İnsan sesi

<

p class=”habdetay_h1″>YILDIRIM
TÜRKER

Nina Simone, 70 yaşında öldü. Robert Frost’un bir şiirinde mezar taşına yazılmasını istediği dize pekâlâ Nina’nınkine de yakışırdı: “Âşık kavgasına tutuştum dünyayla”.
Bütün hayatı, şarkıları gibiydi. Ne eksik, ne de fazla. O kimseninkine benzemeyen, olağanüstü bir denetimin yanı sıra beklenmedik patlamalar, şaşırtıcı vurgulamalarla, söylediği şarkıyı silbaştan yazan sesi, huzursuz bir varoluşun sesiydi. 1992’de çıkan otobiyografisinde, zaman zaman hayatımıza fon müziği olmuş şarkıların ardındaki kadının durmadan kendine batan, öfke ve aşkla ağırlaşmış hayatını yansıtıyordu. Farklı doğmanın, farklı olmanın, farkını koruyarak varolmanın bütün gerilimi, onun şarkılarına tutkun olanları kucakladı. ‘Soul tapınağının baş rahibesi’ adıyla anılan bu kadına pek çok ad takıldı; şu dünyada durduğu yeri belirlemek için pek çok unvan yakıştırıldı. Oysa o, arkadaşı Duke Ellington’un dediği gibi, ‘Kategoriler üstü’ydü.
1933 yılında Kuzey Carolina’nın Tyron’unda yoksul bir ailenin yedi çocuğundan altıncısı olarak dünyaya geldi. Henüz dört yaşındayken kilise korosunda piyano çalıyor, şarkı söylüyordu. Adı, Eunice Waymon’du. Anası, onun ilk siyah klasik piyano virtüözü olmasını istiyordu. Eunice, Bach’ın baş döndürücü zenginliğiyle tanışmış, piyano yeteneğini epeyi geliştirmişti. Ama siyah olmanın, bu yolda karşısına dikileceğini, hiçbir zaman istediği yere gelemeyeceğini sezmişti. Öte yandan ayakta durabilmek için para kazanması gerekiyordu. 1954’de Atlantic City, New Jersey’de bir İrlanda barında çalmaya başladı. Önceleri hiç ciddiye almamış olduğu şarkıcılığa zoraki geçişiyle birlikte adını değiştirdi. Nina, küçük kız demekti. Soyadını da çok sevdiği Fransız oyuncusu Simone Signoret’nin adından aldı. Nina Simone.
50’lerde ilk kayıtlarını doldurdu. Aralarında ömür boyu klasikleri arasına girecek olan ‘Don’t Smoke in Bed’, ‘Plain Gold Ring’, ‘Little Girl Blue’ da vardı. Ama Gershwin’in ilk siyah müzikâli olan şanlı ‘Porgy and Bess’inden ‘I Love You Porgy’ yorumu, Nina Simone’u o İrlanda barından Carnegie Hall’a kadar taşıdı. 1959’da New York Town Hall’da verdiği konserden sonra artık bir stardı.
Ama yetmiyordu. O, daha sonraları karşılaştırılmaktan bezip ruh akrabalığını reddedeceği Billie Holliday’in kumaşındandı. Şarkıları yorumlayışındaki o irkiltici çıplaklık, sesinin en dipsiz koyuyla en ışıklı parlak arasındaki yolculuğu, kalıplara meydan okuyan tarzı, onu bekleyen tacın dikenli olacağının göstergesiydi. Huysuzdu. Ella Fitzgerald gibi, pırlantalarını takıp şanlı siyah şarkıcılar geleneğinin mutlu bir halkası olacağı yoktu. Siyah olmak üstüne, kadın olmak üstüne, yoksul olmak üstüne kafa yoruyor, hırçın bir telaş içinde kendi kimliğine çalışıyordu. Amerika’nın derininde dörtnala at koşturan ırkçılık ve saldırıları karşısında isyan kaçınılmazdı. Nina Simone’un hayatını değiştiren olay, 1963 Eylül’ünde Alabama’nın Birmingham’ında ırkçılar tarafından bir kilisenin bombalanması sonucu dört siyah kızın ölmesidir. Simone, o bir anda marşa dönecek olan şarkısını besteler: ‘Mississippi Goddam’. ‘Ah, bu koca memleket yalanlarla dolu/ hepiniz öleceksiniz, sinekler gibi’ sözleriyle yırtıcı bir isyan şarkısıdır. Nina, artık sokaklara dökülmüş, mücadeleye katılmıştır. Malcolm X’i izler. Şair Langston Hughes’un kendi için yazdığı ‘Backlash Blues’la bir adım daha atar. Dallardan sarkan asılmış siyah ölülerini anlatan ‘Strange Fruit/Tuhaf Meyva’ şarkısıyla iyice huzur kaçırır. ‘Ayaklanmalar, işitilmeyenlerin lisanıdır’ diyen Martin Luther King’e hayranlık besler. Ama Nina’da iktidarın bizzat kendisine karşı bir inançsızlık vardır. Siyahların çoğunlukta olup iktidarı ele geçirseler beyazlara aynı zulmü uygulayacaklarından dem vurur. Ona kalırsa bütün düzenin toptan değişmesi şarttır. Amerika, yalanlar üstüne kuruludur.
1973 yılında daha fazla tahammülü kalmadığına karar vererek Amerika’yı terk etti. 1985 yılında bir dizi konser vermek için dönene kadar da ayak basmadı. Barbados’a yerleşti. Daha sonra Liberya, İsviçre, Paris ve Hollanda’da yaşadı. Sonunda kendine aradığı yuvayı, Güney Fransa’da buldu. Ve en hain ayda, bir nisan ayında sessizce öldü. Ardından menajeri, ölüm nedeninin ecel olduğunu açıkladı.
Nina Simone, blues, soul, caz, folk ve pop türlerinin hiçbirine tam olarak adını yazdırmadan, hepsini olağanüstü yorumuyla kutsadı. Hair müzikalinden de, Leonard Cohen’den de, Bob Dylan’dan da, Jacques Brel’den de, Kurt Weill’dan da söyledi. Söylediği her şarkıyı geri alınamayacak kadar kendinin kıldı.
Bu yavuz insan hakları mücadelecisi, eşsiz yorumcu, şimşeklerle ışıyan zorlu bir hayat yaşadı. Şimdi, hemen onun bir aşk şarkısını dinleyin. Sözgelimi ‘Wild is the Wind’i. Onun sesi, bütün aşklarınızda size eşlik edecektir. Dünyayla aşık kavgasına tutuşmuş olmanın ateşini hisseden ruhlar bir daha onmaz.

KAYIP TANRILAR NEREDE

İnsanoğlu geçmişte Dünya dışından etki ve müdahale görmüştür, bu müdahaleler hala devam etmektedir.

Yaradılışımıza dair geleneksel öyküyü hepimiz biliriz. Adem ile Havva, yılan-iblis, yasak elma, Nuh tufanı, melekler, şeytan, günahlar, cennet- cehennem gibi olgularla dolu dine dayalı eski var oluş hikayelerinin karşısına Evrim teorisi denen ve bilimsel platformda ciddi kabul gören bir sav çıktığından beri, yaratılış öyküsü ile Darwinizm savaşır durur. Çünkü dinler, bir yaradan tarafından ideal olarak birden yaratıldığımızı, Evrim ise tek hücreden bugüne dönüşerek ve evrimleşerek uzun zamanda kendiliğinden oluştuğumuzu söyler.

İnsanlığın kökeni ve gelişimiyle ilgili bu alışılmış düşünceler, 21.yüzyıl adına artık yeterli görünmüyor ve Evrim’cilik ve Yaratışcılığın yazdığı geriye dönük olası senaryoların verdiği cevaplar, tarafsız beyinlerde soruların tam karşısına oturamıyor. Çünkü iki taraf tüm kanıtlarını sunsa da parçalar arasındaki boşluk, bugünkü insanın dünya üzerindeki geçmişini mantıklı bir düzleme koymamıza engel oluyor. Şüphesiz ki eldeki somut verilerle gerçeğin tamamına erişmemiz henüz söz konusu değil ama bu durum, bizim bazı olasılıkları yok saymamızı gerektirmiyor. Sıra dışı senaryoların gerçek olabilme ihtimalini düşünmeden edemiyoruz. Geçmişimiz üzerinde tartışmaya, düşünmeye, araştırmaya elbette devam edeceğiz, ta ki somut ve tam gerçeğe ulaştığımızı bütün insanlık olarak kabul edene kadar. Tabii ki mevcut sistemik rantlara tehdit oluşturan sıra dışı fikirleri dile getirenlerin tarihte başına gelenleri bilmemize rağmen…

Metafizik olguların; insanın yaratılışına dair geleneksel bilgilerin içinde, tek tanrı tarafından yaratılmışlık ya da Evrimcilik kalıbından taşan bambaşka bir savunusu var ki, o da insanın yaratılışında bir takım dış etkilerin bilinçli müdahalesi olduğudur. Güncel söylemiyle UFO’lar ya da uzaylılar tarafından ademoğluna etkilerde bulunulduğu düşüncesi son yıllarda çok fazla taraftar buldu ve işte bu noktada son elli yıldır yaratışçılık ve evrimcilik söyleminden çıkıp metafizik bir bakış açısına yönelme yolu açıldı:

İnsanoğlu geçmişte Dünya dışından etki ve müdahale görmüştür, bu müdahaleler hala devam etmektedir.

Biraz sıra dışı gelse de bu iddia çok ciddi kanıtlarla her geçen gün daha fazla gerçekliğiyle karşımıza çıkıyor. Öncelikle arkeolojik keşifler reddedilemez durumda artık. Özellikle son otuz yılda, öncelikle çok da ciddiye alınmayan Daniken’den sonra Sitchin ayakları daha yere basan iddialarda bulundu. 12.Gezegen’le başlayan kitaplar dizisi bize Nibiru ve Anunnakiler kelimelerini tanıştırdı. Sitchin’in Dünya kronolojisi olarak hazırladığı liste, şimdiye kadar bildiğimiz her şeyin üstüne çizik atıyor ve bambaşka bir senaryo yazıyor:

EVRİMİMİZ KENDİ DOĞAL YOLUNDA DEĞİL

Gökyüzünden yere inen tanrılar, maymun kadının yumurtası ile kendi spermlerinden bir Adamu yarattılar ve üreyen yeni ırkla yeryüzünde medeniyetler kurdular, şehirler yönettiler. Geçmiş uygarlıkların kalıntıları ve genlerimiz onların izlerini taşıyor. Dünyalı ırk, Göksel tanrıların medeniyetleri için kölelik yaparken, uzaylı tanrılar birbirlerine düştüler, kavgalar ve savaşlar sonucunda yeryüzünden çekildiler ve insanoğlunu kendi kaderinle baş başa bıraktılar.(ya da biz öyle sanıyoruz!) Ve hala bizi yine “gözlemeleri” ve kurtarmaları için dönmelerini bekliyoruz, Mesih, Mehdi, İsa ya da herhangi başka bir isimle…

Çözümlenen binlerce Sümer tableti sanki bir bilim kurgu filminin senaryosu gibi Sitchin tarafından önümüze atıldı, ister filmin kahramanlarından birini oynayın, ister sinema locasından patlamış mısır yiyerek seyredin! Seçim sizin…

Üstelik Sitchin bu konuda yalnız ve desteksiz de değil, Graham Hancock, Peter Thomson, D.S Allan gibi isimlerin arkeolojik ve kayıtsal araştırmaları mit olarak kabul edilen bazı gerçeklerin kabulünü sağlamaya yardımcı oldu. Çünkü sadece Sümer’ler değil, mevcut dinlerden önceki diğer eski mitlerin ve uygarlıkların gizemleri de, “dış müdahale” savunusunun altını hızla dolduran hikayeler içerir.

Uçan Tanrılar, insanla konuşan kanatlı melekler, gökyüzünde giden ateş arabaları, tanrının ateş saçan okları, denizin üstünde dolaşabilen, gökyüzünden insana korkunç seslerle seslenebilen tanrılar gibi mitsel olgular eskisi kadar hayal ürünü sayılmıyor artık. Hint – Maya – İnka –Sümer- Göktürk vb. bir sürü yaratılış efsanesindeki göksel etkiler, birbirinden epey uzak coğrafyalarda bile ortak noktalar taşır. Birçok efsane ve mit; köklerimiz ve medeniyetlerimizin başlangıç noktasında göklerden gelen bir takım sıra dışı tanrısal olgulardan bahseder. Bu hikayelerde dünyayı ziyaret eden göksel tanrıların, birbiriyle gökte savaştığı, insanlara teknik ve yaşamsal bilgiler verdiği, insanlarla cinsel ilişkiye girdiği, dünyada medeniyetler ve hanedanlıklar kurduğu anlatılır.

Dünyanın pek çok yerinde hala ayakta kalan olağanüstü mimari taşıyan eserlerin nasıl yapıldığı gerçek anlamda bir sır. Mısır’daki piramitler, Lübnan’daki Baalbek, Bolivya’da Titicaca gölü yakınındaki Tiahuanaco, Peru’daki Machu Picchu, Kamboçya’daki, Angkor Wat tapınağı, Meksika ve merkez Amerika’daki büyük tapınaklar, Çin’deki piramitler örnekleri teşkil etmektedir. Türkiye’deki 8000 yıllık Çatalhöyük’te son derece iyi parlatılmış obsidiyen ayna, modern teknoloji ile yapılabilecek küçük delikleri olan taş boncuklar ve madenlerin eritilip kullanılması ile ilgili mevcut bilimin kabul ettiği hiçbir mantıklı açıklama yoktur. Somut arkeolojik eserler kadar bilim, matematik, astronomi, takvimler ve ezoterik bilgiler ile ilgili ilk kaynakların yolu hep gökyüzünden gelen tanrılara çıkar.

ANUNNAKİLER KİMDİ?

Birçok uzman ve araştırmacıya göre Sümer tarihindeki anlatılar Tevrat’a oradan da İncil’e aksetmiştir. Ve Sümer yazıtları “dış müdahale”nin en ayrıntılı kanıtlarıdır. Sümer’lere göre; Güneş sisteminin bizim tanımadığımız bir gezegeni olan Nibiru ‘dan gelen Anunnaki’ler dünyadaki altını çıkarmak üzere işçi yaratmak istemiş. Dünyadaki ilkel dişinin yumurtası ve Anunnaki spermlerinin birleştirilmesi ile laboratuar koşullarında oluşan zigot, (bugünkü tüp bebek) taşıyıcı Nibiru kadının rahmine yerleştirilmiş ve güçlü maden işçisi yaratılmış (homo sapiens sapiens olduğu düşünülüyor). İlk yaratılan erkeklerden sonra taşıyıcı annelerin zorlanması sebebiyle kendi kendilerine üresinler diye ilk Adamu’nun hücrelerinden dişisi yaratılmış. Bu ilk yaratılan Anunnaki – insan melezi çiftinin kutsal kitaplardaki Adem ile Havva olduğu iddia ediliyor.

Kendileri kadar uzun ömürlü ve zeki olmasını istemedikleri Adamunun yüzünden, Niburu’nun devrik komutanı Anu’un oğulları (Anu dünyayı iki oğlu arasında paylaştırmış) Enlil ve Enki birbirlerine düşmüşler. Yeni oluşan insan ırkına yardım eden tanrı Enki olmuş. (zira Adem onun genlerini taşıyormuş) Adem ve Havva dünya yüzünde çoğalmış ve Anunnakilerden öğrendiği bilgilerle medeniyetler yaratmış. Sitchin’in kronolojisinde 300.000 yıl öncesinde başlayan bu yeni ırk M.Ö 11.000 de oluşan Tufana kadar, ilkel işçi Adamu’dan, düşünebilen, konuşabilen, üreyebilen, olağanüstü kentler kuran, astronomi öğrenen, matematik bilen, tanrıları adına savaşabilen, tanrılara benzemek için gökyüzüne çıkmanın ve ölümsüzlüğün sırlarını bulmaya çalışan, dünyasal hırsları olan insana dönüşmüş.

11.000. yılda olan (kaçıncı olduğunu tam bilmediğimiz) Tufanın sebebi; Sümer yazıtlarına göre geçiş gezegeni olan Nibiru’dur. (Yörüngesi 3600 yıldır) Onun geçişinden oluşan çekim alanından dünyada meydana gelecek etkiler Anunnakiler tarafından bilindiği için dünyalı Zuisudra, (muhtemelen Enki’nin dünyalı bir dişiden olan oğlu) Enki tarafından gizlice uyarılmış. (Enlil yaratılan Adamu ırkının yok olmasını istiyormuş) Zuisudra kendisi ve diğer canlılar için Enki’nin tarif ettiği gibi bir gemi yapmış. Tufan sonrası ise nehirlerin taşan sularına bentler yapıp, tarım ve yerleşim için Zuisudra’ya ve beraberindekilere yardım etmiş. Medeniyet yeniden oluşturulmuş ve tarım yeniden başlatılmış. Yeni medeniyet döneminde de kardeş komutanlar arasında devam eden güç ve paylaşım sorunları bitmek bilmeden uzun sürelerce devam etmiş hatta dünya üzerinde bilinen ilk Nükleer savaşa (Sodom ve Gomora) neden olmuş. Bugün kutsal kentler olarak bilinen pek çok şehir o zamanın uzay üstleri ve kritik komuta merkezleriymiş.( özellikle Kudüs) Altının üretim, kontrol ve ulaştırma merkezleri olmak üzere kurulan şehirlerde savaşlar olmuş. Sina çölünde bugün bile izleri olan ve uzaydan görülebilen etkiler bırakan savaş medeniyetin de sonunu getirmiş ve Anunnakilerin (M.Ö2023) dünya yönetiminden çekilmesine neden olmuş. Tevrat’ta Anunnakilerin adı Nefilimler olarak geçer ve İngilizceye “devler” olarak çevrilmesine rağmen gerçek kelime anlamı “gökten inenler” ve “gözcüler”dir.

Anunnakiler, yeryüzünden çekilirler fakat bıraktıkları ezoterik bilgiler binlerce yıl pek çok kültürün ve topluluğun içinde şifrelenerek saklanır. Bu grupların içinde Simyacılar, Mecusiler, Kabalistler, Gnostikler, Şövalyeler ve masonlar vardır. Masonluğun kurucusu kabul edilen Hiram Abif, 3000 yıl önce Küdüs’te Solomon tapınağını yaparken gerçek Anunnaki ile İsrailoğullarının YHVH adını verdiği tanrı arasındaki bağlantıyı biliyordu. Bu bilgisi yüzünden İsrailoğullarıyla ters düştüğü için öldürüldü. Ve bu bilgilerin hala sır olarak Masonlarda olduğu söylenir.

Eski mitlerden sonra var olagelen dinlerde ise dış dünya müdahalesi peygamberler aracılığıyla devam eder. Örneğin Ezekiel peygamber “ alevli bir arabayla” yukarıya kaçırılmıştır. (İncil 8. bölüm) Nuh ve Enoch’un da uzaya götürüldüğünden bahsedilir. Kutsal kitaplarda ve dinlerde yer alan Tanrı, melek, şeytan, günah, cennet, cehennem gibi olguların ilk çıkış noktaları dünya dışı varlıkların dünyalı ile oluşan ilişkisi sonucu meydana gelen olaylardadır.

Uzaylı tanrılar kendi aralarında paylaşım ve iktidar kavgaları yaparken insanoğlu da bu kavgalardan nasibini farklı şekillerde almış. Kendi bilinci yükseldikçe bağımsızlığı için verdiği tepkiler ortaya çıktıkça dost olan Anunnaki’lerden de yardım almaya devam etmiş. İyi tanrılar insana yardım ettiği için kötü tanrılar tarafından sürgüne gönderilmiş ve tarih her seferinde kazanan tarafından yeniden yazılmış.

Tanrıların çekildiği M.Ö 2023 den itibaren dünya çok hızlı değişimler gördü ve terk eden tanrıların adını kullanıp korku yaratarak, Adem ırkını kandıran güç merkezleri, kendi aralarındaki ittifaklarla 4000 yıl içinde inanılmaz ilerleme kaydettiler. Güç sahibi olanlar kiliselerle işbirliği yaparak yeni icatları kendi lehlerinde kullandılar. Zenginleştikçe halkı etkisiz hale getirdiler, aç kalmaktan korkan işçi sınıfı oluştu. Batı dünyası yüzyıllarca kilise engizisyonu altında inledi, binlerce kadın yakıldı, milyonlarca insan eğitimden, bilgiden uzak kaldı, bilgilenmeyi günah saydı. Bilimin, politikanın para tuzaklarına düşmesiyle oluşan dar görüşler, metafizik deneyimleri anormal, bilincin en önemli unsurlarını ise paranormal olarak karaladılar, bireysel bilinç uyuşturuldu ve toplu bilinç geriledi. Resmi ve maddeci bilim endüstriyel gücün elinde uşak oldu. Şehirsel yanlış büyüme, otobanlar, kutu gibi binalar, fabrika ve maden atıkları, çöpler, gürültü ve kirlilikle uçan araçlar doğal eko sistemimizi yok etti. 21. yy girdiğimizden beri kuantum düşünce ile fizik; bilinci yeniden keşfetmiştir, psikoloji insana bütünsel açıdan odaklanmıştır, tıp kendi kendini iyileştirme gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. Doğal bilim, spiritüalizm, felsefe hak ettiği yere çıkmaya başlamıştır.

Metafizik ve tarihsel kayıtlara göre insanoğlu var olduğundan beri fiziksel olmayan varlıklardan bilgi almış, görüntüler görmüş, sesler duymuş eterik ya da etten kemikten varlıklarla karşı karşıya gelmiştir. Bu bilgilerin doğruluğunu kabul etmeden önce gerçekliğini kontrol etmeliyiz ve bunun yolu tüm bilgi felsefesi yöntemlerini verimli şekilde kullanmaktan geçer.(epistomoloji) Epistomoloji ise bizi eski mitlerden, kutsal kitaplardan, gen bilimden, coğrafyadan, arkeolojiden, tarihten, dilbilimden, astronomiden metafiziğe kadar geniş bir yelpazede gezdirir.

Bu gezintilerden birisi de DNA çalışmalarının takibidir. Science dergisince “kafa karıştırıcı buluş” olarak adlandırılan bir açıklama yapıldı. İnsan genetik yapısında bulunan 223 genin, genetik evrim ağacında bulunması gereken evrimsel öncelleri yoktu! İnsan, bu genleri nereden almıştı acaba? Bakteriden omurgasızlara ve nihayet modern insana doğru uzanan evrimsel gelişmede, bu 223 gen omurgasız aşamada hiçbir biçimde yoktu. Bu nedenle, bilim adamları bu genlerin varlığını açıklamakta zorlanıyorlar ve tahminlerde bulunmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Daha önce yapılan çalışmalarda Mitokondriyal DNA ile yapılan tespitlerde tek bir kadından ürediğimiz kesinleşmişti ve 223 farklı gen açıklaması ile Evrim teorisi bir yara daha aldı.

Bilimsel çalışmalar birbirinden ilginç sonuçlarla her geçen gün dünya dışı varlıklar mitine bizi biraz daha yaklaştırırken son yıllarda raporlanan UFO olayları resmi olarak ülkelerce kabul edilmeye başladı. Geçtiğimiz yıl ülkemizde (Kumburgaz) Yalçın Yalman tarafından çekilen UFO görüntüleri araştırmalara göre bilinmeyen varlıklara ait. Kabul edilen bilinç henüz dünya dışı yaşamı kabul etmese de evrendeki yerine ait parçaları bir araya getiren yenilikçi ve bağımsız düşünürler çok boyutlu, bilinçli, çok varlıklı bir evrende yeni bir kozmolojiyi gözümüzün önüne seriyor.

Matematiksel gerçeklere göre de evrende yalnız olmamız mümkün değil. Bütün kanıtların gerçekliğine rağmen insan tarihinde gelişmiş dünya dışı varlıkların etkisini yok sayıp başımızı kuma gömmeye devam edebilir miyiz? Yoksa çok boyutlu ve bizden başka varlıkların da yaşadığı evren gerçeğini kabul etmeye başlayacak mıyız? Türümüzün bölünmüş kişiliğini doğal bütünümüze tamamlamaya çalışacak mıyız?

Kayıp Tanrılar acaba şimdi neredeler, bizi ziyaret etmeye devam ediyorlar mı?

Bekleyip göreceğiz…

Nesrin Dabağlar
İNDİGO DERGİSİ

Çay Bardağına Şiirler

I.
baktı, dimdik gözlerle- gözlerime
yalnızlığının içinden, onlarca gözle
isyan coşkusuyla ıssızlığında
ve meydan okurcasına; aşkla
masada unutulmuşluğuna.

yarım bardak soğuk çay…

II.
burunumda tütüyor,
tavşan kanı,
ince belli çay bardağı
hele de serinlemiş yağmur sonrası
bir eylül akşamı

şu üşengeçliğin hay allah belasını…

06.09.09

TASAVVUF(MANEVİYAT)a GİRİŞ

Sevgili dostlar,

Bu başlık altında İslamda tasavvuf(maneviyat) nedir? tasavvufun din, özelde İslam, ile ilişkisi nedir? İnsan neden yaratılmıştır? Din nedir, neden gereklidir, ne kadar önemlidir? gibi konularda açıklamalar yapmak istiyorum.

Çünkü gördüğüm kadarıyla insanlarımızın bu konularda kafası çok karışık. Şeytan kimdir? Nefis nedir? Tasavvuf nedir? Dinle ilişkisi nedir? Bu konularda bilgiye ihtiyacımız var. Bu konular nedense çok karmaşık konularmış gibi algılanmakta ve genelde anlaşılmaz bir takım kavramlarla açıklanmak istenmektedir. Ben daha basit herkesin anlayacağı şekilde açıklamak istiyorum.

Açıklamalar tamamen benim spontane düşüncelerimden oluşacaktır zaman zaman alıntılar da yapabilirim. Ramazan gibi kutsal bir ayın içinde tasavvuf, maneviyat gibi dini konulara temel kavramlarla, açıklık getirmek istiyorum. Tamamen spontane olarak aklımdan geçenleri yazdığım için yazıda olabilecek düzensizlikler için şimdiden özür dilerim. Anlaşılmayan yerler olursa tekrar açabilirim:

İnsanoğlu topraktan yaratılmıştır. insanın bir maddi, fiziki varlığı vardır, ki biz ona vücut, beden diyoruz, bir de fiziki olmayan, yani gözle görülmeyen, manevi, ruhi varlığı vardır. Bu varlığa ‘can’ da demekteyiz. İnsanın yaşaması, yani diri olması için fiziki ve ruhi varlığının bir arada olması gerekmektedir. Sadece beden ile veya sadece ruh, veya can ile yaşamak mümkün değildir.

İnsan daha anne karnındayken, maddi varlığı belli bir aşamaya geldikten sonra(artık 2 aylık mı 3 aylık mı)Allah tarafından bu et parçasına ruh veriliyor ve böylece ruh ve beden birleşerek yeni bir canlı oluşturuyor.

Daha sonra insan ağlayarak geçici bir süre için yaşayacağı bu dünyaya geliyor. Dünyaya gelirken kendisi ağlıyor etrafındakiler ise gülüyor. Dünyadan giderken, yani ölürken ise kendisi gülüyor(veya yine ağlıyor) etrafındakiler ise ağlıyorlar.

Her insan kendine has bağımsız bir varlıktır. Bazı insanları birbirine benziyor sansak bile, her insan tamamen farklı bir yaratıktır. Her insanın parmak izi farlıdır. 7 milyar insandan parmak izi aynı olan 2 kişi yoktur! Her insan ayrı bir dünyadır.

İnsan maddi olarak zayıf yaratılmıştır. Belki sinekten-böcekten güçlüdür ama, aslan kaplan gibi hayvanları ve doğanın gücünü düşündüğümüzde insanoğlunun gücünün son derece sınırlı olduğunu ve çok kırılgan olduğunu söyleyebiliriz. Maddi yapı olarak ta, günümüzü ele alacak olursak, en fazla 70-80 yıl yaşayabilmektedir. İstisnalar kaideyi bozmaz tabi. Başlangıçta küçük olan yapısı büyümekte ve güç olarak 20-25 yaşlarında en güçlü konumuna gelmekte ve ondan sonra yavaş yavaş vücudu ve gücü deforme olmakta, bozulmakta ve nihayet 60 yaşından sonra da hızla güçten düşmekte ve nihayet dünyada yaşayamaz hale gelmektedir.

İnsanı, bedenini ayakta tutan onun içindeki ruhtur. Ruh bedenden çıkınca beden ayakta duramamaktadır.

İnsanın içinde 2 adet ruhi-manevi güç vardır: Birincisi ruh-i meleki denilen insana iyilikleri yaptıran iyi, tanrısal güç, İkincisi de; Nefis(NEFS) denilen, insanın yaptığı bütün kötülüklerin kaynağı ve emredicisi olan Nefs-i Emmaredir.

İnsana kötülük yaptıran, bütün kötülüklerin kaynağı ve insanın en büyük düşmanı, sanıldığı gibi, dışsal bir varlık olan şeytan değildir! İNSANIN EN BÜYÜK DÜŞMANI İNSANIN İÇİNDE OLAN NEFİS(nefs)‘TİR!

Nefis denilen zulmani varlık her insanda vardır. Fiziki olarak merkezi iki kaşımızın ortasındaki bölgedir. Fiziki olarak nefsi bir varlığa benzetmek gerekirse, fotoğraf çektirdiğimizde fotoğrafta insanın negatifinin görüntüsü nasılsa nefsin görüntüsü de ona benzer uzmanlara göre. Yani karanlık ve zulmani bir yaratık.

Nefis 72 şeytan kuvvetindedir. Yani insana kötülük yaptırmakta şeytana pabucunu ters giydirir! Şeytan Nefis karşısında çocuk gibi kalır.

Nefsin merkezi iki kaşımızın ortasıdır. Dikkat ederseniz kızdığımız, öfkelendiğimiz zaman en çok iki kaşımızın ortasındaki bölge çok ağrır, acı verir. Nefis bu bölgeden bütün dimağımızı vücudumuzu ellerimiz ve ayaklarımıza, parmak uçlarına kadar kontrol eder.

Genelde insanlar bütün kötülükleri çok kızdıkları, öfkelendikleri zaman yaparlar. Sorulduğunda kendime hakim olamadım, birden oldu, ne yaptığımın farkında değildim gibi cevaplar alınır. İnsan bu gibi anlarda tamamen Nefsin kontrolüne geçmektedir ve Nefis insana o kötülüğü yapasını emretmektedir.

Bunun için Dinde, İslamda öfkeyi yenmek, kızgınlığı gidermek çok önemlidir. Hz. Muhammad bir defasında yanındaki sahabelere en büyük pehlivan kimdir diye sorduğunda rakibini yenendir dediklerinde, hayır en büyük pehlivan öfkesini yenen insandır buyurmuşlardır.

Demek oluyorki nefis, eğer insan vücudunda kontrolü ele geçiirse insana her türlü kötülüğü rahatlıkla yaptırabilmektedir. İnsanda bunu kendisinin yaptığını sanmaktadır. Peki iyilikleri kim yapmaktadır?

İnsan bir öfke anında bir insanı öldürebilir, bir insanın kalbini diliyle kırabilir, bir anda şehvetine mağlub olabilir, hırsına mağlub olup başkasının hakkına tecavüz edebilir..vb.

İslama göre Allahın en büyük düşmanı Nefstir! Alaha karşı isyan etmiştir ve insanları Allahtan uzaklaştırıp cehenneme götürmek için uğraşır aynı şeytan gibi.

Dolayısıyla bir insan olarak düşmanı dışımızda aramamamız lazımdır. Düşman ne en kızdığımız adam, ne en kızdığımız ülke ve ne de başka bir şeydir. Düşman kendi içimizdedir.

İşte tasavvuf-maneviyat burada devreye girmektedir. Nefisle mücadele ederek onu yenmek, onun kötü emirlerinden kurtulmak.

İnsanın yaratılış gayesi budur. Yani nefisle mücadele etmek, nefsini temizlemektir. İslamın ve daha özelde tasavvufun gayesi Allaha düşman olan nefsin kontrol altına alınıp, tezkiye edilmesi, tasfiye edilmesidir.

Nefisini tanıyan Rabbini tanır sözü bu gerçeği dile getirmektedir. Allahı tanımak için kişi ilk önce kendini tanıyacaktır. Kendi özüne dönecektir. Nefsini hafife alanlar, nefsiyle mücadele etmeyenler kısa bir sürede nefsin kontrolüne girerler.

Birgün Hz. Muhammed eshabıyla çok şehit verilen büyük bir savaştan dönüyorlardı. Peygamber eshabına;

  • Küçük savaştan(cihad) büyük savaşa dönüyoruz dedi. Sahabi tabi anlamadı sordular,

  • Ya Resululllah bu geçirdiğimiz savaştan daha büyük bir savaş olur mu? Yüzlerce ölü, binlerce yaralı verdik!

Peygamber açıkladı:

  • En büyük savaş(cihad) kişinin nefsiyle yaptığı savaştır! Bugün savaştığımız düşmanımız sizi zehenneme götüremez; ölürsen şehit olursun, kalırsan gazi! Ama senin nefsin seni dinden çıkarabilir, cehenneme götürebilir. (seni öyle bir oyuna getirirki ne yaptığının farkına bile varamazsın! kb)

Daha sonra Peygamber şöyle dua etti:

  • Yarabbi beni gözümü açıp kapayıncaya kadar nefsimin eline bırakma!

Demek oluyorki Peygamber gibi günahtan azade bir insan bile nefisten bu kadar korkuyorsa biz aciz, günahkar insanların çok daha fazla korkmamız gerekiyor.

Dolayısıyla İslam dininde gerçek cihad, mücadele kişinin kendi nefsiyle yaptığı cihattır. Savaşlar yoluyla yapılan cihattan daha önemlidir. Kişi kendi nefsini arındırmadıktan sonra hiç bir şeyin kıymeti yoktur. isterse deve yükü kitap yutmuş olsun, ordinaryüs profesör olsun!

devamı var..