Turist Gözüyle Türkiye

Bir tur şirketi tarafından Alman turistler arasında yapılan ankette, Türkiye denince akla ilk gelenin “tatil” olduğu belirlendi.

 Anket sonuçlarında, Alman turistlerin Türkiye denince akıllarına ilk gelenin “tatil” olduğunun ortaya çıktığını vurgulayan Yavuz, bunu sırasıyla “misafirperverlik”, “döner”, “halk pazarı” ve “hamam”ın izlediğini belirtti.

Halk pazarlarının turistler için Türkiye’yi çağrıştıran çok önemli bir farklılık olduğunu, hemen hemen hiçbir Akdeniz ülkesinde olmayan halk ve semt pazarlarının turistler için Türkiye’ye öz bir zenginlik olarak görüldüğünü ifade eden Yavuz, anketin dikkati çekici bir başka sonucunun da, camiler olduğunu kaydetti. Her turistin mutlaka ziyaret ettiği camilerin Türkiye denince akla gelen özellikler arasında altıncı sırada yer aldığına işaret eden Yavuz, “anket, Türkiye’nin önemli sembollerinden birinin de tarihi ve modern camiler olduğunu ortaya koydu” dedi.

Değerlendirmenin en önemli sonuçlarından birinin de, İstanbul’un marka şehir olarak seçilmesi olduğunu bildiren Recep Yavuz, “İstanbul, Avrupalının gözünde bir marka şehir olarak tarihten gelen kültürel mirası ile hafızalarda yer alıyor. Türkiye’de en çok tanınan kişi ise Atatürk. Tarkan ve Orhan Pamuk da en çok tanınan bilinen kişiler arasında bulunuyor” diye konuştu.

Yavuz, ’Yüzde 100 Güneş Garantisi’ sloganı ile yurt dışında nam salan Türkiye’nin en önemli ayrıcalıklarından birinin de güneş ve deniz olduğunu vurgulayan turistlerin, Türkiye’de en çok bilinenleri de kültür, tarih, her şey dahil, Türk kahvesi, Pamukkale, lokum ve Türk Mutfağı olarak sıraladığını kaydetti.

-DOLMUŞ VE TÜRKİYE-

 

Değerlendirmenin en önemli bölümlerinden birinin de turistlerin önerisi ile bilinenler listesine dahil olan ve 18. sırada yer alan “dolmuş” olduğunu ifade eden Yavuz, şunları söyledi: ” Türkiye’deki dolmuş yolculuğu dünyanın hiç bir yerinde görülemeyecek kadar neşeli, eğlenceli ve hesaplı bir yolculuk olarak görülmekte. Ayrıca döner, Almanlar arasında Türk kahvesinden daha çok biliniyor. (Milliyet)

İhtiyaç duyulan çılgınlık…

Sevgim bir humma,
Hastalığım iyileştirilemez,
Mantığımı geride bıraktım.
Çılgınlıkla hep sürecek bir rahatsızlık içinde
Düşünçelerim, sözlerim hep delilerinki gibi
Gerçekle alakası yok beyhude hepsi…
shakespeare

Tıp bilimi bin yıldır aşkın bir hastalık olduğunu kabul etmektedir. Modern bilim teorilerini de göz önünde bulundurduğumuzda aslında bu tür bir yaklaşım uygun düşmektedir. Aşkın bir tür hastalık olduğunu düşünmek bize niye aşık olduğumuz ve aşkı neden, hissettiğimiz biçimiyle hissettiğimiz hakkında çok önemli ipuçları sunabilir.
Hastalık benzetmesinin çok aydınlatıcı bir temele dayandığı söylenmektedir. Eğer gerisinde yatan ince mantığı izlersek şu gibi sorulara cevap verebiliriz.
Erkekler niçin kadınlara nazaran daha sık aşık olurlar?
Neden kadınlar erkeklere oranla aşkla daha derinden esir olurlar?
Neden bütün aşıklar eşlerini en azından belirli bir süre boyunca güzel görürler ( gerçekte nasıl göründüklerine aldırmadan)
Neden insanlar aşık olduklarında şiir yazmak isterler ( daha önce hiç yazmamış olsalar bile )
Neden insanın kalbinin kırılması bu kadar acı verir?
Ve neden vahşi, tutkulu aşklar çok kısa ömürlü olur?
Ve siz, aşkın bir tür hastalık olduğu fikrine katılıyormusunuz?

                                                            Frank Tallis

Bu sorulara ne gibi cevaplar verirdiniz?

Hüsran..

Ne aradığınızı bilmemeniz,olmadık zamanda ve ortamda aradığınızı bulduğunuzu sanıp umutlanmanız, bazen hüsrana uğratır..

İlgili aramalar: ödüllü – kısa – bir – film – 🙂

Heterodoksilere bakış devam-7

Reha Çamuroğlu’nun Sabah Rüzgarı kitabından iz bırakan noktalara devam ediyoruz. Önceki bölüm için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2133

İkinci bir mezhep olan Bengal’li Baul’ler kadar ilginç bir akım az görülür. Pek bilinmeyen bu topluluk basit insanın “kalbinin efendisini” aramasının en güzel örneğini verir. Baul’ler alışılmış bütün bağlardan kopmuşlardır, tam anlamıyla özgürdürler. Özgürlük için ölümü bile göze alırlar ve buna Sufilerden aldıkları bir sözcük olan “fena” derler. Kast sistemine karşıdırlar, belli bir tanrıları yoktur, tapınak istemezler. Baul’ler evlenmekten ve dünya nimetlerinden yanadırlar. Kadın-erkek aşkının tanrı aşkını duymalarına yardım ettiğini söylerler. Baul akımının özü; kitaplara boş verip Tanrı ile doğrudan doğruya ilişki kurmaktır.

Müslümanlığın Hindistan’a girmesinden sonra Heterodoks düşünürler iki dini uzlaştırmaya çalıştılar. Bu düşünürlerden en tanınmışı Ramananda’dır. Onun oniki havarisinden biri, hem müslüman hem de hindu Bhakta olan Kabir; “inançlar arasındaki ayrılık salt adlardadır, yoksa Tanrı her yerde aynıdır. Tanrı ruhun gizli köşelerindedir diyenler dış dünyayı kınamış oluyorlar ve bunun tersini söyleyenler de aynı şekilde doğru söylememiş oluyorlar” demektedir.

Uzakdoğu’nun en eski ve en yaygın diğer iki heterodoksisini ise Taoizm ve Zen‘de buluruz.

Lao-Tze’ye göre her şeyin kaynağı Tao’dur. O tüm şeylerin atası ve anasıdır. Ayrılık yoktur, Tao çokluğun altında yatan birliktir. Fakat bu birlik durağan değildir, aksine sürekli ilişki içinde olan ve yaratıcı olan çokluğun birliğidir. “Dünyadaki tüm şeyler varlıktan gelir ve varlık ise varlık olmayandan.”  Varlık olmayandır göğün ve yerin başlangıcı; Varlık’tır onbinlerce şeyin anası. Bunun için bazıları sürekli “varlık olmayanla” uğraşır, çünkü onun sırlarını bulmaya uğraşır, diğerleri sürekli Varlık’la uğraşır, onun sınırlarını keşfetmeye çalışırken. Bu ikisi aynı kaynaktandır, fakat değişik adları vardır. (biz bu konuyu bilmeden, kendi düşünce ve sözcük dağarcığımız çerçevesinde Oyun Kuramı’nda resmetmişiz, bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187 -Sibel’in notu)

Tao’nun temsil ettiği “birlik” ve “uyum” arasında bir çelişki yoktur. Lao-Tze söz konusu uyumun, ortodoksinin tanrısıyla olan büyük farkını çok açık bir biçimde verir: “Tüm şeylerin yaşamı ona bağlıdır ve o onlardan yüz çeviremez. O kendi görevini başarır ama bunun için iman istemez. Herşeyi giydirir ve besler ama efendileri olmayı istemez.” Onda evrene adalet getirme çabası yoktur; çünkü bu sav aslında kargaşa ve adaletsizlik yaratacaktır.

“Bu nedenle, Tao yok olduğunda fazilet öğretisi yükselir. Fazilet yok olduğunda bundan ancak insanlık öğretisi yükselir. İnsanlık yok olduğunda, bundan ancak adalet öğretisi yükselir. Adalet yok olduğunda, bundan ancak doğruluk öğretisi yükselir. Ama doğruluk, sadaket ve inançlılığın yüzeysel bir ifadesi olduğundan kargaşanın başlangıcıdır.” Bu anlamda, ahlak bir toplumsal yükümlülüğün ürünüyse, Şao-Tze ahlaka karşıdır. Onun savunduğu ahlak ancak içrek Tao’nun izlenmesiyle, doğal olarak elde edilen büyük uyumdur. Toplumsal sözleşme olarak ahlak, iki yüzlülüktür.

Taoizm bir sadelik öğretisidir. Dünyasal para mal mülk hırsı kadar dinsel sanatsal ve siyasal hırsların da tahakküm yaratıcı öğeler olduğuna işaret ederek, rekabet duygusunun uyumun bozulmasına sebebiyet verdiğini söyler. Bu öğreti de kadın ve çocuk aşağılanmazlar, hatta övgü ile anılırlar.

Lao-Tze’ye göre engelleri aşmanın en kolay yolu su gibi olmaktır. Bu da  saldırganlığa karşı barışçı bir tavrın temeli olacaktır.

-devam edecek-