Kötüyüm ben kötüyüm…

Bir yerde okuyup benim çok düşündüren bir yazı olduğundan sizinle paylaşmak istedim. Eminim benim gibi herkes kendinden bir parça bulacaktır.

Saygılarımla

“Ben valla çok sıradan ve basit bir insan olmak istiyorum.Sıpsıradan ve basbasit.Çünkü herkes gördüğüm kadarıyla çok muhteşem!”Ben almim,kalsın yani” demek istiyorum…

Bu muhteşemliklerden çok bunaldım.Sıfır, hatta sıfırın altı eksi 1 olsam daha da bi rahat edeceğim.Canım öyle olmak istiyor.Köpkötü,işe yaramaz,beş para etmez biri olmak istiyor canım…

Ne? ”olursam mı” dedim?Pardon,öyleyim öyleyim…Olmak gibi bişi yok,öyleyim zaten…Sıfırın altında eksi 1…Daha aşağısı var mı bilmiyorum?Matematiğim iyi değil…Varsa eğer onu da olurum hiç de problem değil…

Tıpkı o ”domestos” reklamındaki mikrop gibi;

” kötüyüm ben, kötüyüm, kötüyüm
herkesi hasta ederim, ederim
ishal yapar kustururum, bezdiririm”…şarkısını söylemek istiyor canım ,sürekli…

Niye?

Bir zamanlar ,zamanın bir yerinde, bir felsefe öğretmenimiz vardı… Sınıfa bir soru sordu;”en kötü özelliğinizi söyleyin bakalım ”.

Verilen yanıtlar şöyleydi;

*ben çok safım,insanlara çok çabuk güveniyorum…

*ben yalana kesinlikle tahammül edemiyorum,çok sinirleniyorum…

*ben çok çabuk kırılırım,çok hassasım.

  • insanları hemen affederim ve bu yüzden çok kazık yiyorum.

*haksızlıklara tahammülüm yok…

*çok sabırsızım.

Vs.vs.vs.vs….(O zamanlar ”sazan” kelimesi icat olunmamıştı.Ve bizler,sazan olduğumuzu henüz bilmiyorduk.)

Hiç kimse mesela ”ben kıskancım”,”ben nankörüm”,”ben çıkarcıyım” ,”ben nefretle doluyum”,”ben insanlar üzerinde ego tatmini yaparım”,”ben bencilim”,”ben dedikoducuyum”,

”ben çok ayran gönüllüyüm”,”ben çok kişiyi aldattım,

aldatmayı seviyorum,sahtekarın allahıyım”,”ben bir gerizekalıyım”demedi…Kimsenin ayranı ekşi değildi yani…

Felsefe hocamız,”bakın gördünüz mü?Herkes aslında olumlu olan bir huyunu,sanki olumsuzmuş gibi söylüyor çünkü kimse kendinde bulunan olumsuz bir özelliği kolay kolay itiraf edemez” dedi…

Gerçekten de böyle…Çevreme bakıyorum;herkes çok iyi kalpli…Hatta herkese ”size melek diyebilir miyim?size anne diyebilir miyim?” diye sorasım geliyor.Herkes o kadar iyi,o kadar tatlı,o kadar şeker ki!(parantez içinde ünlem aslında)

Ammaaa,

Ya da bu çok melekler,süper ultra iyi insanlar,kendilerinden başka hiç kimsenin hiçbir yerde sivrilmesini hazmedemiyorlar.Tek adam ya da tek kadın olmak için yapmadıkları numara kalmıyor;kapak oluyorlar kapak!Ama hiç sahtekar değiller canım(!) İyi kalpli melaikeliği de kimseye bırakmıyorlar…

.

Bu tatlı melekler polemiği,demagojiyi çok ama çok seviyorlar.Ammaa sorsanız, bunların hataları bile iyi kalpli!Hata 1 olur,2 olur,3 olur …İyi de be anam bu nası bişi?Bin kere hata mı olur?Fermuar diktir bari,cırt cırt açıp kaparsın hatalarını ,yorulma bari…

Bunları dinledikçe tıpkı bazı insanları kekliyen konsomatristlerin hayat hikayelerini dinlemiş gibi oluyor insan!..”ben çok saftım,kandırıldım!küçücüktüm,kazık yedim büyüdüm!..ühüü ühüü”…Vah vah vah!…

Artık kimsenin bu sahte hayatlarına tahammül edecek halim kalmadı.

Hah işte sırf bu yüzden inadına şöyle konuşmak lazım;

”Yalan konuşurum,

dedikodu yaparım,

çok nankörüm,ohh canıma deysin!…

Sahtekarın allahıyım…

Nabza göre şerbet dağıtırım…

Hırslarla yanar tutuşurum ve gerekirse adamı bozuk para gibi harcarım…

Bencilim;tek ben varım,ben olacağım…Diğerleri mi?Onlar da kim? Salla gitsin!

İğrencim ve iğrenç olmak hoşuma gidiyor…vs.vs.vs”

Böyle konuşmak gerekiyor çünkü çok melek olmanın sonuçları ortada…Gerek yok yani…

Yani anlacağınız tıpkı domestos reklamındaki mikrop gibi şarkı söylemek lazım;

”kötüyüm ben, kötüyüm, kötüyüm
herkesi hasta ederim, ederim
ishal yapar kustururum, bezdiririm”…

Yani Can Yücel’in dediği gibi ”ne kadar rezil olursak o kadar iyi” demek lazım.

Ohh be kötü olmak ne güzel!

Yaşasın kötülük!”

Alice Projesi

Yazar: Türker Ercan

Bu yazı akıl karı değildir! Akıllıların okumaması önerilir! Delileri muhatap alarak yazıyorum! Delilik denilen o “Alice aleminde” çok farklı değerler üretilmektedir. Zaten bu projeyi de sadece deliler uygulayabilir. Delilik bir bilmecedir. Bu bilmecenin çözümü ise akıl ile değil kalp ile anlaşılabilir. Kalpten kalplere selam olsun! Değişmeye karşı olanlar ise bu projeden uzak dursun.

(Ön bilgi: Bu projenin aslı yazının sonunda saklıdır.)

Baştan sonu belli olan bu yaşamda, anlamlandırarak ruhlarımız hayat bulmakta! Gizli bir anlam yarışı yaşanmakta. Yaşadıkça ruhlar zamanın yuvarlak kafesinde, asla bitmeyecektir bu yarış mekânların hiçbirisinde! Anlamak istiyoruz. Anlamaktan da ziyade anlaşılmak istiyoruz. Nasıl bildiğimizi bilmiyoruz ama içimizdeki büyük değeri seziyoruz. Anlaşılmak demek içimdeki değeri bil demektir. Bu masum istek her bir ruhun şaşmaz ve değişmez temel dileğidir. Evet değerliyiz. Bunun için de kendimize önem vermeliyiz. Küçük görmeden kendimizi ve ters düşmeden bu masum isteğe içimizdeki değeri önce kendimize göstererek ve kendimiz kendi değerimizi görerek önemli bir yaşamın önemli bir başyapıtı olduğumuzu da bu bilişe ekleyerek hayatı gittikçe daha da cennete çevirmeliyiz.

Ödemememiz gereken bedelleri ödemek zorunda değiliz. Ödediğimiz bedeller eğer hayatımıza anlam katmıyorsa o zaman eksiliyoruz demektir. Eksik hayatların çokluğu seçimlerimizin farkında olmadığımızı bizlere gösterir. Kendiliğinden; hiçbir baskı, zorlama ya da ritüel eseri olmadan sürdürülebilir dinamiklerimiz olmalıdır. Dinamik bir hayat için statik yapılar ortadan kaldırılmalıdır. Amacımız üretilmiş olan anlamları tekrar tekrar kullanmak değil anlam üreten yapılar kurmaktır. Anlam yenilenmediği takdirde anlamsızdır.

Hayatı yaşanabilir kılmak için hayatınızdaki tüm olumsuzlukları terk edin! Olumsuzlukları olumluluklar ile takas edin! Anlamsız olan işlerle uğraşmak hiçbir işle uğraşmamaktır. O halde daima dinamik bir denge için hep beraber anlamlar üretelim. Üretim ile hep beraber ruhlarımızı zenginleştirelim. Fakir ruh “mutsuz ruhtur”! Mutluluk ancak içimizde bulunur. Dışarıda aramak içindekini saklamaktır. Dışarıda bir şeylerin olmadığını şimdi anlama anıdır. Anlamalıyız ki anlamlarla anlaşılabiliyor oynanan bu hayat oyunu. Kendini küçük gören ruhlar, büyüklüklerini göremezler. İnsanın ruhu büyüktür. Bu büyüklüğü görmek bazıları için çok güçtür. Herkesin yüzüne bakar dururuz da dönüp kendi yüzümüze bakmayı çoğu zaman ya da her zaman reddederiz. Kendimizle baş başa kalmayı bile sevmeyiz. Adeta kendimizden nefret ederiz. Kendimizi sevmeliyiz. Sevda tohumları içerde atılır ve dışa doğru filizlenip saçılır.

Düşünmek bir iş değildir. Düşünmek kendiliğinden ve en doğal şekilde olan şeydir. Düşünmek yormaz. Düşünememek yorar. İnsanlar hep düşünmeyle korkutulurlar. Düşününce akıllarından olacaklarına inandırılırlar. Düşünmezseniz eğer sizin adınıza düşünürler. Siz de o düşünceleri düşünmeden alır ve kabul edersiniz ve kendi düşünceleriniz zannedersiniz. Belki şeytana uyar bazen düşünmeyi denersiniz ama işte o zaman engellenirsiniz. Tekrar hatırlatılır size düşünenlerin içine düştüğü korkunç haller ve sizlere derler aklına sahip çık ve herkesin düşündükleri düşünmeden düşün.

İç barışı sağlamak için iç dünyanıza gidin ve kendinizle barış antlaşması geliştirin. Barışarak kendinizle yeryüzündeki barışseverler arasında yerinizi edinin. Dışarıdan bir şeyler gelmez. Her insanın çaresi kendisindedir. Derdi çeken baş ise eğer dermanı da ruhta gizlidir. Kilitli bir kapı ve anahtar. Anahtarda içerde! Kapının olduğu işte tam o yerde. Dış beklenti anahtarı nasıl kullanacağınızı size söyleyemez. Söylenmedik söz sizlerin içinde. Haydi alın şu anahtarları da kapılar açılmak için beklemekte. Açın ve girin içinizdeki engin dış dünyaya ve görün orası kapalı bir mekan değil belki sonsuzdan bile zengin. Dışarıda çok bunaldınız artık rahat etmek sizlerin de hakkınız.

Farklı olmak çok yanlıştır. Çünkü zaten her insan farklıdır. Farklı olduğunu fark etmek anlamlıdır. Farklı olduğunu kavramakla her insan özgün yapısını kuşatır. Kuşatamadığımız farkındalıklar bizleri farklı kılamazlar. Kuşatma farkıyla farklı olan yapılarımız öz ruhumuzdan bir güneş gibi doğar ve açık ara önde eski yapılardan çok ilerilere yol alırlar. Aramaya ne hacet! Aradığınız nedir ki? Kendiniz değil mi? Aramak işi değil yapmanız gereken iş. İşiniz bulmaktır. Bulmak içinse bakışlarınızı kendinize çevirmeniz yeterli. Nedense aramak ve bulmak eylemi hep dışarıya endeksli.

Sadece deliler farklıdır! Çünkü onlar kendi yapılarını kuranlardır. Sürünün deli koyunları işte onlardır. Herkes gibi olanlar ise normal yapıdadır. Normal yapı kutsanmış yapıdır. Delilik ise aklın olmaması halidir. Deliler ne yaptığını nereden bilir? Sadece bir taş atarlar kör bir kuyuya ve çekip giderler. Ne kuyuyu nede taşı dert ederler. İşlerini bitirmiştirler ve çekip çoktan gitmiştirler. Kırk akıllıya ise o taş dert olur ve kırk akıl o taşı çıkarma derdiyle yanar kavrulur. Oysa deliler bilirler ki: O taş çıkarılması gereken değil atılması gereken taştır. Delilik kendi yapısı içerisinde son derece anlamlıdır. Deliler hor görülüp dışlanmamalıdır. Çünkü onlar da insandır. Sadece kendileri gibi olmak ise onların toplumdan dışlanmalarına yetecek tek günahlarıdır.

Alice projesi nedir? Aslında “Alice projesi” bu satırlara gelene kadar çoktan anlatıldı. Sadece, aklını kapının önünde bırakanlar proje evrenine girebilir ve onlar “Alice projesini” bilebilir. Öyle değil mi? Çünkü akıllılar zaten her şeyi bilmektedir. “Alice projesi” ise kuyuya atılan işte o taşın ta kendisidir.

(Son bilgi: Ve zaman sonsuz küresinde sonsuz bir şekilde kendisini hep seyr etti ve başladığı o ilk noktaya geri geldi.)

Anlam Estetiği

Yazar: Türker Ercan

Düşünmekten sıkılanlar, sıkıldıkça neden düşünüyorlar? Düşünmek mi sıkıcı yoksa sıkılmak mı düşündürücü? İnsanoğlu yangından mal kaçırırcasına huzuru ruhuyla saramaz. Düşünmek gerek! Sakin ve sükunetle! Düşünmek gerek! Sessiz ve derinden! Anlıyor gibi olmak yok! Kavramak ve kuşatmak var anlamların estetik cennetini! “Anlam Estetiği”nin olduğu her bir ruh zerresini tatmak var! Tadına doyum olmayan bir hayat mucizesini her anıyla kutlamak var!

En kaba idrak noktaları ile bakılsa dahi; insan adı verilen varlığın bilincine nakış gibi işlenmiş “anlam estetiği”, başlı başına onun sırrını çözmeye çalışmak için yeterli sebeptir. Görmeyen gözlerin bile gördüğü bu asil gerçek karşısında; “kendini bilmek” şüphesiz, nefes almak gibi bir zorunluluk ve ruhlarımızı doyuran bir mutluluktur. Kelimelerin ve kavramların, dolambaçlı ve akılları saptırıcı kısır yapılarıyla “estetiğin” güzellik dünyasında huzur doğurmak, eline elma alıp ta içindeki lezzeti akılla tatmaya benzer. “Estetik” olmadan tad olmaz. Tatsız tuzsuz işler huzura engeldir. O halde huzur için her halükarda ve her durumda estetik gerekir.

Kendisini eksik gördüğü müddetçe ve bu görüşünü taşıma su ile beslemeye yeltendikçe bu uğraşı insanı hep yoracaktır. Tam olduğuna inanıp ta en ufak bilinç çukuruna ayağı takılıp düşen idrak aşamaları ise umarım bir gün kendilerini budadıklarını anlayacaktır. Böylece eksiklik ve tamlık yolcuları birbiri peşi sıra yokluklarında varlık kovalayacak ve var olduklarını bile anlayamadan bir ömrü solduracak. Eksik ve tam yoktur, “tüm” vardır. “Tüm”ü kavrayamayan eksiklikle oyalanır. “Tüm”ün farkında olmayan tamlıkla egosunu şahlandırır. Ne tümden gelme nede tüme gitme. Sadece tüm ile olan derin bağlantısını bilme. Bildikçe, tümde ruhunu eritme. Erittikçe ruhunu tümün nefesinde sonsuz ruh olarak tekrar belirme. Sonsuz aşkı yakalama. Öz varlığıyla nikahlanma. Nikah şahidi olarak tüme imza attırma.

Anlamlarımızı saç örgüsü gibi sarmaşık ve her durumda da birbiriyle barışık kılan öz ruh güzelliğimiz çoğumuzun aslında farkında olup ta farkında olduğumuzu henüz net olarak fark edemediğimiz öz benliğimizdir. Öz benliklerimiz kusursuz cennetlerimizdir. Yaşadığımız her türlü huzursuzluk hali özümüz ile özümüze aykırı davranışlarımız arasındaki uyumsuzlukların delilidir. İnsan kendisine uyumlanabilir.

Ne yazık ki seçimlerimiz deneyim üzere kurulu. Deniyoruz her bulduğumuz manayı ruhumuza oturacak mı diye! Deneyimliyoruz belki de buluruz rahatımızı bir oyun diyalektiğinde. Seyretmiyoruz “tüm”ün sonsuz aşk hikayesini kendimizi varlığın rahat kollarına bırakıp. Ne mutlu ki insan göklerin merhamet şiiri! Ruhuna olan olanca merhametsizliğine rağmen ve bu merhametsizliğin doğurduğu asimetrik bir yansıma sonucunda kendisine yaklaşıyor. Kendisine yönelip “aşkını tazeliyor”. Amaçlarımız ya da söylemlerimiz her ne olursa olsun, görünen köy şudur ki : Rahat olmak istiyoruz! Madde sahasında ve ruh planında. Rahat olma adına yaşıyoruz. Rahat olmayan rahatsızlık duyar. Rahatsız olanın derdi rahata ermektir.

Dedektif usulleriyle çalışan aklın tespitinde zorlandığı, baştan çıkarıcı yar misali duygularımızın bulamadığı ve tertemiz olması gerekirken geçmişin tüm çöplerini biriktiren kalbin arınmadan kavrayamadığı usul “yargılamamaktır”. Yargılamayacaksın ama sorgulayacaksın!

Tüm algıladıklarının ve tüm anlamlandırdıklarının dönüp dolaşıp bir noktada kesiştiğini ve böylece bir şekilde bir birlik sergilediğini fark eden akılların fark edemediği o düğüm “benliktir!” Benliğin kendisi dışında her yere bakıp ta bulamadığı sır kendisinde gizlenmiştir. Akıl, varlığın gerçeğini benliğin kendisinden gizleme melekesidir. Ne akılla olur ne de akılsız! İki arada ve bir derede kalmış kılıçtan keskin köprü!

“Değerler” üzerinde kafa yormadan nasıl değer üretilebilir? Kendi değerleri üzerinde kafa yormadan insan nasıl kendine güven geliştirebilir? Kendine güven geliştiremeden nasıl başkalarına güven verebilir? Güvenmek isteyen güvenilir olmalıdır ki insanlara güven verebilsin. Güven veremeyen emin olamaz. Güvenilir olmak kendisinden emin olunmaktır. Kendinden eminsen senden emindirler. Kendinden eminsen sana emanet verirler. Çünkü : Emin olan güven yayar.

Evet! Üretmelisiniz yeni değerler. Buna mecbursunuz. Bu mecburiyeti sizler tercih ettiniz. Yeni talepleri olan sizlersiniz. Çünkü eskiyi beğenmiyorsunuz. Bir taraftan da yenisi üretilsin ve size sunulsun istiyorsunuz. İşin içinde sizde varsınız. Eğer işin içinde yoksanız işin dışından talepte bulunmakta neyin nesi? İşin içinde iseniz üretimin de içindesiniz demektir. Bu durumda üretime merhaba! Topyekün bir değer üretme hamlesi için kollarınızı sıvayın ve ruhlarınızın başına geçin! Ruhlarınızı emeklerinizle yeşertin. Sevindirin ve sevin. Bilin ki üretilen her değerin kalplerde tutunmasını sağlayan maya sevgidir. Sevgisiz yola çıkılan her işin sonucu baştan bellidir.

Gerçek, kapıdan çıkıp gidiyor!

İnsanlık gerçeğe odaklanmaktan hoşlanıyor, kendini gerçeğe demirlemekten hoşlanıyor. Diyor ki, “Bu böyledir.” Zihin buna bayılıyor. Aslında, siz ve varlığınızın diğer parçaları da bundan az çok hoşlanıyorsunuz.

Gerçek. Gerçek size, netlik, açıklık olduğunu düşündüğünüz şeyi veriyor, ama aslında size kısıtlamalar veriyor. Diyorsunuz ki, “Gerçek: güneş yarın doğacak.” Belki de doğmayacak. Aslında aranızdan birkaç kişi, az önce geldiğimde ve giriş konuşmamı yaptığımda, parlakça kendi kendine şöyle düşündü, “Hmmm, Adamus bugünün Pazar olduğunu söyledi, Kasımın 8’i dedi,” ve hangi yıl olduğunu söyledimse. Bu aslında gerçektir, bir yerlerde. Bir yerlerde dinlemekte olan Şambra için. Ve gerçek değildir, çünkü eksiktir. Eksik.

Eski Enerjiden Yeni’ye en büyük geçişlerden biri, gerçek olanın artık gerçek olmamasıdır. Kendinize güvenmedikçe, kendi enerji yönetiminiz üzerinde çalışmadıkça – Pakauwah kadar basit bir şeyle nasıl bağlantı kuracağınızı (bilmedikçe), bununla başa çıkmak zor olacaktır. Pakauwah’ınız yalnızca sizin hayal edilmiş – ya da gerçek – hayvan veçhenizdir.

Yani, gerçek kapıdan çıkıp gidiyor, ve siz tekrar ve tekrar ve tekrar bununla karşılaşacaksınız, ve bu zihninize meydan okuyacaktır, ve diyeceksiniz ki, “Ama bu gerçek,” şu zemin tahta. Ya da öyle mi? Bunun bir bölümü gerçektir. Herhangi bir şeyin bir bölümü gerçektir, tümüyle yalan olsa bile. Ve zihniniz şöyle demeye başlar, “Ama, ama…”  Ah, işte bu, derin bir nefes almak zamanıdır.

Zihniniz, kalıplara ve yapılara ve belli inanç sistemlerine programlanmıştır. Zihnin bu gelişim modelini, ve arkasında yatan yoğunluğu ve inancı alıp da, bunu kendinize ve ruhunuza uygulayabilseydiniz, olağanüstü olurdu – tabii, “Belli bir noktada bu çok yoğun inanç sisteminin ötesine genişlememe izin vereceğim” diyen bir şeyi işleme dahil ettiğiniz sürece. Zihin bir inanç sistemidir – çok yoğun, çok gerçek. Parlak bir iş (çıkardınız). Zihin öylesine akıllı ki, kendine inanan, kendine güvenen, ve aslında yalnızca kendini görebilmek için diğer herşeyi kapatan çok parlak bir veçhesini yaratmıştır.

Zihni yaratmak gibi parlak yaratım sırasında, onu kendinden özgürleştirecek o küçücük tetiği, o küçük donanımı da yaratmış olabileceğinizi düşünmüyor musunuz? Bunu yapmış olabileceğinizi düşünmüyor musunuz?

Bunu yaptınız. Bunu yaptınız. Orada bir tetik var. Orada, zihnin kendi kalıpları içerisinde, deyim yerindeyse, bir mekanizma var – yalnızca küçücük bir düğme, bir tuş, diyelim – ve zihni kendinden özgürleştiren o küçük düğmedir. Ama biliyor musunuz? Siz, bir patlamayla zihninizin ötesine geçmenize izin verecek bu mekanizmayı yaratacak kadar parlaktınız – ve ben “bir patlamayla” diyorum, çünkü öyle olacak. Aklınızla, zihninizle bağlantılı olan pek çok enerji var. Onu açtığınız zaman, patlayacaktır.

Ama bu mekanizmayı, bu salıverme mekanizmasını yaratacak kadar akıllıydınız – zihin gerçekten de çok akıllıdır, çünkü onu siz yarattınız – ve zihin dedi ki, “O düğmeye sakın ha basma!” (kahkahalar)

Böylece burada ilginç bir açmaz söz konusu. Onun orada olduğunu biliyorsunuz. Onu hissediyorsunuz. İnanç sistemlerinden, yapılardan özgürleşmenin orada olduğunu biliyorsunuz, ama kapısına bir nöbetçi koydunuz ve o nöbetçiye, ne olursa olsun, ona söylediğiniz hiçbir palavraya inanmamasını söylediniz. Bu yüzden, nöbetçisi olan o kapıya geldiğiniz zaman – ki bir ordu dolusu nöbetçi onu koruyor – gelip de “Hey, hmm, ben geldim. Gitmek zamanı,” dediğiniz zaman, size inanmayacaklardır.

Bu çok parlak bir oyundur, ama Tanrı kim? Nöbetçiler mi? Hayır… hayır, nöbetçiler değil. Sizsiniz. Tanrı sizsiniz. Yaratıcı sizsiniz. Kendi gerçekliğini seçebilenler sizsiniz. İstediğiniz her şeyi seçebilirsiniz. Her türlü programlamayı, her türlü inanç sistemini, şartlandırmayı, tekrarlanan her kalıbı, yalnızca bir nefes alarak ve kendinize güvenerek aşabilirsiniz. Nefesi almak kolaydır; kendine güvenmek, çok zordur – çok, çok zordur – ya da değildir. Ya da değildir.

Yeni Enerji’ye cesaretle girmeyi sürdürdüğünüzde, ki burada hepiniz için muazzam bir destek var, ama ona girmeye devam ettikçe, artık gerçeğin olmadığını göreceksiniz. Size fizik (kurallarıyla) ve bilimle ve tıpla ve mimarlıkla ve mühendislikle ve televizyonlarla – herşeyle – ilgili söylenenler artık (gerçek) değildir, çünkü siz, o her neyse, onun sadece bir yanını ya da bir potansiyelini görüyorsunuz, oysa çok daha fazlası vardır. Çok daha fazlası.

Bu gömlek size mavi gibi görünebilir, ama başka alemlerde gerçekten – buna başka alemlerden bakan gözler onu tümüyle farklı bir şey olarak görür. Nerede olduklarına ve ne yaptıklarına bağlı olarak ya hiç renk görmezler, yani insanın fiziksel doğasında tanımlandığı biçimiyle, ya da bu maviyi daha sarı tonlarında ve büyük bir olasılıkla da yeşil tonlarında görürler. Diğer alemlerdekiler renk görmezler – yani sizin gördüğünüz gibi görmezler – o zaman, bu mavi midir? Bir meleğe sorun. O size diyecektir ki, “Yok canım.” Herhalde turuncudur. Kim bilir? Üstüne üstlük, onlar için görmek zordur, çünkü onlar enerji kalıplarına (modellerine) bakarlar. Fiziksel gerçekliği görmezler.

Ben, bir meleğin fiziksel doğada var olabileceği ve görebileceği en yakın konumda bulunuyorum, çünkü Cauldre gözlerinin açık olmasına izin verdi. Yani ben şimdi yine de enerjilerinizi görebiliyorum ama, bu güzel yüzleri de görüyorum.

Böylece, tüm gerçek kayıp gitmeye başlayacaktır. Akıl eriyip gitmeye başlayacak ve siz zaman zaman kendinizi çaresiz ve aptal hissedeceksiniz. Randevularınızı kaçıracaksınız. (kahkahalar) Adları unutacaksınız. Ve birisi çıkıp size diyecek ki – ve siz de buna bir an için inanacaksınız – ama birisi yaşlandığınızı söyleyecek, ya da bir parçası olduğunuz o tarikat şeyinde, ya da her neyse, fazla zaman geçirdiğinizi söyleyecek. Ve siz, geçici bir an için buna inanacaksınız, özellikle de şu yaşlanma kısmına. Ama yaşlanmıyorsunuz. Ve şimdi bunu dengelemek için bir dolu haplar ve vitaminler falan almaya da koşmayın, çünkü bedeniniz zaten bunların tümüyle nasıl başa çıkacağını biliyor, ona izin verirseniz. Ona sadece izin verirseniz.

Böylece, tüm gerçekler değişmeye başlayacak ve bu da sizin yönünüzü çok kaybetmenize neden olacak. Herşey kayıp gitmeye başlayacak. Evet, yine de araba kullanmanız gerekecek, ve araba kullanma belleğinin kayıp gitmesine ne zaman izin vermeyeceğini bilecek kadar bilge olan bir parçanız var. (kahkahalar) Önce diğer şeyleri salıvereceksiniz.

Gerçekler değişmeye başlayacak ve siz, çevrenizdeki dünyanın pek de gerçek olmayan gerçekler üzerine kurulduğunu farkedeceksiniz. Bu çok değişik ve baştan çıkarıcı görünse de, zaman zaman çok korkutucu olacak, çünkü bildiğiniz şekliyle dünya eriyip yok olacak.

Onun yerini neyin alacağını daha sonra konuşacağız, ama öylece hiçliğe girmeyecek kadar parlak olduğunuzu anlayın. Siz, kısa bir dönem için hiçlik gibi görünecek olsa da, çok yeni bir şey yaratıyorsunuz.

Gerçek, kapıdan çıkıp gidiyor. Gerçek, kapıdan çıkıp gidiyor. Herkes tarafından pek kabul görmüş olan Newton’un kuralları, kapıdan çıkıp gidiyor, ve belki de uygun olarak. Bunun, tüm o etki tepkinin ve çekimin ve tüm o diğer kuramların, geçici bir durum olduğunu Newton’un kendisi söyledi. Dedi ki, “Ama bu yalnızca bir potansiyeldir, seçtiğimiz ve birlikte yaşamayı (kabul ettiğimiz) bir potansiyeldir ama (potansiyellerden) yalnızca biridir.” Ama bu, kapıdan çıkıp gitmeye başlıyor.

Son zamanlarda biraz sersemlemiş mi hissediyorsunuz? Son zamanlarda biraz bağlantısı kesilmiş gibi mi hissediyorsunuz, ille de kendinizle değil, ama diğer şeylerle? Çünkü gerçek değişecektir.

Siz gazetelerde gerçekleri okuyorsunuz. Onlar gerçek değildir; onlar sınırlı inanç sistemleridir. Gerçekten.  Gerçekten. Siz gerçekleri kitaplarda okuyorsunuz ve ipnotik bir biçimde sanki yol buymuş gibi onları içinize alıyorsunuz, “İşte gerçek bu. Bu, hemen burada, şu kitapta yazılı.” Ben, hiç gerçeklere dayanmayan kitaplar yazdım, ama bu onları asılsız yapmaz. Yalnızca farklı bir bakış açısıdır, ve bakış açıları şimdi değişecektir.

Böylece, derin bir nefes alalım. Pakauwah’ınız ve kendinize olan güveniniz, gerçeklerin artık gerçek olmadığı gerçeğine (kahkahalar) uyumlanmanıza yardımcı olacaklar.

Adamus

Ustalık dizisinden-Gelecekteki potansiyeller