Bilgi İçselleşmemişse Bir Hiçtir

Yazar: Mustafa Emin Palaz

Farkındalık bir yoldur, mekânın olmadığı bir yol… İlerisi, berisinin olmadığı, başının sonunun görünmediği bir yol. Hepimiz yürüyoruz burada, hızlı ya da yavaş… Kat ettiğimiz mesafe, harcadığımız zamanla eş değer mi pekâlâ?

İndigo fenomeninin daha çok kitleye anlatımı, bilenlerin bilgisinin niteliğini derinleştirmek ve bilinçli veya bilinçsiz bir halde bu kavramdan ötürü yardım gereksiniminde olanlara ulaşmanın haricinde, zaman zaman bazı düşüncelerimi sizinle paylaşacağım.

Bu “tanışma” ve “tekrar selam” anımıza has yazım için aklımdan geçen de şu günlerde sıkça karşılaştığım konulardan bilginin içselleştirilmesi.

Eskiden çok çok az kişinin, mit tadında ilgilendiği kişisel gelişim olsun, ruhsallık olsun, vb konular, artık birçok kişinin ilgi alanı, hayat alanı, hatta ekmek kapısı.

Pekala, bunca zaman bir bilgi üzerine kitaplar okuyup, uygulamalara (workshop) katılıp, seminerler takip edip, terapiler almamıza rağmen neden ilgilendiğimiz ruhsallık bize fersah fersah uzak geliyor?!?!?!?!?

Düşünmüyor muyuz? İrdelemiyor muyuz? Üzerine kafa patlatıp ondan bundan fikir ve/veya yardım istemiyor muyuz? Nerede ne duyuyorsak beynimize kazımaya çalışmıyor muyuz? Olumlamalar, meditasyonlar…

Hepimiz bu ruhsallık macerasında entellektüel birer rambo olmadık mı?

“Reiki fışkıracak, auramı sıksan reiki

Olumsuzu, acıyı alsın benden yaratıcı enerji

Etmesin cennetlerden uzak beni”

Az önce uydurduğum yukarıdaki dizeleri kimse saygısızlık olarak görmez umarım. Ancak birçok enerji çalışması konusunda hem sayısı belirlenemeyecek kadar çok uzmanımız ve hatta eğitmenimiz var hem de yeni yeni enerji terapileri çıkıyor.

Pekala, neden kendimizi hala imgelemelerden öteye götüremiyoruz?

Üstelik ilgi alanımızda da zaafiyet var gibi geliyor bana; bir Reiki şifacısının hastalanması mesela, bu şifa enerjisini ve edindiği bilgiyi yeterince içselleştiremediği anlamına geliyor benim gözümde.

Bu durumun birkaç sebebi var ve bunların hepsine de değinmek istiyorum. Ancak bu ilk yazımda, aralarında bence ilgilenilmesi en kolay olanına değineceğim; irdelememek!

Suyun 100 derecede kaynadığını herhangi bir yerde okuduk, ancak kaçımız gerçekten de denedi ve suyun gerçekten de 100 derecede kaynadığını biliyor? O bilgi, doğru mu? Yanlış mı? Bunu biz mi diyoruz, bize söyleyen kişi/kişiler mi?

Bir kitap okuduğumuzda güzel gelen bir şeylerin altını çiziyor ya da notunu alıyoruz. Seminerler, terapiler, vs… Bir yerlerde hoşumuza giden ve kişisel gelişimimiz ya da yolculuğumuz için işe yarayacağını bildiğimiz şeyler oluyor ve yazıyoruz. Hatta diğer insanlar da bunlardan faydalansın diye paylaşıyoruz, anlatıyoruz…

Pekiyi, ya sonrası?


Evet, sessizlik. Çünkü duyuyor ya da görüyoruz ve ardından da konuşuyoruz. Onu süzmüyoruz, o bilginin beyne gitmesini ya da beyinde biraz vakit geçirmesini engelliyor, kısıtlıyor ya da buna benzer kendimizce bir şeyler yapıyoruz.

Üzerine düşünmüyoruz kısacası. Cevizi beynimizin minyatür bir hali olarak görmüyoruz. Beynimiz bir cevizin birkaç yüz katı büyüklüğü olan bir “şey” olarak kalıyor. Gelen bilgi ya direk kabul edilip paylaşılıyor ya da direk “gereksiz” etiketi yiyor ve unutuluyor. Akılda bir hazım süreci geçirmediği için er ya da geç unutulmuş oluyor.

Burada yazılanlar istisnasız hepimizin hayatında olan şeyler. Hatta bu yazıyı da beğenip ve “ne kadar da doğru” diye ünlemler koyup, bilgisayarınızda yer imlerine ekleyebilir, maille dağıtabilir, Facebook’ta paylaşabilirsiniz belki.

Ama biz, önümüzde duran bir suyu, içip sindirmedikçe, ne tadını bilebileceğiz ne yararını ne de zararını, doğruluğunu, yanlışlığını, geçerliliğini, hayatımıza katabileceklerini,… O bilgi bizde yer tutmayacak.

Beynin yağlanması durumuna takılıp kalır, ya imgelemelerimizi eğitmenlerden duyarız (o enerjiyi yaşamak yerine) ya da daima birilerine danışma ihtiyacı içinde oluruz.

Ve ilahlık… Ancak ve ancak bazı üstatların yönlendirmesiyle deneyebildiğimiz meditasyonlardan bazılarında edindiğimiz küçük imgelemelerden, hayallerden ibaret kalır.

Bizler insanoğluyuz! “Dünya” adındaki mükemmellik bizler için yaratıldı ve biz, olan ve olmayan en mükemmel “şey”iz. Bilgi ise; ne ifade ederse etsin, bu mükemmelliği idrak etmemize yarayan en temel aracımız.

Eğer ki biz, bilgiyi içimize alacak çabayı sarf edersek, bilgi de bizdeki gerçekliğin ihtiyaçlarına çaba sarf eder.

Bu durumun vahim olmadığı gerçeği ve çözümlerine dair biraz kafamızı yoralım ve bir sonraki paylaşımda hem biraz daha derinine incelemiş olalım hem de diğer sebepleri çözümleyelim.

Külkedisi

Benden bu balkabağına binmemi isteyip sizin de eskiden bir fare olduğunuzu söylemeyeceksiniz sanırım…? Söylemeyeceksiniz değil mi?…?…durun tahmin edeyim…bir de ayakkabımı kaybedeceğim değil mi??? Of ya of.. peki. Ama şunu bilmelisiniz söylediğiniz bu saçmalıkları çocuklar uyusun diye kabul ediyorum. Ve gece 24’ten sonra massive attack dinler paşa paşa iki sokak ötedeki taxi durağına giderim ve siz de gerçekten ortadan kaybolursunuz. Tamam?

-24’ten sonra diye bir şey yok küçük hanım..bu kapalı bir zaman eğrisi. Yani masallar…24’e kadar diyorsa 24’e kadardır.Yani öyle yazılmıştır. Siz hiç “.. ve kül kedisi sabahın 03’ünde taxi durağına ilerler…diyen bir masal duydunuz mu…çok saçma !

—sanırım anlatamadım. Bakın bi kez daha deneyeceğim. Birincisi burada ne işim olduğuna dair hakikaten bir fikrim yok. ikincisi masalınızla ilgilenmiyorum ve hakikaten gitmem gereken başka bir yer var ama yine de başta da dediğim gibi sizinle alakası yok ama çocuklar uyusun diye yani uyuyuncaya kadar..bakın bunu anlıyorsunuz değil mi? ÇO-CUK-LAR U-YU-YUN-CA-YA KA-DAR…!!! Sonra adios, Buenos noches…

-kabul ediyorum…böyle bir yaşantı bir prenses için bile sıkıcı olabilir. Üstelik masalınız “…….ve kül kedisi sabahın 03’ünde taxi durağına ilerler…” diye devam etmediği gibi….kesin ve net bir mutluluk cümlesiyle bitecek kadar sıkıcı ve gizemsizdir… “ve evlenir…mutlu olurlar…kül kedisi o ülkenin prensesi olur vs..vs..”

-ya ne saçmalıyorsunuz ya….bakın…halihazırda bir işim, sürdürmekte ve sürdürecek olduğum bi akademik kariyerim, daha önce verilmiş bir sözüm, deri çizmelerim var…şimdi siz benden bu halimle 24’e kadar, ve mütemadiyen cam ayakkabılarla ve kendi seçimini yıllarca yapamamış babasının yardımı olmaksızın eş seçemeyen sizin prens dediğiniz bir yarım akılı için “bu kapalı eğri-zamanınızda” kalmamı ve metrelerce kumaşların içinde ve renklerin ve kokuların…aptallığını gizlemeye çalışan diğer kadınların arasında balo salonundan süzülerek geçmemi bekliyorsunuz doğru anlamış mıyım?

-ııııı…buna yakın bişeyler….

-telefon etmek istiyorum.

-arayabileceğiniz kimse yok…üvey anneniz ve tabi üvey kız kardeşleriniz dışında..ha bir de neredeyse unutuyordum peri anneniz var…e o da telefon kullanmıyor sanırım.. bir zahmet biraz telepatik yollar deneyin küçük hanım…..

-tanrım çıldıracağım…nefes…alıyoruz..1…..nefes…doğru nefes tekniklerinin öfke kontrolüne yardımcı olacağı bilgisi…………………….hayır ya.hayır dayanamayacağım….bakın benim zaten bir annem var! ve benim annem bunu anlayabiliyor musunuz. Ve bir kız kardeşim….üstelik şişko ve çirkin değil…ya…tanrım…peki şöyle yapsak..ben arkadaşlarımı bir arasam..hani belki böyle bir masalı devam ettirmek isteyen falan olur içlerinde…çağırırız gelirler.. bir bakarsınız…zorla değil ya..allahın emri peygamberin….prensle…of ya…

-hep böyle misiniz….bir prenses için biraz fazla agresif ve düşünceli…zamanla geçer herhalde….

—Zamanla derken?

-yani olaya bir de güzel yanından bakın…mesela hiç yaşlanmayacaksınız ve mutluluğu sonuyla sabitlenerek garanti altın alınmış bir evliliğiniz-hayatınız-masalınız olacak. Hı? Hep de olumsuz düşünülmez ki….

-Tanrım annemi istiyorum….

—evet, bak alışıyorsunuz… Biraz daha dileyin. Mutlaka gelecek peri anneniz… Azıcık da şu ocağın önünde küllerle poz verin. olacak işte. gerisi zaten akar gider.. balo..dans.ayakkabı.falan.üzülmeyin…ay bu kadar ayak diretenini de hiç görmedim…

—Çocuklar kaçta uyur?

-değişir…ama normalde 21:45te falan dişlerini fırçalayıp yataklarında olurlar…15-20dakika da masal sürer….onların soruları falan….nie prenses kaçtı? Prens ayakkabıyı kendi mi götürüyor……hımm….. bi bakalım….. 22:15te falan biter bu iş….

-hıh.işte ben de onu diyorum…..22:15’ten sonra ben de giderim….masal da biter..hı?

-olur mu öyle şey ya…. ya çocuklar bir daha dinlemek isterse masalı. “üzgünüz aradığınız prensese şu an ulaşılamıyor mu” diyeceğiz…öte yandan hala anlamıyorsunuz…dünyanın her yerinde farklı zaman dilimlerinde var olabilmeniz için sizi bu kapalı zaman eğrisine hapsettiler…saat farkı olan masal diye bir şey var mı. Tabi ki. Yok.

-her şeyi biliyorsunuz…peki lanet olası bu eğriden nasıl çıkacağım….

-………..

-……..ne!!

-peri anneyi bi deneyin..çok zor ama…

……………………………..

Bakın beyefendi kızınız masalı doğru ve olması gerektiği gibi tamamlamıyor..üstelik saçma sapan bir son yazıyor masala… “ve kül kedisi sabahın 03’ünde taxi durağına ilerler…” bir de teşekkürler peri anne teşekkürler peri anne diye gülümseyerek dolaşıyor koridorlarda….bazı arkadaşlarına büyümek ne kadar zaman alır…diye sormuş…..sanırım yardıma ihtiyacınız var beyefendi….ayrıca kızınız bu haliyle diğer kızlara kötü örnek oluyor…hatta genel olarak arkadaşlarına dememiz daha doğru olacak sanırım çünkü; onun bu davranışları etrafındaki erkek arkadaşlarının da özgüvenini zedeliyor…evlenip mutlu yuvalar kuracak bu çocuklar…yani böyle olmalı…biz bu dileğin koruyucusu olmalıyız bu çatı altında…tanrım..deri çizmeler diyor ya…….

Pulsar

Beni bekliyorsunuz ama çıkamıyorum burdan,
batık bir denizaltı gibi boylu boyunca yatıyorum
yatağımda
Azınlık raporları yolluyorum
bezginim, baygınım, sıkkınım
Beni bekliyorsunuz ama yeterince güçlü değil
niyetiniz
kovalar dolusu pulsar dökülsün ki
ciddiyim
Bir nötron kadar yansızım
nötrino kadar yalnız!
Kulağıma kadar ulaşıyor kalbinizin atışları
zorlamak istemem, duymaksızın yakarışları
Bir ok atımı uzaktasın sadece biliyorum,
dur söyleme zahmet etme
varlığımın cidarları sızlıyor
sen hala bekliyorsun,
toz olmadan önce, rüzgardan önce gel
sahte haberlere kanmıyoruz artık
herşey dile geldi baksana
gel, gerçekten toz olmadan gel.

S.A

19.11.2009 – Beylerbeyi

 

http://en.wikipedia.org/wiki/Neutron_star

Herkese nasip olmaz!

Habib Baba, 4. Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah
dostlarındandır. Yaşlıdır, fakirdir, gariptir. Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir. Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda Erzurum’dan İstanbul’a gelmiştir.
Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider…
Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak… Bedenini de ruhuna denk kılmaktır. Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.

‘Bugün’ der, ‘Sultan Murad’ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.’

Habib baba üzülür… Rica, minnet eder, yalvarır…

‘Ne olursun’ der, ‘kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil döker.Hamamcı ehl-i insaftır… Dayanamaz… Kabul eder… Hamamın en sonundaki odayı göstererek ..

‘Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.’

Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar…

Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir.
Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü
fakirdir… Ama sadece görünümü… İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad’dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.

‘Hele bir bakalım’ demiştir, ‘bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?’

Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir. Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır.. .

Hamamcı vezirler der almak istemez… Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir… Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:

‘Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir
yanına… Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın… Ve ekler: ‘Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler. ‘

Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce
yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır. ..

Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır.
Biraz kirlenmiş gibi gelir ona… Allah hikmeti gereği dostuna, o
yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham
etmemiştir…Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:

‘Evladım’ der, ‘Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir
keseleyivereyim. ‘

Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz
duyar… Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.

Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: ‘Buyur baba’ der,
‘ellerin dert görmesin’ Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı
çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad’ın sırtını bir güzel keseler… Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin
kölesidir.

‘Baba’ der, ‘gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.’

Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;

Olur evlad’ deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar…

‘Baba’ der, ‘görüyormusun şu dünyayı… Sultan Murad’a vezir olmak varmış… Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi…’

Habib baba Sultan Murad’ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile
bırakmaz, kendi hükmünü söyler… Sultan Murad’ın Habib babadan
duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:

‘Be evladım’ der, Habib baba, ‘Sultan Murad dediğin kimdir?
Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad’a keselettirir. ..’