Kül Kedisi Sindrella aramızda!

Dikenli kabuğunu kaldırdığınızda, altında bal gibi tatlı meyvesi olmasına rağmen, sırf görünüşünden ve iticiliğinde dolayı kimse ona elini uzatmaz, kaktüs meyvesine dokunmak istemez. Sanki Tanrı bunu özellikle yaparmış gibi, inciyi de yamru yumru bir deniz kabuğunun içine yerleştirir.

Ve bu hep böyledir. Kül Kedisi Sindrella da itilen, horlanan biriyken, bir gece baloya katılır prensin gönlünü kazanır. Ne kadar gece on ikiden önce balodan ayrılmak zorunda kalsa da ayakkabısının bir tekini orada düşürür. Bu şekilde ülkenin en küçük ayaklı kadını da ortaya çıkmış olur. – Niye küçük olan her şey güzeldir bilmem ki! Küçükler her zaman niye tatlıdır? Yoksa el ve ayak fetişisti olmamın geri planında Sindrella mı vardı hep? Peki ben o hiçbir şeyini beğenmediğim ve kocaman bir burnu olan Malatyalı kızın küçücük elini niye birden ağzıma katıvermiştim?-

Yoksa geçenlerde İngiltere’deki bir şarkı yarışmasına “I Dreamed a Dream” şarkısıyla tüm dünyanın gönlünü fetheden kırk yedi yaşındaki Susan Boyle de bir Sindrella mıydı? Hiç evlenmeyen ve hatta hiç öpüşmeyen Susan’ın bu baloya katılma fikri de nereden gelmişti aklına. O, “Beni kimse öpmedi.” Derken, bunun intikamını mı almıştı tüm dünyadan ve tüm insanlardan; kapatıldığı bodrum katından aydınlığa mı çıkmıştı?

Durup bekleyelim hele. Gece saat on ikiyi göstersin bakalım bir. Sesi karga sesine dönecek mi, yoksa aynı mı kalacak?

Peki bu kadın Sindrella’ysa, 7 Nisan 2005’te Britanya sahillerinde sırılsıklam ve ‘şuurunu yitirmiş halde’ bulunan ‘Piyano Adam’ ne oluyor? O da hiç konuşmadığı halde etrafına toplanan insanlara eşsiz bir piyano resitali sunarak herkese parmak ısırtmamış mıydı?

  • Ah sanat! Ne büyük bir değer ölçücüsü! Sanatın dokunduğu her şey nasıl da kıymete biniyor! –

Yıllar önce Piyano Adam sahneye çıktığında da aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Bu yazı bir yerel gazetede yayınlanmış ve üstelik yazıyı çok beğendiklerini söyleyen iki yerel radyo tarafından aynı gün içerisinde ikişer kez okunmuştu.

Nedense Susan Boyle ve Piyano Adam yan yana geldi düşüncelerimde. Ve geriye giderek bir kez daha okumak istedim:

Piyano Adam

Duydunuz mu, okudunuz mu siz de Piyano Adam’ı? Hani şu İngiltere’de bir kasabada, sokakta sırılsıklam bulunan adam var ya; işte onu?

Peki ne hissettiniz?

Bir an için onun yerine koydunuz mu kendinizi? Onda buldunuz mu bir şeyler, size ait olan?
Daha önce oldunuz mu peki hiç Piyano Adam? Kaçmak istediniz mi herkesten? Bir bilinmez olmayı arzuladınız mı? Gizemlerle örtünmenin o eşsiz tadına vardınız mı hiç? Herkes size tuhaf tuhaf bakarken, bir piyanoda onlara eşsiz bir resital sundunuz mu hiç? Gizemlerinizle onları şaşkına çevirdiniz mi? Ah, insanlarla bu şekilde oynamak ne güzel! İnsanlıktan bazen böyle kaçmak ne güzel!

Zülfü Livaneli “Kimilerine bir hayat yetmez” der. Siz de farklı hayatları denemek istediniz mi hiç?

Bir ip cambazının ip üzerinde o kritik dengeyi kurarken içinden geçenleri hissettiniz mi peki? İp cambazı olarak müthiş bir dengeleyici olmak istediniz mi yaşamınızda bir kez olsun?
Ya peki şu Atina sokaklarında bir fıçı içerisinde yaşayan ve Büyük İskender’e “Gölge etme başka ihsan istemem” diyebilme büyüklüğünü göstermiş olan Diyojen’nin yerinde de mi olmak istemezdiniz? Dünya malı olarak tek sahip olduğu su kabını, eliyle çeşmeden su içen bir çocuğu gördükten sonra onu da kaldırıp atan bu filozofun yerine koydunuz mu kendinizi hiç?

Eğer bir kadınsanız, tüm erkekleri peşinden koşturan, âdeta bir ilahe gibi karşılanan bir fahişe olmak ister miydiniz peki, bir anlığına da olsa? O fahişenin elindeki sihri ele geçirmek istemez miydiniz? Onun, karşısında boyun eğen erkekler hakkında neler düşündüğünü siz de bilmek istemez miydiniz? Her gece bir yaveriyle sevişen ve sabahında o yaverini öldürten Messelina’nın duygularını peki? Aşklarıyla Roma’lı kralların akıllarını başından alan Kleopatra’nın yerinde olsanız n’apardınız? Siz de Tarsus’tan Alanya’ya, oradan Roma’ya, hatta Mısır’a kadar tüm Akdeniz’i bir aşk gölüne çevirir miydiniz?

“Kimilerine bir hayat yetmez.”der Livaneli. Piyano Adam’ı okuyunca düşündünüz mü hiç şu an yaşadığınız hayatın size yetip yetmediğini?

“Ben bu gece karar verdim kuş olup gökte uçmaya” diyen Göksel gibi kuş olmak ta mı istemediniz? Ya göçmen kuşlar… Koymadınız mı hiç onların yerine kendinizi?
Gizemli olmanın tadına vardınız mı hiç? Çevrenizdeki insanların size meraklı gözlerle bakmasının nasıl bir duygu olduğunu tattınız mı? “Deli mi bu adam?” şeklinde üzerinize çevrilen bakışlara maruz kaldınız mı peki? İnsanca bedeninizden çıkıp başka bir canlı gözüyle baktınız mı onlara ve içinizden kıs kıs güldünüz mü? Peşinize hayranlarınızı da takarak çözülmesi zor bulmacalar gibi dehlizlerde kayboldunuz mu hiç?

Biliyorsunuz, insanlar bilinmeyenin peşinde, keşifler peşinde; bu yüzden bir bilinmeyen olmak istediniz mi hiç? Balıkadamların uzun uğraşılar sonucu çıkarmaya çalıştığı derin bir batıkta mücevher olmak nasıl bir duygu acaba? Ya dağcıların uğruna ölümü göze alarak tırmandıkları bir dağın zirvesi olmak; bu nasıl bir duygu olurdu dersiniz? Düz bir satıh, sığ bir su olmayı mı tercih ederdiniz, yoksa derin bir batıkta inci veya ulaşılması zor bir dağ zirvesi mi?

Ne olursanız olun, ama arada bir mutlaka bir başka yaşamı da deneyiniz. Tek bir yaşamla bu ömrü bitirmek ne büyük israf! Ve ne sıkıcı bir hayat! Gizemlerden arındırılmış bir yaşam ne büyük bir çıplaklık! Çevrenize bir bakın hele, tüm diğer canlıların kendine göre ayrı bir gizemi yok mu?

Yağmur Adam vardı bir zamanlar da; bir filmdi; Dustin Hoffman’ın oynadığı. O film de çok beğenilmişti hani. Çünkü orada da bildiğimiz insandan başka biri vardı. Hastalıklı biri de olsa insanlarda oldukça merak uyandırmıştı.

İşte böyle. İster Yağmur Adam olun, isterse Piyano Adam… Ama ne olur arada bir başka adamları, başka insanları da deneyin; başka yaşamların tadına varın.

Ne kıskandım Piyano Adam’ı bir bilseniz! Ne kadar gizem dolu, ne keşifler gizli…

Ve sen Piyano Adam!

Sen hep öyle kal. Bırak insanlar seni merak etsin, bir bilinmez olarak yaşamana devam et. Ve arada bir onlara resitaller sunarak şaşırtmayı unutma! Bir mülteci olabileceğini tahmin ediyorlarmış senin. Sakın ha! İltica edip de insanlaşma, bizden biri olma!

Charlie’nin Melekleri ölüyor dostlar!

Bu sabah kahvaltımı yaparken gazetede okuduğum bir haber, sanki lokmaları boğazımda düğümledi.

Haberde, üç yıl önce kansere yakalanan Charlie’nin Melekleri”nden Farrah Fawcewtt’in durumunun ağırlaştığı ve oyuncunun şuurunu kaybettiği anlatılıyordu.

Bu haberler birlikte sanki bir yerime bir şey batmış gibi acıdı; bir yerim, bir parçam kopup gitti bedenimden.

İşte anılarımız da düşüyordu ördüğümüz “yaşam” duvarından bir bir. Uzun yıllar önce yaşam duvarımdan ilk taş, tek kanallı dönemin ve çocukluğumuzun unutulmaz filmi Küçük Ev’in sevimli ikizlerinden bir tanesinin porno sektörünün eline düşerek seks yıldızı olmasıydı. İlk kez o gerçeği gördüğümde yıkılmıştım.

Sanat alanında bir yeri olmayabilirdi Fawcett’in de, Küçük Ev’in sevimli ikizlerinin de. Ama çocukluk anılarımızın şekillenmesinin mimarı değilse de anılarımızdaki oyunculardı onlar. Bazen bir duvardaki küçücük, sanki anlamsızmış gibi duran bir taşı çekersiniz de ancak o zaman öğrenebilirsiniz orada ortaya çıkan boşluğu.

Doğduğum köye her gittiğimde sanki üzerimden geçiyorlarmış gibi olmaları da bu yüzdendi; çocukluğumun geçtiği evi yıkmışlar ve üzerine asfalt dökmüşlerdi çünkü. Bunu ne zamandır başka bir yazıda yazmak istiyordum ama, kısmet buraya imiş; sizin de üzerinizden geçtikleri oluyor mu hiç, ayakların, arabaların tekerlekleri altında ezildiğiniz?

Charlie’nin Melekleri ölüyor dostlar, daha önce Küçük Ev’in yıkıldığı gibi.

Ve yaşam duvarımızdan taşlar düşüyor bir bir. Ve bizler ilerliyoruz bitiş çizgisine doğru adım adım.

Halbuki dışarıda bahar var. Sarı çiçekler süslemiş yer bir yanı. Ağaçlar çiçek açmakla meşguller. Gelincikler de neredeyse çıkagelirler. Hal böyleyken bu taşlar niye düşmekte?

Bu sorunun cevabını, kahvaltım sona ererken gazetenin son sayfalarında okuduğum Yeni Türkü veriyordu herhalde:

“Biz büyüdük ve kirlendi dünya.”

Kaplumbağa

Ölmek güzeldir

Gazetelerde Muhsin Yazıcıoğlu’yla ilgili yazılar şiirler görüyorum da düşünmeden edemiyorum.

Ölüm ne güzel şeymiş meğerse. Eğer o insan ölmeseydi bütün bunları –özel meraklıları dışında – asla bilmeyecektik.

Bir insan ölüyor ve onunla ilgili ne kadar güzellikler varsa güneş gibi doğuveriyor. Hiç satmayan ve bu yüzden sefalet içinde ölen Van Gogh’un tabloları o öldükten sonra birden kıymet arzediyor.

Sıradan insan öldüğünde bile hemen herkes ağız birliği etmişçesine “İyi insandı” diyor.

İyi insan olmak için ölmeye ne gerek var oysa? Bir sanatçının eserlerinin kıymete binmesi için illa da ölmesi şart mı?

Galiba ölmeden olmuyor, ölünmeden eserlerin kıymeti bilinmiyor, iyi insan olunmuyor.

Ve biz ölenleri daha çok seviyoruz nedense ve onların eserlerini.

Ve ölmesi için daha nicelerini bekliyoruz kendilerini ve eserlerini sevmek için.

Akbabalar gibi yani…

Domingo ve Carreras

Sevgili dostlar;

Bu sabah beni çok duygulandıran ve hatta gözlermin dolmasına neden olan bir yazı okudum. Onu sizle paylaşmak istedim.

Nazlı Ilacak’ın köşesinde okuduğum bu yazıyı haydi hep beraber okuyalım:

“Domingo ve Carreras

“İspanya’ya hiç gitmemiş olanlar bile Katalanlar ile Madridliler arasındaki rekabeti bilir. Çünkü Katalanlar, İspanya’ya hükmeden Madrid’den bağımsızlıklarını almak için mücadele etmişlerdir.

“Placido Domingo Madridlidir ve Jose Carreras Katalan’dır.
Politik sebeblerle, 1984’te, Carreras ve Domingo birbirlerine düşman oldular. Birinin katıldığı konsere, diğeri bütün ısrarlara rağmen iştirak etmedi.

“1987’de Carreras, rakibi Placido Domingo’dan daha acımasız bir düşmanla karşılaştı. Korkunç bir teşhis ile alt üst olmuştu: Kan kanseri… Çalışamıyordu, tedavilerin yüksek maliyeti, maddi durumunu güçleştirmişti. Parası bittiği zaman, Madrid’de, tek amacı kan kanseri hastaları için tedavi desteği sağlamak olan bir vakıf keşfetti. “HERMOSA” vakfının desteği sayesinde Carreras hastalığı yendi ve şarkı söylemeye geri döndü.

“Kendisini hayata kavuşturan vakfın belgelerini incelerken, başkanının Placido Domingo olduğunu öğrendi. Daha sonra, Domingo’nun, bu organizasyonu, sadece tedavisine yardımcı olmak için kurduğunu, ama kendisinin, “düşmanından” yardım kabul etmeyebileceği ihtimali karşısında, isminin gizli kalmasını istediğini keşfetti.

“Ancak, bu hikâyenin en dokunaklı bölümü onların karşılaşmasıdır…

“Placido’nun Madrid’deki konserlerinden birinde, Carreras konseri bölüp, alçakgönüllü bir şekilde dizlerinin üzerine çöktü, ondan bağışlanmayı istedi ve seyircilerin önünde teşekkür etti.

“Placido’yla Carreras kucaklaştılar. Böylece, büyük dostluklarının başlangıcını mühürlediler.

“Placido Domingo ile yapılan bir röportajda, muhabir ona, neden “HERMOSA VAKFI”nı kurduğunu sordu. Hem düşmanı, hem rakibi olan bir sanatçıya niçin yardım etmişti? Domingo’nun cevabı kısa ve kesindi: “Onun gibi bir sesi kaybedemezdik…””

Aslında ne sevgili, ne dost, ne şu, ne de bu…

Aslında ne sevgili, ne dost, ne şu, ne de bu…

En önemlisi bir insanın “herşeyi” olabilmek; ya da her şeyimiz olacak birini bulabilmek; yerine göre dost, yerine göre sevgili, yerine göre kardeş, yerine göre ana, yerine göre de baba…

Hatta bu kadar da değil; tüm bunlar da sınırlıyor duyguları. İcabında birinin mırnav kedisi, kelebeği, köpeği, minik kuşu ve hatta eşşeği (çift ‘ş’ ile üstelik) olabilmeli.

İşte birinin herşeyi olabilirse insan, ya da her şeyi olabilecek birini bulursa, tüm bunları kapsadığı gibi ihtiyaca göre sürekli yeni yeni tanımlara açık kalıyor, “herşey”in kapsama alanı her zaman daha da artabiliyor.

“İhtiyaca göre…”

Ruhumuzun, duygularımızın da ihtiyacı sürekli değişiyor çünkü.

Kaplumbağa