Kleopatra’nın Dirilişi 2

Ve Müslüman olarak Zeyna Muhammed adını alır 51 yaşındaki büyükanne Jane Felix-Brown.

Kadın çok akıllı… Sadece Kleopatra olmakla kalmaz, mitolojik savaşçı prenses Zeyna’nın adını da alır. Bu şekilde mitolojik bir gücü de kendinde barındırmış olacaktır. Zeyno deyince de, elbette yine savaşçı Amazonlar gelmektedir akla.

Evet, Mısır’da, piramitlerin altında, at binmiş bir Kleopatra’nın bakışlarına hiçbir erkek dayanamazdı. Bu açıdan bakıldığında Ömer bin Ladin”in diğer erkeklerden hiçbir farkı yoktu.

Ama Zeyna Muhammed için bu böyle miydi? Bakışları altında eriyen herhangi bir erkek miydi Ömer onun için?

“Ben sadece aşık olduğum bir adamla evlendim. O benim için sadece Ömer. Şimdiye dek tanıdığım en güzel insan o. Kalbi saf, dindar, sessiz, gerçek bir beyefendi ve de benim en iyi arkadaşım” diye konuşsa da Zeyna Kleopatra, buna aklı başında hiçbir insan inanmazdı.

The Times gazetesinin haberine göre gelin, Bin Ladin ailesini 70”li yıllardan bu yana tanıyor. Ve şimdiki eşinin babası Usame Bin Ladin”le de 70’li yıllarda bir davette tanıştığını iddia ediliyor.

70’li yıllardan bu yana tanıdığı bir aileye gelin gitmenin bir tesadüf olduğunu söylemek ne derece inandırıcı gelir ki? Düşünün ki şimdiki kocası Ömer, ancak 10 yıl sonra dünyaya gelecektir.

Kadın daima gücün peşinde olduğuna göre, Zeyna Kleopatra kesinlikle Bin Ladin ailesinin gücünün peşindeydi. Güç kimdeyse kadın ona gider çünkü. Güç sahibi haklı, ya da haksız olsun; zorba, ya da adaletli olsun bu fark etmez. Çünkü güce karşı yöneliş, o gücü ele geçirmek isteyiş bilinçaltında yatan ve bastırılamayan bir dürtüdür. Mitolojik çağlarda ve duvar kabartmalarında bunu rahatlıkla görebiliriz. Yanında bir kedi gibi oturmuş aslan bulunan kadın gücü elinde bulundurmakta ve âdeta “Güç bende!” diye haykırmaktadır.

Bin Ladin güçlü mü peki? Ne kadar iğrenç bir şekilde de olsa maalesef güç onda. Öyle olmasa şimdiye dek onu ele geçiremez miydi Amerika?

Zeyna Kleopatra bunların hepsini biliyordu elbette. Ve bu bilinç onu, o aileye yaklaştırdı.

Tabii bütün bunların yanında bir de meşhur olma isteği… Düşünsenize bir… Birkaç yıl sonra anılarını yazacağı kitaplar çıkartacak Zeyna Kleopatra ve milyon dolarlar kazanacak bu işten; kazandığı ün de cabası.

Bu örneğin küçük bir versiyonu da Türkiye’de görülmedi mi? Rabia Özden Kazan isminde Kleopatra kadar güzel bir genç kız önce M.Ali Ağca ile nişanlanıyor, bir süre nişanlı kaldıktan sonra…

Ne yapıyor peki? Bırakıyor M.Ali Ağca’yı, nişanlısının düşmanına gidiyor. 46 yaşındaki İtalyan hukukçu Giocinto Licursi ile şimdi evlilik hazırlığı yapıyor. Kadın bir taraftan öte yana geçiyor yani. Haklı ya da haksız olmak önemli değil burada; güç söz konusu ve kafasındaki gücü takip eden kurgu.

Kim olsa anlardı zaten yıllar önce Rabia Özden Kazan’nın M.Ali Ağca ile nişanlanmasını, onun meşhur olma hevesinden kaynaklanmış olduğunu. Nihayet anılarını kitaplaştırmaya yoluna girdi bile yerli Kleopatra”mız.

Ve kadınının gücü ortaya çıkıyor bir kez daha. Katolik olan 46 yaşındaki damat adayı, ceza hukukçusu Giocinto Licursi Müslüman oluyor ve sünnet olmaya hazırlanıyor. Damat adayı aynı zamanda İtalya”daki Komünist Parti”ye üye. Hani ülkücü camiadan biriydi Türkiye’de Rabia? Yakında İtalyan hukukçu eniştemiz ülkücü olarak ortaya çıkıp bozkurt işareti yaparsa şaşırmamak gerek.

Neydi erkeklerin kadınlardan bu çektiği? Kadındaki karşı konulamaz tanrısal güç nerden gelmekteydi?

Biz onu bilemeyiz; ancak bunu bilen kadınlar, Rabia Özden Kazan’lar, Jane Felix-Brown’lar atları üzerine atlayıp kovboylar misali ipleri başları üzerinde çevirerek ilmeği boyunlarına geçireceği erkeklerin peşindedir. Jane Felix-Brown, ipi Ömer’in boynuna Mısır’da, Rabia Özden Kazan ise ceza hukukçusu Giocinto Licursi’un başına Roma’da geçirir. Birisi Sezar’ı Mısır’da, diğeri ise Mısır’a gitmesine fırsat bırakmadan henüz Roma’dayken dize getirir.

Yıllar önce Usame Bin Ladin ise güç ve kudret hakkında şu sözleri söylüyordu:

“İnsanlar doğal olarak güçlü atları tercih ediyor.”

Kaplumbağa/17 Temmuz 2007

Kleopatra’nın Dirilişi 1

51 yaşındaki büyükanne Jane Felix-Brown ile Usame bin Ladin’nin oğlu Ömer bin Ladin’in evliliğini okuduğumda kadını merak ettim önce. Neydi 24 yaş büyük bir kadının cazibesi? Bir erkek, körpe kızlar, kadınlar dururken niye kendinden onca yaşlı bir kadınla evlenmek istesindi ki?

Bunun için olağanüstü cazibeli olmalıydı kadın. Bakımlı, ince, narin ve kadınlık sanatını tam anlamıyla öğrenmiş biri olmalıydı.

Kadının resmini görür görmez, kafamdaki çerçeveye oturduğunu fark ettim. Sanki tarihin sahnesinden Kleopatra fırlayıp çıkmıştı. Elbette onca zaman sonra birazcık yaşlanmıştı, ama cazibesinden de hiçbir şey kaybetmiş değildi.

Sezar değildi karşısındaki, hele Antonius hiç değil. Ancak o, oyununu yine Mısır’da oynuyordu.

Piramitlerin yanında at binmiş ilerlerken, gözü Ömer bin Ladin’e takılır ve ondan çok hoşlanır. Onun beğendiği bir erkeği elde etmemesi mümkün değildir. Bu yüzden tıpkı 2000 sene önce Sezar’a ve Antonius’a baktığı gibi bakar.

Bu yakıcı bakışlar altında eridiğini hisseder Ömer. Nasıl erimesin ki? Aynı bakışlar karşısında Roma ordusu darmadağın olmamış mıydı?

Daha önce 5 koca eskiten, 3 çocuğu ve 6 torunu bulunan Kleopatra, pardon Jane Felix-Brown, Ömer bin Laden’e evliliği kendisi teklif eder.

Şimdi tüm dünya bu evliliği konuşuyor ve şaşırıyor.

Kadın bu işte! Aşk bu! Kleopatra olmak bu?

Erkek mi? Ömer mi?

Ömer’in hiçbir önemi yok bence. Mısır’da, piramitlerin altında, at binmiş bir Kleopatra’nın bakışlarına hangi erkek dayanabilir ki?

Kaplumbağa/15 Temmuz 2007

Ölünce kelebekler gibi ölmeli ve tam zamanında ölmeli

Ölünce kelebekler gibi ölmeli ve tam zamanında ölmeli.

Her yıl temmuz ayının ikinci haftasında görülen söğüt kelebekleri bu yıl da zamanlarını şaşırmadılar ve her zaman olduğu gibi hava karardıktan sonra çıkageldiler.

Milyonlarcaydılar. Ve ışıkların etrafında son danslarına koyuldular.

Ölmeden önce dans etmek…

Ya da ölümü dans ederek karşılamak…

Ve bir ışık selinin etrafında ölmek; ışıkla ölmek…

Ölmek mi gerçekten bu, yoksa ışığın büyüsüyle kendinden geçmek, sarhoş olmak mı?

Ölenlerimiz için niçin “Nur\ışık içinde yatsın” deriz? Nur\ışık içinde mi koşuyorlar kelebekler de ölümlerine?

Ölmek ne kadar güzel böyle! Işıklar içinde ölmek… Işıkla birlikte ölmek…

Ve zamanında ölmek…

Şaşırmamak zamanı; vakti geldiğinde koşa koşa gitmek ölüme ve dans ederek sunmak kendimizi ecel meleğinin eline.

Ve en güzel şekilde ölmek…

En güzel şekilde yaşayamasak bile en güzel şekilde ölebilmek… Ölürken bari en güzel şekilde ölebilmek…

Yoksa en güzel şekilde ölmek de en güzel şekilde yaşayanlara mı ait?

Michael Jackson, 25 Haziran 2009 günü öldüğünde, bu onun için en güzel zaman mıydı? Ölmesi gereken zamanda mı ölmüştü?

Peki, en güzel şekilde ölebilmiş miydi Michael Jackson? Hayatı boyunca dans etmişti; evet ama, ölmeden önce ne yapmıştı acaba? Dans ederek karşılayabilmiş miydi ölümü? Ve ışığın ne kadar içindeydi öldüğünde?

Elvis Presley gibi ölmekten korktuğundan söz etmiş bir ara. Yoksa bu, onun gerçekten Elvis Presley gibi ölmek istediğini mi yansıtıyordu? Ölümsüz olamak için tam zamanında ve Elvis gibi ölmek… Fazladan yaşanan ömür, yaşanmış olan güzel hayatı kirletmekte çünkü.

Bence ölmek için geç kaldı Michael Jackson. Elvis gibi tam zamanında ölemedi. Öyle bir zamanda ölmeliydi ki, bu, onun sanatta en zirvede olduğu bir zamana denk gelmeliydi.

Oysa öyle bir zamanı Michael Jackson çoktan geçirmişti.

Ölünce kelebekler gibi ölmeli ve tam zamanında ölmeli.

Mozart da tam zamanında ölmüştü oysa. Hatta ölümün zamanını geçirmemek için Requiem’u bile bitirmeyi bekleyememişti. Kelebekler gibi bestesini bile oracıkta bırakarak süzülüp çıkmıştı yaşamdan.

Ah, ne heyecan verici bir şey zamanında ölmek!

Ve kelebekler gibi ölmek…

Işıklar içerisinde ve dans ederek ölmek.

“Güzel bir manzara görünce bizleri öpüşmeye çağıran şey nedir?”

Venedik’te, Büyük Kanal’ın hemen yanındaki boş bir arazide, kollarını birbirinin vücutlarına dolayarak bütün dünyayı unutmuşçasına öpüşen bir çifti gördükten sonra Orhan Pamuk, şu can alıcı soruyu soruyor:

“Güzel bir manzara görünce bizleri, öpüşmeye çağıran şey nedir?”

Orhan Pamuk, Venedik’te Öpüşmek isimli denemesinde, “ Tıpkı bazı şehirlerin çalışılacak bir yer, bazılarının eğlenilecek, bazılarının hiç durmayıp kaçılacak, bazılarının tatil yapılacak, bazılarının kederlenecek, bazı şehirlerin de ölünecek bir yer olması gibi, Venedik de oraya koşan pek çok turist için mutlu olunacak bir yer. Bu dünyada mutlu olunabileceğini Venedik manzarasının derinliğini içimizde hissedince anlıyoruz. Bu sevinç belki bizleri öpüşmeye davet ediyor…” diye cevap veriyor bu soruya.

Sahi, kimi böyle yerler niye insanı öpüşmek için kamçılar? Kiraz mevsiminin aşk mevsimi olduğunu söyleyen Sait Faik bu kamçıyı ne kadar hissetmiştir acaba sırtında?
Sizi bilmem, ama ben sık sık bu kamçıyı hissederim. Sevgililerime de fantezilerimi sıralarken en başta bunu söylerim; güzel bir manzara önünde hiç kimseye aldırmadan öpüşmek.

Ölüdeniz’e her gittiğimde, kartpostallara giren o meşhur burun yok mu; işte orada öpüşememenin eksikliğini hissederim. Aynı eksikliği Nemrut Dağı’na çıktığımda da hissettim. Güneşin doğuşu sırasında dünyanın her bir yanından gelen turistler öpüşürken aval aval sağa sola bakışmaktan daha aptalca ne olabilir ki? Ama ne yapayım ki hep yalnız olarak gitmiştim buralara. Ve her gittiğimde kendi kendime söz veririm, “bir daha buraya sevgilimle geleceğim” diye. Ama nedense bir türlü bu düşüm gerçekleşmez, ya sevgilim olduğunda oralara gitmek kısmet olmaz, ya da oralara gitmeye yetecek kadar uzun boylu olmaz yaşadığım aşklar.

“….Seviştiğim de oldu benim.” diyen şarkıdaki gibi elbette bu öpüşme düşümü gerçekleştirdiğim mekânlar da oldu. M.Ö. dördüncü yüzyılda kral Korikos tarafından kızı için denizin içine yaptırılan Kız Kalesi bu mekânlardan biriydi. Bu kalenin penceresinin denize açılan bir odasında sevgilimi öperken birden tarihin dekoru içinde savrulmuştum. Yukarıdan kuş bakışı görülen bu denize karşı şimdiye kadar kimler öpüşmüş, kimler sevişmişti acaba? Ben, iki bin dört yüz sene geriye giderken dudaklarımın ve kollarımın arasındaki gözlerini kapamış sevgili nerelere gitmiş, neyi düşlemekteydi, kim bilir? Birden kimsenin olmadığı o taş duvarların arasında kendimi öyle bir kalabalık içerisinde hissetmiştim ki… Bu odada öpüşmüş, bu odada sevişmiş tüm tarihi kişilikler sanki saklandıkları taşların arasından çıkagelmiş ve bizi seyretmekteydiler o anda.

Bir defasında da Romalılardan kalma eski bir kilisede öpüşürken kendimizi kutsanmış gibi hissetmiştim. Bu his, beni kilisede günah işlediğim duygusuna sürüklenmekten alıkoymuştu.

Silifke Uzuncaburç’taki antik tiyatrodaki hislerim ise çok da ha farklıydı. Arabanın radyosunda çalan Rumca şarkıların eşliğinde tiyatronun tam orta yerinde ben sevgilimle dans ediyordum. Sanki tiyatro tıklım tıklım doluydu ve seyirciler bizleri izliyordu. Bu yüzden köylü çocukların tribünlere gelerek bizim dansımıza ve öpüşmelerimize bakmalarına aldırmadım.

Bu şekilde tarihin ve ve güzel bir manzaranın içinde öpüşürken hiçbir şeye aldırmaz olursunuz. Çünkü tarih çağırır, manzara çağırır; öpüşmeye, oynaşmaya, kutsanmaya…

“Güzel bir manzara görünce bizleri, öpüşmeye çağıran şey nedir?” diye soruyordu Orhan Pamuk, değil mi?

“… Müzik, tanrının sesi.”

Küçük, çelimsiz bir kız çocuğu sahneye çıkıp da neredeyse boyu kadar olan trompete üfleyerek silenzio’yu çalarsa söylenecek başka bir söz nasıl bulunur bilemiyorum artık.

“… Müzik, tanrının sesi.”

Nino Rosso’nun o kültleşmiş eserini üflesen düşecek olan bir kız çocuğunun ağzından dinlerken dudaklarımdan dökülen bu sözlere ben de şaşırdım. Çok iddialı bir söz değil miydi bu?

İyi de, başka nasıl izah edilebilirdi insan üzerinde oluşan bu etki? Sanki gaipten gelen bir ses gibiydi. Gaip olan her şey ötelerden değil miydi?

Niye üflemeli çalgılar daha çok tanrısal oluyordu peki? Mevlâna da üflememiş miydi? Ve onun üflediğini şimdi bütün dünya dinlemiyor muydu?

Ve panflüt! Zamfir, The Lonely Shepherd için üflerken aynı şekilde savrulmuyor, uzaklarda un ufak olmuyor muydu insan?

Niye her şey üflemek üzerineydi? O gizemli ses niye bir ağacın kovuğuna gizlenir gibi üflemeli çalgıların içine yuva yapmaktaydı?

Sevgili Mevlâna’mız günümüzde yaşasaydı panflüt ve trompet de dener miydi dersiniz?

Ya dört büyük melekten biri olan İsrafil kıyamet borusu için sura üflerken… Nasıl bir şeydi acaba o sur denen şey? Ney gibi miydi? Yoksa panflüt gibi mi? Ya da trompet?

İsrafil neye üfleyecek bilmiyorum; ama bildiğim ve daha fazla inanmaya başladığım bir şey varsa, o da müziğin tanrının sesi olduğu gerçeği.