Derin IQ Soruları

KaplumbagalarKaplumbağa Toplantısı

Her kenarı 100 metre olan kare biçimi bir toprağın dört köşesinde birer kaplumbağa yaşıyor. Bunlar buluşup toplantı yapmaya karar veriyorlar. Aynı anda birinci kaplumbağa ikinciye, ikinci üçüncüye, üçüncü dördüncüye ve dördüncü birinciye doğru yürümeye başlıyor. Her birinin hızı dakikada 1 m.

Kaplumbağalar nerede ve ne zaman sonra buluşur?

Solucan ve Araba

Elimizde 1 metre boyunda olan ve sonsuza dek gerip uzatabileceğimiz özdeş bir lastik ip var. Bu ipin A ucunu bir duvara bağlıyoruz. B ucunu da bir arabaya bağlıyoruz. A ucuna bir solucan yerleştiriyoruz. Solucan ipin B ucuna doğru gidiyor. Saniyede 1 milimetre yol alıyor.

Solucan 1 saniye süreyle gidince duruyor. Solucan durunca araba lastik ipi çekerek B ucunu 1 metre ileriye götürüyor ve duruyor. Araba durunca solucan yine 1 saniye süreyle gidiyor ve duruyor. Solucan durunca araba lastik ipin B ucunu yine 1 metre ileriye götürüyor ve duruyor. Ve bu olay hiç durmadan böyle tekrarlanıyor.

Solucan lastik ipin B ucunu yakalayabilir mi?

Yakalayamazsa neden?

Yakalarsa ne zaman yakalar.

Azanyum ve Sazanyum

Evrenin gizemli bir yerinde Diven diye bir gezegende Azanyum ve Sazanyum adlı iki türlü yaratık yaşıyordu. Her yılın son günü her Azanyum, bir sazanyum ve bir azanyum yaratacak şekilde bölünüyordu. Bir sazanyum ise bir azanyum iki sazanyuma bölünmekteydi. Bu gezegende hayatın tek bir azanyum ile başladığı bilinmekteydi.

İncemeler şunu gösterdiki Sazanyum/Azanyum oranı 5/3 ü aştığında bu gezegende yaşam son bulacak. Sizce Diven gezegeninde yaşam bir gün son bulur mu?

(Bu arada bölünen Azanyum ve Sazanyumlar yaşamaya devam ediyor)

Pislik, sandığımız kadar kötü bir şey değil

“…Ama çöp, zannettiğimiz kadar kötü bir şey değil. Çünkü ben steril hayatların çok tehlikeli olduğunu, faşizme açılan kapı olduğunu düşünüyorum. Yani bir sürü insanı ayıklayan steril zihniyetlerin ve bunu pompalayan yaşam anlayışının sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Onun için yapılması gereken şey birinci olarak hem okuru hem kendimi içerideki pislikle yüzleştirmek ikinci olarak da pisliğin zannettiğimiz kadar pis bir şey olmayabileceğine dair bir soru işareti atmak.”

Elif Şafak’ın Bit Palas romanıyla ilgili yaptığı röportajda yukarıdaki sözlerini okuyunca “İşte bu!” dedim. Çünkü ben de her zaman şikayetçiydim aşırı steril bir yaşamdan. Bunu Jorge Luis Borges de çok daha önce görmüş olmalı ki “Eğer” adlı efsanevi şiirinide aynı şeyden şikayet ediyordu:

” Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya, ikincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum ilkinde olmadığım kadar. Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.”

Elif Şafak’ı ve Borges’i alt alta toplayınca, ben de “elde” olarak buna katılınca kesinlikle steril yaşamın çok da iyi bir şey olmadığı çıkıyor ortaya. Bu tür bir yaşam tarzı, keskin duvarlar örüyor insanlar arasına. Ayrıca steril yaşamın sağlık açısından da her zaman yararlı olmadığı anlaşılıyor. Hastalığa da en çok ve en çabuk onlar yakalanıyor. Bu yüzden sokaktan ve tabiiki de pislikten alıkonulan zengin çocukları daha çabuk hastalanırken, yalınayak sokakta dolaşan, çöpleri karıştıran fakir çocuklar çok daha sağlıklı bir yaşam sürmektedirler. Ayrıca hayat sokakta devam ediyor en çok. Bu yüzden sokaktan koparılan çocuklar, ilerideki yaşamlarında sokaktaki hayata uyum sağlamakta güçlük çekiyorlar ve evlerine kapanmayı tercih ediyorlar.

Steril ve aşırı güvenli bir yaşam fanatikleri bir de bu açıdan düşünseler diyorum ben.

Ben Söverim

Siz okudunuz mu bilmiyorum, ama bu sitenin kurallarından biri de sövmenin yasak olması.

Ama ben söverim.

Niye söverim peki?

Ben küfürbaz biri miyim? Ağzım çok mu bozuk?

Değil, hiçbiri değil! Ben küfürbazlığa karşıyım; ama bu karşı olmam beni sövmekten geri koymaz. Yani diyorum ki, sövmek ayrı bir şey, küfürbaz olmak daha ayrı. Küfürbazlığı size uzun uzun anlatacak değilim; hatta hiç anlatmayacağım. Eğer yazımın sonuna dek okuma dirayetini gösterirseniz, bunu zaten öğreneceksiniz demektir.

Hele bir anlatayım önce neyin ne olduğunu, siz de bana hak verecek ve hatta benimle beraber siz de söveceksiniz. Ve artık siz de kabul edeceksiniz sövmenin o kadar da kötü bir şey olmadığını; bunun da ötesinde gerekli bir şey olduğunu… Evet, gerekli diyorum; gerekli bir şey olduğu sonucuna siz de varacaksınız.

Geçenlerde Hürriyet gazetesinde Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını okuduktan sonra, bir kez daha inandım sövmenin hiç de kötü bir şey olmadığına.

İsterseniz size de anlatayım:

Özkök, küçük bir çocukken İzmir’de babasının küçük matbaasının bulunduğu Küçük Demir Han’dan çıkar. Tuhafiyeciler çarşısını geçip sola döner. İleride sağ tarafta, üzerinde “Umumi tuvalet” yazılı kapıdan girer. Boş kabinlerden birinin kapısını açarak üzerine kapatır. Kapalı kabinde bir süre düşünür, sonra duvarlara doğru konuşmaya başlar.

Ses tonunu çok iyi ayarlamıştır. Ne dışarıdan duyulacak kadar yüksek, ne kendinin işitemeyeceği kadar alçak… Aslında konuşmuyor, küfrediyordu. Kimseye kızgın değildi. Kimseye öfkelenmemişti. Sadece küfredebileceğini kendi kendine ispat etmeye çalışıyordu.

Yani sövmek, ya da küfretmek (küfürbaz olmak yine değil, dikkat!) bir çok duygu gibi çocukluktan gelen bir şey. Ama ben size bunu pedagojik yönleriyle anlatmayacağım; o işi uzmanlarına bırakıyorum. Ben sadece herkesin, özellikle de erkeklerin içinde sövmeye karşı bir meyil olduğunu ve bunun da çok doğal bir dürtü olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Peki erkekler söver de, kadınlar sövmez mi? Kadınlar da söver, bunu bilmeyen yok, elbette erkekler kadar değil, ama yine de söver.

Ancak konuyu dağıtmadan bir ayrıntıya girmek istiyorum ki burada, kadınlar ilginç bir şekilde sövülmek ister; tabii kendilerine sövenin yalnızca erkekleri, sevgilileri tarafından olmak şartıyla. Burada da kadının bilinçaltı derinliklerine girmeyeceğim yine; ama onların böyle bir şeyden çok hoşlandıklarını belirtmekle yetineceğim. Benim sevgililerim hep kendilerine sövmemi isterdi örneğin; onu demek istiyorum ve belden aşağı okkalı küfürlerim karşısında gözlerinde şimşekler çakar, zevkten dört köşe olurlardı. Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar, daha fazla ayrıntı beklemeyin benden.

Ben asıl niye sövdüğümü açıklamak istiyorum; ama sanki birileri kalemi elimden alıyor ve sövmenin diğer erdemli yönlerini anlatmaya başlıyor. Ama onları bertaraf ederek nihayet konuya gireceğim.

En iyisi niye sövdüğümü anlatan bir örnekle başlayayım, ardından nasıl olsa kendiliğinden gelir.

Geçtiğimiz günlerde arabamla kırsal bir bölgede asfalt yolda ilerlerken, yolun içinde bir karaltı gördüm; bazı araçlar da yavaşlayarak bakıyorlardı hatta. Ben de hızımı iyice azaltarak o karaltının yanına vardım.

Aman Allahım! Bir de ne göreyim! İrice bir kaplumbağaydı, ama çarpılmış, çiğnenmişti. İşte orada Allah ne verdiyse, bastım küfürü. Ulan şerefsizler, görmediniz mi kocaman kaplumbağayı? Üstelik benim rumuz adaşım bu! Nasıl kıyarsınız be vicdansızlar!

İndim aşağı, kaplumbağayı yerden kaldırdım. Üstü tamamen açılmış, içine çökmüş, diğer kabukları da yerlerinden çıkmıştı. Hayvan henüz canlıydı daha. Başını yavaş yavaş sağa sola oynatıyor, bakışları ise “N’aptınız böyle bana?” der gibiydi.

Yolun hemen dışına, otların arasına usulca bıraktım adaşımı. Ve insanlar adına özür dilerim ondan.

Ve ölüme terk ettim onu.

Şimdi haksız mıyım o hayvancağızı ezenlere en okkalı küfürleri ettiğim için?

İkinci örnek ise çok uzaktan değil, yine aynı yol üzerinden. Onu da anlatayım:

Malum kırsal bölgelerde hâlâ hayvanla taşımacılık yapılıyor. Ancak insanoğlunun açgözlülüğü ve acımasızlığı her yerde olduğu gibi burada da, bu uçsuz bucaksız bozkırda da mevcut. Çetin doğa koşullarıyla sadece insan kendisinin mücadele ettiğini sanıyor, ama hayvanların da aynı mücadeleyi verdiğini neredeyse unutuyor.

Aynı gün ve aynı yol üzerinde arabamla seyrederken eşekle odun taşıyan köylüleri gördüm. İki köylü, iki eşeği önüne katmış, sırtlarına da dağ gibi odunlar yüklemişlerdi. Yanlarına yaklaşıp da eşeklerin adımlarını zoraki ve titreyerek attığını görünce kan beynime sıçradı. Eşekler ha çöktü, ha çökecekti. İşte o zaman yine patlamışım… Bastım küfürü yine. Ulan ibneler, o odunları sizin sırtınıza yüklemek lâzım. Hiç mi Allah korkusu yok sizde?

Tekrar soruyorum şimdi size; haksız mıyım sövmekle? Peki benim yerimde siz olsaydınız, sövmez miydiniz?

Kimisi günah diyor sövmeye. Ben yerinde yaptıktan sonra günah olduğuna da inanmıyorum. Nasıl ki nefs-i müdafa durumunda adam öldürmek bile meşru ise, yerine göre sövmek de o kadar meşru ve gereklidir.

Hem şu malum hikayeyi belki siz de biliyorsunuzdur. Ama ben bilmeyenler ve hâlâ sövmenin kötü bir şey olduğunu zannedenler için son bir örnek olarak anlatmak istiyorum:

Vaktiyle çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Kendisine yakıştırılan küfürbazlığa tahammül edemez hâle gelince soluğu bir tekkede almış. Durumu tekkenin şeyhine anlatıp yardımını istemiş. Şeyh de bir avuç bakla tanesini getirterek küfürbaza demiş ki:

  • Şimdi bu bakla tanelerini al. Birini dililnin altına, diğerlerini de cebine koy. Konuşmak istediğin zaman bakla diline takılacak, sen de küfretmeme isteğini hatırlayıp o anda söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin. Bakla ıslanıp da erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir baklayı dilinin altına yerleştirirsin.

Adam, şeyhinin dediğini yapmış ve diline hâkim olmaya olmaya başlamış. Şayh de adamı bir yere giderken de yanından ayırmazmış.

Yağmurlu bir günde geçtikleri sokakta bir evin penceresi hızla açılmış ve genç bir kız başını uzatarak biraz beklemelerini istemiş. Onlar da uzun süre beklemişler. Ne olduğunu merak edip kapıyı çalacakları sırada genç kız tekrar pencerede görünerek biraz daha beklemelerini istemiş. Uzun süre yağmur altında kalmaktan sırılsıklam ıslanmışlar. Küfürbaz söylenmeye başlamış.Tam o sırada genç kız pencereden aşağıya seslenmiş:

  • Gidebilirsiniz artık.
    Şeyh merak ederek sormuş:

  • Evladım, bir şey yoksa bizi niye niye beklettin?
    Kız da cevap vermiş:

  • Sebepsiz bekletmedik. Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur, horoz çıkarmış. Annem sizi geçerken gördü de yumurtaları kuluçkaya koydu.

Şeyh, bu münasebetsizlik üzerine küfürbaza dönerek seslenmiş:

  • Çıkar oğlum ağzından baklayı!

Gördünüz mü şimdi? Demek ki yeri geldiği ve hak yerini bulduğu zaman, şeyh bile cevaz vermektedir sövmeye. Hatta öyle ki bu “çıkar ağzından baklıyı” sözü de bir deyim haline gelmiş böylece.

Anladınız mı şimdi?

Bu yüzden, ben söverim arkadaş!

…….
Bu yazı Kaplumbağa tarafından 2007 yılının -şimdi hatırlayamadığı- herhangi bir gününde yazılmıştır.

Duvar Ustası

“Canım sevgilim” diyerek başlamayı ne çok isterdim sana, biliyor musun bitanem? Ama ne yaparsın ki, başkasına ait olan bir bahçedeki gülsün sen.

Ne yapayım yani? Sevdiğim gül bir başkasının bahçesinde diye vaz mı geçeyim ondan, sırtımı dönüp gideyim mi?
“
Aslında böyle bir gücüm olsaydı, hiç beklemez çekip giderdim; ancak ayaklarıma, bir de kalbime ne zaman sözüm geçti ki?

Bu yüzden, dokunmadan da sevmesini öğrendim ben. Bahçenin çitlerine varıp da oradan gülü seyretmeyi ve sevmesini öğrendim. Bahçeye girmeden, ama çitlerden… Ve güle zarar vermeden, onu incitmeden…

Uzun yıllar önce odama siyah beyaz bir resim asmıştım. O resimde de âşık bir genç vardı ve bir bahçenin çitine vararak, çitten dışarı sarkan ve ellerini o adama uzatan bir kadının ellerini öpüyordu.

Acaba sevdiklerimin, hep başkasına ait bahçelerde olacağına mı işaret ediyordu ta o zamandan o resim? O siyah beyaz resimdeki ben miydim? Ya eller? Ellere düşkünlüğüm de, el fetişisti olmam da o resimle mi başlamıştı? Kim bilir?

Senin miydi yoksa o resimdeki eller de? Sen miydin o çitlere gelen? Masum ve utangaç bir şekilde sevdiğine ellerini uzatan?

Bazen niye kör olur insan sanki? Başka gülleri niye görmez de başkasına ait bir bahçenin etrafında dönüp durur?

Ama güller de çeşit çeşit değil midir? Her gülün kırmızısı bir ayrıdır? Kimi güller kan kırmızıdır; ve ateş kırmızısı…

Niye ateş kırmızı tüm güller illa da başka bahçelerde yetişir ki? Niye her birinin başında bir bekçi?

Ve ben niye hep geç kalmaktayım böyle? Hep çitlerde olmak mı benim görevim? Duvar ustası mıyım yoksa ben? Meyveleri niye hep başkaları toplamakta, gülleri niye hep başkaları koklamakta?

Ama…

Sen yine de bakma bana. İçimdeki ağlayan bu çocuğa da…

Ben yine razıyım her gün senin bahçene gelmeye; çitlerin ardından seni gözlemeye.

Aslında duvar ustası olmak hiç de kötü olmasa gerek.

Sustum işte; ağlayan çocuğu da susturdum.

Kızma ne olur bana! Birazdan giderim.

Sonra yine gelirim.
Yeter ki sen hep orada, o bahçede ol.

Sabırla ve hüsnü kabulle beklerim ben o duvarda.

Ağladığımı da sen görme; istemem ; üzülme.

Bir tek güneş görsün beni; ısıtsın üşüyen bedenimi.

Bir de rüzgâr görsün;

Getirsin kokunu.

…………..
Bu yazı/mektup Kaplumbağa tarafından 31 Aralık 2009 günü sabaha karşı uyku tutmadığı için yazılmıştır.

Hadi ne duruyorsun, öpsene kızı!

Kimi zaman yolda sokakta, ya da hayatın herhangi bir anında karşımıza çıkan bir görüntü bizi yerimize mıhlar ve o an zaman durur sanki. Eğer bir fotoğrafçı isek hiç düşünmeden deklanşöre basıverir ve akıp giden zamanın elinden o anı çekip alırız.

O kadar özel olur ki durduruvermek istediğimiz bazı görüntüler, işte o zaman o görüntütünün hiç bozulmamasını öyle çok isteriz ki… Hele yanımızda bir görüntü dondurma/fotograf makinesi yoksa, biraz sonra o görüntünün/enstantanenin kaybolacak olması düşüncesi bizi mahveder. Ve biz o enstantaneyi ömür boyu unutamadığımız gibi, o kareyi ölümsüzleştiremediğimiz için de kahroluruz.

Yıllar önce Hatay’dan Kilis’e giderken karşıma çıkan böyle bir görüntüyü ölümsüzleştiremediğim için hâlâ kahrolurum meselâ. Çamların arasından kıvrılarak akan yolda ilerlerken birden karşıma çıkan iki kaplumbağayı bu yüzden unutamıyorum. İki kaplumbağa asfalt yolun tam ortasında çiftleşiyordu bu unutamadığım görüntü içerisinde. Gerçi şimdiye dek pek çok kez kaplumbağaların çifleşmesini görmüştüm; ama bu başkaydı; çünkü sıradışı bir yerdeydi; sıradışı olan bir şey ise asla unutulmuyordu.

O kaplumbağaları çekebilseydimeğer, eminim ki ödül bile alırdı bu fotoğraf. Hele gazetelerde şu başlıklarla yayınlandığını düşünüsenize bir:

“Şimdi aşk zamanı!”

“Stop! Yolda aşk var!”

“Aşk her yerde.”

Bunun kadar olmasa da, benzer bir görüntüyü de geçen hafta yaşadım. O görüntüyü de unutuabileceğimi hiç sanmıyorum:

Mecidiyeköy’den Taksim’e doğru yürürken, devasa bir akvaryum olarak gördüğüm İstanbul’un sokaklarındaki yaşamları, yaşamalanlarını, insanları gözlemliyordum. Yurdumuzun hemen bir çok şehrini, bir çok başka akvaryumlarını görmüş biri olarak bu İstanbul denen yer özellikle ilgimi çekiyordu. Burada bir çok yerdekinin aksine hayat statik değildi ve çok renkli, çok akışkandı.

Şaşkın şaşkın, biraz da aptalca yürürken işte o görüntüye rastladım. Akşamın alacakaranlığında, bir otobüs durağında karşıma çıkmıştı bu görüntü.

Kalabalığın arasında uzun boylu, kirli sakalları olan bir gençti görüntüme giren kişilerden biri. Yanında, kendisinden oldukça kısa olan yine genç bir kız vardı ve konuşuyorlardı. Ama bu enstantaneyi öne çıkartıp unutulmaz yapan ve geri kalan tüm kalabalığı silip görüntümden atmama neden olan ise küçük bir ayrıntıydı.

Sevgili oldukları her hallerinden anlaşılan bu görüntüde, genç kız başını alabildiğince geriye atmış, sevgilisinin gözlerinin içine bakıyordu. Delikanlı da aynı sevgi dolu bakışlarla kıza doğru hafifçe eğilmişti; eminim ki öpüşmek üzereydiler. İşte o anda yanımda makina olsaydı hiç düşünmeden deklanşöre basardım; üstelik belki alacağım tepkiye bile aldırmadan.

Bu görüntüyü belleğimdeki ölümsüz kareler arasına atan ise ne iki sevgilinin orada olması, ne de öpüşecekmiş gibi olmalarıydı; gençkızın başını alabildiğince, neredeyse boynu kırılacakmışçasına geriye atarak o gence bakmasıydı.

“Hadi ne duruyorsun, öpsene kızı!” diye haykırdım bu yüzden içimden.

Tüm ısrarlarıma rağmen yanlarından geçip gitmekte olduğum o birkaç saniye içinde öpüşmediler. Ama eminim ki bir başka yerde o genç beni duymuş ve öpmüştür kızı.

Yine de o görüntü her gözümün önünde geldğinde aynı sözcükler dökülür dudaklarımdan:

“Hadi, öpsene kızı!”

Bu yazı 15/12/2009 tarihinde Kaplumbağa tarafından yazılmıştır.