Bellek Mekanları, Özne ve İktidar, Kişisel hazineler ve KiergSSchatz

…
Ayna, sonuçta, bir ütopyadır; çünkü yeri olmayan yerdir. Aynada kendimi olmadığım yerde görürüm, yüzeyin ardında sanal olarak açılan, gerçekdışı bir mekanda görürüm, oradayımdır, olmadığım yerde, kendi görünürlüğümü bana veren, olmadığım yerde kendime bakmamı sağlayan bir tür gölge: Ayna ütopyası. fakat gerçekten var olduğu ölçüde, ayna aynı zamanda bir heterotopyadır; kendimi orada gördüğümden, bulunduğum yerde olmadığımı aynadan yola çıkarak keşfederim… ( Michel Foucault, Özne ve İktidar-“Başka Mekanlara Dair” Ayrıntı yay. (2005), sayf:295/exlibris:marsseh)

…
Benim çalışmalarım daima belleğe bağlıdır. Bütün yaşadıklarım belleğimde saklıdır. Ancak tarih de bir hazinedir. Bize aittir. tarihte olmuş her şey bize aittir, ortak mülkiyetimizdedir. İnsanoğlunun acı ve aşk içinde ürettiği her şey içimizdedir ve en büyük hazinemizdir. Benim de bütün yaptıklarım, yaşadıklarım ve çektiklerim hazinemdir. Bu kişisel hazineyi sanatta somutlaştırdığımızda, görselleştirdiğimizde ve aktardığımızda, bu formlarla yol alabiliriz; onlar sayesinde sınırları kapatmayıp açabiliriz… (Elvan Zabunyan, Sarkis-Ondan Bize-Yapı kredi yay., 2009/exlibris:marsseh)

Özne; iktidarın önerdiği, “işe yarar-gerekli” bulduğu yasal şartları kabul etmemişse “kişisel hazinelerinin geleceğinden” sorumludur. Böyle bir yasal prosedür mevcut değilken kişinin “hazinelerine” (-ki burada bu değimin karşıtı olarak kiergsschatz (savaş ganimeti)ni kullanmak durumunda kalacağım) ulaşma hakkı engellenmiş, kişi olumsuz söylemlerle katkısının “realitesine” atıf yapılacakken provake edilmişse ortada bir gasp söz konusudur ve bu çoklukla iktidar eliyle yapılır.

Site yönetimi değerli bir yazarı ile olan krizini yönetememiş dahası bizi burada biraraya getirdiğini düşündüğüm değerleri hiçleyerek “zorba” bir tutum sergilemiştir. Mekanın kollektif bir bellek ile inşa edildiğini bir çocuk bile tahmin edebilir ancak burada kişinin yani öznenin mekanı “tahrif etme” davranışının bir kendiliğindenlik olarak özgürlüğünün, “öznenin intihar hakkının” saklı ve saygı değer oluşunun gerçekliğini ve değerini kabul etmeme davranışınızı-davranışımızı “ama biz…”diyerek açıklayamazsınız, açıklayamayız.

Orta malı, ortak malımız vs. gibi söylemler zorbadır ve ancak ütopik yapıların inşasında kullanılabilir. Diğer yandan bellek mekanları çoklukla heterotopyalardır. Doğası yıkıcı ve akışı bozandır. Bireyin “hayır” hakkını birkaç gündür izlediğim ve özür dileyerek söylemeliyim ki çocukça bulduğum yöntem ve gerekçelerle engelleme çabası sitenin eski bir üyesi olarak beni hayli üzdü. Dahası, yazarı bu noktaya taşıyan nedenler yapıcı bir şekilde tartışılmalı belki de.

Bu durumun üzülerek izlediğim ve insan doğasından, her türlü kollektif yapıdan hızla bir kez daha nefret etmemin nedeni olan bir diğer yanı da; “kendini ya da aynadaki görüntüsünü yok ederek dolayısı ile zaten olmadığı ancak olmadığından emin olarak bulunduğu yeri de doğrulamayı başararak yaşayan özne’ye “bunu yapma, çünkü; hani o dillere pelesenk “biz”i üzersin, eksik oluruz demek yerine “sen dilediğin yere gidersin ancak biz senin olanı gasp ederiz çünkü onları verirsek geride kalan anlamsızlaşır” demek trajikomiktir ve ile bir kez daha provakasyon içerir. Kanımca hanımlar beyler; zira heterotopik yapılar tam da bu ayrıksı gerçeklikleri ile ütopyadan ayrılırlar ve ben ütopyayı hiç sevmem.Görüşümdür.

bir görüşme

Müzenin bahçesindeyiz. Ben sorun yaratmam sizin için diyorum.evet böyle diyorum ben sorun yaratmam. Ağacın yapraklarının ışığı tam olarak perdelemeyen tarafındayım masanın ve plastik sandalyemi hafifçe hareket ettirip gölgede yer bulmaya çalışıyorum.tabi ki olmuyor..eşya küçücük bir devinimde ancak yerini korumaya mukavemet ediyor. Mukavemet. Neden direnç demiyorsunuz diye sormuştu gözlüklerini burnunun üstüne indirip kağıda uzun uzun bakarak. Neden direnç demiyorsunuz? Cevap vermeliyim. Çünkü bana akümülatörü çağrıştırıyor beraberinde sonra kablolar… seri bağlanmış elektrik devreleri bir anahtarlı, seri bağlanmış elektrik devreleri iki anahtarlı vs. vs. bakıyor yüzüme. Sinirleniyor. Söyledim işte. ve ben mukavemetle anlatmak istediğim şeyi anlatırken tüm bunların aklımdan geçmesini istemiyorum. Örneğin sırf akustiği hoşuma gittiği için kullandığım kelimeler vardır benim tamam bu kadar yeterli diyor. Çıkıyorum odadan. Sonuçlar asılıyor. Tabi ki geçemiyorum sınavdan.

Yüzüme bakıyorlar. Güneş inanılmaz sinirimi bozuyor. Biri gülümsüyor sürekli, diğeri ise sürekli endişeli. Gülümseyene bakmayı tercih ediyorum. Bir vücudun kalbi bu, aklı da endişe eden olmalı diyorum. Gülümsemeye çalışarak. Eğitiminiz oldukça iyi yine anlaşılan o ki alternatifleriniz de var neden burada çalışmak istiyorsunuz hem de bu konumda. Gazetenin eğitimli işsizler için çıkardığı gazetelerden edinmeliymişim normal ilan sayfaları kalifiye elemanlar için biraz sıkıntı yaratıyormuş… kahve içilir. gazete masaya serilir. İlanlara bakılır. ilan görülür, adres tahmin edilmeye çalışılarak ilan kopartılır. Dışarı çıkılır.Telefon edilir. Buraya gelinir ve cevap verilir. “Bu iş tam bana göre inanın!.. Ücreti masraflarımı karşılamaya yeter sayılır. Sizin için de uygunsa ben cidden çalışmak istiyorum”. Hayır nesi yanlış anlamıyorum. Düşünüyorlar. Düşünüyorum. Acaba acıyorlar mı şu an bana. Hayır. Niye acısınlar. Hem acısalar işe alırlar zaten. Acındırmalı mıyım kendimi. Acımak. Acınamayacak kadar özgüvenli duruş. Komedi . isterseniz biz sizi daha sonra arayalım diyor gülümseyen. İnanamıyorum bu kadar saat gülümseyip bunu söyleyen o oldu. Diğeri endişeli endişeli bakmaya devam etti gereksiz bir şekilde. Evet! Evrenin geri kalanı beni daha sonra arasın lütfen…arayacağını, arayabileceğini, büyük bir zevkle arayacaklarını söylesinler…ve benim lanet telefonum hiç ama hiç çalmasın e mi? Ve elbette burada oluşum sizin için bir lütuf fazlasıyla!!! ….. beyefendi? … aaaaa..anlıyorum vakit ayırdığınız için teşekkür ederim…

Ne? Bir de bu…senin sorunun ne biliyor musun oğlum sen fazla naziksin ve sanıyorum nezaketten ölmek üzeresin…ayıp olur şimdi, insanlar buralara kadar gelmiş ben iki seksen yatıyorum…çok ayıp olur diye mezardan mezardan, o lanet çukurdan sesleneceksin…biliyorum…ölüsün ölü…nezaketten kabalık olur diye ölemeyecek kadar ölüsün…kaşmir paltoyla ilgilenmediğini biliyorum…yüzüme bak…bu gidişle yalnızca tibette bir tapınağa kabul edilebilirsin sen…ton balık ve salata üzerine düşünen biri ile sohbet işe yarayabilir belki…belki iş arayan bir başkası ile..belki bir arkadaş? İyi bir fikir olabilir. Belki..yani çok gerekli değil…aslında ben…aslında sen kesinlikle az önce yerle bir ettin hiddetin gösterişli heykelini….şöyle bir gururla, hışımla kalkmak yerine masadan…bunu konu konuşmak istemiyorum…bunu konuşma zaten…

peki. peki nereden başlamalıyım?İlk kimi ısırmalı, kime kükremeliyim…öğretilmeli bunlar insanlara…içimdeki vahşi ile mücadele etmek sonsuz bir uyumun altın eşiğine mi getirdi beni? Kime faydası var… söyle bana kime bağırmalıyım…bu öyle bir şey değil. evet bunu yapmak istiyorum…böyle, bana benzeyen kiralık katil kahramanlar var biliyorsun… kahraman ama onlar…tamam bu bir detay ama varlar. Hem nasıl olur değil mi? Sen o kadar sofistike ve naif ol git adam öldür ondan sonra…nasıl di mi?

Bence başarının sırrı sonsuz zıtlıkta…uyumsuzluk ve çalkantıda… ödevlerimi her gün usulüne uygun yaptığım için beni kutlayan, kutsayan annemi lanetliyorum hey hat!!! Uyumsuzluk ve aykırılık coşkusu elinden alınmış, amansız bir empati manyaklığı ile sınanmış, kendisiyle savaşı kime karşı kaybettiği belirsiz bir şekilde kaybetmiş, mağarasının yasını tutan bir zavallıyım…hiç öyle olur mu? Hiç böyle olur mu? Olumsuz düşünceleri gönderin, iyi enerjiler vs….Maldorur’un şarkıları ile üstüme gelen bu gece şahidim olsun ki (tam da bir kahraman gibi) bir müze görevlisi namzetinden bir savaşçı yaratacağım ve kesinlike lanetli olacak bu…çocukken çok fazla çizgi film falan mı seyrettin…çok mu yalnızdın…hayır! Çok fazla tv izlemenin bütün zararlarını öğrenmiş, “kardeşler”i ile -ki bunlar yolda belde gördüğün her çocuğa annelerin verdiği yapay sevgi ismidir –her şeyini paylaşmış bir çocuktum. Ancak bu gece bu işe 7 yıl önce taşındığım bu sokaktan başlayacağım ve kesinlikle birinin beni işe alması gerekmeyecek…ne mesela? ne geçiyor aklından? ne mi? Örneğin ilk iş odama bakan sokaktaki marketin yeşil neon tabelasını indireceğim yere…tabela mı? Küçümseme. Bu benim kişisel ilk başkaldırım olacak yerleşik estetik anlayışına…hahahaha bu çok komik işte hahaha…oğlum böyle konuşan bir adamı kimse ciddiye almaz…önemli olan bu değil. Ne yani ciddiye alınmak istemiyor musun? Olmasa da olur…öyleyse bu şu anki halin demek olur zira şu an kimsenin seni ciddiye aldığını söyleyemeyiz…sağol ya…rica ederim. Ve o zaman şikayet etmen de gereksiz…hımmm. Haklı olabilirsin…yani…yani…evet. haklısın…(kutsal analitik zeka) hıhı… dur bir saniye…

  • bir gazete verir misiniz (aslında bir gazete versene demeyi isteyerek) hani şu iş ilanlarının ekte verildiği…

SÖZCÜK EVİ VIII/Koridor 46/ 71.Oda DÜŞLERİN TAHTA ATI

La Sybille’i beklerken, burada, Cortazarla birlikte Paris’in orta yerinde, cebimizde göçmen oluşumuz dışında birkaç bozuk para, bir iki jeton ve sümüklü, lekeli, buruşmuş, muhakkak daha önce kullanılmış peçetelerimizle yeniden henüz akan burnumuzu sileriz, hava soğuk olmalı..Sek sek bir Tibet yolculuğu içimizde…gelecek olmalı La Sybille’i Cortazar’ın, A. İlhan’ın Belma Sebil’i ile birlikte…Seni ben Kallavi sokağında gördüm diyor şair…şair olmanın evreni katlanılır ve gerçeküstü bir yer kılma becerisi üzerine yapılan sohbete küçük bir grup katılımcı eşlik ediyor….Düşler diyor incecik, herhangi bir şeyin buğusu, tütsüsü gibi bir kadın; düşler tahtadan yapılmış bir attır diyor…sizi eğlendirir, oyalar, heyecanlandırır, zamandan ve mekandan kopartır ancak bir yere götüremez…Bu konuda çalışmalarımız devam ediyor diyor kesinlikle bir şairden çok fizikçi edası olan bir adam…gözlük çerçeveleri kemikten….evrenin ilk gününden beri burada, bu odadaymış gibi emin kendisinden ve varlığının izafiyetinden bu odanın…Buğu hanım tırnaklarına bakarak konuşmasını sürdürüyor..iki elini birbiri içinden geçirmek suretiyle tek el yapmış, on parmaklı ve on parmağa ait on tırnaklı bir ele bakarak….hıh…düşlere sahip olamazsınız, sadece içlerinde ikame edersiniz diyor…tabi bu yer değiştirmeye ilerleme diyecekseniz o başka diyerek fizikçi görünümlü şairin doğrudan gözlerine bakıyor…Cortazar, taşı bir sonraki kareye itelemekte…Ansızın “ya siz?” diye soruyor Buğu hanım…Burada hiçbir şey düşünmeden la sybille’i bekliyorum, eşlik ediyorum Cortazar’a desem sanırım yeterince nazik olmayacak zira bu sohbetin ne zaman başladığını bile bilmiyorum…kapı aralıktı Cortazar koşarak içeri dalınca onu burada bulabileceğimizi düşündük…düşündüm…sanırım yok. Ama gelecek…olmalı..La Sybille gelinceye kadar sek sekte gökyüzü hanesini bulur Cortazar beni sinir eden umursamazlığı ile…

Ya siz? Ne düşünüyorsunuz düşler hakkında? Ben torbadan çekilen kelimeleri seviyorum..koşulsuz ellerimizde duran…oyuncu ve çağrışımlı…bana istediğini yaptırmayan, istediklerimi kesinlikle yapmayan, kendi doğası, tınısı ile evrilen…tesadüfi ve umulmadığı kadar anlamlı sözcükleri seviyorum. Buğu hanımın ilgisini çekmiş olmalı ki cüceler minik bir çuha çuvalla yanımızda beliriyor… Şair tedirgin…kontrol biçimin vazgeçilmezidir diyor…Üzerinde çalışmalı, etüd etmeli diyor.. Buğu hanım ilk çektiği sözcüğe hayran hayran bakıyor…”kabuk” nedir diye soruyor… Tenimizdir ve bizim bir mandalina ile olan ortak yanlarımızdan biridir diyorum…

Peki; bugün hikaye nerededir?

Bunu çok önemsiyordum. Bana uzattığı parayı tuttuğu eliyle mi yoksa diğeriyle mi hapşırığını perdelediğini önemsiyordum. Merak mı demeli? Her neyse evet merak ediyordum…için için…üstelik parayı itiraz etmeksizin alıp şoföre uzatmıştım bile…elimi, bana ait olmayan, hatta vücuduma uyumlu olmayan, sonradan idareten takılmış protez bir parça gibi izliyor dirsekten ve bilekten kırılmış gibi mümkün olduğunca kendimden uzak tutarken bu durumu elbette oldukça abartıyordum… abartı? Evet bunu yaparım..bir yaşam biçimi olarak oldukça doğulu bir anlayış ve anlatı biçimi olduğunu düşündüğümü de eklemeliyim. Böyle sıradan, bir öncekinden belki sadece tükürüğe bulanmamış bir elin farkı ve neredeyse anlamsız ayrıntısı ile ayrılmış günün telaşı, kaygısı, beklentisi… Saate bakarken çoklukla düşünülesi şeylerin de aynı olduğunu söyleyebilirim. Peki, o zaman hikâye nerededir? Bir kış mevsimine ait herhangi bir günün nemli, soğuk ve karanlık fonunda hikaye; benim elimden şu an derhal kurtulmak isteyişim olabilir mi? Peki abartı, kabul e ne yani üstüme mi sileyim..hiç tanımadığım birinden bir peçete istemenin bir yararı olabilir mi? Ya da hemen arkamı dönüp madem az önce hapşırıp bana paranızı uzattınız o halde bir peçeteyi sizden istememin mahsuru yoktur herhalde diye sorduğumda sesine bakılırsa üniversite yıllarında olabilecek ancak parayı uzatırkenki edasından eğitimini kesinlikle yarıda bıraktığı izlenimine kapıldığım bu genç kızın hayretle ve bir an için kurduğum cümleyi kesinlikle anlamamış ve öfkeyle fal taşı olmuş gözlerine bakmak istemediğimi düşünüp vazgeçtim…

Hikayenin devamında dolmuş ilerler, inmem gereken durağa gelir, ben inerim, nereye gideceksem gider, bu arada her zaman nasıl karşıdan karşıya geçer, hangi kritik noktalarda başımı kış günleri genellikle siper ettiğim ceketimin yakasından kaldırmam gerekirse kaldırır, hayli miyop gözlerimi kısar bir süre bakınır bir araç tarafından ezilme tehlikesini muazzam bir ustalık ve alışkanlıkla def edip yola,yoluma, yolumuza, tüm kahramanların yoluna devam ederim..bu soğukta mutlak girecek bir mekan bulur, saate bakılırsa işe giderim…fon değişir…gürültüler, gürültüler, kırmızı ışıklar, bugün yağmurlu olan hava, şemsiye falan…elimi yıkamalıyım…elimi yıkarım nihayetinde…ve kahraman ellerini yıkar…kim bununla ilgilensin ki? Üstelik yazılıyor olması durumu daha da obsesif kılacaktır…diğer yandan yeryüzünde yazılı yüzlerce hikaye sadece detaydır..detaylardan inşa edilmiştir…ki hala gözlerimin rengini, boyumu, kilomu, yaşımı, , ne iş yaptığımı , dolmuşun gittiği istikameti falan bilmiyorsanız hikayemin hala büyük bir gizem taşıdığını söyleyebilirim…

Gizemi bilmem ama “hikaye” sıradandır ve sanıldığı gibi her dakika, değişen her fonda başa gelen, gelecek olan şeyin yaşamın sıradanlığı ile pek bir ilişkisi yoktur…büyük olayların fantastik evreni olabilecek ve hemen az sonra gireceğim metro tünelinde hayli uzun boylu, bu haliyle rus ajanlarını hatırlatan Türkçesine bakılırsa ülkeye henüz giriş yapmış olması olası olan kadının bana sadece taksim-gezi istikametini sormak yerine “beni takip et” dediğini varsayalım…açıkça söylüyorum, takip etmem…yani siz de kadın karşı koyulamayacak denli güzel değilse sanıyorum takip etmezsiniz…işte hikayelerde kahraman, bu emir cümlesine soru sormadan karşılık veren kişidir…ve kuvvetle muhtemel hikayenin bir çok noktasında başını taşlara vurup, saçını başını yolup düştüğü bu kaotik ve yine kuvvetle muhtemel gittikçe sarpa saran hikayede ne işi olduğunu kendisine soran ve okuyucuda bir parça olsun kendi karmaşasına acıma ve saygıyla karışık bir duygu oluşturma isteği duyan kişidir.

Oysa böyle olmaz..Beni takip et diyen ve bu emir cümlesini kurarken anın gizemli ve muhtemel tehlikeli havasını karşısındakine hissettirmeye çalışan bu kadını taksim metrosunda kimse takip etmez…yani bunu söylemesine gerek kalmadan onu takip edecek insanların varlığını kabul etmeli ama birincisi bunun için onun beresini ve upuzun paltosunu kesinlikle çıkartması gerekir.. buna rağmen ikincisi böyle bir takip sürekli olmayacaktır…kahraman namzeti kadını takip eder ve hikayenin bir yerinde yeter buraya kadar derse bile yine de bu etkili bir vazgeçiş değildir…hikayeye mutlaka, direkt ya da en kestirme yolla geri dönecektir…anımsamaya çalışın çin restoranındaki arbededen sonra “buraya kadar, artık yeter bu hikayede can güvenliğim kesinlikle kalmadı, polisin de işin (!) içinde olduğunu umursamadan polisi arayıp evime döndüm, sonra ne olduğunu bilmiyorum” diyen bir kahraman okudunuz mu? Elbette hayır buna mukabil saatine bakan telaşlı bir tavşanı Takip etmeye Alice’i sürükleyen şey neyse Neo’nun Trinity’i takip etmesini sağlayan şey ya da etki aynıdır…Trinity “beyaz tavşanı takip et” mesajında fantastik bir gizem üstlenircesine beyaz bir tavşan olarak eğretilenirken alice’in tavşanı da sinirli, aceleci ve dakik olma konusunda hayli obsesif bir kişi eğretilemesindedir… her ikisinde de takipi fantastik bir varlık ya da fantastik olması olası bir gizem sürekli kılar. Yeni Hayat’ta Osman’ın Canan’ı takipi de gizemli bir ortadan yok oluş hikayesi ile başlar…

Peki; bugün hikaye nerededir? Bugünün bir hikayesi yazılacak olsa öyle sıradan, öyle sade olacaktır ki!…fakat bir de görünmeyen var..Aklımdan geçenler, kahramanın(!) düşündükleri…Joyce’un yazı evreni “ünlü ve bir o kadar ününü sıradan bir günün anlatısından alan Ulysses’i…Aklımdan geçenleri paylaşıp çağrışımlarımın da yardımıyla bugünü sıradanlığı ile taçlandırma fikri…içsıkıntısını hafifletir mi peki? Hayır büyük olasılıkla işe yaramayacaktır… her koşulda geride kalacak olan; yüzlerce sayfa sonra son cümlesinin bile ardından kahramanının aklından geçenleri artık duymamaya çalışan yazarın içsıkıntısı olacaktır, oluyor…kuvvetle muhtemel…

YERBÖCEK X

………..9876
Kapıyı iyi giyimli bir kadın açtı bize. Evde yoktun çünkü ışıklar yanıyordu hem de
Hepsi…
Mutfaktan reçel kokusu geliyordu…(YERBÖCEK sonraları vişne kokusu
olduğunu söyleyecekti duyumsadığımızın.)
Kadına seni sormadım, kadın bize hiç gülümsemedi.
Lunaparktan çaldığımız çarpışan otoyla o kenti terk ettik. …
YERBÖCEK içindeki ilk cini o vakitler düşürmüştü bir mevsimden diğerine uzarken
Zaten rüyalarımız eksilmese ikimiz de fark etmeyecektik.

CESEDİN BAGAJDA ŞARKI SÖYLEDİĞİNİ İLK DUYDUĞUMUZDA ÖLDÜĞÜMÜZÜ DÜŞÜNDÜK
VE BU BÜYÜK BİR HUZURDU.

Büyük naylon torbalarda ağzı sıkı sıkıya bağlanmış gülüşler bekliyordu az ilerdeki çöp bidonlarının yanında. Bir çöpçü değse ölecekti. Patlamaya hazır, pimi çekilecek gülüşlerdi. Bagajdaki ceset git gide sinirimizi bozuyordu. Zaten seni bulamamıştım ve sol gözüm sürekli kanıyordu. YERBÖCEK sürekli içiyor içtikçe daha çok arabaya çarpıyordu. Lunaparktan çalınan çarpışan oto hayatımızın bir lunapark olduğuna inanmıyordu.

Her kent girişinde biraz daha terleyen CESET ŞARKI SÖYLEMEYİ BIRAKIP AJANS HABERLERİNE GEÇTİ…

………ölü sayısı artıyor

     Görevlilerin kimlik tespit çalışmaları ise aralıksız devam ediyor. 

AVCUMDAKİ KELEBEK ÖLDÜ YERBÖCEK…….

Kent girişlerinde kimlik kontrollerimiz yapılırken sürekli içiyorduk aslında bunda bir sorun yoktu fakat görevli sürekli uykusunu yüzümüze bulaşltırıyordu ve biz kan kokuyorduk bu yüzden. Bizi ve bagajdaki cesedi ele verecek olan buydu. Görevli, şişman, sivilceli ve karbon kağıdından yapılmış çocuklarını anlatırken YERBÖCEK bir diğer cini düşürmüştü o vakitler. Görevli ayakkabılarımıza dikmişti gözlerini…

Evet! İzlemiştik o filmi çünkü afişini çok beğenmiştik ayrıca sinemada ölenler hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Arka koltukların birinde bırakılan kurşun askerle de bir ilgimiz yoktu. Zaten YERBÖCEK başını omzuma dayamıştı bu yüzden ileri derece miyoptuk. Kimseyi kandırmıyorduk. Ayrıca kilisedeki İsa tasvirinin yüzüne o bıyığı çizenler de biz değildik. Ama tüm bunlar neden soruluyordu üstelik gölge boylarımız daha fazla kısalmadan gidecek bir gece düşü bulmalıydık kendimize. Görevliye üzerinde gergedan resimleri olan bir takvim hediye ettik ve biz hızla olay yerini ve anını terk edip bize sorulanları dişlerimizin arasında çiğnerken takvimin yıllar öncesine ait olduğunu çok sonra fark edecekti ters dönüp düzünü unutmuş ve cengaverlik masallarıyla büyümüş o adam…

Uzun bir yolculuktan arta kalan kirli çoraplarımızı otobüs şoförüne verdik ve o bunu kirli, kötü kokulu bir düş sandı…

BİR MERYEM TASVİRİ ÖNÜNDE GÖZLÜK CAMLARINI PARLATMIŞTIN, BUNU BÖYLE ANIMSIYORUM ŞİMDİ…