En genel anlamıyla, gerçekliği dolaysız olarak içten ya da içeriden kavrayabilme, tanıyıp bilme yetisi. Adım adım ilerleyen gidimli düşünmenin ya da bir takım uğraklardan geçerek yol alan akıl yürütmenin tersine, bir şeyi doğrudan doğruya algılayıp kavrama; bilinçli bir düşünme ve yargıya varma süreci olmaksızın doğrudan, aracısız gerçekleşen anlama ya da bilme; hiçbir çıkarıma dayanmaksızın, dolaysız bir biçimde bilgiye ulaşma yordamı.
Başka bir deyişle, önermelerden başka önermelere yönelerek, mantıksal yolla çıkarımlar yaparak ilkelerden sonuca ulaşan, tek tek parçalardan bütünlüğü olan bir düşünce oluşturan gidimli düşünme yoluna karşı, doğrudan ya da aracı kullanmaksızın düşünce kuran, bütünü bir kerede, bir bakışta tümüyle ele geçiren, şeylerin özüne dolaysız bir biçimde, doğrudan doğruya ulaşan, şeyleri tüm bir devingenliği içinde bütünlüklü kavrayan içten duyma yolu.
En iyisi bir başlık açalım da sezgiye buradan devam edelim.
Güzel..
Şimdi ben, daha önce yazdığım bir yazıyı, araya taze eklemeler de yaparak buraya taşıyorum.
Ama konuyu açan olarak sen, yukarda yazdıklarına bir daha bakmalısın önce (yanlış demiyorum, tanımlarla uğraşıyorsun sonuçta, görünüş benzerliği olabilir)
Ve sonra, sezgi ile vahy’in farklarını da kendince anlatabilmelisin bize.
Sezgi: Mantıksal muhakemeye başvurmaksızın, hakikati doğrudan kavrayabilme yeteneğidir. Veya bilmeden* bilmektir. (Zaten bilmeyince mantıksal muhakeme de yapılamaz)
Ama bu sadece bir tanımdır ve “bilmek” ile sonuçlanan bu kavrayışın bir “arkası” ve bir de “önü” vardır. Önü sonuçtur, şimdilik es geçiyorum. Ama arkasına baktığımızda karşımıza çıkan şey, sezgisel bilme ürünlerinin herhangi bir hakikat-değerinin kıstaslığına (örneğin mantık yürütme vb.) ihtiyaç duymadığı görünüşüdür ki, işte bu görünüşün de bir “arkası” vardır ve bu da “felsefe” için bir çalışma alanı yaratır.
Ve tıpkı “madde-bilinç” ilişkisinin envayi çeşit yorumlanmasında olduğu gibi, “sezgi-bilgi” ilişkisi de aynı şekil ve çeşitlilikte yorumlanır. (Yani sezgi terimi bu bağlamda örn. “logos” teriminden farklıdır, marksist literatürde logos terimi yer almazken, sezginin yeri vardır.)
Sezgi-bilgi ilişkisinin çeşitlemelerine gelince,
Örneğin diyalektik materyalizm açısından sezgi ve sezgisel bilgi, görünüş itibariyle her ne kadar apaçık izlenebilen herhangi bir hakikat değerinin kıstaslığına ihtiyaç duymasa da, nihayetinde mantıksal bakımdan ispatlanabilir ve pratikle doğrulabilirdir, (tersi de tabi: ve yanlışlanabilirdir) bundan dolayı da hakikati bilebilmek için kullanılan yollardan temel bir sapma olarak değerlendirilmez ve yine tecrübe ve bilgiye ait bir birikiştir.
Ama bunun (bu birikişin) açılımı şudur;
Sezgi, immediat bilgi veya dolaysız bilgi denilen şeylerin temeli:pratiktir.
Kurallar ve ilkeler, pratikte dolayımlaşır. Aynı zamanda düşünme de pratikte şartlanır.
Ve bunlar tekrarlana tekrarlana, dolayımsız hakikat haline gelir (gibi görünür)
Bunun bir başka ispatı, insanın tarihsel olarak – ait olduğu dönemin bilim bilgi ve teknoloji düzeyiyle şartlandırılmış olması gereği-, örneğin İbn-i Sina gibi bir zattın sittin sene uğraşsa da dna replikasyon hatalarını sezemeyecek oluşunda izlenebilir. (einstein’dan neyi eksik?)
Daha önce de belirtmiştim;
Şu sezgi sahi hep niye gıdım gıdım?
Neyse..
Zaten tanım ve içerik bu şekilde biraraya geldiğinde, İbn-i Sina örneği kadar, efenim işte “sezgilerim bana 500 milyarın 14 no’lu kutuda olduğunu söylüyor” türünden bir sezginin de , diyalektik materyalizm açısından herhangi bir “sezgisel” değeri olamayacağı aşikardır.
Buna karşın felsefi sezgicilik ( (Bergson, Losski) veya etik sezgicilik ( George Moore, Alfred Ewing) gibi çağdaş idealist akımlar için “sezgi- bilgi” ilişkisi bambaşka bir kılığa bürünür ve sezgi akıl-üstü, mistik bir bilme melekesi olarak ele alınır.
Örneklemek gerekirse, David Ross ve Alfred Ewing gibi idealist sezgicilere göre iyilik ve ahlaki ödev kavramları tamamen “benzersiz” (unique) kavramlardır.
Bu kavramlar insan, toplum ve doğa hakkında edindiğimiz bilgilerle belirlenemez ve bu bilgilerden çıkarsanamazlar, sadece şu meşhur, özel ve “sezgisel” bir yolla edinilebilirler.
Etik kuralların ve ahlaki ödevlerin “kendiliğinden-apaçık” olduğunu iddea eden deontolojik sezgicilerin bu tavrı, ahlak kurallarının tarihi köklere sahip bulunmadığını ve toplumla herhangi bir ilgilerinin olmadığını ileri sürer ki, bu durum zaten etik’i bilimsel temellerinden ayıran bir durumdur ve böyle bir durumda pratik veya mantık yardımıyla herhangi bir onama veya yalanlama imkanı da kalmaz, yani soyutlaşır. (Sezgiyle soyut farklıdır, ve arada tarih’e atılan madiği saymıyorum bile)
Bu arada, isimler yabancı ve karışık gelmesin, bu paragrafta vurguladığım ahlaki ödevlerin kendiliğinden-apaçıklığı ve tarihi ve toplumsal köklerinin yadsınması dinin ve teolojik ahlakın tipik bir ifadesidir aslında, dileyenler bu bağlamda hemen her çeşit dini yasak ve emrin izini sürebilir. Mesela kadın neden kapanmalıdır? Pardon, doğru soru şöyle olmalıydı; kadının kapanması gerektiği emri, böyle bir sistem içinde ahlaki bir ödev olarak onanabilir veya yanlışlanabilir mi?
Yine Losski de, felsefi bir sezgici olarak dini tecrübeye ve zamandan arınmış bir tanrı doktrinine dayanarak, nesnelerin ve fenomenlerin algı yoluyla olduğu kadar sezgi yoluyla da kavranabileceğini savunmuştur.
Burda”sezgi”den kasıt, duyumsal tecrübeye ve çıkarsamalı bilgiye indirgenemeyen bir zihni yetenek olarak dolayımsız bir “algılanıştır” ve bu algılanış rasyonel bilginin karşısında mistikçe konumlanır.
Losski’ye “felsefenin tek görevi, tek bir bütün halinde bir dünya teorisi kurmaktır” dedirten şey de bu mistik konumlanıştır. Ama hemen farkedilebieceği gibi, dini tecrübe ve zamandan arınmış bir tanrı cevherinin olduğu yerde onama ve yanlışlama yine köy sepetine.
Ne demiştik?
Sezgilerim bana 500 milyarın 14 no’lu kutuda olduğunu söylüyor…
Yok ben demiyorum, Losski, Ross, Ewing, Broad ve Moore söylüyor, birileri de hiç farkında olmadan eşlik ediyor.
Ve ibni Sina da sezgisi bittiği için RNA polimerazı göremiyor.
Maxwell başlığı altına da yazmıştım, isteyen ordan da devam edebilir.
Canım xenixim, şimdi sen gene eline kağıt kalem alıp şu şunu dedi bu bunu demedi diye teleks tipi mesajlar geçmeye başlamadan önce;
Lütfedip kendince sezgiyi özetle, ve eğer ben yukarda özetlediydim zati dersen de.. o zaman da sezgiyle-vahyin farkını bi söyle tamam mı?
Sabaha bakarım ben merak etme:)
Sezgi bana göre zihnin benlik algısı dışında, alt katmanlarda gelişen düşüncelerdir. Bu yüzden problemi çözer ama problemi adım adım benlik algısıyla çözmediğimiz için sanki dışarıdan bir etkenmiş hissi verebilir. Ama tamamen müdahil olamadığımız düşünce sürecidir. Aslında günlük hayatta çok kullanırız fakat büyük problemlerde karşılaştığımızda durumu daha da önemseriz.
Matematikle uğraşanlar veya satranç oynayanlar bol bol yaşar bu durumu.
Vahyin ise bendeki anlamı farklıdır. O süreç olarak da tam tersidir. Zihnin bir şey hakkında bir düşünceye kendini inandırma sürecidir. Problemi çözmekle ilgili değil tam tersine çözümün o şekilde olduğuna inandırmasıdır kendini. Etki olarak aynı hissi verebilir, ama süreç olarak da sonuç olarak da farklıdır.
vahy aldığını iddia edenlerin hiçbiri bunun sezgisel bişey olduğunu söylemedi..bilakis vahyi gönderen bir merci ve vahyi taşıyıcı bir aracıdan hep bahsedildi.
sezgi daha çok psişik bir fenomendir.telepati psikokinezi gibi bişeydir…tanrısalla veya dinle ilgili değildir.
Zihnin benlik algısı dışında, alt katmanlarda gelişen düşüncelerdir..
Hmm, güzel yani, düşüncelerini şaapmışsın, sağol.
Lakin dogmatiklik işte böyle bişiidir kanki.
Oysa ben düşüncelerime hep şüpheyle yaklaşırım anadınmı.
🙂
Evet, tekrar bakıyoruz;
Şu başına taktığın “bana göre” kısmı enteresan tabi..
Haa..
Demek orda nükleer!
Taaabi, taaabi.
Zaten ne demişler, malzemenin hakkını vermek gerek:)
Kanki zorlama istersen. 🙂
O diğer başlıkta kaldı…
Kuyruk* yani.
O pek öyle değil.
Vahy derken yalnızca felak suresini kastetmiyoruz.
Vahy bir model genellemedir, tanrısalla da ilgilidir, olmayanla da ilgilidir.
Vahy’i gönderen birinin ya da bir taşıyıcının vs.nin varlığı önemli değil, beşer insan artık adına ne dersen başka bir “alemle” “evrensel zekayla” “kesin buyrukla” “cevherle” ya da “logosla” zartla zurtla bir temas gerçekleştirir bir noktada, ve birşey (bilgi) sızar, ya da damlar o anda.
Burda önemli olan; bu bilgi’nin mantıkı kurallara, ya da birbirini takip eden çıkarımlara (yani açıkça ortaya konabilecek bir dizi hakikat kriterine) şuna buna dayalı olmadan, dolayımsız olarak ve bir anda “algılanmasıdır” insan tarafından.
Bilmeden* bilmek, ya da herhangi bir muhakeme sürecini görünür bir biçimde yürütmeden hakikatin bir anda kavranması denmesi ondandır.
Tanrıyla da olur, tanrısız da olur, aracılı aracısız, cebraillli cebrailsiz farketmez.
Bütün bir hristiyan ilahiyatının, vulgatanın organik esinlenme yoluyla yazılmış olduğuna inandıkları ve koca bir felsefeyi bunun üzerine inşa etmeleri kadar, tanrıyla zerre alakası olmayan sayısız subjektif idealist akım da var.
Bunlar tabi, felsefi sezgiciliğin (felsefi bir kategori olarak sezgi’nin) içeriğine dair şeyler.
Psikolojideki sezgi daha başka birşey, o senin dediğine biraz benzeyebilir. (Aynı durum, “düşüncenin” felsefi bir kategori olarak ifade ettikleriyle, psikolojideki karşılığının farklı olmasında da geçerlidir)
Saçma:)
Aha orda duruyor, bu sefer kime kuyruk takmak istiyosan, ona tak.
Demiştim;
Keyf meselesidir.
🙂
Yav hem “kendince” diye sorup hem “bana göre” diye cevapladığımda enteresan gelmesi ilginç tabi.
Yukarıdaki feynmanın sözü, katılır katılmazsın, neden üzerine alındın o da ilginç.
Ha yok bu şekilde keyf alıyorum dersen sana özel devam da edebiliriz. 🙂
Sezgi bana göre zihnin benlik algısı dışında, alt katmanlarda gelişen düşüncelerdir. Bu yüzden problemi çözer ama problemi adım adım benlik algısıyla çözmediğimiz için sanki dışarıdan bir etkenmiş hissi verebilir. Ama tamamen müdahil olamadığımız düşünce sürecidir. Aslında günlük hayatta çok kullanırız fakat büyük problemlerde karşılaştığımızda durumu daha da önemseriz.
Buradaki “benlik algısı” nedir ? Nasıl bi tanım bu ? Carl Rogers falan…
Bu tanım (sanı) tamamen eğretilemeden ibarettir.
Öz ben (doğarken oluşanmış) Neyle ölçtün ?
Ucu açık (YANLIŞLANAMAZ) türden tanımları sevmiyorum buna “EGO” da dahil…
Sanki insanın kendi içinde 3-5 insan daha varmış gibi yazmışsın. Tebrik ediyorum.:)
insanlarda da tıpkı hayvanlardaki gibi bir önbilme yeteneğinin olduğuna ama neredeyse tamamen körelmiş olabileceğini düşünüyorum bazen.belki de o kadar korumaya aldık ki kendimizi binyıllardır,gerek kalmadı artık sezmemize.ve doğal seleksiyona uğradık belki bu konuda.yani sezginin korunma/tehlike ile alakalı olabileceğini düşünüyorum aslında.hani deprem olmadan önce hayvanların huzursuzluğundan bahsederler.ben onun ötesinde bir şey gördüm.deprem olmadan yarım saat önce kargalar sadece bir apartmanın çatısını tamamen kaplamıştı.deprem bittikten sonra hepsi gitti.hala şaşırtır beni bu durum.huzursuzluğun ötesinde bir şey sanırım bu.aslen hayvanlara çok benzer böyle bir yönümüz var ama belki farkına varamıyoruz.ve bu durumun bilincimizle de ilgisi olabilir.sürekli aklımızdaki düşüncelere odaklı olduğumuz için farkedemiyor olabiliriz.hatta düşündüklerimizin dahi farkında değiliz genellikle.ben 10 saniye önce ne düşündüğümü dahi hatırlamıyorum çoğu zaman.
bu arada fantastik bulunabilecek bir şey söylemek istiyorum.yani ben bile fantastik buldum düşünürken.bence de sezginin bir arka planı var ve belki de o arka plan,daha önce yaşanmış her şeyin bilgisinin bizde saklı olabileceği.belki dnamızda kayıtlı,belki bilinçaltımızda.siz ne dersiniz?
Ben de seni metin okumandan dolayı tebrik ediyorum oik0s. 🙂
Yani yazmadığım her şeyi üretmişsin.
Yazılmayanı üretmek !?
Ben yazdığını yazdım.
“Benlik algısı” psikolojik bir terim sen de kullanmışın. Tanımı uyduran Carl Rogers, kendi eğretilemesini daha da kompleks (karmaşık) bir zemine oturtup, kotarabilmek için ayrıca “özben” diye bişey icat! etmiş… Ondan bahsediyorum.
Ve sana soruyorum benlik algısı nedir ?
ne demek bunlar açıklar mısın?
felsefi anlamıyla sezgi ve sezgicilik ile vahy öyle veya böyle bazı alt kümelerde kesişiyor mu demek istiyorsun?
hangi felsefede ve kimler tarafından dillendirilmiş bu düşünce?
Hatta vaktim varken, ilahiyatla ilgili alt başlıklara da (konu bağlamında) biraz deyineyim;
İlahiyat açısından hiyerarşik (hatta oligarşik:) bir şema oluşturacak olursak, en tepede tanrı, sonra sırasıyla peygamberler, azizler, takva sahibi kişiler, ve nihayetinde sokaktaki en çelimsiz ve özelliksiz adama kadar, bilginin sezgisel formları tanımlıdır.
Vahy ve St. Jerome’den sonra;
3)Thomas Aquinus: Aklın (ya da ruhun) gerçekleri ve hakikati doğrudan kavrayabilmek gibi bir yetisi varken, deneyle gözlemle niye uğraşayım? (sezgi büyüdü serpildi, ben burdayım diyor açıkça)
4)Keramet sahipleri ve ilham edilenler. (sınırlı damlıyo ama, biliş şekli ve bilişin üretim prensibi hala aynı)
Vee..
En sıradan insanda bile bulunan, hatta en bilineni;
Vicdan!
Sen daha soru bile sormadan..
Bilmeden bilen değil midir hep vicdan?
🙂
Özetleyecek olursak, kanal hep açıktır, her seviyede kontakt mümkündür, ama uygun momenti yakalamak lazım.
Yakaladın mı hakikat dolayımsız ve komple kavranır.
Why does my heart feel so bad ?
-Neden kalbim çok kötü hissediyor?
Why does my soul feel so bad ?
-Neden ruhum çok kötü hissediyor?
These open doors
Bu açık kapılar…
Kapıdan bi çık birader 🙂
Kanki nerelerdesin, gel bak bi sürü kuş buldum!
🙂
Bak basitten komplekse doğru sıralıyorum;
Şekil-a) Sezgilerim bana, 500 milyarın 14 nolu kutuda olduğunu söylüyor?
Şekil-b) Sezgilerim bana, bir kaç saat içinde havanın bozacağını söylüyor?
Şekil-c) Sezgilerim bana, kaos teorisinin sıçramalı evrimi açıkladığını söylüyor?
Şekil-d) Sezgilerim bana, elektriksel yük ve akımlarla manyetik alanlarla ilişkili formullerde tuhaf bir simetri estetiğini şaapıyor? Üstelik de hiçbi maddi delil yok ha! Baktım ve sezdim, simetri rahatsız etti ve buyrun işte formulde yeni nesil!
Şekil-e) Sezgilerim bana, mevcut tüm modelleri aşan yepyeni ve herşeyin modeli olabilecek bir modelin mümkün olduğunu söylüyor?
Şekil-f) Sezgilerim bana, sezginin değişik başka bi şey olduğunu ya da nasıı diim işte hani “bir güç var kardeşim” derler ya.. Öyle bişii olduğunu ve hakikatin hakketten de dolayımsız ve çıkarımsız bir şekilde doğrudan kavranabileceğini söylüyo?
Şekil-g) Kimi geometrik formüller ve matematik aksiyomlar sezgisel bilginin varlığının ispatıdır diye düşünüyorum, çünkü… şudur budur.
Şimdi bu biçim şekiller (:) hakkındaki görüşlerini alabilir miyim kanki?
Cevap vercen mi, yoksa yine türkü mü söyliycen?
Fırat gilin damından atlayamadım, liralarım döküldü toplayamadım.
Yok ya pardon, Murat gilin damından olcaktı o di mi, pardon pardon:))
Felsefi bir kategori olarak sezgi, sezginin çeşitli psikolojik ekoller içindeki içeriğini de, diğer bilgiler arasında bir bilgi olarak içine alır/işler/işleyebilir.
Psikolojideki anlamıyla sezgiyse, psikoloji içindeki bilgidir, o da değerli olmakla birlikte çalışma yöntemleri ve sonuçları farklıdır.
Ego meselesinde de aynı durum vardır.
Ego hem tıbbi/psikolojik bir terim, hem de felesefi bir kategoridir.
Aslında bugün gündelik pek çok tartışmaya yansıyan bazı “acayip” durumlar, 19.yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında yaşanan modern bilimsel gelişmelerle felsefenin biraz da hesapsızca karşılaşıp karman çorban oldukları ve çoğu zaman daldan dala atlar gibi birbirine atladıkları bir dönemi takiben ortaya çıkan muğlaklığın (hatta acayipliğin) geride bıraktığı tortularıdır.
Örn. Osho bunun en güzel örneğidir.
Ne bilimdir, ne felsefedir, bir yandan modern psikolojinin verilerini kullandığı da olur, öte yandan aydınlanmadan/ gizli kapıların gözlerin açılmasından vs. bahseder, sadece sanat/edebiyat da değildir, ne idüğü belirsiz, öyle ortaya karışık bir şeydir.
Evet, vahy dediğin şey (senin kastettiğin anlamda) iletilen tanrı sözüdür ve mahiyeti itibariyle sezgisel yolla üretilmiş bir bilgi sınıfına girer.
Mesela ahlak, mesela etik, deontolojik ilkeler. (ve bunların teolojik formları)
Yukarda (ikinci yazımda) örneklerini verdim, isimleriyle birlikte. (bir çoğuyla ilgili türkçe kaynak yoktur)
İşte bunlar “benzersiz” kavramlardır, çünkü bildiğin hiçbir şeyden, örneğin toplumdan, topluma ya da doğaya ait kurallardan kıyaslı çıkarsama yapmak vs. yoluyla elde edilemezler.
(Doğrulama kadar, yanlışlama imkanı ortadan kalkar)
Daha da özeti: Sen öyle oturup kendi başına zavallı bir insan olarak ahlaki iyi’yi doğru’yu filan bulamazsın.
Ama sonra vahy gelir, ve hakikat bir anda ve bütünüyle kavranır.
Mesela homoseksüalite “apaçık” ve ordadır.
St. Jeromi Vulgata’yı yazarken de, hangi latince kelimenin yerine hangisini koyacağını.. sezgisel olarak almıştır. (kıyas mıyas yapmamıştır)
Bi anda ampül yanar ve yazar, nam-ı diğer: organik esinlenme.
Ki bu onun hata yapma olasılığını ortadan kaldırır.
Çünkü malumunuz;
Hata, olasılıkların değerlendirildiği ve kıyaslı çıkarım yapılabilen ortamların “malıdır”
Şu son dediğim..
İroni gibi görünse de..
Felsefi sezgiciliğin şah damarıdır. (aynısını vahy’e uygulayabilirsin, çok güzel örtüşür)
ikinci yazdığın yorumda geçen isimleri wikiden buldum tek tek baştan sona okudum..Hiçbiri sezgi ile vahyi bir tutmuyor.
fakat sayende ne öğrendim biliyor musun?
mistisizm ile felsefedeki sezgiciliği fena halde karıştırmış bulunduğunu gördüm..
işte böyle gamaro… işkembeyi kübradan yazarsan böyle kepaze olma ihtimaline kapı açmış olursun.
mistikler sezgi yoluyla tanrısalla bağlantı kuruyorlar..felsefie alanında düşünce üretmiş kişiler yani sezgici felsefede olanlar değil.(haa bu arada yok ağa var böyle filozoflar diyorsan isim söyle gidelim okuyalım kim demiş ne demiş nerede demiş)
şimdi hal böyleyken xenix’in yazdığı başlık yazısında vahyi düşündürücek hiçbir ima olmadığı halde ne düşündünde şu soruyu sorma gereği duydun?
işte böyle yarım filozof kişiyi vaktinden edermiş…kaybettiğim zaman için üzülüyorum…üzülüyorum ama bu vakti harcamasaydım da burada yanlış giden şeyi de farkedemeyecektik.
gamaro sana tavsiyem çok oku, az yaz…bizi de boştan yere uğraştırma.
Gene geldik aynı yere..ille bişey demek gerekiyo yani.
Ya baksana;
Senin birşeye filan üzüldüğün yok ki, hakkaten yani niye bu uzun attırmalı psiko-atraksiyon?
Kepaze oluşlar.. Vakit kaybılar.. Üzülüyor, çok üzülüyor.. ama çok şükür ki farkediyor.. sonra kendinin farkettiği şey de yetmiyor, çoğalıyor, farkettik oluyor.. tavsiye veriyor, uğraşın istemiyor..
Hani ne bileyim, ben birini indirgemeci bulursam, ya da dağınık, indirgemecisin/dağınıksın filan diyom mesela.
Ama millet adına söz almalar, hatta milletin farkedemediği sandık’lara uzanmalar.. Rezil kepaze senaryolar:)
..demek filan hiç gelmiyo nedense aklıma.
Neyse, bu tür analizlere artık pek şaşırmıyom, renkli hamurunu sana verdim al, canın çektikçe mıncıklamaya devam.
Konuya dönecek olursak..
Özetle yani;
Ben diyorum ki, bunların hepsi üretim prensibleri ve ürün karakteristikleri gereği birer faiz getirisidir.
O diyor, yok ben kuveyt finansa baktım wikipediden onlarınki faiz değilmiş.
🙂
Arkadaşım, hani mistik filozoflar gööya tanrıyla bağlantı kuruyolar ya, vecd yoluyla..
Ve kendileri özne olarak yüce bir “halle” dolayımsız olarak karşılaşıyorlar ve bunun neticesinde yine dolayımsız olarak ve bir anda ve bütünüyle alıyolar ya ne sitimse işte bi bilgi yi…
Ha işte burda vahy dediğin şey sadece vecd yoluyla kurulan bağlantının/kontağın adı değildir, aynı zamanda bu ilişkinin ürünü olan bilgidir de. (Aynı genelleme gibi, hem sürecin hem de genellenmiş bilginin kendisidir yani.)
Haa..
Ne diyomuş amcam?
Yok aabi ne sezgisi, sezgi mezgi değil bendeki, ben tanrıyla doğrudan şaaptım..!
Arkadaşım sen tanrıyla naaparsan yap da, dönüşte getirdiğin bilgi kategorik olarak yine de “sezgisel” bilgi.
Neyse, misafirimi yolcu edip devam ederim yine.
Kandınca sezgiler diye bi şey vardır bi de ..
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz , bu laf nerden çıkmış ?
Erkeklerde niye yok?
Kadınca mı kandınca mı?
İşte bilinç altının gücü 🙂
Aneeyyy …
S : dilim sürçtü
SF: hayır , zıçtın
hemen de kırılıyorsun ne dedik ki şimdi böyle mağdur rolleri oynanmış anlaşılır değil…İşkembeyi kübradan atmak türkçede bir teşbih değil mi? bilmeden sallamayı ifade etmiyor mu?
veya kepaze lafına mı çok bozuldun? ne var bu sözde TDK daki anlamına bakalım
kepaze Far. kep¥£e
sf. (kepa:ze) 1. Niteliksiz, değersiz: “Hele o İspanyol nezlesi, illetlerin en kepazesi…” -H. R. Gürpınar. 2. Utanmaz, rezil: “Bu oğlan bir kadın seviyor, çok uygunsuz, kepaze bir kadın.” -H. R. Gürpınar. 3. Gülünç. 4. a. esk. Talim yaparken kullanılan gevşek ok yayı.
kepaze olmayı senin kişiliğine söylemediğim açık bu başlık altında yazdığın şeyler yüzünden düştüğün durum için söylüyorum..
diğer mevzuya gelince burada üfürdüğün yanlış yunluş şeyler yüzünden ben dün 2 saatimi harcamışsam az müsade et de şikayet edeyim yanii…eğer yazar sensen ve fiction yazmıyorsan okura karşı bir sorumluluğun var.
somut herkes tarafında kabul edilmiş bilgiye dayanarak yazılması gereken mevzularda yalan yanlış şeyler yazmak etik değildir…yada kişisel fikirlerin olduğunu açık şekilde belirtirsin.Hem böyle felsefede uzman ağızlarla yok o şöyle,yok bu böyle diye ortalıklarda salınmak istiyorsan doğru şeyler yazmak zorundasın…ne yani ben 6-7 tane wiki sayfası okuyacağım emek vereceğim zaman harcayacağım bunun müsebbibine tepki koymayacağım öyle mi? kim beklerse, daha çok bekler.
genelde olduğu gibi baştan birşey söylüyorsun sonra söylediğin şeyle ilgili bir açmazla karşılaşınca..başlıyorsun ucundan kenarından söylediklerini yonta yonta durumu düzeltme çalışmalarına konular gittikçe karman çorman bir yumak haline geliyor başka yerlere doğru genişliyor da genişliyor.
halbuki yapacağın şey çok basit şu adamlar ,şurada söyledi…bitti.
senden felsefeyi yeniden üretmeni bekleyen yok..söylediğinin bir temeli varsa,felsefede bir karşılığı varsa mevzu zaten taa ebesinin kızlığından başlayarak tartışıla geliyordur..
şimdi de iş mistik filozoflara geldi.
başına mistik koyunca mistik sezgi ,felsefe koyunca felsefi sezgi oluyor demek
çok güzel açıkladın şimdi 🙂
bilmediğin zaman bilmiyorum demek veya enazından sessiz kalarak hatayı kabullenmek insanlara neden bu kadar zor gelir acaba
bilmiyorsun işte
olabilir bilmek zorunda değilsin.
kimse zorunda değil.
Şimdi de benim yerime kırılıyor..
Hatta bozuluyor.
Ve hepsini hemen yapıyor:)
Not: Bundan sonrası senin için değil, genelleme.
Materyalist olmadığı halde, materyalizme saklanma.Bak?Saklanış mı dedim acaba, yoksa aman saklanma! ..Ma’ya takılma. Oysa, parmaklarınla tuttuğun kalemi kağıdın üzerinde ilerletmek suretiyle yaşadığın şu sonbi-riki deneyimi; hatırla. İşte bu eşşizliği, kelimeSözcüklerine sığınarak aktaramazsın diyor ama, Aktarırım diyor:)
Aktar, aktarma, psikolojiye karşı değilim ama felsefe değil bu anda.
O halde?
Şimdi benim veya birbaşkasının yerine. istediğin kadar ve hemen.
Herşeyi yapabilirsin kendine.
“Benlik algısı” derken benliğini algılayabildiğin süreci kastetmiştim, yoksa oradan buradan birilerinin düşünceleri değil yani. O yüzden özben vs gibi şeyler anlamaktan çok anlamlandırmak olmuş.
Hani basit anlatımıyla düşün, düşündüğünün farkında olduğun durumları kastediyorum. Bir problem çözerken, adım adım ilerlerken, günlük yaşam içinde. Bir de tabi bunun farkında olmadığın durumlar var. Yani ister bilinç altı de, ister düşünce katmaları de senin keyfine kalmış. Onlara da örnekler vereyim ki yeni Carl Rogersler çıkmasın. Rüyalar, uyuşturucu alındığında, sanrılandırıcılar, aşırı alkol vesaire.
Bunun dışında benlik veya ego zaten benim için sanal fonksiyonlar. Sezgi de farklı değil hani.
Sevgili Xenix üzmek istemem ama olmamış be dostum:)
Hocam bu ne ?
Hani ben Carl Rogers yazarken ondan esinlendiğini varsaymıştım. Bu çok feci olmuş.
Daha basit anlatım zekana hakaret olacağı için sen ne anladığını yazarsan ben neyi anlamadığını veya yanlış anladığını belirtebilirim sevgili oikos.
Yazdıklarım gerçekten çok basit bir anlatım. Atıf yok, simgeleştirme yok, ima yok, hatta google falan karıştırmana da gerek yok, dümdüz yani. 🙂
Anladığım kadarıyla xenix, ontolojik bir sezgiden bahsetmiyor. Yani vahiy ile sezgiyi aynı platforma koymak yerine beynin bir aktivitesinden söz ediyor. Ben böyle anladım …
Öte yandan;
Felsefi sezgicilik.
Yani ne desem bilimiyorum valla..
Bir sürü adam var ve bunlar sürekli birbirlerinden şundan bundan bir sürü parçayı biraraya getirip , ekleyip çıkarıp, aslında hiçbiri tam olarak birbirine benzemeyen çeşitli doktrinler teşkil ederler ama mistisizm dediğin şey de sağdan soldan yukardan aşağıdan ille bi yerden zart diye dahil olur hep buna.
Losski dedim yukarda, evet mistiktir.
Bu adam hayatı boyunca objelerin algı yoluyla olduğu kadar mistik bir sezgiyle de kavranabileceğini söyleyip durdu. Ya da daha doğru bir biçimde ifade etmek gerekirse, bilginin bir kısmının algı yoluyla ve mantıksal çıkarımlar/muhakeme süreçleri neticesinde elde edilebileceğini reddetmiyordu, ama bir tarafı da öyle mistikti ki, bunu tek başına ve hakikat adına yeterli görmüyor ve bütün dünyayı kucaklayacak asıl bilgi teorisinin algı + mistik sezginin birleşimiyle oluşturabileceğini vaaz ediyordu. Hatta ömrünü buna adadı, bu yolda bir yandan başka bir rus filozofuyla (adı frank mıydı neydi tam hatırlamıyorum) çalışırken, öte yandan Solovyov gibi koyu ilahiyatçı bir şair/düşünürün ne kadar mistik bilgi ve mistik sezgi tezi varsa hepsini projeye dahil etti. Nihayetinde ortaya algı + mistik sezgi bileşimi “integral” alan mı/teori mi ne, adı buna benzeyen bir teori çıktı.(gogul wiki neyim yapmadım)
Senin anlamadığın şey şu;
Biri ben tanrıyla vecd haline geldim de bilgi aldım derken, öbürüsü ben peygamberim arkadaş ahan da vahy diyorsa ve/ama beriki yok ben tanrıyla filan buluşmadım ama zihni bir yetenek olaraktan evrendeki bilgiyi dolayımsız kavrayabiliyorum iddiasındaysa, vay nası olur efenim biri sezgi ötekisi vahy ne alakası var demeye getiriyorsun.
Oysa ben ortaya çıkan ürünün kendi felsefelerinde ait oldukları kategoriden bahsediyorum. Birinin önüne mistik koyman yeter= mistik sezgi.
Zaten biraz da bu yüzden, mistisizm dediğin şey de öyle sadece vecd halinde kendini kaybeden ilahiyatçı filozoflar, keşişler veya sufilerden ibaret değildir. Bilakis, modern zamanlardakiler de dahil olmak üzere, hemen bütün idealist akımlarının içinde bir şekilde bulunur ve yer eder. (örn: personalizm, varoluşçuluk vs.)
Bir diğer husus;
Vahy ile sezgi nerde birleşir/ nerde ayrışır (veya nerde benzeşir nerde farklılaşır) diye sormak iki pencereden bakan iki ayrı sorudur.
Ben bu başlığın altında xenix’e sezgiyle vahyin benzeştiği noktalardaki ayırt edici farklılıkları sordum. (Ki bu materyalist ayağı daha ağır basan bir soruydu, yani bir materyalist olarak, materyalist jargonla ne diyorsun.. gibi) Senin sorunu ise nerde benzeşirler, hangi paydada ortaklaşırlar, iç içe geçerler, ya da kol kola girerler şeklinde algıladım ve ona göre cevap verdim. Ve bunu da idealist ayağı güçlü bir soru olarak, yani vahyin idealist tanımlı sezgiyle/sezgicilikle hangi ölçekte veya prensiplerde buluştuğunu düşünerek cevapladım.
Hala da aynı şeyi diyorum; İkisinin ürünü olan bilgi de, hakikatin bir dizi mantıksal kıstasa, ya da belli bir muhakeme sürecine başvurmaksızın + bir anda ve bütünüyle kavranması esasına dayandığından, idealist mahiyetiyle sezgisel bilgi formlarıdır. Bu anlamda vahy de mistik bir sezgi olarak hem bilmenin en yüce formudur, hem de bu yolla elde edilen bilginin kendisidir.
“Problem çözerken farkında olmadığımız durumlar var.” xenix…
Buradan benlik algısı diye bi kavrama gitmeliymişiz.
Hiç öğrenilmemiş üzerinden ve öğrenilmiş üzerinden mantık yürütebiliriz.
Hiç öğrenmediğin bişey üzerine ne düşünürsen düşün sadece şanslıysan tutturma şansın olabilir. (Dil ve kavram yetisi) Dil derken mesela tıbbi bir dilden bahsedebiliriz ve sen sadece fransız kalırsın. (konu dışı olduğun için)
Problemi çözersin zira daha önce deneyimlediğin diğerlerinden örneklemeler yapabilirsin. Buradaki aktivite kişinin kapasitesiyle ilgili bir hız sorunudur. Belki 1 ms yeterli olabilir. Bu hızı farketmemiş olmak sadece bir YANILSAMADIR. Edinim herzaman görevini yapar. (Bisiklete binmek gibi)
Bilinci 1000 çeşit kavramsal alt plana bölsen de çarpsan da işin mekaniğinde bi değişiklik olmaz. Hatta bu mekanik o denli dengeye haizdir ki, beyni yeterli maddelerle beslemek(gıda) dahil olmak üzere kişinin psikolojik yapısının etmenlerini dikkate almak zorunluluğu doğar. Bu nedenle sezgiyi açıklarken ürettiğin kavram sadece uzakta havada uçan belirsiz bir resmin tarifidir.
Ayrıca kavramları kullanırken, kavramların tarihsel sürecini dikkate alırız. Kavramı kullandığın an etimolojinin ilgi alanına girersin aksi her durum, benn uydurdum oldu olur.
Bu cümlemi bu başlıkta bulamadım. Nerede yazmışım?
Yanlış anlamışsın. Böyle bir şey ifade etmedim, ima etmedim, belirtmedim, bildirmedim, söylemedim, yazmadım, anlatmadım.
Sanırım bir konuda haklısın yorumunun diğer kısmında. Hiç öğrenmediğin, deneyimlemediğin bir durum üzerinde tutturmaya çalışıyorsun. (Yani benim kastettiğim anlamda sezgiyi hiç yaşamamışsın, başka bir açıklama bulamıyorum)
Zaten ilk başta sezginin tanımını koydum. Ona göre açıklama yapmıştım.
ışığı görme
ya da aklın düşünme ile edinemeyeceği ya da çıkarımsayamayacağı veriyi, bilgiyi, sınamı/sınamayı kendine sunması dayatması durumda aklın belirttiği tahmini geçerlilikli sezi yanıtı yada hissi;
gerçekten merak edilen şeye karşı; veri yoksuzunda/olmaksızında karşı duyulan bilmiş gibi hissetme durumu;
boş boş düşünürken olan şeyler,