SAVANA’DA İKİ KADEH TEKİLA

Orada öylece durup bu masalsı vahşilikteki kadının tanımadığım ama başlangıçta öykümün kahramanı olduğunu düşündüğüm bu adamı incitmesini hatta aşağılamasını izlemeyebilirdim. Peki ne yapabilirdim? “Hey yandaki çifte benden iki tekila ver kadınınkine arsenik koy” mu demeliydim bardaki uysal çocuğa? ki kesinlikle cinayet işleyebilecek biri gibi görünmeyen hatta suça yardım ve yataklık fikriyle bile düşüp bayılabilecek bu çocuğa!

Peki, o bu denli saf, uysal ya ben? Ben bu denli kötü müyüm? Hiç tanımadığım bir kadını adamcağızın kırılan kalbinin sesi buralara kadar geliyor diye öldürebilecek kadar kötü ama bu durum hayli beni de üzmüş olacak ki bi o kadar da ince ruhlu muyum? Ruhu bilemem ama evet kötü biriyim ben…ıslah edilemez kötülükte biriyim… 12 yaşımda azılı bir haydut muamelesi gördüğüm mahallemizde küçük bir gönül hikayesi ile içimde uyuyan gizli şairi de keşfetmiş kötü bir şair kadar kötü biriyim. Adam için üzülüyor muyum? Sanmam. Sanki sinirimi bozuyor bu durum, eşit-denk güçlerde birbirlerine saldırsalar bi içki de bardaki çocuğa ısmarlayıp keyifle tütün takviyesi yapacağım, eğleneceğim açıktan açığa fakat adamın sessiz, güçsüz ve insanda çocukluğuna dönme gibi histerik bir freudcu tat bırakan bu mülayim edası buna mukabil kadının belli ki her hafta kuaförlerde bu ve benzeri savaşlarda tehditkar hareketlerde bulunmak hatta gerektiğinde saldırmak için törpülettiği tırnakları, adama söylediği kötü sözlerin içindeki en kötüler için boynunu iyice kısıp omuzları arasında gizleyerek sözüm ona hani biraz lafını sakındığı gibi sahtelik kokan ve kesinlikle duygu içermeyen tavrı sinirimi bozuyor…

Bir hamle de bu kaplanın karşısında kasabın kedisi gibi kalan bu adamcıktan beklemek nafile olacak. Neler mi konuşuyorlar? Ne önemi var…şimdi; faturasını iki gün geç yatırsa operatördeki kadın sesinin fatura ikazına bile kalbi kırılacak bu adamın bu kadınla bu savaştan nasıl sağ çıkması beklenebilir ki. İmkansız… aslında, içkimi yenilerken bu cinayetten uzak uysal çocuk kesin kanaatim şu oldu…bence kadın da göründüğü kadar güçlü değil..ölmeyi hak ettiği kesin fakat kesinlikle göründüğü kadar güçlü değil. Gücünü adamcağızın ince mizacından alıyor…güzelliği görece, çakma sarı saçları, küçük ama oraya buraya süzüp zaman içinda baygın baygın bakmayı öğrettiği birbirine yakın gözleri ile eğer adam saçsız ve biraz yuvarlak olmaktan mutsuzsa onun için harikulade olabilecek bu kadın öyle sanıyorum ki hayatındaki tüm kırgınlıkların hesabını bir seferde bu adamcağıza ödetip kuş gibi hafifleyerek çıkacaktı buradan…arsenik dışında başka bir şey düşünemezsem tabi. “Yan masadaki kadını nasıl öldüreceğinizi mi merak ediyorsunuz, 80 dakikada gününü gösterme dersleri…mantığa giriş” isimli bir cep kitabına duyduğum yoğun ihtiyaç karşısında kendimi hayrete düşmüş hissediyorum…

Peki, bir düşünelim araya giremeyeceğim denli uzaktalar, yakın olsalardı da istemezdim araya girmeyi zira bana ne değil mi? Sadece sinirimi bozduğunu söyleyerek kadına adama bir şeyler ikram etmek bir erkek olarak beni zor durumda bırakırdı. Oluruna bırakmak, tanık olmak gerekli elbet…öte yandan ya birazdan ben yerimden öfkeli bir yunan tanrısı gibi gazapla kalkıp bu kadını silkeleyeceğim ya da adamcağız içli sesler çıkararak yok olup atmosfere karışacak…ama hayatım, bi saniye ıg bıg…sonra aydınlandım, tabiat bana lütfunu sundu, kaçıncı kadehten sonra bilmiyorum ama olması gerektiği gibi güçlü(!) olana yakın hissettim kendimi…bu şekilde bu sürünün ilerleyişini yavaşlatırsın adamım…burada kalıp bir başka yırtıcının seni yemesini hüzünlü gözlerle beklemelisin ya da daha fazla enerji ve göçe devam edebilmek için biz seni yemeliyiz! Öyle ya da böyle kadın tüylerini parlatıp, haftada en az iki kez gittiği spor salonu, yediği sağlıklı yiyecekler, kozmetiği için avlanan canlılara hiç üzülmeksizin boyadığı ve insanda savaş öncesi ritüeli tadı bırakan yüzüyle bunca kadeh sonra ve eğer arsenikle onu ben öldüremiyorsam yaşamayı daha çok hak ediyor…zaten çok az bir zaman sonra adamı yiyerek, kazandığı enerjiyle sürüsü ile birlikte pırıl pırıl tüyleri ve güçlü kasları ile göçe devam edeceğine yemin edebilirdim…

Bu denli zayıf ve belki hassas yetişmiş, hayatı boyunca her şeyi zamanında yapmış, yapma denilen hiçbir şeyi yapmamış bu adama duyduğum öfkeyi fark ettim…bakıyorum üzgün mü? o bile değil sadece kadının her hamlesi ile biraz daha içeriye çöken bir çukur gibi…derinliğe oranla sanki sesten de uzaklaşıyor…aniden kadının öfkesinin de nihayetinde benim de fark ettiğim bu atıl duruştan kaynaklandığını düşünüp saatime bakıyorum…ansızın sıcak bir keyif yokluyor içimi….şimdi bir kadeh daha ısmarlayıp kendime bu vahşi yaşam anının gerçekliğinden, berraklığından hayran olmuş bir şekilde izleyebilirim dişinin sürüdeki bu zayıf canlıyı yok edişini…böyle olmaz mı? Kendi gerekçeleriyle hasmı olan canlıyı parçaladıktan sonra bir canlının sıcak kanlı ağzını anımsatır gibi kırmızıya boyadığı dudaklarını alır gider. Adam mı? Kötü biri olmadığını ancak savaşın adaletle bir ilgisinin olmadığını, hasmın gücünün denkliği gibi saçmalıkların eğer kahraman(!) olmak istiyorsanız bir önemi olduğunu, kazanmak için gücün ve stratejinin ve elbette şansın gerekli olduğunu, iyi ve güçlü olmanın kaynaklarının neler olabileceğini düşünüyorum…sadece müthiş sinir bozucu hepsi bu.

Ten ve İz/ belki yürümek pekiştirilen bir iz bırakma eylemidir gezegene…

“Yürüyüşçünün kırılganlığı fetih ya da küçümsemeden çok temkinli olmaya ya da ötekine açılmaya iter. Kesin olan şu ki yürüyen insan genellikle otomobil kullanan ya da trene veya uçağa binen biri gibi kibirli olmaz çünkü attığı her adımda dünyanın acımasızlığını ve yolda rastladığı insanlarla dostça uzlaşma gerekliliğini hissederek asla insan olduğunu unutmaz. Yürümek benmerkezcilikten uzaklaştırır ve insanı kırılganlığına ve gücüne götüren sınırlar içinde dünyayı yeniler. Olağanüstü bir antropolojik etkinliktir çünkü insanda sürekli anlama, dünyanın yapısı içinde yerini bulma, başkalarıyla olan bağını sorgulama kaygısı uyandırır. “

sabitfikir dergisinin ekim ayı sayısında Küçük İskender David Le Breton’un Ten ve iz kitabından alıntılamış.

Tam da böyle olur yürürken, tam da bunları hissederim, bir kırılır, bir içedöner, bir hayrete düşer, bir adımda şaşılacak denli büyür, bir sonraki adımda küçücük olurum…ince ve kalın, mat ve parlak…sesli ve sessiz, cesur ve korkak, düşünceli ve uyanık…tam da böyle olur…hiç yorulmadan varsa bir sonu çitlerle çevrelenmiş bu gezegenin oraya ulaşıp bir kahve içebileceğimi düşünecek denli çok severim yürümeyi… ve bence yürümek…kırılgan bir cesaret eylemidir..incecik, porselen gerginliğinde ve zarafetinde….yalnız ayrı, Gökyüzüm’le ayrı güzeldir…

Aziz Kırılış / V- Biraz Zaman

“Dostum Areius, yukarıdaki dört makalede yağlar, baharatlar,
ağaçların meyveleri, bakliyat, kökler, usareler ve tohumlardan
bahsettim. Bu makalemde ise çeşitli şaraplardan ve madeni
ilaçlardan bahsedeceğim.” (De Materia Medica- Kitiibü’l-Haşayiş beşinci makale)

Muhsinle yaptığımız(!) daha doğrusu Muhsin’in benimle yaptığı, benim de kabul etmek durumunda kaldığım anlaşmaya göre ben kitabın sırlarına erecek(!), kitabı değilse de mutlaka sırlarını, karışımlar ve droplardan oluşan tarifler gereği iksirlerle birlikte Muhsin’e verecek, Muhsin de beni köşe bucak aradıklarından, ilk fırsatta yazmayı elimden alıp beni hastaneye postalayacaklarından şüphe duymadığım adamlardan koruyacaktı(!) bu anlaşma doğası gereği bazı çelişkiler içeriyor, birincisi ben eczacı değilim, “eczacı kolay, hüüüpppp,” ikincisi Muhsin’i de en az beni tehdit eden ve muhtemelen sahaf’ın ölümüne neden olan adamlar kadar tanımıyorum. Öte yandan Muhsin en azından daha barışçıl(!) çözümler sunarak teklifini kabul etmezsem garanti öldürüleceğimin altını çiziyor..oh..kendimi daha iyi hissediyorum…Eh sen bize göre mürekkep yalamış sayılırsın koçum…kitap ve sırlarına ilişkin hiçbir şey bilmiyorum aslında..yani çok az şey biliyorum…teklifi kabul ettim ve karşılığında Muhsin’den biraz zaman istedim. Biraz zaman! Ne garip daha günler öncesi evde dilediğim aylaklıkta uzanıp kitap okurken, amaçsız gezinip, hava tahmin raporu üzerine kafa yoracak kadar vakit bulurken…bugün…bugün hiç tanımadığım bir adamdan biraz zaman istiyorum… bana biraz zaman verebilir misiniz? Ya da vermelisiniz ya da verseniz iyi olur…sonuçta; Muhsin bence onur kırıcı ve üzücü bu talebi görüşmemiz boyunca yenilenen altıncı fincan kahvesinin höpürtüleri arasında gözlerini kısıp, başını kırkbeş derece kalbine doğru eğerek insanda kalender bir adam olduğu izlenimi verecek şekilde kabul etti… etti mi? Etti sanırım…yine de pis bir şey var bu adamda…bıyıkları olabilir mi?

Muhsin; birçok kadim hikayedeki celladım benim…birçok hikayenin azraili olarak tasvir edilen… Bilmiyorum… aslında sormak istediğim fakat cevaplarını öğrenmemin hikayenin seyrinde herhangi müspi ya da menfi bir değişikliğe neden olmayacak sorularım vardı…hala var aslında…beni nereden buldunuz, sahafı tanıyor muydunuz, o adamlar kim? Tahmin edilebileceği gibi sormadım bunları…beni gerçekten nasıl bulmuşlardı? Herkes beni sahiden nasıl buluyordu? Cevaplarının hiçbir işime yaramayacağından emin olduğum soruları bir kenara bırakıp plan yaptım. İşte şimdi kendimi gerçekten gerçek bir kahraman gibi hissediyorum. Bir kahramanın olmazsa olmazlarının sıralandığı listenin bir maddesi de –plan yapar, olmalı..plan yapar ve karar verir bir kahraman. Süleymaniye Kütüphanesi’ne gitmeye karar veriyorum.

devam edecek:)

http://www.sonsuz.us/node/3624

gezegenin en güzel kadınları….

eksik bir yer olacaktı gezegen; billie olmasaydı saçlarında büyük bir egzotik çiçekle…tıpkı Patti’nin atları ve nina’nın “lütfen”leri olmasaydı olacağı gibi…ve bayılıyorum bu cümleyi hep böyle kurup arızalı olduğu hissi uyandırmaya:) sesinizin hipnozundayım hanımlar…ve yıllardır…”üç”deyip” şıklatıyorlar parmaklarını…aşk kalıyor…herdaim…

gökyüzüm’e….

UZUN SAVAN GECESİNDE GEYİĞİN NİŞBU’YA GÖSTERDİĞİ YOLUN GİZEMLERİ ÜZERİNE KISA BİR HİKAYE:

…..”Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
…..İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
…..Sultan hançerIeri gibi ayışığında
…..Bir yanında üstüste üstüste kayalar
…..Öbür yanında ben.” – Turgut Uyar-

Peki, aslında bu sarı çizgilerin fon oluşturduğu geyik desenli kazaktan daha çok sevdiğim şeylerin de varlığını başlangıçta kabul edersem sanırım sorun kalmayacak. Ayakkabı kutusu içinde tırtıl yetiştirip(!)besleyen bir arkadaşı vardı ablamın ve ben onun yani o kızın adını sanını hatırlatamazken oturduğu evi, evin önündeki palamut ağacını, o evin ve ağacın bulunduğu sokağın sonundaki fırını hatırlıyorum ve bütün bunları çok seviyorum…Nesnenin insan ruhunu ele geçirebilecek bir sihri olduğunu kesin olarak hissettiğim o günden beri yalnızca evde eski replikleri okuyup, kazağımın kollarıyla sarılıp kendime geleni geçeni falan seyrediyorum günlerdir…karanlıkta üzerindeki sarı çizgilerin parladığına yemin bile edebilirim. Onu giydiğim zaman kendimi, güçlü, gösterişli, bilge ve sıcacık bir hayvan gibi hissediyorum… Karşı konulamaz bir şekilde bir geyiğe tamamlandığımı hissediyorum… bazen…bazen…geyikler ıslak burunları ve sıcak nefesleriyle odama doluştuğunda çam ağacımı yılbaşından bugün itibari ile iki ay geçmiş olmasına rağmen toplamamış oluşuma seviniyorum…Aslında değişik duygu durumlarının, derin duygu durumlarının değişik takıntılarda tezahür ettiğini söyleyen bir adamı dinlemiştim bir vakitler ve o zaman yemin ederim daha gençtim, takıntı benim için bir varoluş biçimiydi…şimdi daha kararlı ve seçiciyim… Bu kazak! O kadar! Havanın soğuk oluşuyla bu tutku arasında bir bağ olmadığını Nihal’e anlatmayı tam 3,5 saat denedikten sonra karşımda kesintisiz şüpheci ve tırnaklarını yiyen bu kadına herhangi bir şey ispat etmek zorunda olmadığıma karar verip onu pek fazla sevmediğimi yani görmesem de olabileceğimi düşünüp pazar günü yeni bir oyunu izlemek için sözleşerek ayrılırken yanından, elbette sahtekar biri olduğumu biliyordum.

Öyle özel bir şey sayılmaz… Yani sanıldığı gibi değeri ona biçilen maddi değerden falan gelmiyor benim için… Nehrin kıyısındaki pazardan aldığım ikinci el bir giysi… Hatta onu bir başkasına hediye etmeyi daha alırken düşünüyordum… ta ki geyiğin gözlerinin anlaşılması güç bir şekilde bana baktığını, gözlerime, oradan kalbime, kalbimin içinde çok derin ve temiz bir şeye baktığını fark edinceye kadar… Havanın soğukluğu ile bir ilgisi yok Nihal, sen tam bir sabit taşkafalı olmalısın zira onu giymediğim zamanlarda izliyorum… Bir kazağı giyiyor ve kendini bir geyik gibi hissediyorsun, giymediğin zamanlarda da onu izliyorsun ve ona neredeyse tutku duyuyorsun öyle mi? Bu çok saçma! Hıh… Onu özenle çalışma masamın sandalyesine giydiriyorum üzerinde üç tane geyik var aslında ve tanrım Degas’ın balerinlerini anımsatıyorlar bana işte çılgın bir akıl tutulmasında… Onlar kadar zarif ve ne yaptığının ya da kim ve ne olduğunun farkındalar. Geyiklerin ikisi fonda sarı çizgilerle grafik bir görüntüye tamamlanırken en önde ve gözlerime bakanı ve onun gerçekliğini vurguluyorlar işte… Gözlerime bakmayı da nereden biliyor? Ay ışığında pırıl pırıl boynuzları ile heykel gibi duruşları gecede… Lirik ve görülesi…Birkaç kişinin nezaketen aaa sahiden ne hoşlar di mi diye sormasının ve sorumu soruyla onaylamak gibi saçma bir eyleme girişmesinin, hayırdır ooğlum hatun aldattı falan mı? Demesinin dışında kimsenin bu tuhaf beğeni ve ilişkiden bir bok anlamadığını açıkça söyleyebilirim…

Aslında eskiden ben de anlamıyordum… Bu kadar, aslına bakılırsa o kadar da duygulu biri sayılmam… Şans oyunları oynar, takım tutarım ve kaybedince genelde bir şey hissetmem aslında…Çocukken evde çıkan bütün çocuk savaşlarında geride yaralı bıraktığım kardeşlerimin arasından muzaffer bir edayla geçerek süt ve kurabiye ile zaferimi kutlamak için mutfağa giderken de hiçbir üzüntü hissetmediğime yemin edebilirim…Ben sütü hazırlayıp kurabiye için uygun tabak ararken mutfak yolundaki koridorda atlarını kaybetmiş, zırhları delinmiş ve kesinlikle şövalyeliğin yüz karası olan bu iki ufaklıktan kati surette ses gelmezdi… Gelemezdi zira anlaşmamız böyleydi…Kaybeden gururlu bir savaşçı gibi ölecek-ölü taklidi yaparak içinden 100’e kadar sayacaktı. İşte ben kendimle yüzleşmek, kendimden utanmak için belki de en uygun olan, evde bir süre için bir daha asla bulunamayacak olan o kati sessizlikte bile Tommiks düşünecek kadar duygusuz bir heriftim…Ansızın atım mutfakta bağlı olduğu noktada huzursuz hareketlerle bir iki devinir, çocukların kokusunu alıp beni uyarmak isterdi… ve onlar ölü taklidi yapan, bir türlü ölmeyen böcekler gibi koşuştururlardı mutfağa… Böceklere benzetiyor oluşumun herhangi bir sevgi ya da sevgisizlik eşiği ile cidden bir ilişkisi yok. Gözlerimle gördüm hamam böceklerinin ölü taklidi ile nekahatte geçirdikleri 5-10 dakikanın ardından hiçbir şey olmamış, sanki az önce ayakları bacakları kopmamış gibi yürümeye eskisinden daha kararlı devam ettiklerini… Yani severim ben ufaklıkları. Bu; yüz saniye koridor savaşlarının ufaklıkların boylarının uzayıp ağırlıklarının artıncaya kadar sürdüğünü ve benim de sonra pislik bir ağabey gibi davranarak ilerleyen yaşıma paralel kaybettiğimi düşünmelerini istediğim hayal gücümle hangi atlar? Diye sorarak çocuklara hiç yenilmeden bu savaşların ezeli galibi olarak tarihteki yerimi aldığımı sanırım söyleyebilirim… Üçkağıtçı olduğumu zaten söylemiştim… Ama kendime de yalan söyleyecek değilim ya… atlar koridorda dört nala benim atımı kovalarken kardeşlerimin büyümüş olduğunu fark edecek kadar akıllı bir savaşçıydım…

Değişik ve yarı değerli taşları seven kızlar vardır örneğin bazen oldukça takıntılı kızlar. Salı akşamları Peri ile buluşmayı seviyorum… Bana garip öyküler anlatırken sesini farkında olmaksızın bir ton daha kalınlaştırarak dirseklerini masaya sabitleyip bana doğru uzanan yüzünü ve kısılan gözlerini seviyorum. Komik görünüyor ve beni kesinlikle anlayabilecek yegâne insan Peri.

Bir zamanlar buna benzer bir hikaye duymuştum diyor. Adamın biri hakkında… Ne demek adamın biri? Adamın biri işte fena halde bir chevrolet’ye aşık oluyor. Karısıyla falan kavga edip geceleri arabasında uyuyor… Silerken konuştuğunu bile söyleyenler var. Bu da ne şimdi? Geceleri uyumadan önce tütsü yakıp odasındaki iyi ve kötü ruhları dengeleyen, baykuştan haber alacağını düşünen süpürgesinin hemen girişteki vestiyerde olması olası bu kaçık kızın beni deli yerine koymasını eğlenceli mi buluyorum? Hayır. Peri 12 yıl önce ilk garip hikayesini anlatmak için beni buna benzeyen ama artık olmayan pastaneye çağırdığında yine aynı keki yiyordu. Eminim o sabah köşedeki büfeden aldığı gazete ile bugün sabah aldığı gazete de aynıdır. Bana anlattığı ilk hikaye benim geyiğime olan tutkumla kıyaslandığında bir hayli garipti. Yani bakın benim için bile garipti… Büyük ve Gotik bir malikânede geçen olayların bence en ilginç yanı katilin kesinlikle uşak olmayışı, ev sahibinin sigortadan para alabilmek için kendisini öldürüp bir hayalet olarak yaşayacağına inanmasıydı. Yani bayağa garip işte bilirsiniz kim ölünce yaşamaya devam edeceğini düşünebilir ki? Mistik bir dünyadan ya da Firavun olmaktan bahsetmiyorum… İşte tam bu noktada sesini bir ton kalınlaştırıp kısarak “hala yaşadığına yemin edenler var” demişti… Adamın hala yaşayıp yaşamadığını bilmemekle birlikte gerçekten ölmediğine sanırım emindim. Her sezon evinin etrafına fotoğraf çekmek için gelen meraklı kalabalığa ücret karşılığı gezdirilen malikâne, bu garip adamın minik polyester heykelcikleri sigortanın verdiğinden ya da verebileceğinden fazlasını vaat ediyor olmalıydı. Bütün bu düşündüklerimi genellikle Peri’ye söylemem zira o sever böyle hikayeleri… Fakat Kazağıma ve bir geyiğe dönüşmeme duyduğum ilgiyi chevroletsine tapan bir adamın ilgisine indirgeyerek benimle ve hikayemle hiç ilgilenmemesi şu an düşününce kesinlikle emin olduğum bir şekilde o vakitler müthiş kırmıştı beni. İkinci kesin ve müthiş verim nesnenin insan ruhunu ele geçirebilecek güçte olmasının dışında insanların gerçekten kendi hikayelerine ilgi duyulmasını istediğiydi… İntikamımı alacaktım 21. Yüzyıla kaçıp gelmiş bu ortaçağ cadısından! Beni, hissettiğim değişimi ve geyiğimi önemseyecekti… Artık büyük ve gerçekte olduğundan daha etkili bir hikaye sahibi olmamın zamanı gelmişti. Geyiklerin gece bir kızakla beni gökyüzü’nde gezintiye çıkardıklarını anlatabilirdim… Ama o, yani Peri bana büyük olasılıkla noel babayla iki de tavla atıyor musunuz diye sorardı… inanmazdı… Onun o kısacık ve dik dik duran saçlarının dikkat kesilmiş kedi tüylerine olan benzerliği ancak gizemli bir hikaye duyduğunda görülebilirdi… Ona iyi bir hikaye anlatacaktım.

UZUN SAVAN GECESİNDE GEYİĞİN NİŞBU’YA GÖSTERDİĞİ YOLUN GİZEMLERİ ÜZERİNE KISA BİR HİKAYE:

Savaşçı bir kanın çocuğuyum ben ve nasıl olur şimdi sana biat etmemi istersin benden parlak gözlü, Endülüs rakslı sağrısı gergin ve sırlı varlık! Ve bu yol bizi atalarımın dileğine götürecek mi? Ve her yer uzun bir gece için ne kadar aydınlık!

Kadim bir zamanda Nişbu; atı ve yardımcısı ile büyük, yağmurlu, derin ormanları geçerek devam ettirdiği yolun bitiminde günler, haftalar boyunca yol almış fakat dilediği yere olan uzaklığı hakkında neredeyse hiç fikri olmaksızın bütün gücünü tüketerek o ünlü gecede bu savanın ortasına atını ve yardımcısını yolda kaybetmiş bir halde ulaştığında geyik ışıl ışıl yıldızların altında derin derin nefes alarak buğulu ve bilge gözlerle uzakta bir tepede Nişbu’yu izliyordu. Bu çaresiz ve belli ki öyküsü ve arayışı çekiciliğini yitirmiş genç için artık buradan bir çıkış olamazdı. Amacını unutmuş, gücünün sonuna gelmiş bir halde savanda hüzünlü seslerle ağlarken çaresizliği geyiğin kalbine ulaştı. Bilgisiz ve çaresiz bir genç yapayalnız bu uçsuz bucaksız savanda ne arıyor olabilirdi? Geyik Nişbu’nun gözlerine bakarak kalbine sesleniyordu onun, ve Nişbu yanıtladı geyiği; atalarım yüzlerce yıldır ölümsüzlük arayışlarını sürdürdü ve bu yolculuk benim sıramdı… Bulacağımı düşünüyordum, bulmayı çok istiyordum! Geyik Nişbu’ya ölümsüzlük hakkında ne bilip ne bilmediğini sordu, Nişbu için ölümsüzlük ölmemekti… Saf çocuk! Belki de geyiğin sabrını ve savan gecesindeki güzel zamanını boşa harcıyordu… Nişbu yolculuğun büyük yorgunluğu ile toprağa uzanmış bir çocuk kıvrılışı ile ay ışığında geyiğin gözlerine bakıyordu… Ölecek miyim? Binlerce yıllık savan yaşamında anılabilecek bu hüzünlü anda geyik bir karar verdi. Çocuğun yaşamını kendisiyle taşıyacaktı: Ölümsüzlük ölmeyen şeyler bırakmaktır küçük arkadaşım ve ancak ölmeyen şeyler için bazen ölmen gerekebilir… Senin bu zor görev uğruna yaşamını ortaya koyman gibi örneğin… Yola benimle devam edebilirsin dilersen, dediğinde çocuk çoktan bir enerji olarak varlığını geyiğin kalbinde bulmuştu bile… Savan gecesinde sıcacık sağrısı ışıltılı ve bilge gözleriyle bu geyiğin kadim zamanda hala yol alarak Nişbu’yu ölümsüzlüğe taşıdığı söylenir…

Evet evet! Bunun yeterince iyi olduğunu düşünmekte hiç de haksız sayılmam, hatta Nişbu olduğumu bile düşündüğümü hesaba katacak olursak hikayem kesinlikle kadim ve artık gerçek! Gözleri faltaşı gibi açık, siyah kısacık saçları dik dik, tüy tüy kahvesini bile ağzında bir süre beklettikten sonra yutan bu kadının hikayeyi dinlerken çıkarttığı kahveden mütevellit gurk gurk yutkunma sesleri beni sahtekarlığımın ışıl ışıl tacına yaklaştırıyordu… Demek kütüphanede buldun ha! Vay be… Belki bir kez ben de deneyebilirim? Yani sen diyorsun ki geyik şimdi seninle yolculuk ediyor bizim zamanımızda ha! İnanamıyorum…Çok şanslısın… Mahcup ve bilge gibi görünen sahtekarlığımın gülümseyişimden sesime sızmasını istemeyerek olabilir… Belki… Bunu düşünmeli, hatta ona sormalıyım… Diyorum… Ha pardon haklısın sormalısın tabi… Ben de salak gibi herhangi bir kazak muamelesi yapıyorum ona… Acaba sen onunla nerelere gideceksin? Nişbu geyikle nerelere gider bimiyorum ama Peri’nin sorusunu geride bırakalı takribi 60 saniye sonra ben metro istasyonuna giderken o pastanede buz gibi olmuş kahvesiyle 100’e kadar sayıyordu içinden benim anlaşılmaz bulduğu ricamla… Sahtekarlık tacım ışıl ışıl başımda edindiğim üçüncü kesin veri insanların kesinlikle “gerçek” denilen şeyi sevmediğiydi.