El cevap

Efendinin kaderi kölesinin alnında yazılıdır. Türk atasözü

Zehra Hanım, onbir yaşındaki torunu Sabit’e Hayber kıssasını anlatıyor.  Kıssanın sonunda, İmam Ali  kale için savaşırken göklerin  gümbürdediğini ve Cebrail’in görünerek müslümanlara şöyle seslendiğini söylüyor: “Ali’den başka yiğit, Zülfikar’dan başka kılınç yoktur”.

Zehra hanım hikayesini “böylece müslümanlar kaleyi fethederler” diye bitirmiştir ki Sabit babaannesinin gözlerinin içine bakarak “Peki Nene, Hz Ali Efendimiz niçin öldü?” diye sorar. Zehra Hanım çocuğun başını okşarken bir an bile tereddüt etmeden cevap verir: “Hazreti Ali ölmez boncuk gözlüm, her devrin bir Alisi vardır. Ortaya çıkmasını bekleriz.”

Reha Çamuroğlu- Son Yeniçeri romanından

Enel-Hakk Üzerine Düşünceler-6

Reha Çamuroğlu’nun Sabah Rüzgarı kitabından iz bırakan noktalara devam ediyoruz. Önceki bölüm için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2130

Tanrılık savları uygarlıkla başlar. Belki bu cümlenin tam tersi daha doğrudur: Uygarlıklar Tanrılık savlarıyla başlar. Firavunlar, Babil kulesi, şehirlerin azamatli yapıları, katedraller, kubbe ve minarelerde bir ok gibi sivrilen kulelerinde (ikiz kuleleri de sayalım!) aynı çabayı görmemek olanaksızdır. Savaşı kazanmak için güç kadar, rakipte yaratılan korkuya da ihtiyaç vardır (kaldı ki bu güç bizatihi o korkunun getirisidir.). Bu korkunun Tanrısı, zafer geçitlerinin arkasında cezalandırıcı ok ve mızraklarıyla hazır bekler.

Tanrı tasarımı “modelini” çıkartmak iddiasında değiliz. Yalnızca, tahakküm kategorisi kadar evrensel olan bu Tanrı’nın belli bir takım özelliklerine dikkat çekmek istiyoruz.

İlkin bu Tanrı, evrendeki herşeyi bir hiyerarşik sistem içinde sıralayan tahakküm sembolik yapısının en tepesinde yer alır. O en tepedeki, biricik, herşeyin üzerindeki ve dolayısıyla herşeyden “ayrı”dır. İkincisi o yaratıcıdır, tüm evreni kendi iradesiyle yarattığı gibi ortaya çıkan yenilikler ancak O’nun iradesiyle ortaya çıkmaktadır. Üçüncüsü, bu Tanrı, birliğin “tek biçimci” sembolüdür. Onun belirli izlenceleri vardır. Onaylanmak ancak bu “doğru” izlendiğinde mümkündür. Ortak yaşamı tanımayan tahakkümün sembolik yapısı gibi, O da fetihçidir. Yine avcı-savaşçı gibi aslında bu katagorinin ürünü olan “erkek” kavramı gibi, cezalandırıcı, kahredici, bağışlayıcıdır.

Dördüncüsü, bu Tanrı yoğun bir bilinmezlik ardına gizlenmiştir. Onu görmek isteyenlerin gözleri kör olacaktır. Onun gizli bilgisini çalıp yiyenler lanetlenecek, en azından cezalandırılacaktır. İnsan korktuğu için inanacak, yine o nedenle doğru davranacak ve yine o nedenle ödüllendirilecektir. Başka bir özelliği ise “düzenleyici” oluşudur. İnkarcıdır, kendine bağlanmayanı inkar eder, sonra onu kendine “eş olma” tehdidi içinde görür ve üzerine yürür. Bu eylemi ile bölücü-parçalayıcı bir kimlik kazanır. Bütün bu sebeplerle “münafıklarla bitmez tükenmez kutsal savaşlara girilecektir.”

Aslında ortodoksinin tanrısı, kültürün sembolik yapısının tanrısıdır. (Caudwell’in Yanılsama ve Gerçeklik kitabındaki  çözümlemelerine de göz amak isteyenler için adres: https://blog.sonsuz.us/?p=371 ) Heteredoks dinsel inançlar ise belki de sözcüğün tam anlamıyla en evrensel inançlardır, üstelik herhangi bir uluslararası örgütlülüğü olmaksızın.

Biz burada çeşitli zaman ve mekanlardaki heterodoksilerden tamamen keyfi olarak ve bilgimizin sınırları dahilinde sözedeceğiz.

Tarihin ilk heterodoksilerine Hinduizm içinde rastlarız. Veda döneminin Upanişad’ları, ormanların sessizliğine çekilip metafizik deneylerini yüksek düzeyde Batıni ayetler biçiminde tasvir eden eski zaman kahinlerinin eserleridir. Sözkonusu yapı içinde beliren bazı akımlardan ilki Tantradır. Tantra inananları törenlerinde şaraba ve aşka yer verirler, kadınların önemli yeri vardır ve din işlerinde onlara da yerverilir. Tantra genellikle bir halk okulu olmuştur.

-devam edecek-

Eğitim=Manipülasyon

Eğitim dediğin manipülasyonun en etkin, en yaygın ve azgın şeklidir demiş miydik bu güne kadar hatırlayamadım. Bu kadar geveze olmak zorunda değildim ki… Tabi bu yalnıca basitçe seçtiğim bir şey, ya da bana uygun bulunmuş rol, her ikisinde de sonuç değişmiyor ve ben çok gevezelik yaptım, öyle ki ne dedim ne demedim en ufak bir fikrim yok. Zaten bunun da önemi yok, madem önemi yok altı satırdır niye konuşuyorum?!

Neyse eğitimin en mükemmeli bile ancak mükemmel manipülasyon olurdu… Ki;  “mükemmellik” subjektifin en kanlı tarafından, şaibeli bi kavram olduğuna göre eşitliğin iki tarafından de kolayca sadeleştirilebilir. Herkesin bildiği gibi, “bir şey” tarafından eğitilmeksizin oyunda bir rol kapamazsınız! Yani bir diğer anlamda; eğitim=Tonal’e giriş!
Eğitimi diğer eşiti ile değiştirelim: manipülasyon= Tonal’e giriş

Hayırlı uğurlu olsun…
Küba’da okuma-yazma oranı %100 müş…!
Kim ki eğitimi ciddiye almış, sırtı yere gelmez (tabi eğitimden kastımız sadece ögretim değil). Şu anda dünyanın en büyük, en şahane öğretmeni/manipülatörü televizyon hazretlerine sonsuz saygılar sunarım efendim 🙂
Hani yediden yetmişe denir deyimlerimizde, bunu bile aştık; beşikten mezara! Beşikten mezara manipülasyon :)))
Şimdi düşünüyorum da tv hazretleri tahta çıkmadan önceki her usul çocuk oyuncağı bile değilmiş. Breh breh breh… Yarım bıraktığım bir roman vardı orada herşey yıkıldıktan sonra hala ayakta kalanların televizyonlar olduğunu söylediğimi hatırladım (arada ben bile bazı laflarımı hatırlıyorum)… Artık tüm pazarlık televizyon sahipleri/satıcılar ile alıcılar arasında geçiyor. Geleceğimiz onların iki dudakları arasında bir ağacın yaprakları gibi dalgalanıyor…
TV sahiplerine bizi satmaları için ne zaman yetki vermiştik?

neden evlenmeli ki??

Aslında…

Evlenmek isterdim,
süper bir düğünüm olsun,
bembeyaz, sırtı açık bir gelinliğim olsun,
annem sevincinden ağlasın diye..
Kıvırcık saçlı bir kız çocuğum olsun
ve bana anneler gününde
çarpık çurpuk yazısıyla
okulda yaptıkları kartı getirsin diye…
Geceleri gök gürleyip fırtına çıktığında
korkarak yastığıma sarılmayayım diye…
sevdiğim erkek bana! :
canım karıcığım desin diye…
Artık yemek yapmayı öğreneyim,
devamlı
yumurta ve makarna pişirmeyeyim diye…
Ama
EVLENMIYORUM:

Sevdiğim erkeğin
kirli çamaşırları,
Lavobodaki sakal artıkları,
Kaprisleri, küfürleri,
! ;vurdumduymazlıklari ve
yalanları arasında
onu neden sevdiğimi unutmayayım
diye…
işin içine
para ve çıkar hesapları girdiği zaman
büyük aşkların
nasıl küçüldüğünü görmeyeyim
diye..
Aldatılmanın dayanılmaz hafifliği (!) ile
tanışmayayım diye…
Canım babacığımdan kalan tek sahip olduğum şeyi,
soyadımı verip
yerine
bana soyadından başka verecek
çok büyük
birşeyi olmayan birininkini
almayayım
diye….
Gece
kız arkadaşim ağlayarak bana telefon
açtığı zaman
kedime ertesi gün için mama koyup
geceliğim ve diş fırçamla
onun evine gidebileyim
diye..
Ben olgusunu daha yeni yeni öğrenmişken,
bunu Biz olgusuna değişmeyeyim
diye…
Hiç düşünmüyorum evlenmeyi
bir gün beni çok! üzer gereksiz şeylerle
ve bir özür dilemeyi akıl bile edemez diye

CAN DÜNDAR

İlkyar-Amaçlarımız

  • Özellikle köy çocuklarına; okuma heyecanı ve eğitimini daha ileri düzeyde sürdürme motivasyonu kazandırmak
  • Eğitimlerine katkıda bulunmak
  • Bu faaliyetleri, hiç bir politik kaygı taşımadan ve insanların eşit olduğu ilkesinden yola çıkarak uygulamak
  • Kitap yardımı yapılmamış köy bırakmamak
  • Öğretmenler için programlar düzenlemek
    • Onların daha iyi şartlar altında okumalarına gerek var.
    • İçlerinde okumayı teşvik edecek bir kıvılcım da siz çakın.
    • Yardımlarınızla onlara sevginizi gönderin, onların sıcacık ellerine değsin kitaplar aracılığı ile duygularınız.
    • Sizler de bu faaliyetlerin bir parçası olabilirsiniz.

Her ay yapacağınız 20 dolar eşdeğeri yardımla, her yıl bir köye yardım etmiş olacaksınız. Bu küçücük yardımla yaratılan sevince mutlaka şahit olmalısınız. Çocuklarımızdaki, öğretmenlerdeki o duygu titreşimini yakaladığınızda daha fazla destek vereceğinize eminiz…
http://www.ilkyar.org.tr/