şey olmadığını kavrayanlar ölümsüzlüğe yükseldi.”

(Hermes’in Zümrüt Tabletlerinin, yani Toth’un Ölüler Kitabı’nın masonların elinde olduğu iddia ediliyor. 33 sayısı Masonlukta, üstatlığı temsil eder. Alcyone, Pleiades’teki en parlak yıldızdır ve böylece Alcyone 33 derecedir – mistik temel rakam. Master ikiye bölününce Ma / Ster olur ve anlamı Ana Yıldız (Mother Star) demektir. Böylece Alcyone Ana Yıldızın sayısıdır – 33 derece)

Bu kadar çok yılan sembolü ve tanrısının özellikle insanın yaratılışı ve bilgeliği ile ilgili mitlerde yer alması sadece tesadüf olabilir mi?

Medusa, gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavardır. Perseus, Medusa’nın başını kestiğinde Poseidon’dan olan çocukları Pegasus ve Chrysaor dışarı fırlamıştır. Kandamlaları Libya çöllerinde birer yılana dönüşmüşlerdir. Daha sonraları bu yılanlardan biri Mopsus’u öldürmüştür.

Bütün yaratılış efsanelerinde ve kutsal kitaplarda göklerden inen yılan biçimli tanrıların üstün özellikleri vardır. Yılan tanrılar yeryüzündeki insanlara, bilginin yolunu, teknolojiyi, inşaatçılığı, alfabeyi, astronomiyi öğretmiş, hatta tufandan kurtarmıştır. Bu yılan tanrıların mitsel hikâyelerinin hemen hepsinde, gökten inen bir ışıkla gebe kalan dünyalı dişilerden bahseder.

Yılan Tanrılarla Pleiades Bağlantısı

Bütün eski efsanelerdeki mitsel yılanlar, göklerle bağlantılıdır ve uzaydan gelip uygarlık kuran (Extra-terrestrial) varlıklardır. Atlantis’teki yıldızlararası yılanlardan bazılarının Pleiades’ten geldiği söylenir. Bu androjen (çift cinsiyetli) yılanlar, kutsanmış yedili diye bilinir (Yılan söz konusu olduğunda ilginç bir şekilde yedi sayısı gündemdedir).

Pleiades’lilerin insanoğlunun zihnine kıvılcım aşılamak için dünyaya yolculuk yapmış oldukları iddia edilir. Bu konuda özellikle Cherokee yerlilerin kayıtlarında bulunan söylemler anlamlıdır.

Pleiades görevlilerin yeryüzü üzerinde İnsan topluluğu ile eşleştikleri ve onların soyunun Atlantis’te devam ettiği söylenir. Benzer bir şekilde Yunanlı tarihçi Diodorus; Pleiadesli yedi kız kardeşten ikisi olan Celoene ve Alcyone’un, Atlantis kralı Poseidon ile çiftleştiği ve onların çocuklarının da Atlantis sakinleri olduklarını anlatmıştır.

Pleiades yıldız sistemi, Ülker, Süreyya, Pervin olarak da anılır. Bir açık yıldız kümesidir. Boğa takımyıldızında (Taurus) bulunur. Dünya’ya en yakın açık yıldız kümelerinden ve büyük ihtimalle de en ünlü ve çıplak göze en güzel gözükenlerdendir. Ülker’in görünen yıldızları Yedi Kızkardeşler olarak da bilinir. Güneş sistemimiz her 25.860 yılda bir Pleiades çevresinde bir tur dönmektedir. Pleiades üzerinde yapılan astronomi çalışmalarına göre Güneş sistemimiz ve başka birtakım sistemler, Pleiades sisteminin bir parçasıdır.

Bu sistemin döngüsüne göre on binlerce yıl Galaktik gece denilen karanlık çağı yaşadığımız, 2000 yıl kadar da ışık çağını yaşayacağımız iddia ediliyor. Bazı bilim adamları tarafından kıyamet zamanı ya da Maya takvimindeki zamanın sonu diye tanımlanan döneme girmek üzere olduğumuz söylenmektedir (Bkz: Foton Kuşağı Etkisi). Foton kuşağı diye adlandırılan bu iddialara göre; bu süreç 2012 yılında başlayacak ve dünyamız büyük bir enerji kuşağının içine girecek ve uyanış çağı başlayacaktır. Bir önceki foton çağı döneminin Atlantis zamanına rastladığı iddia edilmektedir. Işık bölgesine geçiş sırasında tüm teknolojinin duracağı, buna karşın insanların özel yetenekler kazanacağı, DNA sarmalının değişerek, uyuyan hurda genlerin devreye gireceği iddia edilmektedir. (Bkz: Kader DNA’nın Neresinde).

Yıldız aktivasyonu, Güneş Sistemimizin Pleiades (Alcyone yıldızı), Sirius, Arcturus, Orion ve Andromeda ile aynı sıraya dizilmesi ile başlayacaktır. Bu kuşağa girildiğinde, şu anda bulunduğumuz 3. boyuttan 5. boyuta yükseleceğimiz iddia edilmektedir.

Bütün kültürler boyunca tarih şiir ve mitolojide kozmik objelerden en çok vurgulanan Pleiades:

Yedi Kızkardeşler, Krittika, Kimah, Güvercinlerin Sürüsü, Tavuklar, Bahar Bakireleri, Denizcinin Yıldızları ve Atlantisli Kızkardeşler gibi isimler; Pleiades’in görünür yedi yıldızlarının adlarıdır. Pleiades, Kuzey Amerika’daki Sibirya’daki ve Avustralya’daki insanlar tarafından Yedi Kızkardeşler olarak bilinir ve bu onların 40.000 yıl daha önceden anlatıldığı demektir.

M.Ö. 2357 yılı Çin yargılarında beliren astronomik edebiyatta adı ilk geçen yıldızlar arasında Pleiades görünmektedir. Alcyone, ilkbahar gündönümüne en yakın olmasıyla en parlak yıldızdır.

Yaklaşık 25.900 yıllık uzun dönem dönüşü için Pleiades Yüce Yılı, onları yılı başlatma konusuna kadar yükseltmiştir.

Giza Büyük Piramidinin yedi odasının bu yedi kız kardeşleri anımsattığını, 19.Yüzyılın sonlarında Profesör Charles Piazzi Smyth önermiştir. Büyük Piramidin bitirilme tarihi, kış gündönümünün gece ortasında Pleiades, Alcyone ile tam aynı çizgide bu piramidin boylamı üzerinde yayıldığı dönemdir.

Alcyone, Araplar tarafından Al Wasat, yani merkezi olan ve Babilliler tarafından ise Temennu, yani kuruluş taşı olarak adlandırılmaktaydı. Musevilerin kutsal şehri Sion- Zion ismi, sadece tesadüf müdür? Mezo-Amerikanın Mayaları, uygarlıklarının tohum yatağı ve ışığın kodlarını çocuğuna veren kozmik yıldız ana olduğu için Pleiadesi cranary (anlamı yüksek nitelikte tohum üreten bölge) diye adlandırmaktaydılar. 10 Merovenjler, ( Troyanın Kralı Priamın oğlu) Prens Paris’ten sonra Parisi kurdular ve kente onun adını verdiler. İlyada’daki Elektra (Pleiades takımyıldızındaki 7 kız kardeşten biri) Troya soyunu kuran Dardanosun anasıydı (bir başka Pleiades bağlantısı).

Gizemli Yılan Bilgeliğinin kaynağı gerçekten Pleiades midir emin olmak çok zor. Bilim kabul etmeden söylenenler iddiadan ve düşlerden ibaret olacak. Pleiades yıldız sisteminin evrensel mirasın odağı olduğu konusunda efsaneler, mitler ve kutsal kaynaklardaki şifreli ifadelerin bu kadar benzer olması şaşırtıcıdır. Yılan sembolünün bilgelik ve aydınlanma ile ilişkisi, ustalığı ve İlahi bilgiyi bu kadar içermesi, yıldızlarla bağlantısı araştırmaya, düşünmeye gerçekten değer kanımca…

Nameste

Mavi Gezegenden Sevgili Işık Kardeşim – Pleiades – Pervin Cülcüloğlu’na ithafımdır.

alıntı

www.indigodergisi.com

Kahin Neyi Görür?

Geleceği görmek, yaşanacakları hissetmek gibi sezgisel olaylar, sıra dışı kabul edilip ciddiye alınmasa bile cazip bulunur. Bu konuya en ilgisiz insanlar bile geleceğe dair ipuçları duyduğunda heyecanlanıp, ilgi gösterirler. Geleceği görmenin ve hissetmenin türlü ifade şekilleri vardır. Çeşitli fal bakma yöntemleri ile basit gelecek tahminleri yapılır. Gündelik eğlence dozunda gerçekleşen kehanetler dışında, uzun vadeli ve tüm dünyayı ilgilendiren kehanetler yapan ünlü medyumlar ile kâhinler mevcuttur dünyada.

Kehanetlerinde gerçekleşme oranı yüksek olan bazı kişiler, çok ilgi çeker ve ünlü olurlar birdenbire. Dünya tarihinin tüm dönemlerinde gelecek tahminleri mutlaka yapılmış ve kadim uygarlıklarda ülke yöneticileri tarafından bu iş için ücret ödenen kâhinler kullanılmıştır.

Son yüzyılda, modern materyalist bilimin kehaneti reddetmesiyle, eski ilgiyi kaybeden kehanet olgusu, son elli yılın fizik ve astronomi bilimi gelişmeleriyle; farklı bir yerlere doğru ilerlemeye başlamıştır. Özellikle atom altı çalışmaları ve zaman üzerinde öne sürülen teoriler ile geleceğin görülebilmesi daha kabul edilebilir olmuştur şimdilerde. Bu konuda; özellikle elektronun gözlemlenmesi ve paralel evrenler teorileri, kehaneti bazı ölçüler içinde destekler durumdadır ilginç bir şekilde… Yine de kehanetle bilimin buluşması için daha çok fazla yolumuz olduğu kesin.

Elektronun ve parçacıkların bizim tarafımızdan gözlemlendiğinde ya da gözlemlenmediğinde farklı davranıyormuş gibi tespit edilmesi; aslında zaman algımızın kapasitesi sonucu ortaya çıkan bir tespittir. Gözlemleme yapıldığında zaman boyutu da işin içine girdiğinden bizim için farklı tespitler yaratır ve kuantum fiziğinin anlaşılmaz olmasına neden olur. Kuantum fiziğini anlaşılmaz yapan; tanımlamaların bizim zaman algımızın boyutları içinde kalmaya mahkûm olması sebebiyledir.

Yani biz kuantum deneylerini tanımlamak için indirgediğimizden, (kendi algısal boyutumuzun içinde tanımlamaya çalıştığımızdan) içinden çıkılmaz teorilere dönüştürürüz.

Çünkü ortada bir HEM-HEM durumu mevcuttur.

Algı kapasitemiz, sınırlı bir şekilde sadece geçmişimizi hatırlamamıza ve içinde bulunduğumuz anımızı algılamamıza izin verir. Zaman içinde hareket etme yeteneğimiz ise, sadece andan ileriye doğru vektöreldir. Zamanın içinde genişleme ve ileriye sıçrama yeteneğimizi yitirmiş olmamız nedeniyle; sadece tek bir koridor içinde yürüyebilmeyi ve ona odaklanmayı gerçekleştirebiliyoruz. Bu kapasite tüm insanlık için ortak özellik taşır ve hep birlikte aynı koridor içinde algılarız kendimizi. Düz bir çizgide yürüdüğümüz için göremediğimiz geleceğimiz; her daim merak alanımızdadır.

Genel çoğunluğun dışında kalan bazı insanların, geleceği bilme konusunda farklı şansa sahip olduğu gözlemlenir bazen. Sayıları çok az da olsa gelen zamanı görebilen insanlara, medyum ya da kâhin denir. Medyum; gelecek dışında farklı bilinmeyenleri de bilebilen farklı bir görüye sahiptir. Kayıp bir nesneyi, ya da gözlemlemediği, bilinmeyen bir olayı bilebilmek gibi… Kâhin ise geleceği görebilendir.

Kâhinliğin de boyutları ve dereceleri vardır. Beş dakika sonrayı hissedebilen, birkaç ay ya da yıl sonrayı görebilenler, hatta yüzyıllarca öteyi önceden görüp söyleyenler gibi. Nostradamus ve Cayse bunların içinde en ünlü olanlarıdır. Gelecek zaman için ifade ettikleri kehanetler, yüzde yüz doğru olmasa da ilgi çekmiştir. Örneğin pek çok kâhin, herkes için uzak ihtimal gibi görülen Amerika’da siyahî bir başkan seçilmesi olayını görmüştür.

Kehanet özünde bir egoya dayanır. İnsan kendisinin gelecekte “iyi” olup olmayacağının peşindedir. Kişisel olarak kendisini rahatlatmak isteyen insanlar, değişik yöntemler kullanan falcılara gidip, arzu ve tutkularının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmek isterler. Kendi bireysel geleceğinin hakkında iyi sözler duyabilmek için seçtiği bu yol, çoğunlukla para tuzağı eğlenceler olmaktan öte geçemez. Oysa insanın kendi egosundan, her türlü arzu ve tutkusundan uzak, diğerkâmlık duygularıyla uygulanan yöntemler, diğerlerinden çok farklıdır ve bilimsel olarak da incelenmelidir. Kehanet eğer ciddiye alınacaksa, sonu gelmez anlamsız fal yöntemlerinden arınmalıdır.

Peki, bir kâhin neyi görür?

Gelecek yaşanmamıştır, dolayısıyla bilinmesine olanak yoktur diye düşünürsek eğer, kâhinlerin görüp bize söylediği olaylar nereden çıkmıştır öyleyse? Bunu cevaplayabilmek için önce zamanın ne olduğu tanımına bakmak gereklidir. Zamanın tanımına bakarken, kendi özgür irademizin gücünü de hesaba katmak zorundayız bir taraftan.

Özgür iradeye sahipsek eğer, geleceğin oluşmasında her birimizin katkısı olması da kaçınılmaz bir gerçektir.

Her birimiz özgür iradeye sahibiz ve sınırlı da olsa kendi seçimimizi yapabiliriz. Yaşam şans, kaza ya da tesadüf değildir, değişmez doğa yasalarının kontrolü altındadır. Varlığın her yönü doğa yasalarından kaynaklanır. Bir seçim yaptığımızda yasa işlemeye başlar. Her şey neden ve sonuçtan, ekmek ve biçmekten ibarettir, aksi takdirde dünya kargaşa içinde olurdu. Nereye bakarsak bakalım, doğa yasalarının işleyişinde sonsuz zekâya ait, sonsuz planın kanıtlarını görürüz. Mevsimlerin sırayla gelişinde, gezegenlerin hareketinde ve sonsuz sayıdaki canlı türünün yaşamasında, büyümesinde kanıtları görebiliriz.

Gitmek istediğimiz yolu yürüyebilir ya da arabaya binebiliriz, sabah erken ya da geç kalkabiliriz. Sinirlenip, bağırıp çağırabiliriz, özür dileyebiliriz. Özgür irademizle pek çok şey yapabiliriz, ama güneşin doğmasını önleyemeyiz, fırtınayı durduramayız, bunlar gücümüzü aşar. Seçim hakkımız sınırlı olduğu için özgür irademiz de sınırlıdır. İrademize konulan bir başka sınır daha vardır, o sınır evrimimizde ulaştığımız zihinsel ve ruhsal aşamadır. Yani seçim hakkımız olduğu zaman bile, o an kim ve ne olduğumuz seçimlerimizi sınırlar. Seçimlerimiz dâhilinde geleceğimizi ve kaderimizi etkileyebiliriz.

Kendi geleceğimizi oluşturma kapasitemiz olduğu gibi, tüm insanlık algısının ve total bilincin adına da oluşturma ve değiştirme potansiyelimiz olduğunun farkındalığına ulaşmak ise, varmak zorunda olduğumuz nihai bir sonuçtur. Bu farkındalık, günlük yaşamın içinde sessiz sakin bir köşede durur ve çoğunlukla görmezden geliriz. Bütün adına değiştirme ve yaratma potansiyelini kullanabilmek; belli bir erk gerektirir. Uzanıp almamız ve kullanmamız için bir güce ihtiyacımız vardır. Bu erk bir potansiyel olarak tüm bireylerde mevcut olsa da aktif hale gelmesi için günlük egolardan, algılardan, zevk ve hazlardan özgürleşmiş olmayı gerektirir.

Günlük hayatın kuşatılmışlığında gerçek özgürlüğümüzden uzakta yaşarken, geleceği hissedebilme yeteneğimizin farkında olmamız imkânsızdır. Ancak kuşatılmışlıklardan arınan kusursuz bilinç, gelen zamanı görebilir. Bu kusursuz bilinç, kehanetin başladığı noktadır ve görme eylemini başlatır.

Çok eski bir uygarlığın, Tolteklerin zaman tanımına baktığımızda ilginç bir ifadeyle karşılaşırız:

Zamanın Çarkı

Toltek Şamanları zamanı açıklarken; zamanın sonsuz uzunluk ve genişlikte, içinde düşünce olukları bulanan bir tünel gibi olduğunu söylüyorlardı. Her oluk sonsuzdu ve bu olukların sayısı da sonsuzdu. Canlı varlıklar, yaşam gücü tarafından tek bir oluğun içine bakmaya zorlanıyorlardı. Tek bir oluğun içine bakmak; onun tarafından kapana kısılmak ve o oluğu yaşamak anlamına gelmekteydi. Kişiler esaslı bir disiplin sonucu kararlı dikkatini zamanın çarkına odaklayabilir ve böylece onun dönmesini sağlayabilir. Zamanın çarkını döndürmeyi başarabilen kişiler, herhangi bir oluğun içine bakıp, ondan diledikleri şeyi çekip çıkarabilirler. O oluklardan yalnızca birini içine bakmaya zorlayan büyüleyici güçten bağımsız olmak, kişilerin her iki yöne de bakabilmesi anlamına gelir: onlardan uzaklaşan ya da onlara doğru ilerleyen zamana.

Binlerce yıl öncesinden gelen bu mesaj, yeni teorilerin sözcüsü gibi çok aşina bir tanımlamadır şaşırtıcı biçimde. Biz bilimde inanılmaz yerlere geldik diye övünürken kadim uygarlıkların zaman hakkındaki tanımlamaları bizden çok önlerde görünüyor ne yazık ki. Zaman konusunda Toltek sonrası uygarlıklardan Maya’ların bıraktığı bilgiler çözümlenmeleri gerçekleştikçe şaşırtıyor. Sanırım bir arpa boyu yol gittik hep birlikte…

Zamana kişisel ve bütünsel özgür irademiz çerçevesinde baktığımızda, kehanetin nereye kadar yapılabileceği ve kâhinin neyi gördüğü sorusunun cevabı; sonsuz şimdide, sonsuz olasılıklar olduğu gerçeğinin içindedir. Sonsuz olasılıklar içinden odaklanabildiğimiz ve farkındalığımızı yükseltebildiğimiz koridorların içini görebilir ve yaşayabiliriz. Bireysel ve bütünsel koridorlarımızda deneyimleme olasılıklarımız olduğu yerde duruyor. Onları görebilme ve içine girip yaşayabilme bizim erkimizle ve farkındalığımızla gerçekleşir. Koridorların içinde ve arasında gidip gelebilmek bizim özgür irademizle gerçeklik boyutumuza indirgenir.

Zaman sonsuz şimdidir, geçmiş ya da gelecek yoktur. Geçmişimizi ya da geleceğimizi tayin eden zamanla ilişkimizdir. Geleceği görme dediğimiz şey, fizik dünyanın sınırlarından çıkıp, geleceği gördüğümüz andaki duru görü veya uyum yeteneğidir.

Bu yolla harekete geçirdiğimiz sebebin sonucunu, yani özgür iradenizin neyi yarattığını görürüz. Ancak bu zamanı değil zamanla olan ilişkimizi etkiler. Bu yüzden özgür irademiz her zaman sonsuz şimdide devreye girer.

Bir kâhinin gördüğü kehanetler de; sonsuz olasılıklar içinden kendi odaklanmasının sonucu bilincine indirgeyip bize aynaladığı Vizyon ve Görme’lerdir.

Not: Makalede kullanılan resimleri tümü kâhin ressam İngo Swann’ a aittir… İngo Swann NASA’nın ücretli kahinidir. Gezegenlerin yapıları konusunda söylediği kehanet-görme’ler bilimsel olarak da kanıtlanmıştır.

Makale www.indigodergisi.com’dan alıntıdır.

Sonsuzluğa Toltek Bakışı

Savaş Alanımız Sonsuzluktur

Gündelik yaşam dünyası; bizi biz yapan ya da yıkan bir şey olarak görülür. Savaş alanımız çevremizdeki dünya ile giriştiğimiz kavganın alanı değildir oysaki. Gerçekte savaş alanımız ufukta, belki de bizim düşünemediğimiz bir alandadır. Bu da insanın, insan olma biçiminden vazgeçtiği alandır.

Farkında olmadan o alana doğrudur yolculuğumuz. O alanın adına sonsuzluk denilebilse de, tam ve gerçek tanım olmak konusunda eksiktir ne yazık ki… Sonsuzluk teriminin kelimesel olarak indirgenebildiği noktada, bizde algılanan her şey eksik ve yetersiz kalacaktır.

“Sonsuz” dediğimizde kişiselleştirmek durumunda kaldığımız şey; gerçekte kişiselleştirilemeyecek kadar indirgenemez bir olgunun kavramıdır.

Enerji bağlamında indirgenemez olması, sonsuzluğun; deneyimlenmesine engel değildir bir taraftan. Evrende akan enerjiyi akadurduğu biçimde görmek; bir varlığın ereceği doruk noktalardan birisidir.

Evrende akan enerjiyi aka geldiği şekilde görmek, şimdilerde tanımlanmış bir kavram gibi görünse de gözümüze; şaşırtıcı bir biçimde tahmin etmediğimiz kadar eski bir kavramdır. Meksika Şamanlarının çağlar boyunca geleneksel olarak aktarıp, bizlere kadar taşıdığı bir “biliş” olarak karşımıza çıkar tüm esrarıyla.

Şamanlık Bilişi

Toltek kelimesiyle özdeşleşerek günümüzde tanımlanan bu öğretinin içeriği; şaman kelimesi altında, Meksika kaynaklı bir aktarımdır.

Don Juan Matus adında Yaqui kızılderilisinin, Carlos Castaneda (C.C) adında bir insanbilim uzmanı kanalıyla bize aktardığı sıra dışı bu bilgi dizini, “Şamanlık Bilişi” adıyla tanımlanır.

C.C’nin; Toplumbilimin, Felsefenin, Antropolojinin, hatta dinin alanına girmeyen bir alan olarak tanımladığı Şamanlık Bilişi; doktora çalışması olarak yazılmaya başlanmıştır. 12 kitap ile sonuçlanan bu paylaşım, C.C’nın Don Juan ile geçirdiği uzun yılların sonucudur.

Kitap dizininin tamamı enteresan öyküler ve bilgiler içerir. Sıra dışılığı ile gerçek olup olmadığı tartışılan bu bilgi dizini; insana ve evrene bakış, sonsuzluğun tanımlanması bağlamında ilgi çekicidir.

Don Juan’ın Şaman Bilişi dediği bu biliş, Toltek uygarlığından iletile gelmiştir ona göre. Don Juan, kendisinin Toltekler’e uzanan soyunda, bu bilgileri atalarından çömezlik-ustalık yoluyla aldığını belirtmiştir.

Toltekler Kimdir?

Esrarengiz bir biçimde tarihten kayboldukları ileri sürülen Toltek Uygarlığı, Amerika uygarlıklarından birini oluşturan halk olup, Meksika’daki Aztek-öncesi üç kültürden (Mayalar, Toltekler, Olmekler) biri olarak kabul edilirler. Meksika topraklarında ilk insan topluluklarına ait izler, yaklaşık 20.000 yıl öncesine dayanır. Bıraktıkları eserlerin toprak üstüne çıkarılan kısmı; gelişmiş bir medeniyetin izlerini taşır ve özellikle yine karşımıza piramitlerle çıkan birtakım gizemler içerir.

Don Juan Matus, atalarının uyguladığı çömez-usta yöntemiyle C.C’ya Şamanlık öğretisini aktardığını belirtmiştir. C.C de bu bilgileri kitaplarla dünyaya anlatmıştır.

Şamanların erişmelerini hedefledikleri son aşama; çok basit bir tanımın içindedir:

Gerçekten ölecek olan varlıklar olmamız

Bu sebeple insanın gerçek mücadelesi başka insanlarla ya da dünyayla olan kavgası değil, sonsuzlukla olan mücadelesidir. Özünde bir teslimiyet olan bu kavga, sonsuzluğu kabulümüzle sona erir. Bizim yaşamlarımız sonsuzluktan çıkar, çıkmış olduğu yerde yani sonsuzlukta biter.

Kişiselliğimizin sınırlarını koruyabilmek için verdiğimiz tüm savaşlar, Şamanlık bilişinin içinde anlamsız kalır. Bütün uygar insanların gereksinmesi; bilinen dünyalarının sınırlarını korumaktır. Oysa bu sınırlar, kaçınılmaz bir sonla bir gün nihayete erecektir.

Toltek Bilgeliğinde Enerji ve Varlıklar

Toltek ya da şaman bilişinin temel öğesi, enerjidir. Evrenin en ince ayrıntısı bile bir enerjinin ifadesidir. Bu enerjiyi dolaysızca görme edimi sonucu Şamanların ulaştığı bilgiye göre; tüm evren, aynı zamanda hem birbirine karşıt, hem birbirini tamamlayıcı çift güçlerden oluşur. Bu iki güce canlı ve cansız enerji adı verilir.

Cansız enerji, farkındalıktan uzaktır. Canlı enerjinin titreşimsel durumu ise farkındalık adını alır. Yeryüzündeki tüm canlılar titreşimsel bir enerjiye sahiptirler. Titreşimsel bu varlıkların hepsine, organik varlıklar denir. Enerjinin bağlılığını ve sınırlarını belirleyen şey organizmanın kendisidir. Bir organizmaya bağlı olmaksızın titreşen canlı enerji toplamları da bir bağlılığa sahiptir ve bunlara inorganik varlıklar denir.

Canlı olmanın temel koşulu; evrendeki başıboş enerjiyi duyusal veriye çevirmektir. Basit bir indirgemeyle vericiden verileri alıp sese ya da görüntüye çeviren radyo ve TV gibi… Organik varlıklar, aldıkları bu enerjiyi bir tepkiye çevirerek bir açıklama dizgesi şekline dönüştürür. Bu da varlığın kendi evrenini oluşturan edimdir.

İnorganik varlıklar âleminde ise, dönüştürülen duyusal veri, onların âleminde bizim aklımızın alamayacağı yorumlar şeklinde gerçekleşir. O boyut bizim için tanımlanamaz durumdadır; dünyasal algımıza bağlılığımız gereği…

Duyusal verilerin açıklanma dizgesi, bizim bilişimizi oluşturur. Organik varlıkların tümünün kendilerine özgü ayrı bir bilişi vardır. Tüm organik varlıkların bağlı olduğu bir biliş noktası da Ortak Bilişi oluşturur. Şaman bilgeliği; bilişimize geçici olarak ara verebileceğimizi ve o anda evrendeki enerjiyi aktığı gibi görme edimini gerçekleştirebileceğimizi söyler. Bu görme; gözlerimizle gerçekleşmese de onlarla görüyormuş gibi dizgelenebilir.

Bu görme anında organik varlıklar; ışıklı toplara benzeyen enerji toplaşımları olarak algılanır. Bu ışıklı topların her biri bireysel olarak evrende mevcut olan bir enerji kütlesine bağlıdır. Bu enerji kütlesine karanlık farkındalık denizi adı verilir. Işıklı toplar; kendi ışıltılarından daha parlak olan bir noktalarından bu denize bağlanırlar.

Bu bağlantı noktasının adı Birleşim Noktası’dır. Karanlık farkındalık denizinden gelen enerjinin algılanmasının bu noktada gerçekleştiği kabul edilir. Birleşim noktasında veriye dönüşen enerji, bizi saran dünya olarak yorum kazanır. İnsana, karanlık farkındalık denizinden gelen enerjiyi veriye çevirecek şekilde yeterlilik sunulmuştur.

Evrenin kendisi de sonsuza dek uzayıp giden ışıklı iplikçiklerden oluşmuştur. Işıklı telcikler birbirine asla değmeden uzayıp giden kütleler halindedirler. Herhangi bir kütleye odaklanma haline ise niyetlenme denir. Şamanlar göre; bütün evren bir niyet evrenidir ve anlakla eştir. Titreşimsel enerjinin en uç noktası, kendisinin farkında olan varlığın kendisidir. Evrendeki bütün potansiyel dönüşüm ve değişimler rastlantısal değil, titreşimsel enerjinin; enerji akışı düzeyinde yaptığı niyetlenmenin ürünüdür.

Hayatımızda var olan her kavram; niyetlenmemiz sonucu cereyan eder. Bizim bu satırlarda iletişim kurmamız için bilinçaltımızı ve bilincimizi kullanarak paylaşım yaratacak ortamı oluşturmamız da bu niyetlenmenin bir sonucudur. Aynı enerji kütlesini kullanarak ortak bilişte buluştuğumuz bir noktadır şu saniyeler.

Evrende akıp giden ışıklı telcikler, bizim birleşim noktamızdan geçecek biçimde yönlenirler. Birleşim noktası; Şaman bilişine göre bir tenis topu büyüklüğündedir. Sınırlı sayıda ışıklı telcik bu noktamızdan geçebilse de, yine de pek büyük bir sayıda enerji alanı o noktadan geçer. Enerji alanlarının birleşim noktasından geçerken çarpması sonucu oluşan gündelik yaşam bilişi; bütün insanlar için homojendir. Çünkü birleşim noktası, tüm insanlarda aynı noktada yer alır. Bu nokta; kürek kemiklerinin bir kol boyu gerisinde, ışıklı topun dış sınırına yakındır.

Toltek Bilgeliğinde Rüyalar

Meksika Şamanlarına göre, birleşim noktası; normal uyku, aşırı yorgunluk, hastalık durumunda yer değiştirebilir. Yeni bir konumdayken birleşim noktasından geçen enerji alanları demetinin duyusal veriye çevrilmesi de değişir. Bu durum yeni ve başka bir dünyanın algılanmasına yol açar. Bu yenidünyalar, gündelik yaşam dünyasından farklı, orada yaşanabilecek, ölünebilecek dünyalardır. Yaşadığımız dünyaya son derece benzeyen yönler taşımakla birlikte tanımlama aşamasında da değişik bir biliş getirir. Rüyalar; Şaman Bilgeliğinde bu yüzden çok önemli yer tutar.

Dünyasal bilişimizin dışına çıkarak yaşadığımız rüyalar, farkındalık arttırarak kontrollü olarak deneyimlenebilir. Rüyamızda rüyada olduğumuzu bilmemiz, bazen rastlantısal olarak yaşanır. Rüya bedenimiz diye tanımlanan dünyasal bedenden ayrı bir başka bedenimiz daha vardır. Bu bedene “Eş” adı da verilir. Özellikle daha erişkinliğe erişmemiş olduğumuz dönemlerde, yani dünyasal algı biçimimizin henüz kemikleşmediği dönemde rüyada olduğumuzun bilincinde olmamız çok daha rastlanır bir durumdur. Şaman Bilişine göre kadınlar, rüya konusunda erkeklere göre daha yetkin ve yeteneklidirler. Bunu kadınlara sağlayan şey de, istenç denilen güç merkezlerinin rahimlerine bağlı olmasındandır. Sonsuzluğa bakışta Toltekler için kadınlar; erkeklerden farklı yetenekler taşıyan çok önemli varlıklardır. Çünkü kadınlar, doğaları gereği; sonsuzluğa geçiş için açık birer kapıya sahiptirler.

Toltek bilgeliğinde rüya görme çalışmalarında, rüyada olduğumuzun farkına vardığımız anda ellerimize bakmamız önerilir. Bu öneri; rüya bedenimiz ile gerçek bedenimizin farkındalığını aynı noktaya bağlayabilmemizi sağlamak için yapılır. İlerleyen çalışmalarda ellerin ardından tüm beden ve bilincin rüyaya taşınması, dünyasal algının dışında var olan diğer bir dünyada kontrollü olarak yaşamayı getirir.

Farkındalık, herhangi bir kültürün buyurduğu algısal olasılıkların değil, insanın bütün algısal olasılıklarının bile bile bilincinde olma edimidir. İnsanların topyekûn algılama kapasitelerinin serbest bırakılması, onların işlevsel davranışlarını hiçbir şekilde bozmaz. İşlevler en kaçınılmaz gereksinim halinde gerçekleşmeye devam ederken, yeni değerler kazanmayı sağlayan yeni farkındalıklar, idealciliklerden ve düzmece amaçlardan kurtulmayı getirir. Buna Toltek Bilişinde, kusursuzluk denir.

Kusursuzluk; insanın yapabileceğinin en iyisinin üstüne biraz daha fazlasını gerçekleştirmesi demektir. Kusursuzluk yolunda, insanın üzerinden atması gereken bir sürü özellik vardır. Bunlardan en önemlisi kendime acıma ve kendini önemsemekten kurtulmaktır. İçsel sessizlik, yaşam öyküsünü silmek, kendisinin ve evrenin izini sürmek, yansız olmak, farkındalığı yükselterek kusursuz olmaya gitmenin yollarıdır. Evren bizde farkındalık oluşturmaya çalışırken; bizim bir diğer herhangi varlıktan bir üstünlüğümüz, ayrıcalığımız yoktur. Bir orman dolusu karıncanın bizim gözümüzde birbirinden farkı olmadığı gibi, onun gözünde de bizim değerlerinden bir farkımız yoktur. Bu sebeple kendimize acımamız ya da kendimizi önemli saymamızın bir değeri yoktur. Kendi yaşam öykümüzü algımızda sıradanlaştırma ve yansız olma; farkındalık için koşulsuz şarttır. Kendi edimlerimizi ve evrenin edimlerini her an farkındalıkla izlemek, içsel sessizlik sağlayarak evreni olduğu gibi hissedebilmenin yoludur.

Tonal ve Nagual nedir?

Toltek bilgeliğine göre; var oluşumuz esnasında iki ayrı güç halkasıyla doğarız. Dünyasal boyutta akılla direkt bağlı olan birinci güç çemberimizi kullanırız. Dünyasal algımızın oluşturduğu tüm her şey; bizi biz yapan her şeydir ve ona Tonal denir. Dünyaya anlam vermeye çalışan şey tonaldır, o olmadan bir takım yabancı sesler duyar, bir şey anlamayız. Tonal gerçek varlığımızı esirgeyen bir koruyucudur bu da ona edimlerinde kıskanç ve kurnaz olma niteliği verir. Onu doğumla birlikte büyütmeye başlarız. İçimize havayı ilk çektiğimiz o an, Tonal içindeki erkle nefes almaya başlamış oluruz. Tonal doğumla başlar ve ölümle biter. Hiçbir şeyi yaratamaz ya da değiştiremez ama yinede de oluşturur dünyayı. Yargılamak, değer biçmek, tanıklık etmektir işlevi çünkü. Tonal hiçbir şey yaratmayan yaratıcıdır.

İkinci güç çemberimiz ise Nagualın alanıdır, istençle bağlantılıdır. Nagual bizim hiç ilgilenmediğimiz parçamızdır. Nagual bizim betimleyemediğimiz bölümümüzdür. İsim yok, söz yok, duygu yok, bilgi yok.

Yaşanabilir ama hakkında konuşulamaz

Daha doğduğumuz anda aslında iki parça olduğumuzu hissederiz. Doğum anında ve sonraki kısa sürede tümüyle nagualızdır. Sonra işlev görmek amacıyla sahip olduğumuz parçanın bir karşı parçası olması gerektiğini hissederiz. Aranan Tonaldır ve bu en başından beri bir eksiklik yaratır. Derken Tonal gelişmeye başlar ve önem kazanır, nagualın parıltısı körelir, onu tümüyle kaplar. Artık tümüyle Tonal olduğumuz anda ise doğumdan başlayarak bize eşlik eden ve bizi bütünleyen bir parça olduğunu sürekli anımsatan o eski yetersizlik duygusunun arttığını seyretmekten başka bir şey yapamayız.

Tümüyle Tonal olduğumuz andan başlayarak eşler oluşturmaya koyuluruz. İki yanımız olduğunu hep duyumsarız ama bunu tonalın nesneleriyle dile getiririz. Bir yanımız ruh diğeri beden, zihin ve özdek, iyi ya da kötü, Tanrı ve şeytan gibi… Aslında adanın üstündeki şeyleri eşleştirdiğimizin ayırtına varamayız.

Dünyasal bilişimizin tanımlandığı güç alanımız, bağlı olduğumuz tonalimiz tarafından yönlendirilir. Bizler bir başka yanımız daha olduğunu duyumsasak da Tonal, hep kendisinin içinde kalmamız için sürekli sopasını gösterir. Bu yüzden şaman bilişinde dışarıdan kabuğun kırılması, yani çömez-usta ilişkisi gereklidir.

Organizmaların kendi birleşim noktasından bağlı oldukları büyük ışıklı topun da bir birleşim noktası vardır. Topyekûn ışıklı yumurtanın birleşim noktasının belirlenebileceği ve onun üzerine yoğunlaştırılacak enerji ile yepyeni bir ortak dünya oluşturulabileceği kabul edilir. Ortak bilişin değişmesi için evrensel niyetlenmenin gerçekleşmesi, başarılabilinir bir olgudur. Oraya ulaşmak için yapılacak tek şey; birleşim noktasının devinimini niyet etmektir.

Evrenden akan enerji; sürekli şekilde itilip çekilir evren tarafından. Evrenin vahşiliği, yırtıcılığı, acımasızlığı, sömürmesi gibi görülen bu itme-çekme tepkimesi aslında, onun kendi farkındalığını deneyimlemeye çalışmasından ibarettir.

Evren, varlıklar üstünde baskı uygulayarak farkındalıklarını arttırmaya çalışmaktadır. Evren bu yolla kendisinin farkında olmaya çalışmaktadır. Bu yüzden Toltek Bilgeliğinin bilişsel dünyasında farkındalık; son ve nihai aşamadır.

Don Juan’a göre Şamanların arayışlarının doruk noktası; yeryüzündeki tüm insanların hepsi için nihai enerji bağlamında bir olgu olan, doğru yolculuk tur. Carlos Castaneda’ya göre Şamanlar; arayışlarını, sonunda bir organizması olmaksızın, birleşik bir birim gibi davranabilme anlamında bir varlık olma arayışı diye tanımlarlar. Bu açıdan varlıklar, yeni biliş ufuklarına götürecek sıçrama tahtaları görevi gören hatırlatıcı araçlar ya da uygulayımsal yapılardır sadece.

Toltek Bilişinde ve bakışında varlıklar; gerçek savaş alanları olan sonsuzlukla savaşırken, aynı zamanda teslimiyetle kabullenmelidirler onu. Sonsuzluktan gelip, sonsuzluğa gitmek durdurulmaz bir döngüdür. Eksi sonsuzdan artı sonsuza, ya da artı sonsuzdan eksi sonsuza… Savaşçılar, bu sonsuz döngünün içinde erk avlayan ve yaşamının sonuna kadar vazgeçmeyen kusursuz insanlardır. Kusursuzluğunun son noktası da; Doğru Yolculuğu gerçekleştirip yeni Biliş Ufuk larına ulaşmaktır.

İnsanın insan olmaktan vazgeçtiği alan, kimilerine göre ölüm, kimilerine göre sonsuzluktur. Ölümün ya da sonsuzluğun ne olduğu değil de, sadece var olduğu gerçeğinin, bilişinde ve bilincinde olmak ve savaşmaktan vazgeçmemek bile başlı başına bir farkındalıktır.


Samire

kaynak: Don Juan’ın Öğretileri (Carlos Castaneda)

www.indigodergisi.com’dan alıntıdır.

Kişisel Gelişimin Derinliği

Kendi kendimi geliştirmeye çalıştığım tüm çabalarımın ve aldığım kişisel gelişim eğitimlerinin bana öğrettiği bir cümle ile ifade etmek istiyorum kişisel gelişim tanımını:

Bana dayatılan tüm öğretilerden kurtulduktan sonra, içimdeki kendi ben’imi tanıyıp onu gerçekleştirmeyi başarma sürecinin adıdır kişisel gelişim.

Hadi biraz açalım bu tanımı ve gelişimin derinliği nedir, ne olabilir bir bakalım…

Bir anne ve bir babadan doğarız hepimiz. Doğarken aciz bir varlık olduğumuz kabul edilir. Evet, anne sütüne, altımızın temizlenmesine ve pışpışlanmaya ihtiyacımız vardır. Artık nereden ve nasıl geliyorsak; bu dünyaya yabancıyızdır doğarken… Kendi kendimize yemek yiyip, kendi kendimize yürümek için meşakkatli bir sürece ihtiyacımız vardır. Hem bizi doğuran için, hem bizim için geçmek bilmez zor bir süreçtir bu. Tüm hayvan türleri içinde kendi başına yaşayabilmesi için en uzun sürece ihtiyaç duyanlardan birisiyiz biyolojik olarak. Doğarken kendiliğinden bizimle gelen bu acizlik bir süre sonra öğrenilmiş acizliğe dönüşür. Küçüklüğümüzden itibaren yapabildiklerimizden çok yapamadıklarımızı öğreniriz.

“Aman elleme, tutma, yapamazsın, ayıp, gelme, gülme, ağlama, sus, kıpırdama vs. vs”

Yedi yaşına kadar sosyalleşme yetisini tamamladığı öngörülür bir çocuğun. Tam da tersi o yaşlarda koruyucu olmak adına her şeyden, herkesten kaçırılırız. Engellene engellene acizliği öğrendiğimizin farkında olmadan büyür, iki ayaküstünde durmaya başlarız. Bir bakmışız ki yaş ergenliğe ermiş. Eğitim, öğretim, okul, sınav, meslek, iş, evlilik, çocuk derken kalıplanmış ve dayatılmış kimliklerle ayakta duruşumuz bir başka bir manaya doğru yürür gider. Çoğunlukla iş, evlilik, çocuk sahibi olduktan sonra durup bir geriye doğru bakarız. Ve sorular başlar.

“Neredeyim, hayatım bu mu, bu ben miyim, bu çocuklar nereden çıktı, şu Allahın cezası patrona neden katlanıyorum, yanımdaki bu eş denilen huysuz da kim, hayatım bu acılarla mı bitecek vs vs.”

İşte bu dönemi yaşayan, bu soruları kendine sormaya başlayan ve kendisi olmadığının acı süreçlerle farkına varan bir sürü birey için yeni sorular oluşur artık.

“Mutlu hissetmek için ne yapmalıyım ve sırtımdaki gereksiz yüklerden nasıl kurtulmalıyım?”

Bu tablonun dışında kalanlar mutlaka mevcut. Fakat özellikle ülkemizde yaşayan, bizim kültürümüzün ürünü bireylerin büyük çoğunluğu; sorulan bu zor sorular sonucu; kendisi olmadığını, çalıştığı işte mutlu olmadığını, sözüm ona seçtiği eşe artık katlanamadığını, inançlarının kendisine yetmediğini ve asıl olması gereken kendisiyle, ortalıkta dolaşan ve adını taşıyan kişinin arasında uçurumlar olduğunu fark eder. Bunu fark edip kabul edene ne mutludur ki, sorunu bilinç üstüne bir parça daha çıkarmıştır. Oysa buzdağı misali yüzde doksanı su altında yaşayan bilinçlerde; psikolojik sorunlar, mutsuzluklar, başarısızlıklar başlar. Tanımlanan, tanımlanmayan bir sürü patolojik kişilik tipi gezer dünya üstünde. Bilinç ile bilinçaltı arasında şiddetli bir geçimsizlik söz konusudur çünkü… Su altında kalan dediğimiz yüzde doksanlık bilinçaltı, bastırıldığı kadar mutsuzluğumuz artar. Bilinçaltını üste çıkartıp, süper bilincin gelişimi tamamlanmadığı süre iç çatışma devam eder.

İşte bu tablonun içinde, psikiyatr taleplerinde patlama yaşanan, ama bir türlü de çözüm bulunamayan mevcut sistemin içinde, kendiliğinden doğan engellenemez bir süreçtir kişisel gelişim çabaları ve eğitimleri.

Neden ihtiyaç duyulmakta kişisel gelişim eğitimlerine? Yıllar ve yıllar boyu zaten inanılmaz zorluklarla, masraflarla eğitim sistemi denilen çarkın içinde öğütülüp durduk oysaki. Eğitilmedik mi, bitmek bilmez sınavlara girmedik mi, diplomaları duvarlara asmadık mı, kendimiz tanımak için aynalara bakmadık mı, giyinip süslenmedik mi, kendimizi pazarlayıp karşılığında güya çıkarlar sağlamadık mı? Hoş görünüp, pastanın en güzel dilimi için yalanmadık mı tüm diğerlerine karşı?

Her şeyi öğrendik, bizden kilometrelerce uzaktaki kentlerin adlarını, sonsuz matematik denklemlerini, bir patrona yaranmak için nasıl yaltaklanacağımızı, eşlerimize nasıl en doğru yalanlar söyleyeceğimizi, kendi kendimiz nasıl avutup kandırabileceğimizi… Öğrendiklerimizin ucu bucağı yok. Ama bütün öğrendiklerimizi şimdi kişisel gelişim eğitimlerinde silmeye çalışıyoruz işte… Neden? Nerde yanlış yaptık biz?

Bir sürü öğretide, eğitimde, bilimsel çalışmada, terapide yapmaya çalıştığımız şey; mutasyona uğramış bugünkü ben’imizden kurtulup, kendi gerçek ben’imize geri dönmek. Tüm çabalar bunun için. Kişisel gelişim adı altında yapılmaya çalışılan bir sürü şekil ya da ritüelin bizim yani dünyanın dışımızda bir kaynağı var mı, bugün itibariyle bilimsel gerçeklikte bir yanıt vermemiz, amacını aşan ifadelere kadar gidebilir. Şimdilik o ifadeleri kullanmak için mevcut mantığı çok da zorlamadan küçük taşkınlıklar yaparak yola devam etmek en uygunu olacaktır. Masum, küçük, aykırı sorulardan ve cevap aramalardan zarar gelmeyeceğini düşünüyorum. Bu sorulardan bir tanesi de değişimin nasıl ve hangi boyutta gerçekleşmesi gerektiğidir.

Atalarımızdan bize kalan bir sürü kalıtın arasında en kritik olanı; yaşamak için saldır ve yok et emirlerini de taşıyan, bizi belli kalıplarda yaratımladığını düşündüğümüz DNA’larımızdır. DNA’larımız da değişen bilincimizle birlikte ciddi bir değişim süreci yaşıyor. Geçmiş binyıllarımızın eserleri içinde affedilecek olanlarını saymamızın sanırım imkânı yok. Artık her şeyi affedip, kendimizden özgürleştirmeye çalıştığımız ve bize bağlı kordonlarını kestiğimiz şeylerin içinde neler yok ki? Hayatı bize ilk olarak aynalayan annemizle ilgili anılarımız, elimizden oyuncağımızı izinsiz alan biricik kardeşimiz, gözümüzden acıyla yaş döktüren ilk aşkımız, harçlığımızı hep kısıntıda tutan dokunup ulaşamadığımız babamız, ille de ilk ve son ilişkimiz olacak dediğimiz eşimiz, maaşımıza bir türlü zam yapmayan patronumuz… Bu konuda her bireyin sadece kendisine ait olan özel bir listesi var. Her listenin içinde de başlı başına bir evren var; kendine özgü ve eşi olmayan.

Neden insanoğlu duygularını zamanında kontrollü olarak yaşayıp, bulunduğu anın hakkını veremiyor ve acılarda tıkanıp kalıyor? Çünkü insan hiçbir zaman iyi ile kötü arasındaki gerçek dengeyi kurmayı beceremiyor. (İyi ile kötü diye tanımlamak aslında çok klasik bir yanlış tanımlama ama anlamsal eksikliğine rağmen şimdilik kullanmaya devam edeceğim.)

İyi ile kötünün dengesi konusunda verilebilecek örnekler trilyonlarcadır ama bir tanesi bile benim derdimi anlatmaya yetecektir sanırım. İnsanoğlu atomu parçalamayı başardı ama onun merkezindeki muhteşem enerjiyi, gitti yok edicilikte kullandı. Milyonlarca insanın ölmesine ve acı çekmesine sebep oldu atomun parçalanması. Bedeli bu kadar ağır olmak zorunda mıydı bu müthiş buluşun? Hayatın kaynağına ait bu kadar önemli bir bilginin böylesine kullanılması sanırım kendi kendisini cezalandırmaktan başka bir şey değil. Çünkü ölüme olan eğilimimiz, hayata olan eğilimimizden daha güçlü. Bu bir ceza değilse başka nasıl tanımlanabilir bilemiyorum.

Oysa evrenin en sihirli temel yasası neslin sürdürülmesidir. İnsan bir kuşaktan diğerine geçerken yenilenirken bir taraftan da DNA’larında taşıdığı yok etme güdüsünü her kuşağa aktarıyor otomatik olarak. Her yeni kuşak yok etme güdüsüne uydurma yeni nedenler buluyor. İnsan, içindeki bu canavarla hem ömrü boyunca bir taraftan savaşıp yok ediyor, hem bir taraftan seviyor. Sevmekle var ediyor, var oluyor ve sonunda ölüyor. Ne yazık ki kendi ölüm gerçeği de engel olamıyor insana başkalarını yok etme konusunda. Yok etme güdüsü; bir canavar gibi insanla boğuşarak yoluna devam ediyor. Haset, kıskançlık, nefret gibi çocuklar doğuran bu canavarı içinde taşıyan çocuklar doğurmaya devam ediyoruz tüm iyi niyetli diğer katkılarımıza rağmen. Çünkü kendimizi gerçekten mutlu etmediğimizde, yok etme ve cezalandırma içgüdülerine teslim olan bir yapıdayız. Bir sürü bilinçaltı doyumsuzluklarının sonucu olarak dışarıdaki her şeyi vur-yok et emri veriyor doğamız ne yazık ki…

Zihnimizde ve zerrelerimizde sadece yok etme güdüsünü taşımıyoruz şüphesiz. Çok derinlere yerleşmiş güçlü bir arzu var ki; o da örnek olacak kusursuz saflık ve iyilikte kuşaklar yetiştirmektir. Bunun yolu; kişisel gelişimlerle toplumsal gelişime ulaşmaktır. Arzuladığımız bu iyilik ve barış kuşağının şu an taşıdığı kalıplanmış ve belli özellikler taşıyan DNA dizilimi, geçmişten bugüne yaşadığı tüm sürecin üzerinde üstün bir hıza sahip ivme ile zıplayarak değişmek zorundadır ki; gerçek değişim yaşanabilsin. Hadi olumlu düşün, düşün ve yarat telkininden önce bu yaratmanın oluşma gerçekliği nereye kadar vardır ve bilimsel olabilirliliği nedir’e bakmak gerekli mutlaka.

Sözel ve bilgisel olarak kendimize ulaşmak, değişmek, gelişmek istemini belirtmek çok zor bir şey değil başlangıç olarak. Bu istemi dile getiren ve bu konuda bilgi transferine, danışmanlığa, yardıma başvurmaların sayısı ciddi olarak artış göstermekle birlikte bunu gerçekten başaracak adımları atmak öyle çok kolay bir edim değil pratikte. Hep söylemekten bıkmadığım, kendi kendime tekrarlayarak unutmamaya çalıştığım bir cümle var:

Bilmek başka, bilgelik başka…

Kişisel gelişimin her şeyde olduğu gibi aşamaları var. Önce, kendinde yolunda gitmeyen bir şeyler ya da sorunlar olduğunu keşfediyorsun. Bu bir farkındalık aşaması diye tanımlanabilir. Bu keşif, sorunun çeşitliliğine bağlı olarak farklı dozlarda sarsıntı yaratıp, tepetaklak ediyor bizdeki pek çok şeyi. Çünkü buzdağının altına ayna tutup su üstüne çıkarıyoruz. Hayatımızda geçmişten bize uzanan bağlar ve olaylara bağlı durumlardır bunlar genellikle. Kolay kabullenilemeyen bu tespitleri yapmak gerçek bir cesaret istiyor… Sonra eğer yapabiliyorsak oturup bu tespitleri kabulleniyorsun. Bu da çok önemli ve zor bir aşamadır ki, genellikle o bağlar ve olaylardan, hatalardan kopmamak için inkâr ya da kabul etmeme durumu yaşanabiliyor. Büyük bir çoğunluk, daha bu aşamada sorunu çözemeyeceğini düşündüğünden teslim olup bir değilleme-inkâr- ret seviyesinde tıkanıp kalabiliyor. Sonraki aşamaya yıkmak adını verebiliriz. Eğer gerekiyorsa tüm hayatımızı yıkmak zorunda kalabiliyoruz. Bir nevi ölüm gibidir bu yıkma eylemi ve tüm ölümler gibi acı verir. Aslında ölene değil de o ölüme tanık olanlara daha fazla acı veriyor sanırım. Ölümünü yaşayan birey; özgürleşiyor bu yıkma eylemleriyle. Ama bu ölümü izleyen insanların, bu kayıptan dolayı canları ciddi şekilde yanıyor ve tepkiler yağmaya başlıyor. Verilen kararlardan geri çekme çabaları, yalvarmalar hatta tehditler söz konusu olabiliyor bu dönemde. Bu aşamada gelişim yolunda olan kişi, merhamet dediğimiz iki tarafı da kesen kılıç gibi bir duygunun esaretinden kurtulamayabilir. Ötekileştirdiğimiz tüm her şeye ve öncelikle kendimize karşı acımasız olmak; klasik tanımına göre bir zulüm eylemi gibidir. Fakat bütünsel anlamda kontrolü ve dengesi sağlanmadığında iki tarafı da kesen kılıç; tam da tarifidir merhametin, çünkü ölçüsü kaçtığında bütün taraflara ayrı zararlar verir.

Yıkma eylemini gerçekleştirebilen ve özgürleşen birey yeni doğmuş olan kendi benliğine bir yol çizme aşmasına gelir. Bu aşamada bütün eski yüklerden bilinç ve benlik olarak kurtulmuş olmalı ki tertemiz bir yol üzerinde yürüyebilsin. Ancak bu yol, gerçek kendi yoludur bireyin. Yola başlarken bir yol olduğunu bilerek başlanır ama gerçek bilgelik ve gelişim, yoldan ayrı durarak yürümek değil, yolun kendisi olup akmaktır.

Yol olup akmak, bireyi ulaşacağı potansiyel noktaya götürebilir ancak ve bu noktada mantığa tersmiş gibi gelen bir durum meydana gelir ki o da şudur:

Yolun nereye varacağı belli değildir sen yolun kendisi olduğunda… Ve yollar aslında hiçbir yere çıkmaz.

Bu bir paradoks cümle ve durum gibidir ama çok da nettir aslında. Her yol ancak ve ancak o yolu yürüyen, ya da o yol olan kişiye özel ve bilinmezdir. Yolun nereye çıkacağı başka bir kişi tarafından tariflenemez, sadece o yolda yürüyen tarafından deneyimlenir. İşte bilmek ile bilgelik arasındaki fark budur. Bilmek bilgiye sahip olmaktır, bilgelik o bilgi ile özdeş olup akmaktır, anda yaşamaktır.

Aşamaları kabaca tariflemeye çalıştığımız gelişim yolu, bu aşamalardan geçerken yıkılıp değişen her şeyin sonucunda; zihnimizden, hücrelerimize ve hormonlarımızdan DNA’larımıza kadar geniş bir çerçevede değişimler yaratır, yaratmalıdır da.

Öz bulunmadan töz olunmaz. (Bağımsızca kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan.) Aksi takdirde geliştim, değiştim zannıyla, bir kendini kandırma söz konusudur.

Kişisel gelişim; gerçekte bu kadar derin boyutlarda olmadığı zaman, kendini aynı fotoğrafla yeniden çerçevelemekten başka bir şey değildir. İçindeki fotoğrafın aynı olduğu farklı çerçeveler; dünyanın gerçek ihtiyacı değildir. Toplumsal gerçek gelişim için; dünyanın ortak algısının yeni stil bir makyaja değil, yeni ve saf bir yüze ihtiyacı vardır.

Bu derinliği yakalayıp, yeni yüzlerimizle yeni zamanın ruhunu oluşturmak ve yollarımızla buluşmak dileğiyle…

www.indigodergisi.com