
Varsayalım ki tüm duyulardan yoksun bir çocuk doğdu; görmüyor, işitmiyor, dokunamıyor, koku almıyor, tat almıyor – hiç bir duygusu yok. Dış dünyadan herhangi bir duyum almasının olanağı yok. Ve varsayalım bu çocuk damardan beslendi, her türlü bakımı sağlandı ve bu durumda 18 yıl yaşaması sağlandı.
Şimdi soruyorum: 18 yaşındaki bu kişinin kafasında bir düşünce var mıdır? Eğer varsa nereden gelir? Onu nasıl edinir? Kendinin var olduğunun farkında mıdır?
Yoktur. İşin kötüsü cennete gittiğinde tomurcuk memeden anlamayacak, vah vah…
Yoktur. Bitkisel hayattan bir farkı yoktur hatta.
)kapa parantez
Canlı karadelik düşlemişsiniz sonsuz :). Bu kişinin aklından her ne geçiyorsa bilmemiz mümkün değil.
Duyu organlarının ne kadar ama ne kadar önemli olduğunu mu vurgulamak istediniz?
Mantığımızı tecrübelerimizin şekillendirdiğini söyleyen Hume’miydi. Ben ona katılıyorum :).
Tabula Rasa hayatin her yerinde…
Deneyimlerimizle ve neden-sonuc iliskileriyle bilgiye ulasabiliriz. Bu sonradan edinile bilgiler sayesinde dusunce dunyamiz sekillenir.
Ancak bunun disinda bilinc var.. Bir kisinin bilincinin varliginin sekillenmeye basladigi anda olusmaya basladigini dusunuyorum. Bu yuzden yukaridaki kosullarda yasayan bir kisinin bilinci vardir.Fakat eger farkindaligi yoksa bu bilincini kullanip dusunmeye gecemeyebilir.
Not: Suradaki baslikta bilincin ne oldugunu dusundugumu aciklamaya calismistim…
G Milat
G Milat’a katılıyorum. Biliç bütünlüğü olmayan varlıkların, düşündüğünü de söyleyemeyiz. Onlar belki acı çekiyorlar, ama farkındalar mı ki? Örn: Hayvanlar ve bebekler.
Bunların, acaba dilin gelişimiyle de bir ilgisi var mı? Bilinç bütünlüğü gerçekten dilin gelişmesiyle paralellik gösteren bir gelişme içinde… Diye düşünüyorum.
Bir yaziya rastlastim bu konuyla ilgili… Siz neler dusunursunuz? Chat log’da yazinca aklima geldi…
Ilkel insanlardaki limbik sistem daha az gelismis olabilir ve yukarida bahsi gecen kisi ile dogrudan ilintili bir durum olsa gerek.. ya da bos sarap sisesinin etkisi, bilemiyrm:)
Beyin ve duygularin iliskisi..
LİMBİK SİSTEM
Beyin sapının yukarı kısmı ile ön beyin arasında yer alan nöron ağından oluşur ve heyecanlanma, saldırma, kaçma gibi davranışlarla ilişkilidir.Limbik sistemin bir kısmının heyecan yatıştırıcı işlevi bulunurken diğer kısımları korku davranışını ortaya çıkarır.
Limbik sistem canlının yaşayabilmesi ve türünü devam ettirebilmesi için devamlı düzen içerisinde bulunmalıdır. Limbik sistemin denetimi için beyin korteksine ve prefrontal bölgeye gereksinim vardır.
LİMBİK SİSTEMİN GÖREVLERİ
*Bellek oluşumu ve depolanması
*Öğrenme
*Davranışlar emosyonel cevaplar
*Seksüel aktivite
*Motivasyon
*Hormonel sekresyon
*Ağrı ve haz duyusu
Limbik Yapıda Hasar Oluşursa…
+Beslenme bozukluğu
+Aşırı cinsel faaliyet
+Oral odaklanma
+Korku kaybı
+Uysallık
+Demans – Afazi
+Bellek bozuklukları
+Yön bulma sorunları
+Panik atak
+Epilepsi
+Anksiyete bozuklukları görülebilir.
LİMBİK SİSTEMİN BİLEŞENLERİ
1)Talamus
2)Hipotalamus
3)Hipokampüs
4)Amigdala
5)Singulat Girus
1)TALAMUS: Duyu organlarından gelen nöronların beyin kabuğu ile ilişkisini sağlamakla görevlidir.Beynin 4 duyu (koku dışında) sayesinde algıladığı uyaranları süzgeçten geçirmek ve öncelikli olanları sıralayarak diğer uyaranları göz ardı etmemizi sağlamakla görevlidir.Talamusun belirli bir bölümü görme ile ilgili sinirlerden gelen bilgileri alır ve korteksin görme ile ilgili bölümüne iletir. Duyu ile ilgili bilgileri korteksin duyma bölgesine iletir.
+BAŞLICA FONKSİYONLARI;
*Uyanıklık ve bilinç durumu
*Duyusal ve motor fonksiyonların entegrasyonu
*Bellek
*Affektif davranışlar
2)HİPOTALAMUS: Beynin 1/3000 i kadar olmasına karşın çok önemli davranışlardan sorumludur. Emosyonel durumların ekspresyonunu düzenlemektedir.Bir başka deyişle; heyecan ve arzuların denetlendiği merkezdir. 1932 de Stephan Ranson anestezi altındaki hayvanlara sterotaksik yöntemle hipotalamusa elektrod yerleştirmiş ve elektrodların uyarılmasıyla kalp hızı,kan basıncı ve GIS motilitesinde değişiklikler saptamıştır.
+BAŞLICA FONKSİYONLARI;
*Açlık – tokluk
*Susuzluk /sıvı dengesi
*Savaş -kaç tepkisi
*Öfke – korku
*Biyolojik ritimlerin düzenlenmesi
*Endokrin sisteminin eş güdümü
*Yağ metabolizması
*Seksüel davranışlar ve üreme
3) HİPOKAMPÜS:Çağrışımsal öğrenmenin gerçekleşmesini sağlayan kritik beyin yapılarından biridir. Yeni edinilmiş bilgilerin depolanmasında rolü vardır.Hipokampüsü etkileyen hapabiyetlerde kısa süreli hafızanın uzun süreli hafızaya dönüştürülemediği gözlenmiştir.Sol hipokampüsün harabiyetinde daha çok sözel. Sağ hipokampüsün harabiyetinde ise daha çok görsel hafıza etkilenir.
+BAŞLICA FONKSİYONLARI;
*ÖĞRENMENİN (BELLEĞİN) BAŞLAMA NOKTASI
*BELLEĞİN KONTROLÜDÜR
4)AMİGDALA: Limbik sistemin özellikle emosyonel deneyimle ilgili parçasıdır.Doğumsal ve edinsel emosyonel yanıtların oluşmasında aracılık yapar.(En iyi çalışılmış örneklerden biri klasik şartlandırılmış korkudur.)Amigdala emosyonun hem otonomik ekspresyonunu hem de kognitif deneyimini düzenler. Otonomik yanıtların doğuşu amigdalanın hipotalamus ve otonomik sistemle yaptığı bağlantıların sonucudur.Bilinçli duygular üzerindeki etkisi ise; singulat girus ve prefrontal kortekse yaptığı projeksiyonlar yolu ile olmaktadır. Ayrıca amigdala davranışların hızlı yönüyle yani olayları yarı bilinçli düzeyde ayırt etmeyle ilgilidir.Bu özelliğiyle kişinin çevresine hızla uyum göstermesini sağlar
+BAŞLICA FONKSİYONLARI;
*Farklı bölgelerinin uyarılmasıyla uysallık
*Çiftleşme hareketi
*Kaçma,cezalanma,korku,ödüllenme vb. davranışlar
*Ereksiyon,erken doğum, yumurtlama gibi cinsel işlevlerde düzensizlik
*Amigdalanın harabiyetinde edinilmiş bilgilere baglı olarak davranışlar ve duygusal durumlar bozulabilir.
5)SINGULAT GİRÜS:Beynimizde dikkatle ilgili fonksiyonların ve dikkat ve düşüncelerin bir uyarandan diğerine geçişini düzenleyen bölgedir. Dikkat uyaranları zaman ve mekan olarak belirleyip ilgili olanları seçerken ilgisiz olanları göz ardı etmekte, beynimizin kullandığı projektöre benzemektedir
*****ÖZETLE:*****
LİMBİK SİSTEM; duyguları hafızada depolama ve geri çağırma işlemini denetlemektedir
TALAMUS; gelen duyusal uyarıların ilgili üst korteks merkezlerine iletilmeden önce toplandığı bir duyusal iletim istasyonudur
HİPOTALAMUS; vücut sıcaklığı,açlık-tokluk gibi birçok metabolik süreci,otonom sinir sisteminin işleyişini düzenleyen bir çekirdektir
HİPOKAMPÜS; uzun dönemli belleğin oluşturulup gereğinde yeniden ortaya çıkarılmasını sağlar.Kayda değer duyusal bilgiyi belirler
AMİGDALA; başta korku olmak üzere duyguların denetiminden sorumludur
G Milat
Aynı durumda bir zamanlar “tanrı” vardı. Hiç bir dış etki yok. Her şey kapkaranlık. Ve sonsuzdan beri. Kendisinin var olduğunun farkında bile değil, çünkü karşılaştırma yapacak bir veri yok. Söz yok. Kelam yok. Işık yok.
xenix: Takiplerim
Tam anlamıyla “YOKTUR” diyemeyiz sanırım..
Ekranı, faresi ve klavyesi olmayan bir PC’de işlemci, hdd vb. de yoktur diyebilir miyiz?
Lâkin insanda durum biraz farklı..
İnsanoğlu/kızının milyonlarca yıllık evriminde edindiği her türlü kazanım; “genetik miras” yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Bu kazanımlar arasında “düşünce” de var. Ebeveyninden aldığı kromozomların bir kısmıyla ‘beyin’ de oluşuyor. (-eğer herkes, her şeye sıfırdan başlar demekse- tabula rasa yok yani! Burada katılmıyorum G Milat’a)
Ancak, kullanılmayan her organ gibi beyin de kullanılmadıkça körelmeye mahkûm.. Eğitim, görenek vb. etmenlerce beslenemediğinde beyin de cılızlaşır ve körelir. Ayrıca kendinde olanı başkalarıyla paylaşması gereklidir.
Yine PC’ye dönelim. Hdd’deki bilgiyi görebilmemiz (paylaşma) için ekrana ve fareye, yeni bilgi girebilmemiz (yukarıdaki besleme) için de + klavyeye ihtiyacımız var! Bunlar olmazsa tabure olarak bile kullanamayız PC’yi. 🙂 Aynı şekilde, anakart falan olmadan da monitör, fare ve klavye bir işe yaramıyor. (Monitörü akvaryum yaparız belki. :p)
Fikir cok hos Sayin Misafir:) Bu durumda her monitor akvaryuma donusebilir…
Tabula Rasa, bircok anlamda elestiriye maruz kalmis bir dusuncedir zaten.”genetik miras” ile kusaktan kusaga aktarilan icgudulerden bahsediyorsak onlar da yine uzun bir surec icerisinde bazi aliskanliklarin DNA’ya aktarimi sonucunda -sonradan deneyimlenip ogrenilmesiyle-genetik miras halini aliyor. Yani yine deneyimler sonucu genlere aktarim soz konusu… Zaten bilgiye bagli olarak dusunce sisteminin gelisimini ele alip Tabul Rasa’dan dem vurmustum -ki hala da oyle oldugunu dusunuyorum-
Sizinle paralel bir sekilde dusundugumu “Ancak bunun disinda bilinc var.. Bir kisinin bilincinin varliginin sekillenmeye basladigi anda olusmaya basladigini dusunuyorum. Bu yuzden yukaridaki kosullarda yasayan bir kisinin bilinci vardir.Fakat eger farkindaligi yoksa bu bilincini kullanip dusunmeye gecemeyebilir.” diyerek belirtmistim…
Ancak bu durumda bile kisinin dusunsel dunyasinin olusup olusmadigini bilemiyoruz.Cunku evrimi de goz onune alirsak ilk caglardaki insanlarin beyin yapisi ile gunumuzdeki oldukca farkli.Dusunmeyle beyin gelisimi saglaniyor…
Ya da oyle bir sey iste amaaan her neyse :))
G Milat
Eger bu kisi surekli besleniyorsa -ki baslikta beslendigi soylenmis- surekli aclik hissetmesi kacinilmazdir. Yani bir muddet beslemezseniz enerji ihtiyaci hissetmesi gerekir. Canlilarin en temel ihtiyaclarinin basinda enerji (yemek yemek veya solunum) gelir. Genetik mirasin olmadigini varsaysak bile -ki bu utopik olur- boyle olmasi gerekir.
Olamaz.
“onlar da yine uzun bir surec icerisinde bazi aliskanliklarin DNA’ya aktarimi sonucunda -sonradan deneyimlenip ogrenilmesiyle-genetik miras halini aliyor.Yani yine deneyimler sonucu genlere aktarim soz konusu”
Öğrenilen şeyler genlere nasıl aktarılır? Rastgele mutasyonlar sonucunda değil mi? Kalıtsal olarak geçiyorsa Lamarck’ın evrim teorisine dahil olmuş oluymuyor mu sayın G Milat. Aydınlatırsanız sevinirim 🙂
Aydinlatmak iddiali olacaktir yapacagim yorum icin, nacizane fikirlerimi yaziyorum.Nihayetinde genetikbilimci, biyolog, tipci vs degilim.Okudugum kadariyla bwallce4ever 🙂
Davraniscilari ele alacak olursak; ozellikle bu akimin kurucusu John Watson, bazi icgudulerin dogustan geldigini ve degistirilemez olduguna karsi cikar.Mesela surekli ornek verilen emme ic gudusu geldi aklima.. Soyle dusunuyorum, eger bir bebek dogdugu andan itibaren aclik hissi giderilse, cocugun emme gibi bir egilimi olmayacaktir.Eger icguduler genlerle aktariliyorsa yuzyillar icerisinde kullanilmadigi icin bu icgudu-gen iliskisi yok olacaktir.Uzun bir surecten sonra yeni dogan bebekler emme icgudusune sahip olmayabilir. Bu noktada hemen altini cizeyim, aclik icgudu degildir(cunku bazi kesimler hala acligin icgudu oldugunu dusunuyor).. Biyolojik bir tepkime sonucu beyinden gelen uyarilar sonucunda ac oldugumuzu anlariz. Yukarida ilgimi cektigi icin beynin Limbik Sistemiyle ilgili bir yazi koydum. O yaziya gore; aclik hissi hipotalamus tarafindan belirleniyor.
Tabii ki hala bilimsel olarka kanitlanabilmis degil icgudulerin genlerle mi aktarilip aktarilmadigi… Ama okudugum kadariyla, S.Brenner’den sonra DNA dunyasindaki sarsilmalar hala devam ediyor. Discover Science dergisinde (21 Mart 2011) S.Brenner’in bir roportajini okumustum.(Hatta su an kucagimda dergi:))
Orada tam olarak soyle diyor;
“Genetic variability is an important source of knowledge.Nobody knows how many different kind of cells there are in our bodies.By this I mean fundementally different types, with different sets of genes expressed.The most diffucult thing to understand is the brain.And I think we have got to lay out this basic structure of the system so that we know how many genes are turned on in each cell and how components work.And the other thing I found useful is the realization that cells are stupid.When I say stupid, what I mean is that the problem of biology isnt to stand aghast at the complexity but to conquer it.”
Yani DNA’nin ikili yapisini bulan insanlar bile tam olarak genlerin neleri tasiyip tasimayacagi ve bunlar arasinda icgudulerin olup olmayacagi konusunda supheliler.Zira icguduler varsa da genlerin degismesi gibi bu icgudulerin degismesi de zamanla cevresel vb etmenlerle mumkun olabilir…
Eger sitede bir tipci, biyolog veya genetik muhendis varsa –rica etsek– daha ayrintili bilgi verir mi? Hic olmadi bir arkadasimdan buraya yazmasi icin rica edebilirim.Her ne kadar Ingilizce yazsa da istenirse Turkce’ye cevirebilirim..
Hep birlikte ogremis oluruz:)
G Milat
Aslında soruda biraz çelişki var.
18 yıl boyunca damardan beslenen bir insanın, aldığı besin değerlerini sağlığına uygun olarak yakabilmesi için harekete, hareket ederek kalorileri yakabilmesi için sadece harici fiziksel destekler dışında kendi duyularını kullanabilmeye ihtiyacı var. Duyuları olmayan bir canlının bunu, damar yoluyla alınan besinleri, harici etmenler ile diğer insanlar gibi yakabilmesi için gerekli şartları oluşturması çok zor gözüküyor.
Devamlı damar yoluyla yapay şekilde beslenen canlı, normale oranla sindirim sistemlerini düzenli olarak kullanamayacağından epitel dokuları hissizleşmeye doğru gidecektir. Böyle bir insanın 18 yıl yaşayacağını düşünmek çok zor ama yine de soruda yazdığı şekilde böyle varsayalım.
Bu şartlar altında ;
18 yaşındaki bu kişinin kafasında bir düşünce var mıdır? Yoktur.
Kendinin var olduğunun farkında mıdır? Hayır.
Bizi diğer canlı türlerinden ayıran en büyük özelliğimiz bilinçli olmamız değil, bilincimizin farkında olabilmemizdir. Bilinç zaten evrimsel süreç sonucu kazandığımız bir yeti. Bilinçli olmak değildir önemli olan, bilincinin farkında olmak, yani duyuların beyne gönderdiği veriler sonucu algılayabilmek ve varlığını bilebilmektir. Bu bizi Homo Sapiens sınıfına sokuyor. Aslında Homo Sapiens Sapiens demek daha doğru. Sadece algılamak ve buna göre çıkarım yapmak milyarlarca canlının da sahip olduğu bir özellik. Yaşamda kalabilmesi ve evrime ayak uydurabilmesi için canlılığın etkiye tepki göstermesi gerekmektedir ki böyle olmayan canlının doğal seçilime ayak uyduramayıp yaşamdan elendiği açıktır.
İnsan türünün kendi varlığından haberdar olabilmesi, yani bilincinin farkında olabilmesi için de algıya, bunun sağlanabilmesi için de ( henüz tanımlanan 5 ) duyu organına ihtiyacı vardır. Bu duyu organlarının 5’inin de aynı anda işlev gösterebilmesi elbette şart değildir ancak tamamının olmadığı bir insan türünün bilincinin farkında olabileceği ihtimali yoktur. Çok kısa bir süreliğine dahi bunlardan birkaçına sahip olup sonra yitirilmesi dahi, insanın bilincinin farkına varabilmesine yeterlidir. Ancak doğuştan hiçbir duyu yetisine sahip olmayan birey, hiçbir zaman bilincinin farkına varamayacaktır.
Doğumundan yaklaşık 18 ay( bazı kaynaklarda 19 ) sonra görme, duyma ve konuşma duyularını yitiren Helen Keller, üniversite eğitimini tamamlamış ve hayatını konu edinen bir kitap yazmıştır. 3 duyusunu kaybettiği 18 aya kadar öğrendiği tek kelime olan ” su ” sözcüğünden yola çıkılarak daha fazla kelime öğrenilmesi sağlanmış ve sonrasında görmemesine, duymamasına ve konuşamamasına rağmen dış dünyaya dair fikirler edinmiştir. Görüleceği üzere 18 ay boyunca 5 duyunun varlığı, daha sonra bir kısmının yitirilmesine rağmen öğrenmeye ve bilince sahip olmaya engel değildir.
Aynen öyle. Bilinç insan türünde her zaman vardır. Bilinç yok sayılamaz. Önemli olan bilincin varlığı değil, işlevselliğidir. Bu nedenle duyuların tamamının doğuştan olmaması, bilincin işlevselliğini sağlayan algıyı sağlayacak verileri gönderemeyeceğinden, soruda sorulduğu şekilde ” var olduğunun farkında olacak mıdır ” sorusuna hayır cevabı vermemizi gerektirecektir.
Lamarck’ın evrim teorisi hakkındaki fikirlerini yanlış biliyorsunuz bwallace4ever. Lamarck, sonraki nesillere aktarılabilecek fizyolojik değişimleri organlar olarak sınıflandırmış, algısal olarak kazanılan yetilerin, sonraki nesillere aktarımı hakkında herhangi bir iddiada bulunmamıştır. Lamarck dendiğinde akla en çok gelen iddiası Zürafalardır. Boyunlarının uzun olmasını, yüksek ağaçlardaki meyvelere ulaşmak için sarfettikleri çabaya bağlamış bu yönde çıkarımlarda bulunmuştur. Ancak Zürafaların boyunlarının uzun olmasının sebebinin daha çok yükseğe uzanmak değil de, boyu diğerlerine oranla daha uzun olanlarının avantajlı konumda olduklarını ve doğal seçilim mekanizmasına göre hayatta kalabilmelerinin daha çok mümkün olduğu gerçeğini görememiştir. Bu şekilde daha uzun olabilen zürafa türleri hayatta kalarak kendi çiftleşmeleri sonucu oluşan zürafaların da uzun boyda olabilmelerini sağlayan genleri aktarmışlardır.
Yani Lamarck, bilginin değil, fizyolojik değişimlerin kalıtımsal olarak sonraki türlere aktarımını iddia eden biriydi. Kendisinin ve eşinin kolları kesilen birinin, kendisinden olacak cocuğunun da kollarının kesik olacağını iddia ediyordu özetle. Elbette böyle birşeyin olamayacağı genetikle kanıtlanmıştır. İddiaları, sonraki yıllarda öğrenilen bilgiler ve bilimin gelişmesiyle yok sayılmış olsa dahi, Evrim hakkında ortaya attığı iddialar nazara alındığında, evrim teorisinin tarihi açısından yok sayılmaması gereken bir bilim adamıdır elbette.
Ayrıca spontaneous generation fikrini savunan bir bilim adamı olduğunu ve evrimin amacı(!) olduğunu iddia ettiğini belirtmekte fayda var.
Bence saksı çiçeği gibidir. Eğer bu durumda bir insanda düşünce varsa bitkilerde de vardır. Hiç bir duyusunu çalıştıramadığı, dış dünyadan hiç bir algıda olmadığı için düşünmüyor ve yaşadığını bilmiyor.
Teşekkür ederim sayın mensars ve G milat. Aydınlatıcı oldu.
Ancak benim idrak edemediğim şey (var olduğunu düşünmeme rağmen), sayın G milat’ın dediği gibi içgüdüsel gelişimler nasıl genlerde taşınıyor?
Bir yerde şunu işitmiştim: İnsanların mcdonalds gibi markaların yiyeceklerine eğilimli olması, bundan birkaç milyon yıl önce savanadaki atalarımızın yağ ve şeker gibi besinleri kolay bulamıyor oluşuydu.
Veya bozuk bir yiyeceğe bakıp midemizin bulanması yine o dönemlerde vücudun zararlı mikroskopik canlılara karşı bir savunma mekanizması (mide bulantısı vs) geltirmesinden kaynaklandığı söyleniyor.
Bu ve bunun gibi durumlar, rastgele mutasyonların sonucu mu ortaya çıktı ve kalıtımsal yolla bizlere kadar ulaştı?
Aydınlanma bekliyorum :))
.
DNA yolu ile yaşanılan deneyimler türü bilgi aktarılamaz. Bu tam da lamarck türü bir görüştür. Yaşadığınız olaylar, deneyimler, edindiğiniz bilgiler DNA nızı değiştirmez. Doğduğunuz da ne ise DNA nız öldüğünüzde de aynısıdır. (Arada mutasyona veya dış etkenlerle bozulmaya uğramamışsa)
xenix: Takiplerim
Tüm duygulanımlarımız ve davranışlarımız da bizim fenotipimizdir ve dolayısıyla genlerle aktarılırlar. Ama söz konusu insansa bu kısmen farklıdır. Çünkü bizim artık beynimiz var ve genler çevremizde olup bitene karşı vereceğimiz tepkileri doğrudan kontrol etmek yerine, kontrolü bu organa devretmiş durumda. Milyonlarca canlı türü olduğuna göre bu özelliğimizi muhtemelen çok çok az canlı türüyle paylaşıyoruz. Zekamız var, benliğimiz var. Beyne gelirsek ise… burada da duygularımızı davranışlarımızı kontrol eden bazı bölgeler var, bunlar nelerdir tam bilemiyorum ben de şimdi, ama konumuz açısından çok da önemli değil. Nihayetinde bu bölgelerde de bu süreçler değişik kimyasal mekanizmalarla işliyor. Yani proteinlerle yani gen ürünleriyle :). Aynı proteinler vücudumuzda farklı fizyolojik olayları da tetikliyor, biliyorsunuz. Heyecanlandığımızda kalbimiz daha hızlı çarpmaya başlar, hatta bak konu buraya gelmişken heyecanın takma adı bile var adrenalin :). Stresli olduğumuz zamanlarda kan şekerimiz artar, ne bileyim öfkelendiğimizde tansiyonumuz fırlar. Yani demek istediğim bu işi beyin de yapsa genlerden farklı bir yol izlemiyor, gene araçları bazı proteinler. Genlerin ona bahşettiği proteinleri kullanıyor. İşi proteinlere kadar indirgediysek bundan sonrası için sorun yok sanıyorum. Darwin’in doğal seçilime dayalı evrim modelinin, proteinler(fenotip) üzerinde nasıl çalıştığını biliyoruz. Canlının neslini sürdürme mücadelesinde ona avantaj sağlayan her gen seçilir. Duygu ve davranışlarımız üzerinde etkisi olan proteinler için de bu aynen böyledir. Zamanında mutasyonla ortaya çıkmışlar ve ait oldukları organizmayı çevresiyle bir parçacık da olsa, daha uyumlu hale getirerek kalıcı olmayı başarmışlardır.
Lamarck modeli eksik evet, ama canlılarda bir değişimin olduğunu farketmesi açısından o da biyoloji tarihinde bir kilometre taşıdır. Genetik materyalin bilinmediği dönemlerde bu değişimin nasıl işlediğini öngörmek gerçekten çok zordur heralde. Darwin çağının ilerisinde bir buluşa imza atmış diyebiliriz :). Belki konunun dışına çıkacağım ama; hayata Darwinci bir gözle bakışı kolaylaştırmak için birkaç coevolution(birlikte evrim) örneğine bakalım: Örneğin şu lise biyoloji kitaplarımızdaki zürafanın boynu meselesi. Derler ki zürafa ağaca uzanmak için sürekli boynuyla uzanmak zorunda kalmış ve nesilden nesile boynu milim milim uzaya uzaya bu hale gelmiş. Şu anda açıkça biliyoruz ki bu doğru değil. Peki bizi böyle düşünmeye iten ne? Buradaki coevolution’ı gözden kaçırıyoruz, şu zürafanın yapraklarını yemeye çalıştığı ağaca bir bakalım:



Bu bir akasya türü, ağaca baktığımızda tüm yapraklarını tepesinde yetiştirdiğini görüyoruz. Açıkça, yerdeki bir şeyden yapraklarını korumak istiyor. Ağaç’taki bu evrimsel eğilimi gözden kaçırınca zürafanın boynuyla ilgili yanlış tahminler yapabiliyoruz. Oysa basit bir tavşan kaç tilki tut meselesi. Bu çekişme sürdükçe bu iki canlı türünün boyu daha ne kadar absürtleşir bilemiyorum. İşte bunun uçuk bir örneği, mutlaka duymuşsunuzdur: Bir orkide ve güve
Benim en bi sevdiğim coevolution örneği ise karada en hızlı koşan hayvanlara dair :). Birincisi bildiğimiz üzere çita :), şimdi biraz araştırdım üçüncüsü ise çitanın en yoğun avladığı Thomson ceylanı
Ve son olarak da, Richard Dawkins’in The Extended Phenotype kitabını önerebilirim. Fenotipin benim burada konuştuğumdan çok daha geniş bir kavram olduğunu savunuyor. Ama bütün bu tezlerinin okuyucuları farklı düşüncelere sürüklememesi için genetik determinizm hakkındaki düşüncelerini de kitapta anlatmış. Tam bu konu üzerine yani :).
Sayın Sonsuz;
Çok güzel bir örnek vermiş ama yeterli değil, daha ilginç bir hale getirebilirdi. Bu 18 yaşındaki kişi ile kendinizi özdeşleştirirseniz, ve 18 yıl daha onun yeine o bedende yaşadığınızı hayal ederseniz sizin düşünceleriniz ve gerçek algınız ne hale gelir diye sorsaydı ne olup bittiğini daha net anlıyabilirdiniz. ?
O kişinin düşünceleri olur, ancak bu düşünceler dış dünyaya ait değildir. var olup olmadığına dairdir. Çünkü varlık ve bilinç şu anda da bizim durumumuzun o insandan çok farklı olmadığını bie anlatan bir yapıdadır.
O kişinin ilk soracağı soru ben kimim veya neyim ? olacaktır.
Bu duyular, dışarıdaki varlıktan değil içerideki varlıktan gelir, yani sizin bilinç dediğinizden,
ancak bilinç kendi varlığının farkına, bir algısı olduğu ve dış dünyayı algılayabildiği için değil ,
kendi varlığını bundan bağımsız olarak algılayabildiği için varmıştır.
Descartes’in cogito ergo sum sonucuna varmasını sağlayan şey tersinir olarakta doğrudur.
Yani var olmanızı düşünebilmenize bağlıyorsanız,
düşünebilen bir tözün başka bir varlık olmadan düşünebilmesi mümkün olmak zorundadır.
Düşünce algılardan bağımsızdır.
BEN kendi varlığımı bir başka varlığın referansı olmadan açıklayabilirim ama kelimelere dökemem,
bunun yerine bunu kendinizin yapmanız için gereken yolu gösterebilirim.
Kural şu; görebildiğin şey sen değilsindir.
Bu kurala bağlı kalarak kendinizi tarif edin.
Sen doğar doğmaz sormuştun böyle bir soru değil mi Xinte. Hatırlıyorsun yani sorduğunu…
xenix: Takiplerim
“O kişinin ilk soracağı soru ben kimim veya neyim ? olacaktır.”
Evet; bu soruyu doğar doğmaz, her çocuk sorar, hatta daha fazlasıda vardır.
Doğmadan önce bu konuda oldukça derin düşünür. Ancak tüm bunları tek bilen kendisidir.
Zamanla dış dünya uyaranları ona bu soruyu ve sorduklarını unutturur.
Soruyu soran ve sorunun muhatabı aynı kişi olduğu için, kimse bunları bilemez.
Taştan heykeller de bu soruyu sorar kendilerine.
Bana inanmıyor musunuz? O zaman gidip bir heykele sorun…
xenix: Takiplerim
“O kişinin ilk soracağı soru ben kimim veya neyim ? olacaktır.”
Hayır, böyle birşey sormayacaktır.
Bir insanın (bilincin) bu soruyu sorabilmesi için, herşeyden önce iç ve dış (kendisi olan ve kendisi olmayan) ayrımının farkında olması gerekir. Yeni doğmuş bir bebekte bu yoktur, hangi uyarının kendi bedeninden hangisinin dış dünyadan geldiğinin ayrımını yapamaz. Örneğin kalp atışlarının sesi ile yüzüne düşen ışığın sıcaklığı veya ortam ısısındaki düşmeye bağlı olarak gelişen üşüme duygusu arasındaki “kaynak” farkını bilemez, soğuk da odur, sıcak da odur, ses de odur, vibrasyon da odur, ışık da odur. Bu bakımdan yenidoğan algısında, bebeğin kendisi ve dışarısı diye birşey bulunmaz, bebek bütün evrenin kendisidir. (ya da kendisini evren zanneder)
Tıbbi etik ve deontoloji derslerinde de anlatıldığı şekliyle (2003 yılında hayata gözlerini yuman Fuat Aziz Göksel Hoca’mı saygıyla anıyorum) bu bebeğin algısında belirmesi muhtemel ilk elementar düşünce*; “birşey var” şeklinde özetlenebilir.
Ben neyim, kimim… miş…
Yok oldu olacak nerden geliyoruz-nereye gidiyoruz-hayatın anlamını filan da sorsun.
Bi kaşık kutsalda boğulmaya layık bir gereklilik.
Duyular ve düşünce..
Bir de yapay zeka filan deyince.. Fuat Aziz Göksel hocam geldi aklıma. Elini paltosunun cebine atar, hem sevimli hem düşünceli.. dolanırdı bahçede. Kant’ın yeri bir başkaydı onda, lakin nöronal bağlantı ve snapsları temsil edecek milyarlarca iyot lambası ve yeterli kablo enerji vs varlığında… bilinç filan.. Neyse.
Tanıyalı 20, ayrılalı 12, hayata gözlerini yumalı 8 yıl olmuş. Özledim derslerini..