oyunculuk

“oyunculuk, uçarılık değil bilgeliktir.”
tom robbins

hepimizin oynamayı öğrendiğimiz bir rolümüz var. bizler, yaşam yolculuğumuzda edindiğimiz alışkanlıkların toplamı sonucu ortaya çıkan rolleri oynuyoruz. oynaya oynaya da o rol konusunda bayağı ustalaşıyoruz. o rolü savunuyoruz. onun için üzülüyoruz. onun için kaygılanıyoruz. onun adına seviniyoruz. onun korkularıyla hareket ediyoruz. yaşam karşımıza rolümüz için sıradışı olan bir durum çıkardığında afallıyoruz. onun yargılarını düşünmeden sahipleniyoruz. onu asla yapamam diyoruz. bu benim için çok zor diyoruz. ben sıkılganım utanırım diyoruz. ben samimi biriyim diyoruz. ben falanım ben filanım diye uzuyor gidiyor bu liste.

başka rolleri de oynamayı öğrenirsek ne olur? o zaman hangisi bizim kişiliğimizdir? ya da şöyle sorayım: bizim bir kişiliğimiz var mıdır aslında? ve hepsinden de önemlisi insanın kendi kişiliğim diye düşündüğü şeye sadık kalması neyi garantiye alır?

kendini önemseme

kendini önemseme, açık ya da örtülü, hepimizin en büyük problemi.
bu konuyla ilgili güzel bir sözü burada paylaşmak istedim:

“we are important because we are afraid, and the more fear more ego.”
Korktuğumuz için önemliyiz, daha fazla korku daha fazla ego.

Ana Tanrıça MA

MA kimdir?

İnsanlar Onu: Kawa, kuwa, awa, ata, ama, aya, kubala, kibele moo, rama, maya, manitu, dawa, deus, zeus, ara, ra, kangrı, tengri ve daha birçok isimle çağırdılar.

Ana Tanrıça MA kimdir sorusu ancak cok yönlü bir bakış açısı ile ifade edilir, net bir kimliği yoktur. Tam anlamıyla anadolulu veya mezopotamyalı dememizde mümkün değildir. Yeryüzündeki tüm kıtalarda ona ait birşeyler yakalayabilmemiz mümkündür, hem tanrıdır hem tanrıçadır.. her kültürde değişik bir görünüm ile karşımıza çıkar ama o ilktir, tektir, tüm çok tanrılı kültürlerin hatta tek tanrılı dinlerin anasıdır. Esin kaynağıdır. Ayrıca ilkel rastlantıların ürünü değildir, yaşadığımız tüm çağlara adını ve dilini entegre etmiştir. (entegrasyon önermesi tezimizin ana hatlarını oluşturmaktadır). Tarihçilere göre o sadece bir figürdür. Anlaşılmaz nedenlerle kimliği gizlenmiş veya farkına varılmamıştır.

Bu figürlerde ana tanrıça , anaç ve hamile görüntülenmiştir. Üç memesi ve göbeğinin üstünde üçgen! sembolü vardır. Omuzlarında gücü simgeleyen apoletleri ile bağdaş kurmuş çıplak bir kadın heykelidir, cinsel organı görülmez, hamile karnı kapatır onu. Üç memesi ile toprağı ,havayı ve suyu emzirir, bu üç element hayatı simgeler, kısaca o doğayı (dünyayı) doğurmuştur. Ve bu elementlerin oluşturacağı kurallar zinciri hayatın yeni elementlerini doğuracaktır. Böylece bu oluşum kaçınılmaz olarak tüm dinlerin yapı taşı olacaktır.

 Tezimiz ana kaynağını isimlerden almaktadır, bunlar özel isimler, tanrı isimleri, coğrafi isimlerdir. İsimlerin özellikle özel isimlerin konuşmaya başlayan ilk primatların (ilk insan) kullandıkları ilk kelimeler olabileceği bir çok antropolojik kaynak tarafından öngörülmektedir. Tezimizde özel isimlerin epistomolojik (hece yapıları) çözümlerini yaparak ma kültürü ile yakınlığını araştırmaya çalışacağız.Böylece MA adının tanrının ilk adı olup olmadığı tartışmasını ortaya atacağız.Tevrat babil kulesi yapılana kadar tüm dünyada tek dil kullanıldığını belirtmekte,bunun gerçek olup olmadığını hep birlikte göreceğiz.Bu konuya yardımı dokunacak herkes bana email atabilir,yardımlarınızı bekliyorum.

Dil’in Evrimi

Bugün dünyada yüzlerce dil kullanılmaktadır. Ses ve gramer yapısı veya yüklendikleri kelime anlamları açısından birbirinden farklı olan bu dillerin tek bir dilden türemiş olacabileceğini acaba düşündünüz mü?
Dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan toplulukların oralara nasıl gittikleri, kendi kültür ve dillerini nasıl geliştirdiklerini, En önemlisi kendi dinlerini nasıl yarattıkları konusunda en ufak somut bir araştırma yoktur. Bizlere söylenen sadece o dil, din ve kültürün orada olduğudur. Kutsal kitaplar insanın konuşmaya Hz. Adem ile başladığını ve Tanrı’nın cisimleri adlandırarak Hz. Adem’e bildirdiğini söyler. Bence aksi kanıtlanmadıkça doğru olan görüş budur, kaldıki insanın maymundan geldiğini varsaysak bile konuşmaya başlayan ilk insanı Adem olarak algılamamız gerekmektedir.

Başka bir açıdan bakarsak, ancak insan fizyolojisinin izin verdiği sesleri çıkarabilir ve duyarız, böylece insan tabiatının evrensel gücüne karşı koyamayız, tabii olduğumuz fiziksel kurallar ister tabiattan gelsin, ister tanrısal olsun sonuçta bir büyük gücün adlandırdığı gibi konuşmak (dil) zorundayız. Konuşmaya başlayan insanların cisimleri adlandırırken kullandıkları heceleri notalara benzetebiliriz. Varolan 8 nota ile milyonlarca melodi yaratma olasılığı vardır ve elbette 8 hece ile yüzlerce cisim ve kavramı seslendirebilmek mümkündür. İşte bu Araştırmamızın amacı öz heceleri o günkü değerleri ile inceleyip kavramlarını ve anlamlarını, günümüz dünyasında veya antik çağlarda kullanılmış cografi veya özel isimlerle karşılaştırarak ,evrensel bir temele yerleştirmek, ve tanrı kelamı olan o ilk hecelere ulaşarak batı dünyasının bize sunduğu tüm yalanları tersine çevirmek.

Alıntı

Not: Bu konuda daha derin ilgi ve bilgi sahibi okuyuculardan döküman ve yorum katkısı rica ediyorum.

Spinozacılık -3

 Tanrı mı?

Olağan dindar zihniyet kadar Tanrıbilimsel düşünce de “Tanrı”yı bir “kullanım değeri”ne sahip kıldığı ölçüde Spinoza’nın Tanrı fikrini “pratik felsefe”nin temel dayanağı haline getirmesi suçlanabilir bir girişim değildir. Spinoza, tıpkı bir Rönesans ressamının yaptığı gibi, hep ilahiyattan, tanrısallıktan ve dinsel-metafizik temalardan bahsedip durur. Ama ne kadar bahsederse, o kadar fazla “tanrıtanımazlıkla” suçlanmış olması bize onun felsefesinin anahtarlarından birini kazandıracaktır. Nasıl Rönesans resmi, “insanların yoksul dünyası”nın sunabileceği temalarla asla gerçekleştiremeyeceği bir özgür formlar, temalar, renkler ve perspektifler çoğulluğu dünyasını serbest kılabilmek amacıyla ilahi temaları yeniden ve yeniden kurgulayıp durduysa, Spinoza da, pratik felsefenin tek amacı olan “en üstün kıvancı” serbest kılabilmek için Tanrı’yı kullanacaktır. Ama asla “uhrevi dinlerin” insan-görüntüsü taşıyan Tanrı’sı, ya da mistisizmin vahdet tanrısı olarak değil, bütün çoklukların toplamı ve birliği olarak sonsuz ve ebedi tanrısı olarak. Artık Tanrı ne dinsel ya da ahlaki sorumluluğun hesap sorucu mercii olarak Tanrıdır, ne de genel olarak filozofların, özel olarak da Descartes gibi düşünürlerin “felsefi” tanrısıdır. Spinoza’da Tanrı’nın “pratik kullanımı” şöyledir: Yaradan olarak dünyanın dışında olmayan, ezeli-ebedi bir sonsuzluğun, yani sonsuzca sıfatlanmış tözün ifadesi olarak Tanrı. Tanrı varsayılan bir varlık değildir; uygulamaya konulan bir varlıktır –sonsuzun varlık tarzı… (Bu aynı zamanda Einstein’ın tanrı algılayışıdır-Sibel’in notu)

Tanrının kullanımının birinci anahtarı, Ethica’nın ikinci kitabında Spinoza “fikirlerin birbirini takip edişi” üzerinde konuşmaya başladığında elde edilir: Simmel’in modern kentli dünyasında olduğu gibi, bizde fikirler hep Devamını oku “Spinozacılık -3” →