
“Herodot kitabında, Babil’de her kadının evlenmeden önce mabette bir erkekle yatmasının zorunlu olduğunu, bu yüzden evlenmek isteyen kadınların mabedin etrafında oturarak erkek beklediklerini, güzel kadınların hemen bulduğunu, çirkin kadınların ise uzun süre bulamadıklarını yazıyor.?
“Sumer kanununa göre evlenen kadın bakire değilse, kocasından boşanırken, bakire olarak evlenen kadının alacağı tazminatın yarısını alabiliyor.?
“Antropologlara göre en eski toplumlarda uygarlık kadınlar eliyle başlamış. İlk ipi yapmayı akıl eden, yiyecekleri koymak için tartan ve kilde kap kacağı yapan, yenecek ve ilaç olarak kullanılacak bitkileri, ateşi bulan, hayvanları evcilleştiren kadınlarmış. Kadınların en önemli niteliği de çocuk doğurmalarıydı. Bu olay onların yaratıcı olarak tanımlanmalarına neden oluyordu. Böylece ilk ana tanrıça ortaya çıkmış. Kadınlar da yeryüzünde ana tanrıçanın bir temsilcisi. M.Ö. 10.000 yıllarında ilk tarım topluluğunun başlaması sonucu insanlar arasında bir ‘din’ düşüncesi gelişmiş. Ana tanrıça için küçük tapınaklar yapmışlar. Buralarda düzenlenecek törenler için rahibeler sınıfı oluşmuş. Kuşkusuz tanrıçanın gücüne ulaşmak için seks ayinleri yapılıyormuş. Daha sonra avcılığın başlaması ile erkekler güçlenmiş, bunun sonucu erkek tanrılar ortaya çıkmış, onlara hizmet için de rahipler. Bunlar kadınlar üzerinde baskı yapmaya başlamışlar. İşte o devirde fahişelik vücut bulmuş, diyor Nickie Robert.1
Bunun ilk örneğini Mezopotamya’da Sumerlilerde görüyoruz. Sumer’in Aşk ve Savaş Tanrıçası İnanna belgelerde ‘göğün fahişesi’ olarak adlandırılır. Kocası Çoban Tanrısı Dumuzi de onun için ‘o fahişedir, benim eşim fahişedir’ diyor. İnanna, fahişelerin de koruyucusu. Kutsal fahişelik, sokaklarda değil, mabetlerde yapılana deniyor.

İnanna
Sumer mabetlerinde rahipler ve rahibeler büyük bir grup oluşturuyor. Rahibeler 20′ye yakın sınıfa ayrılmışlardı. Bunlar arasında şarkıcılar ve dansözlerin özel bir yeri vardı. Onlar arp, lir gibi çalgılarla şarkılar söyleyerek, danslar ederek tanrıları, dolayısıyla insanları eğlendirirlerdi. Bunlarda asıl amaç tanrıları eğlendirerek onları sakinleştirmek, böylece insanlara zarar vermelerini önlemekti. Rahibeler arasında sihir ve kahinlik yapan, rüya tabir edenler ayrı ayrı sınıflardı.2 Prensesler, şehir beylerinin ve kralların eşleri erkek tanrılara ait baş rahibe olarak mabedin idari işlerini yürütürlerdi. Bunların önemli görevlerinden biri de Kutsal Evlenme törenlerinde Tanrıça İnanna yerine geçerek Tanrı Dumuzi’yi temsil eden kral ile evlenmeleriydi.
Böyle rahibelik, ilk Ur şehrinde Akad Kralı 1. Sargon’un kızı şair Enheduanna ile başlamıştı. Ondan sonra Sumer ve Akad’da hangi kral başa geçerse onun kızı bu göreve atanmıştı. Böylece siyasal ayrılıklar olduğu zaman bile bu kurumlar şehir beylikleri arasında bir kült bağı oluşturmuşlardır. Bu gelenek M.Ö. 1800′lere kadar sürmüştür.

Enheduanna
Mabetlerde, özellikle İnanna’nın mabetlerinde rahibelerin özel bir görevi de genel kadınlık, bir tür fahişelikti. Bunlar tanrıya hizmet ettiklerinden kutsal sayılıyordu. Tapınak fahişesini Gilgameş Destanı’nda görüyoruz. Gilgameş’e arkadaş yapılmak istenen Enkidu bir orman adamıydı. Ormanda hayvanlarla yiyip içiyor, onlarla yaşıyordu. Onu insan gibi yapmak için mabetten bir fahişe gönderilir. Bu kadın ona insan gibi yemeyi, içmeyi, konuşmayı öğrettiği gibi cinsel ilişkiyi de öğretir.3 Bu da fahişe olarak adlandırılan bu rahibelerin, acemilere cinsel ilişkide bir tür öğretmenlik görevi yaptıkları izlenimini veriyor. Daha sonra bu gelenek Babillilere ve Asurlulara geçmiş. Herodot kitabında, Babil’de her kadının evlenmeden önce mabette bir erkekle yatmasının zorunlu olduğunu, bu yüzden evlenmek isteyen kadınların mabedin etrafında oturarak erkek beklediklerini, güzel kadınların hemen bulduğunu, çirkin kadınların ise uzun süre bulamadıklarını yazıyor. Sumer’de böyle bir gelenek olamaz, çünkü onlarda kadınların evlenmesinde bekaret aranıyor. Sumer kanununa göre evlenen kadın bakire değilse, kocasından boşanırken, bakire olarak evlenen kadının alacağı tazminatın yarısını alabiliyor. Mabet fahişeliği bir meslek. Onlar kendilerini tanrı namına bu işe gönüllü olarak adayan kadınlar. Bunlar aynı zamanda bereket kültünün de temsilcileri. Sumer dininin bir simgesi olan 100 kadar kurumu kapsayan ‘me’ler arasında fahişelik de bir kurum olarak görünüyor. Bu rahibelerin diğer rahibelerden ayrılmaları için başlarını örtmeleri gerekir.4 M.Ö. 1600 yıllarında bir Asur kralının yaptığı kanunun 40. maddesiyle o tarihten sonra bütün evli ve dul kadınların başlarını örtmeleri şart koşulmuş. Kızlar ve sokak fahişeleriyse örtemeyecek. Böylece evli ve dul kadınlar da mabet fahişeleri gibi yasal seks yaptıklarından kutsallaştırılmışlar.5 Sokak fahişeleri örtünürse çok ağır ceza görüyorlar. Kuşkusuz mabet fahişeliği yanında sokak fahişeliği iyi görülmüyor. Bu mabet fahişeliği geleneği, Babilliler ve Asurlular yoluyla Kenanlılara, oradan da İsrail’e geçmiş, ama Tevrat boyunca bu geleneğin kaldırılma çabaları izleniyor.
Diğer taraftan Tevrat araştırıcıları da iki kısma ayrılmış. Bir kısmı İsrail’de mabet fahişeliğinin olduğunu, bir kısmı da tanrı namına cinsel ilişki yapılmasının akıl alamayacağını söylüyor. Bütün söylentilere karşın, İnanna’nın bereket kültünün ve mabedinin İştar, Astarte adlarıyla İsa’nın doğumuna kadar sürdüğünü görüyoruz. İsa’nın annesi Meryem doğmadan önce Meryem’in annesi onu mabede adamış.
Kur’an, Al-İmran Suresi, ayet 35-37:
‘İmran’ın karısı şöyle demişti: Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. (…) Rabbim! Ben onu kız doğurdum, (…) Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum, dedi. Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya’yı (teyzesinin kocasını) da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızk bulur ve ‘Ey Meryem, bu sana nereden geliyor’ der; o da, Bu, Allah tarafındandır, Allah, dilediğine sayısız rızk verir, derdi.’
Bu ayetten anlaşıldığına göre, o zaman mabetler vardı.
Tevrat ve İncil’de de mabetlerin bulunduğu yazılı.
Daha önce sözünü ettiğimiz kitabında Nickie Robert fahişeliği aslında kadının bir tür özgürlüğü olarak görüyor. Yunanlar’da keyfince yaşamak isteyen kadınlar kendi istekleriyle fahişe oluyorlarmış. Hıristiyanlık başladığı zaman Korentliler’in Venüs ve Afrodit mabetlerinde binden fazla fahişe varmış. İnançlarına göre, bunların erkeklere yaptıkları bu iş karşılığında memlekete bereket geliyormuş. Bu düşünce tamamıyla Sumer’in bereket kültünün bir devamıdır.
Kutsal fahişelik Hindistan ve Afrika’da da varmış. Fakat oralarda geç başlamış. Güney Hindistan’da mabet fahişeliği sürüyor. 1927 yılında Madaras’da 200 bin fahişe olduğu tahmin ediliyormuş.6 Lidya kızları da çeyizlerini hazırlamak için fahişelik yapıyor. 20. yüzyılın başında Cezayir’de bir kabilenin kızları büyük Biskara’ya gidip dans ve fahişelik yaparak para kazanıp evlenirlermiş. Kadınlar fahişelikten ne kadar çok para kazanırlarsa o kadar saygın oluyorlarmış. Mabet fahişeleri kendileri için bir ücret almıyorlarmış, ama mabede gelir sağlıyorlarmış.
Tevrat’ta iki türlü fahişelik var. Biri qadeşah; anlamı kutsal kadın veya adanmış kadın, daha doğrusu kült fahişeliğini ifade eden kelime. Bunun Akadcası qadiştu. Bazı araştırıcılar mabette böyle bir görev olacağını kabul etmek istemiyorlar. Qadeşah kelimesinin ebe veya büyücü olabileceğini söylüyorlar. Sokak fahişesinin şiirsel bir adı olabilir diyenler de var. Diğer taraftan belki kıtlık zamanlarında ülkeye bereket sağlaması için bir rahip ile birleşen bir rahibe de olabileceği öne sürülüyor. Sokak fahişesinin adı ise zonah.7
İsrail’de kült fahişesi ahlaki bakımdan iyi görülmese de yasa dışı değil.
“Rah Hoşeaya dedi: Git kendine bir kötü kadın, ve zina çocukları al; çünkü memleket Rabbin arkasından ayrılarak çok zina ediyor.’ (Tevrat, Hoşea, Bap 1-2.)
Tevrat araştırıcıları bunu, İsrail Halkı’nın inançsızlığının ve yabancı tanrılara tapmalarının bir tür cezalandırılması olarak yorumluyorlar.
Yine aynı yerde şöyle yazar:
‘… çünkü zina ruhu onları saptırdı ve kendi Allahlarından ayrılıp zina ettiler. Dağların başlarında kurban ediyorlar, tepelerde meşe ve kavak ve çitlenbik ağaçlan altında buhur yakıyorlar, çünkü onların gölgesi iyidir; bundan dolayı kızlarınız fahişelik ediyorlar, gelinleriniz zina ediyorlar. Fahişelik ettikleri zaman kızlarınızı ve zina ettikleri zaman gelinlerinizi cezalandıracağım; çünkü erkekler kendileri fahişelerle bir yana çekiliyorlar ve fuhşa vakfedilmiş kadınlarla birlikte kurban kesiyorlar.’ (Tevrat, Hoşea, Bap 4: 12- 14.)
Burada fuhşa vakfedilmiş sözleri mabet fahişeliğini anlatıyor. Diğer taraftan Tevrat, Levililer, Bap 19: 29′da ‘Kızını fahişe ederek onu murdar etme, ta ki, diyar zina etmesin, ve diyar alçaklıkla dolmasın’ şeklinde yazar. Burada ‘kızını mabet fahişesi yapma’ anlamına geliyor olmalı, çünkü aklı başında bir baba kızını sokak fahişesi yapmaz. Üstelik evlenirken bekaretin çok önemli olduğu bir ülkede.
‘(…) kahinler ve rahipler (…) fahişe veya bozuk kadın almayacaklar. Ve kocasından boşanmış kadın da almayacaklar, çünkü, kahin Allahına mukaddestir. (Tevrat, Levililer, Bap 21: 7.)
‘Bir kahinin kızı fahişelik ederek kendini bozarsa, babasını da bozmuş olur; ateşle yakılacaktır.’ (Tevrat, Levililer. Bap 21: 9.)
‘İsrail kızlarından ve İsrail oğullarından kendilerine fuhşa vakfetmiş kimse olmayacaktır. Kadın fuhuşunun kazancını veya erkek fuhuşunun ücretini herhangi bir adak için Allahın Rabbin mabedine getirmeyeceksin; çünkü bunların ikisi de Allahın Rabbe mekruh şeylerdir.’ (Tevrat, Tesniye. Bap 23: 17- 18.)
Burada fuhuş ile kazananın mabede verilmemesi, yine mabet fahişeliğinin varlığını gösteriyor. Ayrıca bu ayete göre, mabetlerde erkek fahişelerin de bulunduğunu anlıyoruz. Onlara “qadeşim ? yani kutsal erkek deniyor. Sumerlilerde de mabetlerde erkek fahişeler var. Bunlar eşcinsellik yapıyorlar. Tanrıça İnanna için yazılan bir ilahide buluyoruz bunu:
Saygın danışman, göğün süsü,
Uyku sona erince, gün ışığı olursun,
Sumer Halkı önünden geçer,
Sana selam, deriz.
Ayın yedinci gününde
Ay hilal olunca,
Kutsal suda yıkanıp kraliçelik elbisesini giyince,
Davullar vurulur önünde.
Sumer Halkı önünden geçer,
Göğün yüce hanımına selam, der.
Erkek olan kadınlar,
Kadın olan erkekler
Önünden geçer, sana selam, der
Kadın olan fahişeler,
Erkek olan fahişeler
Önünden geçer, sana selam, der.
‘Ve onlar her yüksek tepe üzerinde ve her yeşil ağaç altında kendileri için yüksek yerler; dikili taşlar ve Aşerler yaptılar ve diyarda fuhuşa vakfedilmiş erkekler vardı. İsrail oğulları önünden Rabbin kovduğu milletlerin bütün mekruh şeylerine göre yaptılar.’ (Tevrat, 1. Kırallar, Bap 14: 24.)
Burada sözü edilen ağaçlar tanrıça, dikili taşlar da tanrı sembolleri. Bunlar kitabın çeşitli yerlerinde tekrarlanıyor, Halk Rab’ı tanımıyor veya onunla birlikte tanrıça ve tanrılara da tapıyorlar.
“Ve Asa atası Davud gibi Rabbin gözünde doğru olanı yaptı ve fuhuşa vakfedilmiş erkekleri diyardan kovdu ve babalarının yapmış oldukları bütün putları ortadan kaldırdı.�? (Tevrat, 1. Kırallar, Bap 15: 11-]2.)
‘(Kral Yehoşafat) babası Asanını günlerinde bırakılmış olan fuhuşa vakfedilmiş erkeklerin geri kalanını memleketten süpürüp attı.’ (Tevrat, 1. Kırallar, Bap 22: 46,)
Burada sözü edilen Asa, Kral Süleyman’ın torunu. Kıral Süleyman öldükten sonra memleket İsrail ve Yahuda olmak Üzere ikiye ayrılıyor (M.Ö. 931). Asa 911-870 yılları arasında Yahuda’da krallık yapıyor. İsrail tarihi İbrahim ile başladığına göre onun yaşadığı tahmin edilen tarihten (M.Ö. 1900- 1800) Asa’nın zamanına kadar hemen hemen 1000 yıl geçmiş olmasına rağmen mabet fahişeliğinin devam ettiğini görüyoruz. Kral Asa’dan hemen hemen 250 yıl (M.Ö. 641-609) sonra krallık yapmış olan Yoşia, 2. Krallar 23: 7’de yazdığına göre, ‘Fuhşa vakfedilmiş erkeklerin Rab evinde bulunan evlerini yıktı. Kadınlar orada Aşera için çadır dokurlardı’.
Nerede ise Yahuda devletinin sonuna gelinmek üzere olduğu halde (M.Ö. 586; yine de mabet fahişeliğinin sürdüğü görülüyor.8 Mabet içinde onların özel yerleri bulunuyormuş, İsrail mabedinde de Sumer mabetlerinde olduğu gibi kadınlar tarafından dokumacılık yapıldığı da anlaşılıyor.
Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, İsrail’de mabet fahişeliği vardı ve Tevrat boyunca onu kaldırmak için uğraşılmış. Fakat ne olursa olsun bu gelenekten vazgeçmek kolay değildi. İsrail’de erkeklerin çok kadınla evlenmelerinin fahişeliği önlemek için olduğu söylenirse de, yine önüne geçilememiş. Çok kadınla evlenemeyen erkeklerin onlara ihtiyacı varmış. Yazıldığına göre bugün bile en çok genelev Telaviv’de imiş. Belki de mabet fahişelerine gitmek kutsal bir görev kabul ediliyordu. Sumer’de mabet fahişelerinin başlan örtüldüğü gibi İsrail’de de yüzlerine peçe takıyor olmalılar. Yüzüne peçe takıp kendisini fahişe gibi göstererek kaynatası ile yatan Yakub’un gelini Tamar’ın Tevrat’ta yazılan öyküsü, yüz yıllardan beri Tevrat araştırıcıları arasında mabet fahişesi mi, sokak fahişesi mi, olduğu tartışması sürüp gidiyor. Halbuki o zonah olarak değil, qadeşah olarak yazılmış. Olay şu:
İbrahim’in torunu Yakup’un oğullarından Yahuda’nın üç oğlu oluyor. Bunlardan birini Tamara adlı bir kadınla evlendiriyor. Oğul ölüyor. Gelenek icabı kadın ikinci oğul ile evleniyor. O da ölünce kaynata onu üçüncü oğluna almıyor. Buna kızan gelin dulluk elbisesini çıkarıyor, yüzüne peçe takarak kaynatasına kendisini fahişe gibi göstererek onunla yatıyor. Fahişelik ücreti olan bir oğlağa karşılık kadın adamın kuşağını, mührünü ve sopasını alıyor. Adam verdiklerini geri almak için bir oğlak vermek istiyor, ama kadını bulamıyor.9 Tamara gebe kalıyor ve kaynatası onun yakılmasını istiyor. Fakat o çocuğun kaynatasından olduğunu ondan aldıklarıyla kanıtlıyor. (Tevrat, Tekvin, Bap 38: 12 vd.)
Ölen kardeşin karısı ile evlenme zorunluluğu, Tevrat, Tensiye 25: 5-10′da şöyle açıklanıyor:
Eğer kardeşler bir arada otururlarsa, onlardan biri ölürse, oğlu yoksa, onun karısı yabancı adama varamayacak, kocasının kardeşi onu karılığa alacak. Kadının doğuracağı ilk oğul ölen kardeşin adıyla onun yerini tutacak, adı İsrail’den silinmeyecek. Eğer adam istemezse yaşlılar önünde anlatacak, kadın onun yüzüne tükürecek ve çarığını çıkaracak. Adamın adı ‘çarığı çıkarılan’ olacak.
İkinci oğlun neden yengesiyle evleneceği ve onun ölmesinin sebebi Tevrat’ta şöyle yorumlanmış:
‘Ve Yahuda Onan’a dedi: kardeşinin karısının yanına gir ve ona kain biraderlik yap ve kendi kardeşine zürriyet yetiştir.’ (Tekvin, Bap 38: 8.)
‘Tamara’nın ikinci evlendiği ona Onan doğacak çocuğun kendisinin olmayacağını bildi. Kardeşine zürriyet vermesin diye yere dökerdi. Yaptığı Rab’ın gözünde kötü oldu ve onu öldürdü.’ (Tekvin, Bap 38: 9-10.)
‘Bir adam kardeşinin karısını alırsa murdarlıktır; kardeşinin çıplaklığını açmaktır; çocuksuz olacaktır.’ (Levililer, Bap 20: 21.)
Tevrat’ta Süleyman’ın Atasözleri bölümünde bulunan fahişelikle ilgili atasözlerinden bazı örnekler ise şöyledir:
“Yabancı kadının dudaktan bal damlatır, ağzı yağdan yumuşaktır. Fakat sonu pelin otu gibi acıdı.’ (Bap 5: 3.)
“gençliğinin kansı ile sevin. Sevimli geyik, nefis ceylan gibi onun memeleriyle seni doyursun. ? (Bap 5: 18.)
“kötü kadından. yabancı kadının yaltaklanan dilinden korunmak için babanın emirlerini oku, annenin öğrettiklerini bırakma. Onun güzelliğine arzu çekme ve seni kirpikleriyle yakalamasın. Çünkü fahişenin elinden insan bir parça ekmeğe muhtaç olur.’ (Bap 5: 23.)
‘Fahişenin yüzünden insan bir parça ekmeğe muhtaç olur.’ (Bap 6: 26.)
‘onu bir kadın karşıladı, fahişe kılıklı, yüreği kurnaz ve yaygaracıdır. Kem almaz, ayakları evde durmaz, kah sokakla, kah meydanlardadır. Her köşede pusuda bekler.’ (Bap 7: 10.)
‘komşunun karınsın yanına giren, ona dokunan kim olursa olsun suçsuz tutulamaz.’ (Bap 7: 29.)
‘fahişe derin bir çukurdur; yabancı kadın dar bir kuyudur.’ (Bap 23: 27.)
‘fahişelerle arkadaşlık eden malını kaybeder.’ (Bap 29: 8.)
Rehab adlı bir fahişe hem Tevrat, hem de İncil’de korunuyor:
‘Şehir evinde olanın hepsi Rab’a tahsis edilecek (yani öldürülecek,), yalnız fahişe Rehab ve kendisiyle beraber evde olanların hepsi yaşayacak, Çünkü gönderdiğimiz habercileri sakladı.’ (Tevrat, Jeos, Bap 6: 17.)
Maria Magdelene adlı bir kadın, fahişelik yaparken İsa’ya yanaşıyor, fahişelikten ayrılıyor ve Hıristiyan oluyor. Sonra da azize haline geliyor, İsa’nın ölümü sırasında yanında imiş, İsa’nın yeniden dirildiğini de Havarilere o bildirmiş, Bu olay yüzyıl sonra ancak İncil’e yazılıyor. Hıristiyanlıkta bütün fahişelerin bedenlerini satmaktan vazgeçip İsa’ya sığınmaları öneriliyor. Fahişelerle ilişki kuran erkekler de lanetleniyor.
Bütün uyarılara, sıkılara karşın bu kurum kaldırılamamış, hatta bazı ülkeler zaman zaman onların çoğalmasını istemiş, onlardan aldıkları vergi ile bütçelerini zenginleştirmişlerdir.10
Konumuzu burada kapatıyoruz, görüldüğü gibi tanrı sözü olarak inandırılan din kitapları, çeşitli kültürlerden alınan etkiler, yerli halkın kültürü ile karıştırılarak meydana gelmişlerdir.
Medresede okuyup hafız, sonra da öğretmen olan babam bana ‘Kızım Kuran üç kısımdan oluşur, efsaneler, emirler ve tarih’ derdi. Araştırmalarımızda Kuran’da yazılan öykülerin hemen hepsi Musevi efsanelerinden alınarak, İslam düşüncesine göre şekillendirilmiş, Tevrat’tan bile değil. Tevrat’ta ise diğer kültürlerdeki efsanelerin Musevi kültürü ile karıştırılarak yazılmış olduğunu görüyoruz. ?
1 Nickie Robert Batı Tarihine Fahişeler, çeviren: Gülden Şen. Sabah Kitapları.
2 Sumer rahibe!eri hakkında bkz. Renger, Zeitschrift für Assyriology, N.F 24. 126 S. 139. Afo VII 23.
3 Burada kadının insanın uygarlaşmasındaki rolünü açıkça görüyoruz.
4 Hartmut Schmökel, Kulturgeschichte des Alternorient, Stuttgard, 1961, s.37.
5 Prof. Mebrure Tosun, Doç. Dr. Kadriye Yalvaç. Sumer, Babil, Asur Kanunları ve Ammi-saduqa Fermanı, s.252.
6 M. Yamouchi. Cultic Position Essays Presented to Cyrus Gordon on his Occasion of his sixty Birthday, s.213.
7 Jhonatan Kirsh, The Harlot by the Side of the Road.
8 Harper Collins. Atlas of the Bibel, s.21.
9 Bundan fahişelik ücretinin bir oğlak olduğu ortaya çıkıyor.
10 Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. Emre Caner, Toprak ve Kadın Kutsal Fahişelerden Bakire Meryem’e. Su Yayınları 2004: Nickie Roberts. Batı Tarihinde Fahişeler. Çeviren: Gülden Şen. Sabah Kitapları.
(Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği, Muazzez, İlmiye Çığ, Kaynak Yayınları)
Habil-Kabil olayı tanrının kan istencidir. Bitki kurban edilmesi tanrıya yetmemiştir ve hep kan dökülsün istemiştir. Ve dinlerin de sürekli yaptığı şey budur.
Evet bu ıslahatın nasıl yapıldığını çok iyi biliyoruz. Elbette tanrının istediği şekilde. Kanla!
Yok yok sapma saptırma yok. Aynaya baksanız aynı gücü elde ettiğinizde aynı şeyleri yapacağınızın farkında değilsiniz. Asla çevrenizde bir fahişe, bir homoseksüel bırakmadan hepsini ıslah yoluna gideceksiniz. Hatta bohem ilişki yaşayanları bile ıslah edeceksiniz. Malum siz ahlaklısınız ya?!
Şuur çoktan gitmiş kalp taşlaşmış farkında değilsiniz.
Sevgili ali k. malesef batıdan daha vahim durumdasınız.
xenix
Kapitalizmin ve kapitalistlerin vahşi insan türüne dahil edilmesi yanlış olmaz.
Peki islamda da her yol mübah değilmidir?
Ayrıca, ”allah isterse zorla yaptırır” demez mi ayet?
Ve ayrıca allahın muhammedin kendisi olduğunu neden dürüstçe söylemez kimse? Kim görmüştür ve nasıl bir biçimde, şekilde, surettedir anlatsın yahu.
Ben hep şunu merak etmişimdir. Bir kadın kendisine değer veren, ilgi ve sevgi veren bir erkeği istemez mi?
Tdk da ‘hayat kadını’ demek fahişenin anlamı. Halk arasında ‘motor’ ‘orospu’ v.s. şeklinde de adlandırılıyor. Yazının başlığı seven bir fahişe olmanın kötü olmadığını onaylar gibi. Oysa bir kadın için bu hoş bir durum değildir. Çünkü değer verilmez. Verilen değer diğerini memnun ettiği içindir. Oysa sevgi süreklilik ister. Ama bir fahişe için sevgiyle dokunacak birine sürekli ihtiyaç duymak değilmidir durum. Heleki böyle bir insan vahşeti olan ülkelerde.
Ayetlerin nasıl da Muhammet’in şahsi durumuna uygun olarak indiği(!) daha doğrusu sipariş edildiği kuranda açıkça görülebiliyor.( gören gözler için)
Ayrıca; böyle açmazları, çelişki ve kısırlıkları olan kitapların bir tanrı tarafından değil de, insan elinden çıktığı ortada.
ali k, yalnız kendisinin algıladığı, başka kimsenin algılayamadığı işaretlere tıp dilinde hallüsinasyon deniyor.
Allah ile ilişki kurduğunu söyleyenlere de mistik hezeyan. Sizde oldukça mevcut…
masal öyle bir itirazda bulunmuşunki;
bu konuda nübüvvet ve seçim konusunda;
islam felsefesicileri;farabi-ibni sina-ihvanı safa
islam tasavvufu;mevlana-ikbal
modern düşünce;fazlurrahman-ahmed hulusi
hıristiyanlık peygamber anlayışı
diger ideolojilerde;tanrılaştırma ve nübüvvet sorunsalına bakarak;
risaletin mahiyeti konusunda sonuçlara varabilirsiniz…
rahat oldugum bir zamanda bende konuya deginecegim..
Fahişe ve orospu aynı şeyler değil diye biliyorum. Fahişenin erkeği seçme hakkı olan ama orospunun böyle bir seçim hakkı olmadığına dair bir bilgim var zihnimin derinliklerinde.
xenix
Yanlış biliyosun sevgili xenix,
Fahişe, arapça “fahiş” (aşırı, ölçüyü aşan,pahalı) kelimesinden türemiş,
Orospu ise, galata ağzıdır. İtalyanca “O rosso putane”, ey kırmızılı (güllü) fahişe demektir. sondaki “tane” atarsanız kalan orospu…
Kısaca biri arapça biri italyanca…
Kelime köklerinden ziyade kavramsal olarak sormuştum. Benim dediğim türden kadınlara mesela ingilizce de almanca da fransızca da ne deniyor?
Hepsinde aynı kelime ile mi ifade ediliyorlar?
xenix
Hani biraz safça bi soru oldu bu… Parayı veren düdüğü çalar cinsinden olaylar için yepyeni malümatlar icat etmek bana göre değil…
Türkçede bu konudaki detaylı sınıflandırma genelde roman (çingene) argosunda görülür. Maalesef bu dilde yeterli bilgim yok.
yabancı nın islamda her yol mübahtır düşüncesine nasıl inandıgını merak ettim.öyle bir ayet mi var.heryol mübah düşüncesi olsa haramlar,yasaklar neden var islamda.Kuran evlere nasıl girileceginden,insan ilişkilerinden hatta eşlerin birbirleriyle ilişkilerine bile yönveriyor.ben baktıgımda kendime ya da çevremdekilere zarar verebilecek birşeyi mübah görmüyor hatta yasaklıyor.siz bu cümleyi alimlikten mi yoksa cahillikten mi söylüyrsunuz.Allahın Muhammedin kendisi oldugu savını da ilk defa sizden duyuyorum.benim cahilligime verin de bununla ilgili bir ayet yada açıklama gösterin lütfen.
kim görmüştür,nasıl bişeydir.. bir büyügüm var.islam oldugunu idda eder ama sürekli hristiyanlıkla ilgili yayınlar izler.o da aynı soruyu soran arkadaş gibi Muhammedin sözlerinden bahsedildiginde dogrulugunu ispatla ,kim demiş,neden demiş bir dünya sorular sorar.kimin dedigini söylediginde kabul etmez.çünkü ögrenmek için sormuyor.ögrenmk istese bir dünya yayınlar,kitaplar var açar okur. ama iş İsaya gelince onu Allahın oglu yapar.hatta bazen Allah bile yapabiliyor.onunla ilgili herşeye sorgusuz inanıyor.ruhu ona meylediyor çünkü. tepki göreceginden korkuyor açıklayamıyor insanların arasında. inancından dolayı kimse onu yargılayamaz,kimsenin öyle bir hakkı yok.ben islamım. ”sizin taptıklarınıza tapmam siz de benim ibadet etmekte olduguma (Allah’a) ibadet edici degilsiniz.sizin dininiz size benim dinim bana” diyor Kuran da.düşüncelerini bir başkasına zorla kabullendirmek zalimliktir islamda.inanç konusunda ise asla zorlama yoktur…merak ediyorum islamiyet hakkında yorum yapanlardan kaç tanesi şöyle alıp eline bir Kuran meali okumuştur..bilmedigi bir konuda yorum yapan var mıdır acaba bı forumda..muhammedin şekliyle,şemaliyle ilgili bir çok bilgi vardır.soruyu cevabı ögrenmek için soruyorlarsa açıklayıcı kitap adı verebilirim yok iş olsun diye ona söylenecek bi söz yok zaten..
şia imamet,islam tasavvufu,islam felsefesinin südur öğretisini
isanın ruhullah oluşuyla karşılaştırabiliriz…
yalnız islam ehlisünnet inancı bunlardan ayrılır…
Allah ile isa arasındaki ontolojik ayrılık hıristiynlıkta sözkonusudur..
budizmde,taoizmde,hinduizmde,maniheizmde,eski yunan inançlarındada Allah-insan-alem birlikteliğine dair sonuçlar bulabiliriz..
mısırda ve babilde;tanrılık öğretiside aynı minvalde seyreder…
isanın tanrıyla;ayniliği yada benzeşimi;tarihsel sürecin işleyişinin içeriğinde aranmalıdır…
seçilmişlik-seçilmiş toplum-millet veya tersine bunlara karşı devrimci anlayışlardaki kollektif ruh -denilen kavram
ortak miraslardır…
dini miras ile birlikte;tarihsel-toplumsal ;hatta bireysel miras içiçedir hep…
bu bakımdan aklı-vicdanı ve bilgiyi kullanma özel bir çaba istemektedir…
dini tecrübe ile akli tecrübenin ayrıştığı ve birleştiği noktalar incelenmesi gerekli noktalardır…
Burda islam yada din olgusu yeniden mi yazılıyor nedir çabanız.
Herkes dinini yaşıyor zaten.
Yada
zorla
yaşıyor.
Konu burda başka ama her konuyuda islama bağlamanızdan daraldım….
Ben xenix’i sevmem ama onun dediğini yapıcam.
İslam dininden çıkıyor Hıristiyan dinine tabii oluyorum kısa bir süre
Baba oğul ve kutsal ruh adına
Beni kabul ediniz ama sonra çıkıcam bu inanıştan…
Sümer ve eski mısır devletleri m.ö. 3000 yıllarında yani yaklaşık 5000 yıl önce hemen hemen aynı zamanda ortaya çıkmış.Bu sihirli tarihten öncesi için ise, yazı olmadığından ancak dolaylı yoldan bilgi sahibiyiz. Birbirine benzer özelliklere sahip bu medeniyetler sonraki devlet ,din ve medeniyetleri tarihsel gelişim çizgisi içinde etkilemiştir.
Ve bütün bu saçmalıklarına, insan akıl ve mantığına aykırı olmalarına rağmen İslam ve diğer dinler, hala varlıklarını sürdürmeye devam etmekteler.
Ali k, Tanrı’nın yine izafi bilgilerle insan elinden çıkmış yazılardan başka hiçbir şekilde ispat edilemediğini görürken, cahilliğin dev dalgalarının arasında boğulmaktan başka bir şey yapamayacağını düşünen insanlar unutmamalıdır ki, söfr tahtası icad edileli baya zaman geçti 🙂
Not: Dec cal; yine herzaman ki gibi kuru gürültü, boş lakırdı.Senin çaban nedir? Sende, Ciddi algı problemi var. Asılan her yazının altına saçma sapan yorumlar yapmaktan keyif almaktasın anladığım kadarıyla.
Masal;
yolun açık olsun, Kendine iyi bak, beni düşünme.
Yolda kalanda bir yürüyende bir..
Bendeki ciddi algı problemine bir el atıverde algılamama yardımcı ol.
Yardımlarını bekliyorum……
Fakat şöyle bir durum var.
Ben kimseyi hristiyanlığa davet etmiyorum. Kişisel tartışmalardan dolayı bu gözden kaçmış galiba.
xenix
“Tevrat’ta iki türlü fahişelik var. Biri qadeşah; anlamı kutsal kadın veya adanmış kadın, daha doğrusu kült fahişeliğini ifade eden kelime. Bunun Akadcası qadiştu.”
Konya yöresinde kullanılan “gidi” sözcüğünün nereden geldiğini düşünmüştüm bir ara… Farsça’dan gelen ve “deyyus, ahlaksız, pezevenk” anlamındaki “gidi” sözcüğünün kökeni, “qadiştu” sözcüğü olabilir mi?…
“qadeşah” ve “qadiştu” sözcüklerine bakılınca “qad” hecesinin kök diğerlerinin ek olduğu anlaşılıyor…
Türkçede kaşınmak anlamında kullanılan “gidişmek” şeklinde bir fiil vardır ve mecazen cinsel düşkünlük gösteren ya da cinsel arzularını uluorta ifade eden dişiler için “bir yeri gidişiyor” şeklinde aşağılayıcı ve alaycı şekilde niteleme yapılır. (Aynı aşağılayıcı niteleme “kaşınmak” fiiliyle de yapılır…) Bu fiil kökünün de bu sözcükle bağı olmalı…
Biliyorum yazının konusu bu değil ama “geçerken almak” benimkisi…
Göz‘den ırak olmayalımda.
Göz‘den kaçanı yakaladım zaten.
Sakınılan göz‘ede çöp batar ayrıca,
Zati;
Fazilet dedikleri meğer MASAL‘mış,
Namuslu göz‘ükmek kimlere kalmış.?
Diye bir soru da geldi aklıma….
Konudan bağımsız ve bireysel….
Belli ki motorun su kaynatmak üzere, o yüzden bir kaç kelam yazıp kendi açımdan konuyu kapatacağım:)
Ben şişeyi çaldım taşa, namusu arı neyleyim. der yunus…
Yunus güzel demişte o çağlar için geçerli masal,
Hangi düşünürün yada ermişin (mevlana, yunus, şems v.s.) öğretileri ni bu yaşadığımız modern!! hayatla örtüştürebiliriz. İmkansız .
nokta….
Saygılar masal.
(ve ayrıca şişenin yapımı o tarihlerde mi oldu.? bu soru da şimdi aklıma geldi..::)) )
Masal ve DEC CAL,
Forum konusu ile birlikte Nesimi’yi de “taşa çalmış” durumdasınız…
Göz’ümden kaçtı İmadeddin Nesimi.
Masal‘ın ipi ile kuyuya indim ve kaldım…
özür..
MÜLK-İ BEKADAN GELMİŞİM (BU YUNUS’UN)
Mülk-i bekadan gelmişim, fani cihanı n’eylerim,
Ben dost cemalin görmüşüm, hur-i cinanı n’eylerim.
Vahdet meyinin cürasın, maşuk elinden içmişim,
Ben dost kokusun almışım, müşk-i Hutan’ı n’eylerim.
İbrahim’im, Cebrail’e hiç ihtiyacım kalmadı,
Muhammed’im dosta gidem, ben tercümanı n’eylerim.
İsmail’im, Hak yoluna canımı kurban eylerim,
Çünkü bu can kurban olur, ben koç kurbanı n’eylerim.
Eyyub’layın şu maşukun çevrin tahammül eylerim,
Circis’leyin Hak yoluna çıkmayan canı n’eylerim.
İsa gibi dünya koyup, gökleri seyran eylerim,
Musa-i didar olmuşum ben, len-teranî n’eylerim.
Miskin Yunus maşukuna vuslat bulunca mest olur,
Ben şişeyi çaldım taşa, namus-u arı n’eylerim
BU DA NESİMİ’ NİN Kİ
Ben yitirdim, ben ararim, yar benimdir kime ne
Gah giderim oz bagima gul dererim kime ne
Gah giderim medreseye ders okurum Hak icin
Gah giderim medreseye dem cekerim kime ne
Kelb rakip haram diyormus sarabin bir katresine
Saki doldur, ben icerim, gunah benim kime ne
Ben mekamet gomlegini deldim, taktim egnime
Ar-u namus sisesini tasa caldim, kime ne
Ah Yezid, seccadeni al yuru mescid yoluna
Pir esigi benim kabem kiblegahim kime ne
Gah cikarim gokyuzune hukmeder kaftan kafa
Gah inerim yeryuzune yar severim kime ne
Kelp rakip boyle diyormus guzel sevmek pek gunah
Ben severim sevdigimi, gunah benim kime ne
Nesimi’ye sordular, yarin ile hos musun
Hos olayim, hos olmayim, o yar benim, kime ne
Yunus Arkadaşım,
“BU YUNUS’UN” diyerek yazdığınız şiirin geçtiği bir yazılı kaynağınızı sorabilir miyim? (İnternet linki değil, yazılı kaynak!…)
Sn Aktaş, böyle bilinçsizce yapılan yorumlar gerçekten üzücü..
Yani, insan biraz da olsa araştırır yorum yazmadan önce..
İnsanoğlu çok ironik vesselam:) Kimisi bildiğinden, kimisi görülmek ve farkedilmek istediğinden, kimisi de vardır ki gerçekten cehaletinden konuşuyor.
Peki, sizin yazılı kaynağınız nedir? Beni, Nesimi’yi ”taşa çalmakla”suçluyorsunuz ama bir kaynak göstermiyorsunuz. Yazılı kaynağınızı sorabilir miyim?
Ben şişeyi çaldım taşa, namus-u arı n’eylerim. ( Yunus)
Ar-u namus şişesini taşa çaldım, kime ne . ( Nesimi )
Esenlikler diliyorum.
Sayın Masal,
Birincisi: Sorduğum soru size değil.
İkincisi: Ben Yunus’u da Nesimi’yi de okurken internet ve bilgisayar yoktu bu ülkede. O nedenle bilgilerimin yazılı kaynaklara dayandığından emin olabilirsiniz. Şu an kaynak adları aklımda değil ama, kaynağım yazılıdır.
Üçüncüsü: Bir Türkçe ustası olan Yunus Emre’de “namus-u ar” gibi bir tamlama yoktur. Tamlamanın doğrusu “ar-ı namus” şeklindedir ve Arapçadır. Anlamı “namus utancı” olarak çevrilebilir. Ama sizin yazdığınız “namus-u ar” şeklinde bir tamlama Yunus gibi bir dil ustasının karşısında komik duruyor.
Dördüncüsü: Yunus arkadaşın yazdığı şiirdeki kullanılan dil, kullanılan Türkçe Yunus Emre’nin diline, şiir kurgusuna, şiir ritmine uymamaktadır.
Beşincisi: Halk arasında Yunus’a ait olmayıp ona atfedilen bir çok şiir vardır. Çömez ozanların usta sevgisinden kaynaklı olup, bir diğer taraftan kendi sözlerini sınama amaçlı söyledikleri şiirler ustalara maledilmektedir. Örneğin Asım Bezirci bir araştırmasında “Şiirlerinde ‘Pir Sultan Abdal’ tapşırması kullanan beş ayrı ozandan” söz eder.
Altıncısı: Eleştirim yalnızca şiir sorunu değildi.
Bu nedenlerle Yunus Arkadaş’ın yazdığı şiirden kuşkuya düştüm. Çünkü ben Yunus’a ait böyle bir dizeyi ilk defa duydum. Ya da unuttum, ya da kaile ve kayda almadım demektir bu. Yunus’un kitaplarıyla yatmıyorum. Ama okuduğum dönemlerde yatıp kalktım onlarla. Unuttuysam “hoşgörün Yunus’tan ötürü”…
Hüseyin Aktaş,
Soruyu bana sormadığınızın farkındayım. Eleştiri yaparken kaynak göstermeniz gerekirdi ama siz bunu yapmadınız. Ben de doğal olarak kaynağınızı soruyorum. Yani ben size soruyorum.
Doğrudur, siz Nesimi’yi okurken internet ve bilgisayar yoktur ve bizler yanlış biliyor olabiliriz. Amma velakin bilgi bu şekilde sunulmaz Sn Aktaş.
Hala haklı çıkma kaygısı güdüyorsunuz:)
Ne diyeyim, kolay gelsin size…
Sevgili Ali k. Yazılarınızdan bir bölümü veya tamamı ÖSS de paragraf sorusu olarak sorulsa. Yazar ne anlatmak istemiştir dense, inanın soruyu doğru yapanların sayısı çok az çıkacaktır.
Kısa yazın ama bir şeyler anlatın.
Soru sormayın, sadece içinizdekini anlatmaya çalışın.
Gelip gidip yorumunuza satır eklemeyin.
Noktalama işaretlerine dikkat edin.
Cümleler halinde yazın. (Her bir cümleniz bir şey anlatsın)
Mani gibi alt alta değil, paragraf halinde yazmaya çalışın.
(Bunlar emir kipinde görünse de aslında sizi anlamak için bir ricadır sadece)
xenix
Katılıyorum xenix’e. Sahiden çok yorucu oluyor. Bazen ohoooo bunu çözmektense gidip mısır inisiyelerine yoğunlaşır olayı koparırım da diyebiliyorum. 🙂 Sizinle dalga geçmek gibi bir kasıt aramamanız dileğiyle.
beyin ve bünye oryantasyonum ,bu dile zorluyor…
manzum ve nesir karışımı…
ben kimim? söylemini
tek olarak kullanmaya zorluyor…
açıklayıcı ve akademik yazılardan öte;parça anlamlar kullandıgım için,kalbi bir sirkülasyon dahilinde,kendimi ifade etmeye çalışıyorum…
bu yüzden;yorum yazılarımda bu tür bir dil kullanıyorum…
anlayışınıza bırakıyorum…
sorulması gerken sorular kafamda beliriyor?
kendimce…
altta cevaplıyorum….
İnsan duygu ve gerçekliğin tesiri altındadır…Doğasının üzerine ,doĞasının durumu üzerine seyreder duygu ve gerçeklik…Fahişelik,homoseksüellik,alkolizm, toplumsal doganın tezahürleri olarak ortaya çıkar..
Salt duygunun hakimiyeti;yargıyı ortadan kaldırır…İçgüdüler baskınlaşır…Duygu ,hangi yargılar;dogrultusunda kanalize olmaktadır sorun bu..Sınıfsal ahlakın ne türde hakimiyet kurdugu sorusu önümüze çıkar…
Toplmsal deger yargıları ,hangi anlayışlar neticesinde oluşur?Kapitalist sistemin deger yargıları ilk insandan beri süregelir…
İslam tarih felsefesi habil-kabil arasındaki ;adalet ve kapitalizm arasındaki çelişkileri başlangıç yapar…Bu baglamda;pak olan habil ve kirli olan kabil ;tarihler boyunca sürecek iki çehreyi temsil ederler…Ancak kabili mantalite;hep baskın olagelmiştir…
Muhammed a.s bulundugu toplum yapısıda bu süreçten ayrı düşünülemez…Ancak kapitalist ahlaka ve bunun türevi faşist ve komünal ahlaka karşı kademeli bir devrim süreci izlenerek ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır…
İslamiyetin ahlak usulünde izlediği yol; ıslahattan devrimedir…Kaldıki;Kuranda ve İbrahimi dinlerde;zinanın cezası bellidir…
Fakat tarihsel süreçte;Osm ve İran veya Arap- ibrani toplumlarında ; kutsal kitaplarına kadar giren saptırmalar vardır..
Zina ile aşk hiç bir zaman beraber gitmez….Aşk ve ahlak inkılapçıdır…Aşk oyunları dedikleride ;duyarsız, insan tipinin özellikleridir…Aşkın yeri,adaletin yanıdır…Bohem ilşkilerin yanı değil….
Burjuvazi insanı maddenin kölesi yaparak;insani dogayı çarpıtıyor…İbrahimi dinler;köleleşen insanları özgürlüğe götürmek üzere gelmişlerdir…Gizil köpeksellikten,sorumlu insana çıkan yolun kurucularıdır…
Ben neye talibim;ruhun ve bilincin kurtuluşuna…Varlık içinde kendimi tanıyarak hareket etmeliyim..Şuurum örtülmesin….
kalbim taşlaşmasın…
Hedefim ve ülküm dogrultusunda;dünyalıgımıda temin edeyim…saptırmanın kaynak noktası bu durum…insanın tanımı…
islamda helal diye bir kavram vardır,batı kapitlizminde bunu bulamazsınız…Kesitsel kafa ile sürekli kendini yenilerler…
Varoluşsal bilinç;kofluga ve cüziyata dayanır onlarda…Her yol mübahtır kapitalizmde…İslamda devrimin itici saiki;adalet bilinci iken;batıda;hınç besler;gizil iktidar ve krallık istemleri-entrika(bizans) oyunlar besler…Sümer-Babil-Hintten, Yunana geçmiştir,oradan, Romaya batı düşüncesi….
Ben zina etmem-ben kumar oynamam-ben alkol içmem diyen; ve antitezinide tanıyan aydınlanmış toplumlar;gerçek insan olmanın numuneleridirler…
Kuran ve ibrahimi dinler ise ;bu durumunun gerçekleşmesinin nasıl oldugunu gösteren argumanları serdeder…
kalbi ve zihni parlaklıkla;nefsini,şuuruna boyun egdirmek,insani risaletin özü olmalıdır…
Tarihsel süreklilik ve ilahi seçim ,Nuhtan beri toplumların dimağına yerleşmiş birikim…Hz ibrahim,Sümer-Mısır-Babil ve Yunana sirkülasyondaki ayrışma nedenleri ve yöneliş farklılıklarının nedenleri..Hıristiyanlık ve islamı doğuran nedenler ve modern süreç….
tüm bunlardan 3 ilişkiyi anlamak gerekir;ilahi seçim ve belirleyicilik,insani seçim ve belirleyicilik,tarihsel sürecin argumanlarının buna parelel oluşumu…Yaşam süreci biraz dar kalıyor;hayat süreci deyince ne anlamak gerekir?
Tarihsel-tabii ve biyolojik belirleyicilikler etrafında;hayat süreci içinde insanın konumu nedir?izafi bakış açılarını ,hayat süreci içinde ahenkli bir bütünlük içinde toparlayabilirmiyiz?velhasılı;ayrışmış insan toplumları;hayat süreci anlayışından çıkacak sonuçlarla;zulüm karşıtı,insani bir paradigma üretebilirlermi?nereden -nasıl bakmak gerekir?
Ana paradigmayı adalet-zulüm karşıtlığı ekseninde oluşturarak adalet ve zulmün içeriğini belirleyebilirmiyiz?
eşitlik-eşitsizlik ve denklik biraz yavan kalıyor…yoksa yine;dogmatizm-kapitalizm-komunalizm ve faşizmin yargılarına teslimmi olacagız,hayat bilinci kazanmayarak…Ademi bilinç boş bir lakırtımıdır?yoksa;determinizme baglı ,onu aşamayan tarihsel sürecin ideolojik belirlemelerine karşı;orijinal-insani ve toplumsal bir cevapmmıdır?
ben kimim?yanıtı nedir?
Varlıktaki bilinçli açılıma;bunun tezahürlerinin kimi insanlarda ortaya çıkışına inanasımız gelmiyor…Her bir aşama ve unsurdaki amaçsal devinim;gurupçuluklar içinde kesitleştiriliyor..Ama bu bakış,şumullu bakışın zaruretini her dönem içinde barındırıyor..Şumullu bakış ise ademi bilinci çagrıştırıyor,sorunsal ve kemal noktasında..Evrende daimi itki nedeniyle;yüceltilip prototipleşen herhangi bir unsuru yıkmaya zorluyor,ademi bilinç…
o halde?
Yapmamız gereken ,ademiyetin farklı toplumlarda tezahür,yer ve sorunsalının tespitidir..Yoksa,tarihsel ve tabii cebrin köleleleri olmaya devam ederiz…Bu bağlamda;ahlaki bir vatansever,ahlaki bir sosyalist,ahlaki bir müslüman,ahlaki bir özgürlükçü insanlık onuruna iadei itibar isteyen ademiyet cephesinde yer almalıdır..
Sömürgecilik ve yarı sömürgeciliğin ;üretim ağını tümüyle kendi yararına dönüştürdüğü tarihsel süreç boyunca;varlık içinde kendi konumunu bilen insan evlatlarının;birlik ve dayanışması sömürgeci agı yırtacaktır…
Sayın ali k, hiç scaphoid değilsiniz.
zıttımı kendi içimde barındırmama ve ideolojik konudamı yargılarınız?
yukarıdaki başlık:seven bir fahişeyim,
bir kere;sevmek ve fahişe olmak gibi 2 ana kavram var…
ama sevmeni agırlık ve yönünü belirleyen toplumsal durumdur…
toplumsal durumdan hareketle;farklı toplum yönelişlerinden,sevmenin niceliği ve niteliğine dair kararlara ulaşılabilir..
keza;fahişeliğe tarihsel süreç boyunca ;toplumlarda yüklenilen anlam-yaptırım…
benim hareket noktam…
sözgelimi;toplumsal kurumsallaşmaların ortaya çıktığı;iran-türkiye-arabistan veya modern batı ülkelerinde;özğürlüğe yüklenen anlamve bunların yaşamda ortaya çıkması konusu var..
özgürlük konusunu tarif ederken bunları ele alıp;bir teze ulaşmak gerekiyor;yanlış-hata ve eksik kavramlaştırmaların düzeltilmesi gerekiyor…
ontolojik açılım;temel hareket noktamdır..
yine örneğin;türkiyede kimi millici-islamcıların yada sosyalistlerin vurgularına ;evrensel konum-varoluşsal tarihsel durum ve insanbilim eksenli yaklaşımım var..tüm konuyu içinde barındırırken,farklı sonuçlara ulaşıyorum…
dogmatizm-kapitalizm-komunalizm ve faşizmin ;ontolojik yorumlamalarına dair düştükleri yanlışları anlatıyorum…
kişiselliği belirleyen ,toplumsal konumdan bahsediyorum…
tabi dönem burada mühim…
hitler -marks veya gandiyi-veya humeyniyi bu süreç doğrultusunda inceliyorum…
şu soru gündeme gelecektir?
insan ve toplumsallıklar,belli güçlerin aracımıdır…
ekonomizm-dinler ve milletlerin hakimiyeti konusu….
bence kültür-inanç ve ekonomi eşit agırlıktadır….
ontolojik açılım dediğim;hayatın açılımı…..
şimdi ben ahlaka vurgu yapıyorum….
avrupada-afrikada anadoluda kendi içinde çelişkiler var ve bir ahlak tanımına gidilemiyor…
camusun absurdite konusu bu baglamda bir dönüm noktasıdır…
anlaşılmayan;din ve tarihsellik…
peygmberin neliği ve etkinliği…
batının dönüm noktası hegelde koyu bir isacılık vardır…
peygamberin doğru sözlülüğü malumunuzdur…
ancak peygamberlik ayrı bir tartışma konusudur…
ben sosyal yapı ve tarihsel süreçten bahsediyorum…
şimdi burada;teknoloji konusu var…
alet kullanımı…
yani sanayileşme sorunu…
aletin neliğinden,teknolojik yaygınlaşma ,konusuna kadar canalıcı bir serüven var…
teknik gelişim batıya niye geçti?
yunan sürecinin;batıda toparlanması…
doğu neresidir..
islam…
insan varlıgının köklerinin sorgulanması…
daha bir sürü soru cevaplanması gerekiyor…
2 yıl öncesinden bir yazı. O zamanlar daha tarihsel süreç açısından incelenmiş bu olgu.