Kayıp sular…

En çok Stephen King okuyan en büyük abla kardeşleri üzerinde de sevgisiyle büyük bir etki bırakıyordu.

Aynı etkiyi geçtiğimiz günlerde Maraş’ta ölüme giderken de göstermiş ve dört kız kardeş birlikte suya atlayarak ölümün soğuk koynuna girmişlerdi.

Yine bugünkü haberler de bir annenin iki kızını da yanına alarak birlikte köprüden atlayarak ölümü seçtiğini yazıyordu.

Her iki olayın kahramanları da Doğu’dandı. Öldüklerinde Doğu’da olmasalar da Doğu’nun kadın üzerindeki öldürücü baskısı gittikleri hiçbir yerde onları rahat bırakmamıştı.

Maraş’ta en büyük ablayı bir gün önce birileri istemeye gelmişti, ancak abla istemediği biriyle evlenmek istemiyordu. Nasıl isteyebilirdi ki, okuduğu King’in kitaplarında anlatılan hayatlardan ne kadar uzaktı öyle! Yine aynı kitaplar, istenilmeyen şeylere karşı mücadele edilmesi gerektiğini söylemiyor muydu? Üstelik izledikleri aşkı anlatan bu kadar filmler, bu kadar şarkılar varken…

Ama ne yapabilirlerdi ki kendileri? Kadın başlarına, arkalarında törenin bunca ağır baskısı varken üstelik…

Dört kardeş de tepeden tırnağa siyahlar giyerek ölüme yürürken Stephen King okuyan abla acaba ne düşünüyordu? Bu siyah siyah giysilerle ölüme ne kadar yakıştıklarını mı? Yoksa King’in kitaplarındaki bir karakteri mi canlandırdıklarını düşünüyordu o anda?

Düşledikleri gibi bir hayat yaşayamasalar da düşledikleri gibi bir ölüm müydü seçtikleri yol?

Hem büyük abla, hem de çocuklarını suya atan anne, tek başlarına değil de niye kendilerini sevenleri de ölüme sürüklemişti? Tek başlarına ölüme gidemediklerinden, geride kalanların ayaklarına bağ olduğundan mıydı, yoksa o sevdiklerini acılar içinde bırakmak istemediklerinden miydi? Yüreklerinde taşıdıkları sevgi ve şefkat, sevdiklerini geride bırakmaya izin vermiyordu, öyle mi? Sırf sevdiklerinden dolayı onları da kendileriyle birlikte ölüme taşımak… Ölümüne sevmenin bir başka tezahürü müydü bu?

Bütün bu soruların cevabını genç annenin geride bıraktığı şu mektup ne kadar vermekte peki:

“Bir gün kalabalık gelecekler benim cenazeme. Beni ağıtlarla uğurlayacaklar, bir garip yolcu gibi. Elbisem beyaz olacak çünkü ben ölü olacağım. Gönlümce bir gün yaşayamadım. Sarmış etrafımı çıkmaz sokaklar. Gönlümce bir gün yaşamadım felekle bir gün olsun barışmadım. Sarmış etrafımı çıkmaz sokak. Kendime göre bir yol bulamadım. Tanrım benim ne günahım var? Şu yalan dünyada yaşayamadım, gençliğimi yaşayamadım, yaşayamadım.”

Bu cümleleri yazan biri de okuyan birine benziyor mu?

Ah, okumak zararlı işte böyle? Okumak bilinci açıyor ve yaşamdan beklentileri arttırıyor. Okumak, sıradan olmayı engelliyor ve koyunların/kuzuların sessizliğini bozuyor.

Sürü ürküyor ve darmadağın olarak her biri bir yere gidiyor; kimini kurt yiyor, kimi de sulara kapılıp gidiyor.

Hâlbuki o kadınların okumamaları gerekirdi; bilinçleri açılmamalı, sevgiyi tanımamalıydılar. Tehlikelerle dolu uçurumların tepesindeki çiçekler gibi kavruluveriyorlardı işte böyle.

Peki, ölüm için suları seçmek niyeydi?

Günahlarından arınmak için diyemeyeceğim; çünkü sevgiyi arayan bir yürek günahkâr olamazdı. Suda ölmek en kolay olduğu için miydi; ama olur mu, hangi ölüm kolay olurdu ki? Ölüm, ne de olsa ölümdü işte…

Akıp giden suya atlayarak düşlerindeki denize mi ulaşmak isterler bilmem ki…

Bilmiyorum.

O suların da, o suya atlayanların da nereye gittiğini bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey varsa, o da, içimden akan sular da o sulara karışmakta…

Bu bir Ceyda Görk şiiridir.

cân-ü gönülle bekleriz____

revnaklı şadırvanların
revaklarına bir bak yarim
işte oralarda bir yerde gizlidir hikayemiz
o hiç yaşanmamış
o hiç bizim olamayan mazimiz

hu çeken güvercinlerin zikrini
on sekiz kurşuni kubbede biriken asırların ihlasıyla dinleyen
ve dört sülün minaresiyle o muazzam külliye şahit ki
kul aşkından
ve bu aşkın vuslatından azâdeyiz

hayli demdir biz
unutulmuş birer fî tarihiyiz

ipek seccadelerin alın izlerinde
gümüş imameli kehribar eskisi
belki de çoktan kopup dağılmış
gül kokulu tespihleriz

ah sevdiğim
hatırlanmaz bir daha esâmemiz

çinilere lâlezar arası
lâm-elif düşüren ellere emanettir ismimiz

bir yer var ki
kaimdir hemzemiz
ne susar üstün’ümüz
ne küser esre’miz

ne buyurmuş Resulüne Kelâm-ı Kadim’in “BAKARA”sında Rabb-il Âlemin”

“””Yemin olsun ki !
Sizleri korku ve açlıkla,
Canlardan, mallardan, ürünlerden, rızıklardan eksiltme türü bir şey ile
Mutlaka imtihan edeceğiz…
İnananlara müjdele…!”””

inandık iman ettik yarim

sen bende can yarısıydın
gidişinle
git gide çoğaldı eksilmemiz

serzeniş değildir
şekvâ etmeyiz
sabrın sükûnetidir tesellimiz

rûz-u mahşere kalmışsa
kavuşmak tesellimiz
ben razıyım

bekleriz efendim

tevekkülle
cân-ü gönülle bekleriz…

Ceyda Görk___26eylül2009__20.42

(şiir içinde geçen ayet, Bakara Suresi 155.ayettir)
-Hemze- =Arap alfabesinde, lâm-elif harflerinin telaffuzunda yazılımında, tek başına elif veya lâm veya ikisi birden lâmelif olarak görülen ve çok küçücük olarak büyük yazılan lâm-elifin üzerine konan bir özel işaretin adıdır.

Üstün ve Esre =Hemze nin harf altında veya üstünde olmasına göre, harfin kısa veya uzatılarak okunması demektir…

(Kanunî Bertan Üsküdarlı’nın sevgili eşleri olan Ceyda Görk Hanımefendinin bu bu şiirini aşağıdaki bağlantıda kendi sesinden de dinleyebilirsiniz arkadaşlar. Kaplumbağa)

http://www.edebiyatdefteri.com/siir/278781

Demedim mi?

Demedim mi?

Oraya gitme demedim mi sana,
seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben’im?

Bir gün kızsan bana,
alsan başını,
yüz bin yıllık yere gitsen,
dönüp kavuşacağın yer ben’im demedim mi?

Demedim mi şu görünene razı olma,
demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben’im asıl,
onu süsleyen, bezeyen ben’im demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi sana?
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,
senin duru denizin ben’im demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben’im,
senin kolun kanadın ben’im demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin,
demedim mi soğuturlar seni.
Oysa senin ateşin ben’im,
sıcaklığın ben’im demedim mi?

Türlü şeyler derler sana demedim mi?
Kötü huylar edinirsin demedim mi?
Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?
Yani beni kaybedersin demedim mi?

Söyle, bunları sana hep demedim mi?

Mevlana Celaleddin Rumi

Sevgili Mevlânamızın pek çok güzel sözü, şiiri var; ancak kimileri bizi daha derinden yakalar. Belki bu da o anki ihtiyacımza göre değişmektedir. Ama böyle de olsa her ihtiyacı karşılayan bir ilaç mutlaka onun ecza dolabında mevcuttur.

Biraz önce bir arkadaşa şunları yazmıştım:

“Arayış içerisinde olan bir insanın yolu eninde sonunda Mevlâna’ya çıkacaktır; eğer o olmasaydı yollar birbirine dolaşacak ve belki de kaybolacaktık biz.”

Hele Mevlânamızın şu sözüne ne demeli:

“Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz.
Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi, yontulmayı göze almalıdır.”

Ah, sevgili Mevlânamız olmasaydı eğer, ne kadar eksik kalacaktık biz!

Onsuz ne kadar eksik olacaktı alem; denizler ne kadar kuru, aşklar ne kadar içi boş…

Ben Bir Günah İşledim

Bugün penceremde vızıldayan bir şey gördüm. Baktım; bir arıydı bu. Camdan dışarı çıkmaya çalışıyor, ama bir türlü çıkış yolu bulamıyordu.

Kapalıydı pencere. Kim bilir, nasıl girmişti içeriye? Belki de pencerenin açık olduğu bir zamanda girmişti, şimdi ise çıkamıyordu.

Yardım etmek istedim. Açtım pencereyi, ama yine de arı aynı camda vızıldayıp duruyor, açtığım pencere kanadına gelmiyordu.
Göremiyor muydu yoksa? Bazen evdeki kedi bile atılan bir yiyeceği görmez de burnuna sokacak kadar yaklaştırırız ona.

Dayanamadı yüreğim camdaki arıya ve yardım etmeye karar verdim; hatta arının elimi sokmasını da göze alarak.
Parmağımın ucuyla açık pencereden tarafa ittirdim. Olmadı. Bir kez daha denedim. Sanki çıkmak istemez gibiydi. Üçüncü denememde, açık pencerenin önüne ittirebilmiştim; ancak sanırım ittirme sırasında parmağımın ucunda yaralanmış olmalı ki, arı uçamadı. Ve kanadı üzerinde yere çakılan bir helikopter gibi dönmeye başladı. Düzelteyim dedim, yine olmadı.
Biraz sonra da öldü.

İyilik yapmaya çalışmam onu öldürmüştü.
Özür diledim, pişman oldum; ancak iş işten geçmişti.
Ve sorguladım kendimi: İyilik yapmamalı mıydı? İyilik zannettiğim şey, onun için kötülük müydü?

Bununla ilgili değişik anılar canlandı gözümün önünde:

Bir tanesi şuydu:

Birkaç yıl önce küçük bir yerleşim yerinde arabamla ilerlerken, bir kuş geldi, arabama çarptı. Aynadan baktığımda kuş yerdeydi; ölmüştü besbelli. Yüreğim kanadı; ama ne yapabilirdim ki?

Beş dakika kadar sonra aynı yoldan geri dönmem gerekti. Dönüşte en azından o kuşu yerden kaldırayım diye düşündüm. Ama kuş yoktu. Sağa sola bakındım; ilerdeki bir kedinin ağzında gördüm.

Şimdi ben ne yapmıştım, bir kuşun ölümüne sebep olmuştum; ama öte yandan bir kedinin karnı doymuştu. Üzüntü ve mutluluğum birbirine karıştı.

Gözümün önünde canlanan bir diğer anımsa şuydu:

İlkokul birinci sınıfa gidiyordum. Teneffüse çıkmıştık. Tekrar ders zili çaldığında ilk önce ben girdim sınıfa. En ön sırada oturan bir kız öğrencinin kalemliği yere düşmüştü. Kalemliğin ağzı tam örtülmemiş olmalı ki birkaç bir şey de etrafa saçılmıştı. Eğilip onları yerden topladım. Tam yerine koyuyordum ki kalemliğin sahibi o kız öğrenci geldi. Beni o şekilde görünce “Sen benim kalemlerimi çalıyordun!” diye bağırmaya başladı.

O küçücük yaşımda, yaptığım iyiliğin karşılığında böyle bir suçlamayla karşılaşmak benim küçücük kalbimi çok yaralamıştı. Bu yaşımda bile ne zaman bir kalemlik görsem, hep bana bağıran o kız öğrenci gelir gözlerimin önüne.

Anlattığım yukarıdaki olay ve verdiğim iki örnek arasında elbette faklılıklar var; ama ortak yönler de var.
Hâlâ penceremin önünde cansız bir şekilde yatan arıya bakarken nedense bunları düşündüm. Anılar ve düşünceler birbirinin içine geçti.

Kısadan hisse diyerek bir yorumda bulunmak istemiyorum. Ama şuna ahdettim ki, bir daha pencerede vızıldayan hiçbir canlıyı kurtarmayacağım.

Bak şimdi, şimdi de pencereden kurtulmaya çalışın kuşlar geldi gözlerimin önüne. Onlar ne olacak peki?

Ne olursa olsunlar! Anlatmayacağım işte!

O arının ölüsü de orada kalsın!

İnsan için neresi gurbet?

İlahi aşkı ararken sûfi bir grubun peşine düşerek Konya’ya gelen ve burada aradığı aşkın yanı sıra mecazi aşkı da bulan Silvia, memleketini pek özlemediğini, buraya farklı bağlarla bağlandığını, buralardan ayılmanın kendisi için artık çok zor olduğunu söylemektedir.

Bırakın Arjantin gibi başka bir ülkeden gelmeyi, Türkiye içinde bile doğduğumuz şehirden farklı bir şehirde yaşadığımız zaman kendimizi gurbette hissediyorsak, Silvia’nın bu duygusunu ve ardındaki besleyici gücü sorgulamak gerek diye düşünüyorum.

İnsan için neresi gurbet gerçekten?

Hep bir arayış içerisindeyse insan, bulunduğu yer, doğduğu yer de olsa gurbette sayılmaz mı?

İnsanın aradıklarını bulduğu ve huzura kavuştuğu yer, dünyanın öte başı olsa da, orası ne kadar gurbet sayılır peki?

Arayan için, bir ırka mensup olmak, bir ülke vatandaşı olmak neyi ifade eder peki? Özgürlüğü kısıtlayan bir zincir değil mi?

İşte bu yüzden her gün dünyanın bir yerinde uyumak istiyorum ben. Bir gün Asya’da Sarı Nehir’in kıyısında bir kulübede, bir gün Güney Amerika’da, bir gün Afrika’da bir yerli kabilenin çadırında, bir gün İzlanda’da bir balıkçı, bir gün Sibirya’da buzları kırarak balık yakalamaya çalışan biri olarak güne başlamayı bu yüzden arzu ediyorum ben. Tüm insanlar kardeşse eğer, onlarla birlikte niye olmayayım; acılarına, sevinçlerine niye ortak olmayayım.

Ah, bak işte; Orhan Veli de bu özlemini şöyle dile getiriyordu yıllar önce.

HOY LU-LU

İsterim benim de acaip isimleri
Hiç duyulmamış zenci arkadaşlarım olsun.
Onlarla Madagaskar limanlarından
Çin’e kadar yolculuk yapmak isterim.
İsterim içlerinde bir tanesi
Vapurun güvertesinde, yıldızlara karşı
‘Hoy lu-lu’ şarkısını söylesin her gece.

Ve bir gün ansızın bir tanesine
Rastgelmek isterim
Paris’te…