Yaradılış Destanı-ilk perde

Yaradılış destanında 1.ci perde.

Yükseklerde Gök henüz isimlendirilmemişken,
Ve aşağıda, Dünya çağrılmamışken
Boş ama başlangıçta mevcut olan APSU, Vücuda getiren onları,
MUMMU ve TİAMAT – hepsini doğurandı o;
Birbirine karışmıştı suları.

Saz bitmemişti, bataklıklar ortaya çıkmamıştı
Tanrıların hiçbiri vücuda gelmemişti
Hiçbirinin adı yoktu, kaderleri belirlenmemişti
İşte tam ortalarında tanrılar şekillendi.

İşte güneş sistemimizin yaratılışı… Uzayın genişliği içinde “tanrılar” yani gezegenler daha ortaya çıkacak, adlandırılacak, “kaderleri” yani yörüngeleri belirlenecektir. Sadece üç cisim mevcuttur. AP.SU “başlangıçtan beri mevcut olan”, MUM.MU “doğmuş olan” ve TİAMAT “yaşamın kızı”. Apsu ve Tiamatın suları karışmıştır ve metin bunun içinde sazların büyüdüğü sular değil ilksel sular, evrenin temel yaşam veren elementleri olduğunu netleştirir.

Demekki Apsu Güneştir, başlangıçtan beri mevcut olandır. Ona en yakın olan Mummu’dur. Destanı anlatan Mummu’nun Apsu’nun güvenilir bir yardımcısı ve elçisi olduğunu açıkca anlatır. Mummu merkürdür. Grek ve Romalılar da Merkür’ü Tanrıların en hızlı habercisi olarak tanımlarlar.

Daha ileride Tiamat vardır. Daha sonraları Marduk’un parçaladığı canavardır, yani kayıp gezegen. Ama ilksel başlangıçta o, ilk ilahi Trinitenin ilk Bakire Anasıdır. O ve Apsu arasındaki uzay boşluk değildir, Apsu ve Tiamatın ilksel elementleri ile doludur. Bu sular karışmıştır ve Apsu ve Tiamat arasındaki uzayda bir çift gök tanrısı yani gezegen oluşturmuştur.

Suları birbirine karıştı…
Tam ortalarında tanrılar şekillendi.
Tanrı LAHMU ve tanrı LAHAMU doğdu
Bu adlarla çağrıldılar.

Bu iki gezegenin adları LHM (savaşmak) kökünden çıkmıştır. Eskiler bize Mars’ın Savaş Tanrısı ve Venüs’ün Savaş Tanrıçası olduğuna dair bir gelenek bırakmışlardır. Mars ve Venüs gerçekten de Güneş (Apsu) ve Tiamat arasında yer alırlar. Güneş sistemi oluşma süreci devam eder.

Onlar yaşlanmadan önce,
Tayin edilmiş bir boyuta göre boyca
Tanrı ANŞAR ve tanrı KİŞAR biçimlendi
Onları bastırıp (boyca)
Günler uzadıkça ve yıllar çoğaldıkça
Tanrı ANU oğulları oldu – atalarına bir rakip
Derken Anşar’dan ilk doğan Anu
Eşiti olarak ve kendi suretinde NUDİMMUD’u yarattı.

Mars ve Venüs’ün ancak sınırlı bir boyuta kadar büyüdüğünü, ama daha onların oluşumu tamamlanmadan, bir diğer gezegen çiftinin oluştuğu anlatılıyor. Bu ikisi adlarından da anlaşılacağı gibi muhteşem Devamını oku “Yaradılış Destanı-ilk perde” →

Şeffaf Ofisler geliyor

ORMANDA ŞEFFAF OFİS!..

Kapalı ve sıkıcı ortamlarda çalışanların verimlerinin düştüğüne inanan bir şirket bakın ne yaptı?
 ‘Haftasonu olsa da ormana gezmeye gitsek’ sözünü uyanık Avrupalılar ‘Hafta başlasa da ormana işe gitsek’ şekline dönüştürdüler… Nasıl mı?.. Hem çalışanlarını özel bir ortamda tutmak hem de aradaki duvarları tamamen kaldırıp samimi bir ortam  sağlamak isteyen bir şirket, bahçeye çok özel bir ofis yaptırdı.Tamamen şeffaf olan bu ofiste bütün çalışanlar birbirini gördüğü gibi dışarıdan gelenler de içeridekileri rahatça görebiliyor.

İşinden zevk alarak çalışan bir elemanın daha verimli olacağını düşünen Avrupalılar ormanın göbeğinde modern bir ofis kurarak mükemmel bir iş ortamı oluşturdular…  Öyle ki burada çalışanlar neredeyse mesainin bitmesini istemiyor… 

Ormanın dokusuna zarar vermeden doğal ortama uyumlu tasarlanan bu modern ofis tek kelimeyle muhteşem…Ofis çalışanlarının çok sevdikleri yeni ortamın şirketin karını arttırıp artırmayacağını zaman gösterecek.

realist ruhsallık olmaz

bir ömür boyu calısarak edindigimiz bilgilerin insan nefsini aşamaması ne kadar yıpratıcı ve uzucu.tum ruhsal bilgi ve yasam tarzımızın insanlar uzerinde edindigi etki sadece deli saçması gibi gozukuyor cok garip.ucube gibi gorulerek gercekliği anlatmaya calısmak cok komik duruyor aslında.her birey kendi bekasını gözetiyor.genel hümanizm ya da toplumsal deger yargıları ile hareket etmek sadece korkaklara mahsus gibi.bireyler neden tek basına bir hedefe gidemez neden insanlar vizyonlarını gerceklestiremez,anlamıyorum anlayamıyorum.bilgi sahibi olmak bile zaten bencillik degil mi?biliyorum diyen benliğe dusuyor zaten.işte bu beden ve kılıflanmıs ruhumuz ne derece tekamül etsede sonucta aciz bir bedene gomülü oldugundan sadece en ust duzeyde nefes alır ve verir dogası geregi de hictir.zaman gecirme ya da kendini ifade alanı olarak gorulen bir yerde,basta ben,neyin pesindeyiz acaba,merak ediyorum.
sosyal olmak adına,ya da ses olmak,seda olmak tarzında acizliğimize kılıc cekene kadar,bir cocugun gözlerinden aslımıza dönsek ne olur.her satırda kah suphe,kah bilgiyle saldırdıgımız arkadaslar kendimizdir.ben artık anladım ki bu yolcok cetindir ki 15 yıl sonra bile adama haddini bildirirken yazıya da döktürüyor.

Luvi Dili

Luvi dili (Luvice veya Luwice) Anadolu’nun yerli halklarından biri olarak kabul edilen Luviler’in dili olup, Anadolu’nun en eski dillerinden biridir. Bu aynı zamanda, Hititler’in hiyeroglif yazılarında kullandıkları dildir.(Mısır ve Girit hiyeroglif yazısından farklı olan bu hiyeroglif yazısı daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda kullanılmıştır.)

Anadolu’nun Hitit-öncesi tarihi henüz tam olarak aydınlatılamamış olmakla birlikte, 20.yy.’daki arkeolojik bulgular, Anadolu’ya yapılan Yunan göçünden çok daha önce, bu topraklarda Anadolu’nun yerlileri sayılabilecek Luvi ulusunun yaşadığını ortaya koymuştur.

Hititler’in çivi yazılı belgelerinde bu halktan Luvili (Luwi’li) olarak söz edilmektedir. Hitit imparatorluğunun yıkılmasından sonra Hititler’in çivi yazısının unutulmuş olmasına karşın, Luvi dili ve yazısı biraz değişikliğe uğramakla birlikte Anadolu’da varlığını sürdürmüştür. Bilge Umar’ın “Türkiye’deki Tarihsel Adlar” adlı ünlü yapıtında belirttiği gibi, Pelasgos denilen insanlardan kalma tarihsel adların Luvi dili temeline dayandığı ortaya çıkmıştır.

Anadolu’nun en eski dillerinden biri olan Luvi dilinin ve lehçelerinin çözülmesi kültürel gelişimin Mezopotamya’dan veya Yunan yarımadasından Anadolu’ya değil, Anadolu’dan daha güneye ve batıya doğru yayıldığı tezini güçlendirmiştir.

Luvi diliyle yazılan Hitit hiyeroglif yazısı H.T. Bossert’in katkılarıyla 1946 yılında çözülmeye başlanmış ve çözülme çalışması tam anlamıyla 1960’ta Emmanuel Laroche tarafından tamamlanmış olduğundan, yer ve ilah adlarına ilişkin olarak, Batı’da bu tarihten önceki etimolojik açıklama getiren yazılar geçerliğini yitirmeye başlamıştır. Büyük İskender döneminde Anadolu’nun Luvi ve Hitit kökenli adları hellenleştirilmeye çalışılmışsa da, esas yapılarını korumuşlardır. Anadolu ve Trakya’daki Yunanca yer adlarının yüzde yüzü olmasa da çok büyük bir kısmının Luvi dilindeki adlarından türetildiği anlaşılmış bulunmaktadır. Ayrıca eski Yunanca sanılan pek çok sözcüğün (dram, drama, tiyatro, komedya, tragedya vs.) Luvi kökenli olduğu konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır. [1]

Luvi dili üzerine en fazla araştırma yapmış yabancı isimler arasında Emmanuel Laroche, 1973’te bu dili “Luvi dili” olarak kabul edip, tanıtan David Hawkins, Piero Meriggi ve Türk isimler arasında Bilge Umar ve Ali M. Dinçol sayılabilir. Luvi sözcüğü Hitit dilinde “ışık insanı” anlamına gelir ki, Luvi dilinde “ışık, parıltı” anlamına gelen “lu” kökü birçok dile “ışık” anlamında geçmiş olup, birçok dilde halen kullanılmaktadır (Örneğin, ilah Apollon’un Likya’lı sıfatının kökeni Luvi dilinde ışık anlamına gelen, kurt anlamındaki “lyk” ya da “lu” sözcüğüdür ki, sözcük Latince’de lux biçimine dönüşmüştür. Ayrıca, Hellen dilinde hiçbir anlamı bulunmayan Apollon adının kökeni de Luvi dilinde “su” anlamına gelen “apa” sözcüğünden gelmekte olup, ilk yazılışı Luvice ap(a)-ull(a)-wana’dır; bu ilah, Etrüsk dilinde Aplu, Apulu, ya da Aplum biçimlerinde belirtilmiştir).

Günümüzde, Likçe denilen Likya dilinin Luvi dilinin bir türevi olduğu kabul edilmektedir. Luviler’in yaşadığı kentlerden biri, Luvi dilinin konuşulduğu Truva’dır (Troya). Yedinci Truva kentinin B katmanında bulunan hiyeroglifik mühür Bir grup bilimci Luviler’in Anadoluda yaşayan Alevilere yakin bir toplum oldugunu düşünürler.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Luwice