Başarılı insan ve 50 Özellik

BAŞARILI İNSANIN 50 ÖZELLİĞİ

  1. Başkalarının hiçbir şey görmedikleri yerde, fırsatlar arar ve bulurlar.

  2. Başkalarının sadece sorun gördüğü yerlerde, onlar bir ders bulurlar.

  3. Çözümlere odaklanırlar.

  4. Bilinçli ve sistematik olarak kendi başarılarını yaratırlar, diğerleri ise başarının onları bulmasını bekler.

  5. Herkes gibi onlar da korkar, ama korkularının kendilerini sınırlamasına ya da kontrol etmesine izin vermezler.

  6. Onları yaratıcı ve pozitif bir zihinsel ve duygusal duruma getiren, doğru soruları sorarlar.

  7. Nadiren şikayet ederek enerjilerini başa harcarlar. Şikayet etmenin tek sonucu, şikayet edeni negatif ve üretken olmayan bir duruma sokmaktır.

  8. Başkalarını suçlamazlar (ne gereği var?). Kendi eylemlerinin ve elde ettikleri (ya da etmedikleri) sonuçların tüm sorumluluğunu üstlenirler.

  9. Çoğunluktan daha yetenekli olmasalar da, potansiyellerini en iyi şekilde kullanmanın yollarını bulurlar.

  10. Meşgul, üretken ve proaktiftirler. Başkaları koltukta boş otururken, onlar pek çok işi bitirir.

  11. Kendileri ile benzer görüşteki insanlarla kaynaşırlar. Ekip olmanın öneminin farkındadırlar. Kazan-kazan ilişkileri kurarlar.

  12. Hırslıdırlar; harika şeyler isterler – neden istemesinler ki? Bilinçli olarak yaşayabilecekleri en iyi hayatı kurmayı seçerler, akıntıyla sürüklenmek yerine.

  13. Hayatlarından ne is istediklerini (ve ne istemediklerini) son derecede kesin ve net olarak bilirler. Onlar gerçekten en iyi şekilde yaşamayı hayal eder ve planlarlar, başkaları yaşamda seyirci olmakla yetinirken.

  14. Başkalarını taklit etmek yerine, kendileri bir şeyleri icat ederler.

  15. Üşenmezler ve hayatlarını “doğru zamanı” bekleyerek boşa geçirmezler.

  16. Sürekli öğrenirler. Kendilerini eğitmeye sürekli çaba sarf ederler.

  17. Pratik ve gerçekçi olsalar da, bardağın dolu yarısını görürler. Her durumda iyi olanı bulmaya yetenekleri vardır.

  18. O gün ne hissederlerse hissetsinler, yapmaları gerekeni istikrarlı bir şekilde yaparlar.

  19. Hesaplanmış finansal, duygusal, profesyonel ve psikolojik riskleri üstlenirler.

  20. Problemlerle çabuk ve etkin bir şekilde ilgilenirler. Kafalarını kuma gömmezler. Bu meydan okumalarla yüzleşir ve onları kendilerini geliştirmek için kullanırlar.

  21. Kader, kısmet, şansa inanmazlar ve bunların geleceklerini şekillendirmesine izin vermezler. Kendi hayatlarını aktif ve bilinçli olarak en iyi şekilde yaratabileceklerine inanırlar ve buna kendilerini adarlar.

  22. Başkalar tepkisel (reaktif) iken, onlar etkisel (proaktif) dir. Mecbur kalmadan önce harekete geçerler.

  23. Pek çok insana göre, duygularını daha iyi kontrol edebilirler. Onlar da herkes gibi duygulara sahiptir, ama duygularına esir olmayı reddederler.

  24. They are good communicators and they consciously work at it.

  1. Hayatları için bir planları vardır ve sistematik bir şekilde bu planı gerçekleştirmek için çalışırlar.
  2. Sıra dışı olma arzuları nedeni ile pek çok kişinin yapmayacağı şeyleri yaparlar.

  3. Pek çok insan keyfine düşkün ve en ufak rahatsızlıktan kaçınma eğiliminde iken, başarılı insanlar zorluklara göğüs germenin önemini ve değerini bilir ve pek çok kişinin kaçınacağı zor işleri üstlenirler.

  4. En önemli değerlerini belirlemişlerdir ve ona uygun bir hayat sürmek için ellerinden geleni yaparlar.

  5. Dengelidirler. Finansal olarak başarılı olsalar da, başarının paraya eşit olmadığını bilirler.

  6. Disiplin ve kendine hakimiyetin önemini bilirler. Güçlüdürler. Az seçilen yoldan gitmekten memnundurlar.

  7. Kendilerine güvenirler.

  8. Cömert ve kibardırlar. Başkalarına yardım etmekten keyif alırlar.

  9. Alçak gönüllüdürler, ve hatalarını itiraf etmekten ve özür dilemekten çekinmezler. Kendi yeteneklerine güvenirler, ama kibirli değildirler.

  10. Değişime uyum sağlayabilirler ve onu kucaklarlar, diğerleri rahatlık ve alışkanlıklarının esiri iken.

  11. Kendi sağlıklarına dikkat ederler, sağlam kafanın sağlam vücutta olduğunu bilirler.

  12. Çalışkan ve üretkendirler.

  13. Dayanıklıdırlar. Pek çok kişinin pes edeceği yerde, onlar daha yeni ısınıyordur.

  14. Geri beslemeye açıktırlar ve bundan öğrenirler.

  15. Negatif insanlarla kaynaşmazlar.

  16. Kontrol edemedikleri şeylere zamanı ya da duygusal enerjiyi boşa harcamazlar.

  17. Akıntıya karşı yüzmeye, başkalarının yapmadıklarını yapmaya isteklidirler.

  18. Kendileri ile pek çok insana göre daha barışıktırlar.

  19. Kendileri için yüksek standartlar belirlerler, bu sayede, daha çok adanmış, daha hız kazanmış ve daha çok sonuç elde etmiş olurlar.

  20. Başarısızlıklara bahane bulmazlar. Her türlü olumsuz koşula rağmen başarılı olmanın yollarını bulurlar.

  21. Kapatma düğmeleri vardır. Gevşemeyi, ellerinde olanın tadını çıkarmayı, ve eğlenmeyi bilirler.

  22. Kariyerleri kimlikleri değil, işleridir.

  23. Kolay olandan çok etkin olanla ilgilenirler. Pek çok kişi kestirme yolları ararken, onlar uzun vadede en iyi sonuç verecek yolları ararlar.

  24. Başladıkları işi bitirirler. Bu eğlenceli olmadığında bile.

  25. Çok yönlü, harika, karmaşık yaratıklardır (hepimiz gibi). Sadece fiziksel ve psikolojik değil, duygusal ve ruhsal varlıklar da olduğumuzun farkındadırlar. Her düzeyde sağlıklı ve üretken olmak için çalışırlar.

  26. Özleri ile sözleri birdir. Teoriden bahsetmezler, gerçeği yaşarlar.

Bilgide Bilgisizlik

İnsanın en büyük açmazıdır bilgiyle bilgisiz kalmak. Bu bir yerde farkında bile olmadığıdır; çünkü bilginin kendinde ilerleme yaratmadığını, hissettiği ihtiyacı karşılamadığını gören her şuurlu varlık bunu değiştirmek için özlemle ve çabayla, perdelenmiş Gerçek Bilgi’nin arayışı içine girecektir. Girmiyorsa memnundur halinden, yeterli görmededir ışığı ve dardır algı alanı bildiğinin ötesinde sonsuz bilinecekler olduğunu düşünemeyecek kadar.
İnsanlık uyutulmadadır binlerce yıldır. Bazı dünya dışı bilgilerinde bunlar bir zamandır açıklıkla ifade edilirken onlar kendilerini Gerçek Bilgisinden uzak bırakarak yaşamlarına devam ederler. İnsanın ilk yaratılışındaki büyüklüğünü yeniden elde etmekte bilgisiz, isteksiz ve zorluklar içindedirler. Hatta öylesine şartlandırılmışlardır ki bir takım güçlerce, Tanrısal bilginin insanlık için bu güne kadar bildirilmiş olanlarla son bulduğuna inanırlar. Bu dünyanın her yerinde, her öğretide böyledir, şatafatlı yönetim merkezlerinde, süslü giysiler içindeki otoritelerce yönlendirilir bir nevi kontrol altında tutulurlar birilerinin büyük çıkarları için. . Bu bir yerde yaratılışın muhteşemliğini, akıl almaz büyüklüğünü ve onu Vareden’in büyüklüğünü de görmezden gelmek, hatta dolaylı olarak inkâr etmek demektir, bilinçsizce. Ama gidiş insanın model insan olarak yaratıldığı ve bu güne göre değer ve işlev olarak çok farklı ve büyük olduğu zamana doğrudur. Çağ bunu gerçekleştirecek çağdır, zaman bu zamandır.
İnsanın bu gün iki DNA sarmalına sahip olduğu bilinir bilimce de ve bu sarmaldaki şifreler çözülmeye çalışılır. Gerçekte ise insanın iki değil on iki DNA sarmalına sahip olduğu ifadelendirilir bilgilerde. Başlangıcı böyle muhteşem olan insan denen varlık, zaman içinde kendisini çok daha rahat kontrol edip, istekleri doğrultusunda kullanmak ve insanın bilinç enerjisiyle beslenmek isteyen bazı dünya dışı varlıklarca DNA yıkımına uğratılmış ve varlığını iki DNA’nın şifreleriyle sürdürmeye mecbur bırakılmıştır. Bu işlem sırasında özgün DNA’nın kalıbı insan hücrelerinde kalmış ama işlevini yitirmiş ve bilgiden uzaklaştırılmıştır. Evrende var olan her varlık biz gibi maddi besinlerle beslenmez. Aslında insan da bilinç enerjisiyle beslenmededir ama bedeni onu saf haliyle işleyecek yapıda olmadığı için maddesel bir aracı kullanmak zorundadır. Her canlı bilinçlidir kendine göre. Oysa ki bazı varlıkların buna ihtiyacı yoktur. Saf bilinç enerjisi onların gıdasıdır. Bu varlıklar hem ışığın hem de karanlığın varlıkları olabilir ve onlar da tekâmül ihtiyacındadırlar.
İnsan ırkı bu değişim sonunda sadece hayatta kalacak ve üst bilgilerden uzak yaşayacak dar bir yaşamı sürdürmeye başlamış, bu darlıkta kendisine verilen bilgiler oranında bir gelişim içinde yaşamaya mecbur bırakılmış köleleştirilmiştir bir yerde. Bu o işlemleri yapanlar için önemliydi, çünkü kendileriyle aynı bilgilere sahip olup sadece onları fark edip uygulayacak bilinç açıklığına erişememiş insan ancak aslından uzaklaştırılarak kontrol edilebilirdi ki, bu yöntem dünyada hala geçerlidir karanlığın var gücüyle asıldığı yaşam savaşında.
Çok tanrılı(*) devirler insanı köleleştirerek doğadan koparma, bir yerde gerçekte ait olduğu bütünlükten uzaklaştırma ve bir farklı değere tapınmasına yol açma dönemidir. Gökten gelen tanrılar, ışık toplarıyla, yüksek titreşimleriyle ve mucizeleriyle insanları etkilediler. Kimisi insanlığın hayrına çalışırken çoğunluğu kavgacı, kıskanç, acımasız, insan kızlarıyla ilişkiye girip gen değişimlerine neden olan, duygudan habersiz, birbirleriyle bile geçinemeyen, o güne kadar çok daha yüksek duygu ile yaşayan insana, hırsı dolayısıyla bireysel sahip olma isteğiyle birlikte onun nasıl elde edilebileceğini de aşılayan, ona kazanmak için harp etmeyi öğreten, birbirleriyle de çıkarları için harp etmekten çekinmeyen garip tanrılardı. İzleri bu gün Dünyamızda dehşetle yaşanmadadır baskı ve korku içinde olan milyarlarca insan tarafından. Çünkü onların bilinçten akseden bu karanlık duygu enerjisine ihtiyaçları vardır beslenmek ve tahakkümlerini sürdürebilmek için.
İlk tanrıların bugün dünya üzerinde betimlenmiş hiçbir görünümleri yoktur. Onlar ilk medeniyetleri kurmuş ama o büyük medeniyetler geçmişin anı karanlıklarında kaybolmuştur. Bilgi, Lemurya ve Atlantisten önceki büyük medeniyetin bu gün Güney Kutbunun buzulları altında olduğunu anlatır. Belki kutup değişiminde buzullar eriyip bazı kalıntılar açığa çıktığında, insanlık geçmişinin daha eski dönemlerinin yakın şahidi olacaktır. Bilinen tarihimizdeki tanrılar değişik yapılarıyla ya da insana büyük benzerlikleriyle uzayın derinliklerinden bambaşka gezegenlerden akıp gelmiş varlıklardır, önce yaratımı zenginleştirmek sonra da onun muhteşemliğini kendi hizmetlerinde kullanmak için. Aslında çoğu hiç de tapınılacak olmayan varlıklar. Ama değil mi ki göklerden uçan araçlarıyla geldiler, değil mi ki insandan çok daha güçlü ve farklı özellikleri var öyleyse onlar tanrıdırlar. Bu anlayışı gelenler ektiler ustaca insanların zihnine ve onları bilinç olarak şartlandırdılar. Oysa ki insanı sevgisiyle en mükemmel şekilde yaratan İlk Yaratıcı Tanrı bu gün bilinmeyendir. Ne resmi vardır, ne de bilgisi. Mitoloji iz bırakmak isteyen çok tanrılı devrin armağanıdır insanlığa kendilerini unutturmamak için.
İnsan tanrı kavramından önce doğanın kendini korkutan, sevindiren işleyişine büyük bir hayranlık duyuyordu. Tanrı kavramıyla birlikte doğa güçleri yerlerini bir komuta akışına bıraktılar büyük ölçüde. Bu seyir değişimlere uğrayarak yakın zamana kadar böyle devam etti. Ama şimdi her şey değişmede içten içe büyük hayırlara açılarak.
Bazı bilgiler “Adem ve Havva” hikayesinden “insanlığın büyük düşüşü” olarak bahseder; yani DNA yıkımına uğradığı dönemin başlangıcı; tüm yüksek özelliklerini kaybettiği zamanı. Cennetten kovulma sembolü, onun yüksek frekanslardan, Gerçek Bilgisinden mahrum bırakılmasını ve yeni baştan ilk yaratılışındaki mükemmelliğe ulaşabilmesi için madde ortamında deneyimlere girişmesini anlatır. Bizler son Adem ve Havva sembolünün ürünleriyiz. Bilgiler on üçüncü Adem ve Havva nesli olduğumuzu söyler. Adem ve Havva Varediş planının dünya üzerindeki eril ve dişil enerji deneyim figürleridir. Asıl olan yaratıcı enerjinin iki kutbunun ahenk ve denge içindeki eylemidir, bütünleşmelerinde meydana gelecek üçüncü bir yüksek noktanın elde edilmesi için.
Bu zamanda insanlık bedenen ve ruhen sistemsel yardımlarla gerçekleşecek on iki sarmallı özgün DNA sına kavuşmak için hazırlanmadadır. Enerji akmadadır yeryüzüne. Zihnen, bedenen ve duygu boyutunda gerçekleşen bu hazırlık, enerjiye karşı olan zihinlerde büyük tahribat yaparken onu karşılamak ve giyinmek için gereken adımları atan varlıklara sadece sevinç ve neşe getirecektir. Bunun için anlatılmadadır insanlığa pek çok şey. Karanlıktan ve sınırlanmışlıktan kurtulması için. Gelecek olan ışıktır çünkü ve ışık bilgidir, karanlık bilgi yokluğu.

Değişmelidir insan ilk yaratılışındaki öze kavuşmak için. O Bilinmeyen Tek Tanrı bunu murad etmiştir çünkü yaratıcı tanrılarına deneysel özgün yaratımlarını özgürce yaratmaları iznini verirken. Varolan her şey O’nun kendinde kendini deneyimlemesidir çünkü.
(*) Küçük harfle yazılan tanrı, O’ bilinemeyecek olan Tek Tanrı değildir. O’ndan ışıklanan yaratıcı varlıklardır, tıpkı insana da başta verilmiş olan ışık gibi.

Ay-seli

Bir Başka Gerçeklik

Bir dostumdan, daha kötü şartlarda yaşanan hayatın, tekamül sürecinde hız kazandırabileceğini, ruhun dünyada bedenlenmeden önce yaşayabileceği hayat seçeneklerinden istediğini seçtiğinin bilgisini almıştım. Bunun da dünyadaki adaletsizliklerin nedenini açıkladığını söylemişti. Oldukça akla mantığa yatkın gelen bu teoriyi kesin doğru olarak algılamak istemesem de, cazibesine pek dayanamayıp, başköşeye yerleştirmiştim.
Şimdi bununla alakalı en son karşılaştığım bilgiyi aktarmak istedim. Yeni ya da kimsenin bilmedi bir sır değil. Fakat anlatılış tarzı, felsefe içerikli edebi eser niteliğinde olduğu için, oldukça ilgimi çekti. ”Sonsuz”’un serbest bölge paylaşımının devamına yazmak istemiştim. Konuyu daha fazla dağıtmamak adına burada paylaşıyorum. Carlos CASTANEDA’nın “Bir Başka Gerçeklik” isimli kitabından alıntıdır. Bir solukta okunabilecek akıcılıkta yazıldığından; konuyla alakalı kısmın tamamını yazacağım…

Carlos CASTANEDA, Don Juan’ı ziyarete giderken, arabası arıza yapar ve kent içinde turistik bir otelde konaklamak zorunda kalır. …..”Asansörcü, otelde bir restoran bulunduğunu söyleyince, gittim. Masaların bir bölümünü kaldırıma dizmişler. Köşebaşında, çağdaş görünüşlü tuğla kemerler altında çok alımlı restoranın . Bir boş masa ilişti gözüme. Ama dışarıda hava serindi. O yüzden, havasız da olsa, içeride oturmayı yeğledim. İçeri girer girmez, ayakkabı boyacısı birkaç oğlanın, restoranın önündeki kaldırımın kıyısında oturmakta olduğunu gördüm. Dışarıdaki masalardan birine otursaydım, kuşkusuz, başıma üşüşeceklerdi.
Oturduğum yerdeki pencereden çocukları izleyebiliyordum. Kaldırımdaki masalardan birine iki delikanlı oturdu; ayakkabılarını boyamak isteyen oğlanlar hemen çevrelerini sarıverdi. Delikanlılar boyatmak istemeyince, boyacı oğlanların, üstelemeden, dönüp kaldırımın kıyısına oturmaları epey şaşırtmıştı beni. Az sonra, giysilerinden işadamı olduklarını çıkardığım üç kişi kalkıp gittiler. Boyacı oğlanlar, onların kalktıkları masaya koşup, artıkları yemeye koyuldular. Birkaç saniye içinde tabaklardakini silip süpürdüler. Öbür masalardakiler gider gitmez koşuşup onların artıklarını da gövdeye indiriyorlardı.
Bu çocukların oldukça düzenli bir biçimde davrandıkları gözümden kaçmadı; masaya su dökülse, hemen kendi boyacı bezleriyle siliveriyorlardı. Artıkları değerlendirmedeki düzenleri de dikkatimi çekmişti. Su bardaklarında kalan buzları, çay fincanlarındaki limon dilimlerini, kısacası her şeyi yiyorlardı.
Otelde kaldığım süre boyunca, bu boyacı oğlanlarla restoran yöneticileri arasında bir anlaşma olduğunu bulguladım. Boyacıların, oralarda kimseyi tedirgin etmemeleri ve bir şeyler kırıp dökmemeleri koşuluyla, dolanmalarına, müşterilerden para kazanmalarına ve artıkları yemelerine izin veriliyordu. Yaşları beşten on ikiye değişen on bir boyacı çocuk saydım. En büyük olanını, aralarına almadıklarını, kendilerinden uzak tuttuklarını görüyordum. Bile bile onu dışa sürüyorlar, bir ağızdan Sen büyüdün, g.. kılanmış, aramıza giremezsin… diyerek alay ediyorlardı.
Üç gün boyunca onların böyle akbabalar gibi en değersiz artıklara bile saldırmalarını görmek, bende derin bir üzüntü yaratmıştı. O kentten ayrılırken dünyaları Allah’ın günü bir kırıntı kapmak için savaşım yapmakla yoğrulmakta olan bu çocuklar için artık bir umut kalmadığını görmekteydim.
Don Juan, sınarcasına sordu: Acıyormusun onlara?
Elbette acıyorum dedim.
Neden?
Çünkü insanlığın esenliği beni kaygılandırıyor da ondan. Onlar daha çocuk; çirkin, bayağı bir yaşam sürdürüyorlar.
Don Juan, yapmacıklı bir sesle, atıldı; Dur bakalım, dur! Nasıl dersin onların yaşamına çirkin diye, bayağı diye? Kendi yaşamının, onlarınkinden daha iyi olduğunu sanıyorsun, dimi?
Öyle sandığımı söyledim; Bu çocuklarınkine oranla benim dünyamın çok daha çeşitli yaşantılarla dolu olduğunu, bana kişisel doyum ve gelişme olanakları sağladığını ekledim.
Don Juan’ın bile bile inatçılık yaptığını sanıyordum. Sırf beni kızdırmak için karşıt bir görüşü savunduğunu düşünmekteydim. Bu çocuklarınussal gelişme olanaklarının hiç bulunmadığına içtenlikle inanmıştım.
Görüşümü biraz daha açıklıyordum ki don Juan pat diye soruverdi: Bir zamanlar sen kendin bana bir insan için en büyük başarının ‘bilgi adamı olmak’ olduğunu söylememiş miydin?
Böyle bir şey söylemiştim; kanımca bilgi adamı olmanın en büyük ussal başarı olduğu yolundaki inancımı gene yineledim.
Don Juan, Senin o varsıl dünyanın, bilgi adamı olmana yardımı olur mu sanıyorsun? diye sordu. Sesinde alaycı bir titrem vardı.
Yanıt vermedim. Don Juan aynı soruyu, bu kez başka bir biçimde, gene sordu — anlamadığını sandığım zaman benim ona hep yaptığım gibi…
Yani, dedi hilesini sezmiş olduğumu bildiğini gösterircesine ağzı kulaklarına vararak, senin özgürlüğünün ve elindeki olanakların, senin bi bilgi adamı olmana bi yararı olabilir mi?
Kesin bir biçimde, Hayır! dedim.
Don Juan, ağırbaşlılıkla: O halde neden acıyorsun o çocuklara? dedi. <<İçlerinden herhangi biri bilgi adamı olabilir. Tanıdığım bilgi adamlarının tümü de masaları yalayıp artıkları yerken gördüğün o çocuklar gibiydiler.
Don Juan’ın bu görüşü, beni epey tedirgin etmişti. Bu yoksul çocukların yeterli beslenemediklerine değil de, çocukları ussal yetersizliğe mahkum etmiş bulunmasına acıdığımı ayrımsadım. Oysa, don Juan’a göre bu çocuklardan herhangi birisi, benim ussal gelişmenin doruğu saydığım amaca, bilgi adamlığı kertesine ulaşabilirdi. Demek ki onlara acımamın nedeni geçersiz kalıyordu. Don Juan taşı gediğine yaman oturtmuştu.
Belki de haklısın. dedim. Ama bir insanın, başkalarına gerçekten yardım etme isteğini yok edemeyiz ki!
Nasıl yardım edebilir dersin başkalarına?
Yüklerini hafifleterek. Öbür insanlar için en azından yapabileceğimiz şey, onları değiştirmeye çalışmak olabilir. Sen kendin bunu yapmaktasın zaten. Değil mi?
Yok canım! Başka insanların nesini değiştirecekmişim ki, neden değiştirecekmişim ki!?
Ya beni, don Juan? Benim değişmem için öğretmiyor musun bana?
Hayır. Seni değiştirmeye falan çalıştığım yok. Ola ki bi gün bilgi adamı olursun —kimse bilemez bunu — ama bu değiştirmez ki seni! Ola ki bi gün insanları başka bi gözle görürsün de, o zaman anlarsın değiştirilebilecek bi şeyleri olmadığını.
İnsanları başka gözle görmek de ne demek, don Juan?
Gördüğün zaman, insanlar başka türlü görünürler. Dumancık, insanları ışık telcikleri olarak görmeni sağlayacaktır.
Işık telcikleri mi?
Evet, beyaz örümcek ağı gibi. Başından göbeğine doğru dolanan ipincecik iplikler. Bu yüzdendir insanın telcik yumağından oluşan bi yumurta gibi görünmesi. İnsanın kollarıyla bacakları da her yana fırlar gibi uzanan sert ve saydam kıllara benzer.>>
Herkes öyle mi görünür?
Herkes. Üstelik herkes, bütün öbür şeylere dokunmaktadır; ama elleriyle değil, karnının ortasından süren uzun bi telcik demetiyle değer öbür şeylere. Bu telcikler insanı çevresine bağlarlar, dengeli ve sağlamca durmasını sağlarlar. Ola ki bi gün sen de görürsün, dilenci de olsa kral da olsa insan saydam bi yumurtadır ve değiştirilecek bi yanı yoktur; daha doğrusu neyini değiştirebilirsin o saydam yumurtanın? Neyini?”

Not: Kitaptaki noktalama işaretlerini ve imlayı aynen yazdım. (tırnak işaretleri hariç. forum formatıyla çakıştı) 1982 basımı olan kitabı Nevzat ERKMEN çevirmiş. İlk pararafta yazdıklarımı kısmen doğrular nitelikte olsa da henüz don Juan’ın ve Carlos CASTANEDA’nın kalan kısmı hakkında ne düşündüğünü bilmiyorum. Bu kısmı beni çok heyecanlandırdığı için paylaşmak istedim. Umarım yayınevi, korsan paylaşım diye peşime düşmez… 🙂

ALS DENEYİMİM(*)

ALS DENEYİMİM(*)

Bana sık sık “ALS hastalığınız olması sizde nasıl bir duygu yaratıyor?” diye soruluyor. Bunun yanıtı, “fazla bir şey değil” dir. Mümkün olduğu kadar normal bir yaşam sürdürmeye, durumumu düşünmemeye ve durumumun yapmamı engellediği şeyler için üzülmemeye çalışıyorum.
İngiltere’deki adıyla motor nöron hastalığına yakalandığımı öğrenmek benim için büyük bir şok oldu. (Amerika’da bu hastalık Lou Gehring’in Hastalığı olarak bilinir, bilimsel adı ise amyotrophic lateral sclerosis’dir.) Çocukluğumda bedensel sağlığım hiçbir zaman dört dörtlük almadı. Top oyunlarında iyi değildim ve belki bu nedenle spor veya bedensel faaliyetlere fazla aldırış etmiyordum. Fakat Oxford’a gittiğim zaman durumun değiştiği görüldü.
Dümencilik ve kürekçilik yaptım. Bot Yarışı standardında değildim fakat kolejler arası yarışma düzeyindeydim.

Oxford’daki üçüncü yılımda gittikçe daha fazla hantallaşmaya başladığımı farkettim ve bir iki defa görünürde bir neden yokken düştüm. Ancak ertesi yıl Cambridge’e başladığımda babam durumu farketti ve beni aile doktorumuza götürdü. O da beni bir uzmana gönderdi ve yirmi birinci yaş günümdem kısa süre sonra testler için hastaneye gittim. Orada iki hafta kaldım ve bu süre içinde çok çeşitli testlerden geçtim. Kolumdan bir kas örneği aldılar, elektrotlar taktılar, omurgama radyo-saydam bir sıvı enjekte ettiler ve onlar yatağı eğerken X ışınlarıyla sıvının aşağı yukarı gidişini izlediler. Tüm bunlardan sonra bana neyim olduğunu bilmediklerini, ama “multiple sclerosis” olmadığımı, benim durumumun tipik olmayan bir durum olduğunu söylediler. Ancak hastalığımın ağırlaşmasını beklediklerini ve bana vitaminler vermekten başka yapabilecekleri bir şey olmadığını anladım. Vitaminlerden fazla bir etki beklemediklerini görebiliyordum. Daha fazla ayrıntıyı sormak içimden gelmedi, çünkü ayrıntıların kötü olduğu açıktı.

Bir kaç yıl içinde ölümüme neden olabilecek, tedavisi olmayan bir hastalığım olduğunu kavramak bir şok gibiydi. Böyle bir şey nasıl benim başıma gelebilirdi? Neden böyle kesilip atılmalıydım? Ancak hastanedeyken karşımdaki yatakta bildiğim kadarıyla kan kanserinden ölen bir çocuk görmüştüm. Hiç de hoş bir görünümü yoktu. Benden daha kötü durumda insanların olduğu açıktı. En azından benim durumum beni hasta etmiyordu. Kendime üzülme eğilimi duyduğumda o çocuğu anımsarım.

Bana ne olacağını veya hastalığın ne kadar hızlı ilerleyeceğini bilmeden boşlukta duruyordum. Doktorlar bana Cambridge’e dönmemi ve yeni başlamış olduğum genci görecelik ve kozmoloji araştırmama devam etmemi söylediler. Fakat fazla matematiksel temelim olmadığı için iyi ilerlemiyordum -ve ne de olsa doktoramı bitirmeye yetecek kadar uzun süre yaşamayabilirdim. Kendimi biraz trajik durumda hissediyordum. Wagner dinlemeye koyuldum, fakat çok fazla içtiğim şeklinde dergilerde çıkan haberler abartmalıdır. Sorun şu ki, bu bir defa bir yazıda söylendi, diğer yazılar ondan kopya çekti, çünkü çarpıcı bir öykü oluşturuyordu. Basında sık sık yazılan birşeyin doğru olduğuna ilişkin inanç oldukça yaygındır.

O zamanlar rüyalarım oldukça sıkıntılıydı. Durumum teşhis edilmeden önce yaşamdan çok sıkılmıştım. Yapmaya değer hiçbir şey yok gibi görünüyordu. Fakat hastaneden çıkışımdan kısa süre sonra rüyamda idam edilecek olduğumu gördüm. Birden bire cezam ertelenirse yapmaya değer çok şey olduğunu kavradım.

(*) Ekim 1987’de İngiliz Motor Nöron Hastalığı Derneği konferansında yapılan konuşma
Çeşitli defalar gördüğüm bir başka rüyada ise başkalarını kurtarmak için hayatımı feda ediyordum. Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.

Fakat ölmedim. Aslında geleceğimin üzerinde asılı bir bulut olmasına karşın, beni şaşırtacak bir şekilde mevcut yaşamdan eskisinden daha çok tad aldığımı farkettim. Araştırmamda ilerlemeye başladım, fakat gerçekte farkı yaratan şey tam hastalığımın teşhis edildiği günlerde tanışmış olduğum Jane Wilde adlı bir kızla nişanlanmış olmamdı. Bu nişanlanma benim yaşamımı değiştirdi. Eğer evleneceksek bir iş bulmak zorundaydım ve bir iş bulmak için de doktoramı bitirmem gerekiyordu. Bu yüzden yaşamımda ilk defa olarak sıkı çalışmaya başladım.
Şaşırdım ama bunu sevdiğimi gördüm. Belki de bunu iş diye isimlendirmek doğru olmaz. Birinin bir zamanlar söylediği gibi bilim adamları ve fahişeler zevk aldıkları işi yapma karşılığında para alırlar.

Caius College’e (Keys olarak okunur) araştırma görevliliği için başvurdum. Jane’in başvurumu daktilo edeceğini umuyordum fakat o Cambridge’e beni ziyarete geldiğinde kırılmış olan bir kolu al-çıdaydı. Olması gerektiği kadar sempatik davranmadığımı kabul etmeliyim. Ancak sol kolu kırılmıştı, bu yüzden o benim dikte etligim başvurumu kaleme alabilir ve bende daktiloya çekecek birilerini bulabilirdim.

Başvurumda çalışmamla ilgili referans verebilecek iki kişinin adını belirtmem gerekiyordu. Denetmenim Herman Bondi’den bu kişilerden biri olmasını istememi önerdi. O zamanlar Bondi Londra Kings College’de matematik profesörü ve genel görecelik uzmanı idi. Onunla bir kaç defa karşılaşmıştım ve benim yazdığım bir yazıyı Proceedings of the Royal Society adlı dergiye ya-yınlanmak üzere vermişti. Cambridge’de verdiği bir konferanstan sonra kendisine isteğimi bildirdim, bana donuk gözlerle baktı ve isteğimi yerine getireceğini söyledi. Beni anımsamadığı açıktır, çünkü kolej ona referans istemek üzere yazdığında benim adımı duymamış olduğu yanıtını verdi. Günümüzde araştırma görevliliği için başvuran o kadar çok kişi var ki, onlardan birinin referans vereceğini belirttiği kişi onu tanımadığını belirtirse bu o kişinin şansının kapanması anlamına gelir. Fakat o zamanlar her şey daha rahattı. Kolej bana referans vereceğini belirttiğim kişinin utanç verici yanıtını yazılı olarak bildirdi. Denetmenim, Bondi’ye giderek onun belleğini tazeledi. Daha sonra Bondi büyük olasılıkla hakettiğimden çok daha iyi bir referans yazdı. Şaşırtıcı şekilde öğretim görevliliğini elde ettim ve böylece Caius College’de bir öğretim görevlisi oldum.

Öğretim görevliliği Jane ve benim evlenebileceğimiz anlamına geliyordu, bunu 1965 Temmuz’unda gerçekleştirdik. Suffolk’da bir haftalık bir balayı geçirdik; maddi gücümüz o kadarına yetiyordu. Daha sonra New York’un merkezden uzak bir bölgesinde Cornell Üniversitesi’nde genel görecelik üzerine bir yaz okuluna gittik. Bu bir hataydı. Özellikle gürültülü küçük çocukları olan çiftlerle dolu bir yatakhanede kaldığımız için bu evliliğimizi oldukça gergin bir ortama soktu. Ancak diğer yönlerden yaz okulu benim için çok yararlıydı, çünkü bu alandaki pek çok önde gelen kişiyle tanıştım.

Caius’da öğretim üyeliği benim acil iş problemimi çözmüştü. Teorik fizik alanında çalışmayı seçmiş olmakla şanslıydım, çünkü bu benim durumumun ciddi bir engel olmayacağı birkaç alandan biriydi. Ve yetersizliğimin artığı günlerde bilimsel saygınlığım art-mış olduğu içirt de şanslıydım. Bu insanların bana ders vermek zo¬runda kalmadan yalnızca araştırma yapmak zorunda olduğum bir dizi pozisyon önermeye hazır oldukları anlamına geliyordu. Ev bulma konusunda da şanslıydık. Evlendiğimizde Jane hala Londra’da Westfield College’de öğrenciydi, bu yüzden hafta içinde Londra’ya gitmek zorundaydı. Bu benim kendi kendime ba-kabileceğim ve uzun süre yürüyemediğim için merkezi bir yerde bir ev bulmamız gerektiği anlamına geliyordu.

Kolej’e yardımcı olup olamayacaklarını sordum, o zamanki Muhasebe Müdürü ta-rafından öğretim görevlilerine ev bulmada yardım etmemenin Ko¬lejin politikası olduğu yanıtı verildi. Bu nedenle pazar yerinde inşa edilmekte olan bir gurup yeni daireden birinde kiracı olmak üzere adımızı yazdırdık. (Yıllar sonra o dairelerin gerçekte koleje ait ol¬duğunu keşfettim, fakat onlar bunu bana söylemediler.) Ancak Amerika’da geçirdiğimiz yazdan koleje döndüğümüzde dairelerin hazır olmadığını gördük. Muhasebe Müdürü büyük bir taviz olarak lisans üstü öğrencilerin kaldığı bir yurtta bir oda teklif etti. Bize “Normal olarak bu odadan bir gece için on iki şilin altı pens alı-yoruz, ama iki kişi kalacağınız için, yirmi beş şilin alacağız” dedi. Orada yalnızca üç gece kaldık. Daha sonra üniversitedeki bö¬lümümden yaklaşık yüz metre ötede küçük bir ev bulduk. Bu ev bir başka koleje aitti ve o kolejin öğretim görevlilerinden birine verilmişti. Evi kiralayan öğretim görevlisi son günlerde banliyöde bir eve taşınmıştı ve kendi kira döneminin kalan üç ayı için evi bize devren kiraya verdi. Bu üç ay içinde aynı yolda boş duran bir başka ev bulduk. Bir komşu Dorset’den evin sahibini çağırdı ve genç insanlar ev ararken bu evin boş kalmasının bir skandal ol¬duğunu söyledi, böylece ev sahibi evi bize verdi. Orada bir kaç yıl yaşadıktan sonra onu satın almak istedik ve kolejden ipotek is¬teğinde bulunduk. Kolej keşifte bulundu ve o evin iyi bir yatırım olmadığı sonucuna vardı. Sonunda bir inşaat topluluğundan ipotek aldık ve ailem evi yeniden düzenlememiz için bize para verdi.

Orada dört yıl, merdivenlere çıkmam çok zorlaşana kadar, kaldık. O günlerde kolej bana daha çok değer vermeye başlamıştı ve artık farklı bir Muhasebe Müdürü vardı. Kolej bize sahibi olduğu bir evde zemin katını önerdi. Burası benim için çok uygundu, çünkü büyük odaları ve geniş kapıları vardı. Üniversitedeki bölümüme veya koleje elektrikli sandalyemle kolayca gidebileceğim kadar merkezi bir yerdeydi. Burası ayrıca üç çocuğumuz için de iyi oldu, çünkü kolej bahçevanlarının baktığı bir bahçeyle çevriliydi.

1974 yılına kadar kendim yemek yiyebiliyor, yatabiliyor ve kalkabiliyordum. Jane dışardan yardım almadan bana bakmayı ve iki çocuk yetiştirmeyi başardı. (Üçüncü çocuğumuz 1979 yılında doğdu). Ancak sonraları herşey zorlaştı bu yüzden araştırma öğ-rencilerimden biri bizimle kalmaya başladı. Ücretsiz kalacak yer sağlama ve benim ilgim karşılığında bana yatmam ve kalmamda yardımcı oluyorlardı. 1980 yılında, sabah ve akşam bir veya iki saaat için gelen kamu yararına çalışan örgütlerden ve özel sağlık kuruluşlarından hemşirelerin yardımını almaya başladık. Bu durum 1985 yılında zatürrieye yakalanmama kadar sürdü. Bir “tracheostomy” ameliyatı geçirmem gerekti ve o zamandan sonra yirmi dört saat hastabakıcı bakımına gereksinim duyar oldum. Bu çeşitli kuruluşlardan gelen bağışlar sayesinde mümkün oldu.

Ameliyattan önce konuşmam daha belirsizleşmeye başlamıştı, öyle ki yalnızca beni iyi tanıyan insanlar adayabiliyorlardı. Ama en azından iletişim kurabiliyordum. Bir sekretere dikte ederek bilimsel yazılar yazdım ve benim sözcüklerimi daha net şekilde tekrarlayan bir çevirmen kanalıyla konferanslar verdim. Ancak tracheostomy ameliyatı benim konuşma yeteneğimi tümden kaldırdı. Bir süre için iletişim kurabildiğim tek yol, biri bir heceleme kar¬tındaki harflerden doğru olana işaret ettiğinde kaşlarımı kaldırarak harf harf sözcükleri hecelemekti. Bilimsel bir yazı yazmayı bırakalım, böyle bir sohbeti sürdürmek bile oldukça zordur. Ancak Kaliforniya’dan Walt Woltosz adlı bir bilgisayar uzmanı benim kötü durumumu duymuştu. Kendi yazmış olduğu “Equalizer” adlı bir bilgisayar programını bana gönderdi. Bu program elimdeki bir düğmeye basarak ekrandaki bir dizi menüden sözcükler seçmeme olanak veriyor. Program aynı zamanda bir baş veya göz hareketi ile de kontrol edilebilmekte. Söylemek istediğimi oluşturduktan sonra onu bir ses sentezcisine gönderebiliyorum. Başlangıçta Equalizer programını yalnızca bir masaüstü bilgisayarda çalıştırıyordum.

Daha sonra Cambridge Adaptive Communications’dan David Mason tekerlekli sandalyeme küçük bir kişisel bilgisayar ve bir ses sentezcisi monte etti. Bu sistem benim eskiden olduğundan çok daha iyi şekilde iletişim kurmama olanak veriyor. Dakikada on beş kadar sözcük kullanabiliyorum. Yazdığımı konuşabilirim veya disk üzerinde saklayabilirim. Daha sonra çıktısını alabilir veya cümle cümle seslendirebilirim. Bu sistemi kullanarak bir kitap ve bir düzine bilimsel yazı yazmış bulunuyorum. Ayrıca bazı bilimsel ve popüler konuşmalar da yaptım. Bunların hepsi iyi geçti. Kanımca bu büyük ölçüde Speech Plus tarafından yapılmış olan ses sentezcisinin kalitesinden kaynaklanıyor. İnsanın sesi önemlidir. Eğer peltek bir sesiniz varsa, insanların siz orada yokmuşsunuz gibi konuşarak size zihinsel yetersizliği olan bir kişi gibi davranması olasıdır; “Şeker kullanır mı?” diyebilirler. Bu sentezci şimdiye kadar duyduğum en iyi sentezcidir, çünkü tonlama değişikliği yapıyor ve bir Dalek gibi konuşmuyor. Tek sorun bana Amerikan aksanı vermesidir. Ancak şirket İngiliz versiyonu üzerinde çalışmaktadır. Şimdiye kadar bu sesle özdeşleştim. İngiliz aksanlı bir sentezci verilse de bunu değiştirmek istemem. O zaman kendimi farklı bir insanmış gibi hissederim.
Pratikte yetişkin yaşamımın tamamında motor nöron hastalığım oldu. Ama yine de bu benim çok çekici bir aileye sahip olmamı ve işimde başarılı olmamı engellemedi. Bu durum benim eşimden, çocuklarımdan ve çok sayıda başka kişi ve kuruluşlardan aldığım yardımlar sayesindedir. Durumumun bu hastalıkta genellikle olduğundan daha yavaş ilerlemiş olması nedeniyle şanslıyım. Bu kişinin umudunu kaybetmemesi gerektiğini gösteriyor.

Kuantum özet

Bireysellik bir illüzyondur 🙂
Bu on dakikalık gösteri, şimdiye kadar ki tüm bilgileri içeriyor ve boşluğa kapı açıyor yani sonsuzluğa. Bunu onbeş sene önce görmüştüm ve büyülendim. Kitaplar yazdım, istedim ki herkes de görsün bu dahiyane sistemi. Az sonra bütün sırrı içeren bu on dakikalık sıkıştırılmış bilgiyi arkadaşlarımla paylaşacağım, sonra oturup bir ışık patlaması bekleyeceğim, gönülde oluşan aymanın parıltısı, şakıması o!
Devamını Gör

http://www.facebook.com/group.php?gid=240342661360&ref=mf#/video/video.php?v=1209392792568&ref=mf

Şöyle de baksanız farketmiyor:

http://www.facebook.com/group.php?gid=240342661360&ref=mf#/photo.php?pid=2877358&id=590779721

Nereye dönüp baksanız aynı büyüleyici seslenişi duyuyorsunuz, bunun hangi birine yetişebileceğiz biz?

Sanırım kritik kütlenin aşılması budur arkadaşlar 🙂