İdeal çalışma ortamını hayal ettiğimizde çoğumuzun zihninde steril bir sessizlik belirir: Kapalı bir kapı, susturulmuş telefonlar, saat tik taklarının bile kaybolduğu bir oda. Ne var ki beyin, bu kadar boş bir sahneyi her zaman huzur verici bulmaz. Bazen sessizlik, dikkati toplamaktan çok iç dünyamızın sesini yükseltir. Yarım kalmış bir konuşma, yaklaşan teslim tarihi, eski bir utanç, mutfaktaki buzdolabının belirsiz uğultusu… Dışarıdaki sesler çekildiğinde, içerideki kalabalık mikrofonu ele geçirebilir.
Beyaz gürültü bu yüzden ilginçtir. Yağmurun düzenli hışırtısı, vantilatörün monoton dönüşü, uzak bir trenin homurtusu ya da özel olarak üretilmiş frekans karışımları; beynin dikkat sahnesine yumuşak bir perde indirebilir. Bu perde, düşünceyi hipnotize eden bir müzik gibi anlatı kurmaz. Tam tersine, yeterince nötr olduğu için zihnin bir köşesini işgal ederken diğer köşesini serbest bırakır. Amaç sesin içine dalmak değil, dikkat hırsızlarının kapıyı daha zor açmasını sağlamaktır.