Sözde İletişim Çağı

İletişim çağında yaşamaktayız. İnsanlar birbirlerine eskisinden çok daha kolay ulaşır oldular. Daha dışa dönük daha sosyal oldular.(!)

İletişim kurma maliyetleri düştü cep telefoları yaygınlaştı, insanların kendine özgü numaraları oldu. Posta adresleri ve yazışma adresleri de tabii ki. Facebook ve benzeri sitelerde kendilerini haykırır oldular, ortak zevkler yazıldı. Last fm gibi sitelerde, fotoğraf siteleri gibi sitelerde de kendilerini tanıtma ve ortak zevkleri olan insanları tanıma şansları oldu.

O kadar ki takılan rozetlerde, giyilen t-shirtlerde ve aksesuarlarda bile kendilerini topluma tanıtır oldular. Yani sistem hızlı bir şekilde insanların daha rahat kaynaşması üzerine gelişti. Bildiğiniz gibi eskiden böyle değildi. İnsanlar ortak zevkleri olan insanları bu kadar hızlı bulamıyorlardı.

İnternette tanışıp evlenenlerin sayısı arttı. Mirabilis zengin oldu. Hatta evlilikler bitti değil mi? Facebook yüzünden sevgililer kavga etmedi mi? Msn şifrelerini birbirlerine verir olmadılar mı? Telefon kontrol etmeceler falan?

Tabii her değişim daha önce denenmemiş bir olguysa sonuçları olumlu mu yoksa olumsuz mu kestirilemiyor denenmeden. Peki gerçekten ne kadar sosyaliz? Kaç arkadaşımız arıyor çay içmek için? En son kime telefon açtınız bir yerlerde oturmak için?

Peki tüm bu sosyalleşme yöntemleri bu kadar artmışsa, çeşitlenmişse neden insanlar daha da yalnızlaştı arkadaşlar?

Kılivlınd!

Onlarla eve çıkmak istiyorum. Kirayı da bölüşürüz!

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın eşi Ahsen Unakıtan, hangi hastanede tedavinin yapılacağını belirlemek için Allah’tan yardım istediğini ve içine Cleveland’ın doğması üzerine ABD’ye gittiklerini söyledi.

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, dönüşünde basının karşısına eşi Ahsen Unakıtan, torunları Taha ve Ömer’le birlikte çıktı. Ahsen Unakıtan, “Bakan” diye bahsettiği eşinin ameliyatıyla ilgili, “Rabbime şükrediyorum bakanı bizlere bağışladığı için. Hacettepe’de damarlarının tıkalı olduğu söylenince tabi ben hiç kabul edemedim. Ama bakan dedi ki: ’Eğer benim by-pass olmam gerekiyorsa ben hazırım. Çünkü artık ben millete mal oldum Ahsen, sade sana ait değil’ Onun üzerine boynumu büktüm, ama çok zor kabullendim. Şoka girdim. Öyleyse benim de bir ricam var dedim. Açtım ellerimi rabbime dedim ki ’Ya rabbi bu nerede olursa iyi olur. Ben şu anda hiçbir şey düşünemiyorum sen bana doğru yolu, bizim için hayırlı olacak yolu lütfen göster ve beni oraya yönelt’ diye gece dua ettim. Ve kendisine dedim ki ’Benim içime Amerika’daki Cleveland yatıyor. Eğer oraya gidersen önce rabbime sonra oraya emanet.’ ’Peki’ dedi ve o şekilde Amerika yolculuğumuz başladı” dedi.

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=11148031

Yozlaştırılma

Sahip olmacı yaşam stiline karşıyım! Kapitalizmin sunduğu zevklere karşıyım! Süper sermayeye karşıyım!

Ama yaşanılan düzey? İnsanların genel yaşam tarzı? O zaman buna da karşıyım.. Dağ, mağara nedir yani, sistemin içindeyim elbette. Kendime karşı mıyım? Anti miyim neyim ben? (ben diye sorduğum soru ben değilim elbet)

Neyim ben? Sorsanıza? Fight Club gibi gelsede.. Kredi kartları limiti, evim ne kadar da büyük, arabama bakın hele, ya da şu korumalarıma, iriler değil mi? Acaba süperlüks yatımda mı kalsam yoksa deniz manzaralı evimin en üst katındaki jakuziden içkimle denizi mi izlesem? Kadınlara ne demeli evet hepsi güzeller.. Uyuşturucusuz bir hayat öyle mi magic mushroomlar olmadan yaşayamam! Magazin dergilerinde, finans dergilerinde olmalıyım önlerde tabii ki..

Sahip olmacı yaşam stilinde sevgili dostlar bunların sonu gelmez. Temel hata sahip olduğumuz her eşyanın bizi tatmin edeceğini sanmamızdır. Her zaman farklısını aramaktır yaptığımız. Ama genel olarak topluma bakınca görürürüz ki herkes farklı olmak peşinde. Yani aynılar. İşin güzel yanı sistem beynimizi uyaranlarla fazlasıyla mesgul ettiği için durumu anlama, başımızı kaldırma şansımız yok. Farkındalık diyoruz işte buna ama bunu farkedince de yukarıdaki hayata özenmiyor muyuz? Sistemin gücünü nasıl anlayabiliriz o zaman.

Şöyle diyelim. İnsanlarda bir motivasyonsuzluk, ne yapacağını bilememe, sıkılma, duyarsızlaşma, yalnızlık, doyumsuzluk. Toplumda gözlemlediğimiz durumlardır. Bütün bunlar sahip olmacı yaşam stilinin kontrolsüzleşmesinden kaynaklanır. Zaten farkındaysanız sona doğru gidiyoruz sevgili dostlar.
Önce yozlaşma(corruption), bundan daha sonraki adım çürüme ve tabii ki en son adım kokuşma.

Elbette kabul edilebilir ki bunlar da nihayete erecek süreçlerdir. Dünya üzerindeki her akımın veya benzeri var oluş sürecinin bu şekilde devam edemeyeceği anlaşılacak ve bitecektir. Milyonlarca yıllık bir değişim sürecinde 100 yıllık bir zıplama dönemini düşünün evet aslına şu anda tam olarak oradayız. Ne kadar da az bir zaman değil mi?

Biz insanları maddesel tüm varlıklardan ayıran temel özellik zihinsel aktivitelerdir. Korteksimiz bizi kediden ayıran belirleyici farkımızdır. Hayattaki her olayımız içgüdüler hariç beyin tarafından planlanır – tasarlanır. Peki dostlar biz beynimizi ne kadar değiştiriyor ve geliştiriyoruz? Akşam eve gelip kapitalizmin bize sunduğu ekranlarla yaşamıyor muyuz? Akşam 7 den sonra neden öğretici programlar yok acaba televizyonlarda? Neden binbir türlü saçmalıkla dolmuş halde? plazma tv aldınız k.kartına 15000 takside, sık mı izliyorsunuz televizyon kanallarını? -ee eşşek gibi çalışıyorum taksitlerini ödemek için manyaklar gibi izlerim- geçmiş olsun dostlar. İşte çarkı ne güzel işletiyorsunuz. Her gün karıncalar gibi yer altı metrolarından güne başlayıp sonra gene yer altından evinize mi dönüyorsunuz? Sizin beyninizi boşaltan, hayatınızı yaşanılmaz kılan ve anlamsızlaştıran yalnızlık ekranlarına mı bakıyorsunuz? Hatta ve hatta sizin zihninizi binbir türlü saçmalıkla dolduracak bu aletler için de eşşek gibi çalışıyorsunuz yanılmıyorsam. Ne güzel ne kadar da güzel devam edin.. Maalesef yönetileceksiniz!

Şimdi.. Eğitim kurumlarındaki yozlaşmayı gördüğümüzde anlıyoruz ki eğitilmemizi istemiyorlar. (İşlerine yarayacak dahiler hariç) Çok fazla düşünmemizi istemiyorlar. İşte bu sebepten dünyamız ve ülkemiz de, gün geçtikçe eğlenceyle, medyayla, televizyon programlarıyla, uyuşturucuyla, alkolle, ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi. İNSANLARIN ZİHNİNİ MEŞGUL ETMEK İÇİN.
Yani çok fazla düşünmemiz bizi yöneten insanların işine gelmiyor. Uyanmamız ve anlamamız gerek ki hayatımızı yönlendiren insanlar var ve biz bunun farkında bile değiliz.

Farkına varın!

Sevgi’nin sahip olmacı irdelenmesi

Sevgiye sahip olunabilir mi? Eğer bu olunabilseydi, sevginin maddesel bir şey olması ve onu alıp, saklamanın mümkün olması gerekirdi. Ama gerçek odur ki, sevgi böyle bir “şey” değildir. Sevgi bir soyutlamadır. Belki garip bir varlık, belki de kimsenin göremediği bir Tanrıça. Gerçekte var olan, sevme eylemidir. Sevmek yaratıcı bir etkinliktir. Bir insana (ya da şeye) ilgi duymayı, onu tanımak istemeyi, onu anlamayı, doğrulamayı ve onun yanındayken sevinç duyabilmeyi doğurur. Bu ister bir insan, ister bir resim, isterse bir ağaç olsun, sevme eyleminin özellikleri hiç değişmez. Sevmek, sevilen insanı (ya da şeyi) canlandırmak, onun yaşam duygusunu arttırmak anlamına gelir. Aynı zamanda, kişinin kendisini de canlandıran, yenileyen ve hareketlendiren bir süreçtir.

Eğer sevgi, “sahip olmak” türünde ele alınacak olursa, kendinin kılmak, denetimi altında tutmak anlamlarına gelecek ve böylece de boğucu, engelleyici ve kısırlaştırıcı bir eylem haline dönüşecektir, canlandırmak ve hareketlendirmek yerine. Çoğu kez aşk olarak belirtilen şey, sevme beceriksizliğini, sevememeyi gizlemek için kullanılan maskeden başka bir şey değildir. Bu konuda hâlâ aydınlatılmamış olan bir konu da, anne ve babaların çocuklarına karşı duydukları sevgidir. Batı kültürlerinin son iki yüz yıllık tarihinde sık sık rastlanan, çocuklara karşı fiziksel ve ruhsal olarak kötü davranma, eziyet etme ve dayak atma gibi olayların, giderek sadizme dek varması öylesine korkunçtur ki, insanın sevgi dolu anne ve babaların yalnızca bir istisna olduğuna inanası geliyor.

Evlilikte de aynı şeyler söz konusudur. Sevgiye ya da geleneksel evliliklerdeki gibi toplumsal göreneklere ve alışkanlıklara dayalı evliliklere dikkatle bakacak olursak, birbirini gerçekten seven çiftlerin azınlıkta olduğunu hemen fark ederiz. Toplumsal görev duygusu, gelenekler, karşılıklı ekonomik çıkarlar, çocuklara olan ortak ilgi, karşılıklı bağımlılık ya da korku, bazen de karşılıklı duyulan nefret, sevgi olarak yaşanmaktadır genelde. Eşlerden birinin ya da ikisinin birden birbirlerini hiç sevmemiş olduklarını anlayana dek, bu böyle sürüp gitmektedir. Günümüzde bu konuda bazı olumlu gelişmeler olduğunu hemen ekleyeyim. İnsanlar eskiye oranla daha uyanık ve gerçekçi oldular. En azından cinsel çekici ve cinsel tutku ile sevgiyi birbirine karıştırmayanların sayısında artma olduğu bir gerçek. Dostane ve sınırlı grup ilişkisi de artık aşk sayılmıyor. Bu gelişmeler insanlar arasında eskiye oranla, dürüstlüğün artmasına ve sık sık eş değişme eğiliminin yaygınlaşmasına yol açtılar. Ama ne yazık ki bu yeni anlayışta, sevginin yaşanması konusunda eskisinden üstün bir toplum yaratamadı.

“Âşık olmak” ın nasıl olupta “aşka sahip olmak” yanılgısına dönüştüğünü, herhangi bir iki sevgilinin gelişimlerine bakarak izleyebiliriz. Üretici ve yaratıcı bir eylem, bir aktivite, ve bir etkinlik olan bir sevgi durabilir veya yürüyebilir. Ama ona “tutulmak” pasif bir durum olduğundan sevgi sözüyle temelden çelişir. Aşkın ilk dönemlerinde her iki tarafta, diğerinden emin olamadığı için dikkatlidir. Ve öbürünün kalbini kazanmaya çalışır. Canlı, hareketli, ilgi çekici ve bu canlılıkları yüzlerine yansıdığı içinde güzeldirler. İkisi de birbirlerine sahip olamadıklarından enerjilerini olmaya yani vermeye ve karşı tarafı canlandırmaya yönelmişlerdir.

Bu durum çoğu kez evlilikten sonra değişiverir. Evlilik sözleşmesiyle birlikte eşler, birbirlerinin bedenleri, duyguları ve ilgi alanları üzerinde hak sahibi olurular. Artık kazanılması gereken kimse yoktur. Çünkü sevgi sahip olunabilecek bir nesne olmuştur.

İki taraf da sevgiye değer olmaya, sevgiyi canlandırmaya çaba göstermemeye başlayınca her şey can sıkıcı olur ve güzellikler yitirilir. Hayal kırıklığına uğrayan eşler çaresizdirler. Kendilerine “ Başlangıçta bir hata mı yapmıştık? Yoksa karşımızdakini tanıyamamıştık? Yoksa ben mi değiştim? ” gibi sorular soran eşler genellikle karşı tarafı suçlu bulup, kendilerini aldatılmış hissederler. Anlayamadıkları şey, artık ilk zamanlardaki gibi birbirlerini seven insanlar olmadıklarıdır.

Sevgiye sahip olabileceklerini sanma hataları, onların birbirlerine sevmelerine engel olup, sevgiyi yok etmiştir. İşte bir kez bu düzene gelince, çiftler yeniden sevebilmeyi denemek yerine, sahip oldukları ortak şeylere yönelirler. Para, toplumsal yer, ev ve çocuklar gibi konular sevginin yerini alır ve sevgiyle başlayan bir evlilik böylece çoğu kez, dostane bir mülkiyet ortaklığına dönüşür. İçine kapalı, bencil ve birbirlerinden kopuk iki kişinin bu beraberliğine de “aile” denir, yanlış bir tanımla.

Bazı durumlarda, eşler o güzel duygularının canlanması özlemi ile yeni eşler edinirlerse bu duyguların yeniden gündeme geleceği hayaline kaptırırlar kendilerini. Sevgiden başka bir şey istemeyen bu kişiler için aslında sevgi kendi benliklerinin bir ifadesi değil, bir put yada kendilerini adamak istedikleri bir tanrıçadır. Bu gerçeği yani eski bir Fransız şarkısında söylendiği gibi “sevginin, özgürlüğün çocuğu” olduğunu fark edemedikleri sürece, başarısız kalmaya mahkûmdurlar. Sevgi Tanrıçası’nın tapınıcıları sonuçta öylesine bir pasiviteye düşerler ki her şey can sıkıcı gelmeye başlar ve o ilk zamanlardaki çekici gelen her şey tiksindirici hale gelir.

Yukarıdaki açıklamalara rağmen, birbirlerini seven iki insan için en iyi çözüm evliliktir. Sorunu yaratan evlilik değil, evlenen kişilerin karakter yapıları ile içinde yaşanılan toplumun kuralları ve değer yargılarıdır. Birlikte yaşamanın modern biçimlerinin, yani grup evliliği, eş değiştirme, grup seksi gibi uygulamaların savunucusu olanlar sevgide başarısız kalışlarını değişik çabalarla örtmeye çalışmaktadırlar. Gerçekten sevmeyi, onu yaratıcı bir eylem olarak görmeyi başaramayınca, içinde düştükleri hayal kırıklarını ve can sıkıntısını yeni tahrikler yaratarak unutmaya çalışan böyleleri, ne kadar değişik yol uygulasalar ve ilişkiye girdikleri insan sayısını ne kadar arttırsalar da gerçek sevgiye ve onun vereceği hazza, mutluluğa ulaşamazlar bir türlü.

Eric Fromm (To have or to be?)

Biliyor muydunuz?

Eğer Çin’de yaşayan, milyonda bir rastlanan biri olsaydınız
Tam sizin gibi 1.300 kişi daha olurdu.
Çin yakında dünyada İngilizce’nin en çok konuşulduğu ülke olacak.
Hindistan nüfusunun en yüksek IQ’lara sahip yüzde 25 ‘lik bölümü,
Birleşik Devletler’in nüfusundan daha fazla
Tercümesi: Hindistan’daki iftiharlık çocuk sayısı Amerika’daki çocukların sayısını aşıyor.
Biliyor muydunuz?
2010’da en çok rağbet görecek 10 meslek, 2004’de mevcut değildi.
Öğrencileri henüz var olmayan meslekler için hazırlıyoruz
Daha icat edilmemiş teknolojileri kullanarak,
Şu an varlığından bile haberimiz olmayan sorunları çözsünler diye.
ABD Çalışma Bakanlığı, bugün öğrenim çağında olanların toplam 10-14 kez iş değiştireceğini öngörüyor,
38 yaşına gelinceye dek.
Her dört çalışandan biri, bir yıldan az süredir halihazırdaki işvereni için çalışıyor.
İki çalışandan biri ise, beş yıldan az süredir.
Biliyor muydunuz?
Amerika’da geçen yıl evlenen her sekiz çiftten biri internette tanıştı.
MySpace’de 200 milyonun üzerinde kullanıcı var.
Eğer MySpace bir ülke olsaydı, dünyanın beşinci büyük ülkesi olurdu.(Endonezya ve Brezilya arasında)
İnternete geniş-bant giriş sıralamasında 1 numaralı ülke Bermuda.
ABD 19uncu.
Japonya 22inci.
Biliyor muydunuz?
Üssayılar çağında yaşıyoruz.
Her ay Google’da 31 milyar arama yapılıyor.
2006’da bu rakam 2.7 milyardı.
Bu kadar soru nereye gidiyordu G.Ö.?(Gugıldan Önce)
İlk ticari SMS 1992’nin aralık ayında gönderildi.
Şimdi, her gün gönderilip alınan SMS’lerin sayısı, gezegenin toplam nüfusunu aşıyor.
50 milyon kişilik bir pazara ulaşmaları kaç yıl aldı:
Radyo 38 yıl,
TV 13 yıl,
İnternet 4 yıl,
iPod 3 yıl,
Facebook 2 yıl.
1984’de internet erişimi olan aletlerin sayısı 1.000 idi.
1992’de 1.000.000,
2008’de 1.000.000.000.
Biliyor muydunuz?
İngilizce yaklaşık 540.000 kelime içeriyor,
Shakespeare’in dönemimde olduğundan hemen hemen 5 kat daha fazla.
Tahminlere göre New York Times’ın okurlarına bir haftada aktardıkları,
18. yüzyılda yaşayan birinin hayatı boyunca karşılaştığından daha fazla bilgi içeriyor.
Bu yıl tahminen 4 exabit (4.0 x 1019) özgün bilgi üretilecek.
Yani geride kalan 5.000 yılda üretilenden daha fazla.
Yeni teknik bilgilerin miktarı her iki yılda bir ikiye katlanıyor.
4 yıllık bir teknik öğrenim görmeye başlayan bir öğrenci için bunun anlamı şu;
Okulun ilk yılında öğrendikleri şeylerin yarısı, üçüncü yıla geldiğinde çağdışı kalacak.
NTT Japan, tek bir elyafından saniyede 14 trilyon bit veri aktaran bir fiberoptik kabloyu başarıyla test etti.
Bu, 2660 CD ya da saniye başına 210 milyon telefon görüşmesi demek.
Bu rakam halen altı ayda bir üçe katlanıyor ve önümüzdeki 20 yıl boyunca böyle gitmesi bekleniyor.
2013 yılına kadar, insan beyninin bilgi işleme kapasitesini aşan bir süper bilgisayar inşa edilecek.
Beklenti o ki, 2049 yılına gelindiğinde, 1000 dolarlık bir bilgisayar tüm insan soyunun bilgi işleme kapasitesine galebe çalacak.
Biliyor muydunuz?
Siz bu yazıyı okurken
Amerika’da 67 bebek doğdu,
Çin’de 274 bebek doğdu,
Hindistan’da 395 bebek doğdu.
Ve 694.000 şarkı yasadışı indirildi.
PEKİ BÜTÜN BUNLAR NE ANLAMA GELİYOR?

Araştırma ve Orijinal Tasarım: Karl Fisch, Scott McLeod, Jeff Brenman
Çeviren: Yenal Yergün
Kargart Dergisi Şubat 2009