Söylediğim her şey yanlışlanabilir!…
Sitede devam eden bir çok tartışmada, “yokluk varlığın bir başka varlığa göre aldığı durumdan ibarettir, yokluk yoktur, bu insanın zihinsel bir üretimidir” şeklinde sözlerim oldu.
metafizik19 adlı üyenin açtığı “Gerçek manada ölüm var mıdır?” başlıklı tartışmada da bu savımı ileri sürünce, arkadaş önce “kaale almadı” kaale alınca da baktım konu güme gidiyor, ben maddenin “dalga” haline dönüşerek oradan kaçıp, bu konuyu ayrıca tartışmaya açmak istedim.
Evrenin, bir başka deyişle sonsuzluğun bir sınırı olduğunu, o sınırdan sonra yokluğun, yani bir başka deyişle metafizik denilen yokluğun ve boşluğun olduğunu, tanrının da oralarda bir yerlerde eyleştiğini söyleyen bu zihniyetin karşısında, yokluğun olmadığını, evrenin daima varlıktan ibaret olduğunu ortaya sürüşümün nedeni aslında satranç deyimiyle bir “gambit-sav” idi. Bu gambiti bu güne değin kabul eden olmadı. metafizik19 ise tam anlamıyla saçmaladı…
Uzun zamandır fizik ile ilgili bir çalışmam yok. Orta ikinci sınıfta, öğretmenime “ışık bir madde midir?” diye sorduğumda, “bilim bu konuya henüz yanıt veremiyor” diye bir yanıt alınca, tüm iştahımın kapandığı günlerden bu yana, şimdi yazacağım savların mutlak doğru olduğunu da söylemiyorum. Daha geçen 10 yaşındaki oğlumun, öğretmeni ile ilgili sorunlarını konuşurken, oğlumun, “baba, öğretmen dediğin zaten hiç bir soruya doğru dürüst yanıt vermez ki” demesinden sonra, “nasıl yani?” dediğimde, “örneğin geçenlerde ben oksijen patlayıcı bir gaz mıdır, diye sordum, yarım saat konuştuktan sonra bana, anladın mı diye sordu, ben de anladım dedim geçtim. Ama benim sorumu yanıtlamadı, ben istiyordum ki, evet ya da hayır desin, böyle işte” dedi…
Demekki, okullarda hala öğretmenler öğrencilerden geride. Şu bilim dediğin de zaten hiç bir soruya doğru dürüst yanıt vermiyor, özellikle “evet ya da hayır” demiyor, bir dediği bir dediğini tutmuyor!!…:))
Aranızdaki fizikçilerin hoş görüsüne sığınarak, bu konuda hiç birşey bilmediğimi kabul ettiğim bir noktadan konuya geçmeye çalışacağım.
Şimdi;
Maddenin bir yanı genişlemeye, diğer yanı daralmaya eğilimli…
Bu yüzden hayat boşluk kabul etmiyor.
Birinin boşaltmakta olduğu yeri bir başkası dolduruyor.
Bu basit gözlemin, madde için makro düzeyde de mikro düzeyde de aynı eğilimleri içerdiğini düşünüyorum.
Evrendeki her türlü çekimin maddenin boşluk kabul etmeyen özelliğinden kaynaklandığını düşünüyorum.
“İten ve çeken kuvvetler” dediğimiz zaman, iten kuvvet, ittiği kuvvete göre iten iken, kendisinin de bir başka kuvvet tarafından itilen konumunda olduğunu düşünüyorum.
Görelilik kavramının buralardan doğduğunu da söyleyebilirim…
Cam fanus içerisindeki havayı boşaltmak mümkün müdür? Havayı boşalttığımız zaman fanusun içi boş mudur?
(Burada hemen yokluk ile boşluk arasındaki ilişki konusunda bir şeyler söylemeliyim. Yokluk=Boşluk mudur? Daha önce böyle bakıyordum. Şimdi her ikisinin de ayrı şeyler olabileceğini, ama zaman zaman her ikisinin birbirinin bir durumu olduğu anlarda buluşabileceğini düşünüyorum!…)
Havayı boşaltmanın mümkün olduğunu söyleyen fizikçiler var.
Havanın minumum seviyeye ineceğini ama tamamen boşaltılamayacağını söyleyen bir fizikçi de çıktı karşıma ki, ben de daha önce böyle düşünüyordum. Yani havanın (maddenin) seyreltilebileceğini ama tamamen yok edilemeyeceğini, bunu sağladığımızda fanusun duvarlarının birbirine yapışmak için “can atacağını” ve sertliğinden dolayı kırılacağını düşünüyordum.
Ancak diyelim ki fanusun duvarlarının, içerden çeken yer çekimine ve dışardan iten atmosfer basıncına dayanıklı olduğunu kabul edelim (deney yeryüzünde yapıldığı için…) ve havanın tamamen boşaltılabileceğini kabul eden fizikçiye ne diyeceğim?
İşte bu noktada fizik bilgilerimin yetersizliğinden dolayı ben içinde bulunduğum “entropi halimden”, “entalpi haline” mi geri döneyim, yoksa tartışmayı “entropik” düzeyde nasıl sürdürebilirim?
Diyorum ki, siz fanus içinden havayı aldığınızda, fanusun içinde bir duvardan karşı duvara ya da içerinin her bir noktasından karşı noktaya doğru olan çekim nedeniyle belki atomlar belki atom altı parçalar düzeyinde ve belki de henüz ölçemeyeceğimiz düzeyde bir parçacık kopuşması olacaktır ve bu parçacıklar fanus içerisindeki durumu fanusun kırılmaması yönünde dengeleyecektir. Ancak asla içeride bir boşluk oluşmayacaktır.
Fanusun cam olması ve camın katı bir madde olması nedeniyle içerideki kopuşu ve akışı göremiyor ve ölçemiyor oluşumuz, içerinin boş olduğu anlamına gelmez!
Bir zaman bir başka forumda, camın uzun yıllar içerisinde, su gibi aktığını söylemiştim. Bir başka arkadaş da bunun dayanağının, Avrupa’daki bir takım kiliselerin camlarının dip kısımlarındaki kalınlık olduğunu, camın akmadığını savlamıştı.
Bu arkadaşa karşı fotoğrafçılık deneyimlerim sırasında en mükemmel objektiflerin NİKON makinelerinde olduğunu, bunun nedeninin ise Nikon objektiflerin yapımında kullanılan camların işlenmeden önce 200 yıl toprak altında bastırıldığını, camın bu yüzden sıkıştırıldığını, camın akma özelliği olmasaydı bu sıkışmanın da olamayacağını söylemiştim. O tartışma orada kaldı ve o forum kapandı. ( TSF Forum)
Şimdi bazı yazılarda evrenin “sürekli bir akış halinde olduğunu” söyleyen yazılar okuyorum. Bu akış nasıl bir akıştır ve neden akıyor evren? Bence maddenin boşluk tanımazlığından dolayı akıyor!
Maddenin herhangi bir durumunda onun, içine katılabilecek bir başka madde olamaz mı? Katışma ne demektir? Örneğin bir tahtaya çivi çakınca tahtanın hacmi çivinin hacmi oranında genişler mi, yoksa tahtanın molekülleri sıkışır mı? İlk etapta sıkışır sonra genişler mi? (Hani metafizik19 duvarın içinden geçemezsiniz onun kapladığı yere girmezsiniz demiş ya… Böyle anlarda birbirimize girmemiz an meselesi oluyor işte…) Örneğin karbon gazının adım adım sıkıştırılması sonrasında, bu gazın her sıkışmada ayrı bir maddeyi oluşturduğunu okumuştum.
Yani dünden beri “yokluk ve boşluk yoktur” derken, “vardır” diyenler var, karşılaştım onlarla. “Minumum ve maksimum düzeyleri vardır maddenin” diyenler var…
Ben “boşluk mümkündür” diyenlere karşı, bunun bu gün için bir algı sorunu olduğunu ya da ölçme sorunu olduğunu söyleyeceğim.
Aksini savlayanların çekim denen olayın ne olduğunu ve birbirini çeken iki atom arasındaki bağın ne olduğunu soracağım.
Bunu şematize ettiğimde, en basitiyle bozulan bir arabanın bir başka araba tarafından çekilirken arada bir çekme halatı olduğunu düşünürsek, bir atomu çeken diğer bir atomun bu çekim sırasında “kullandığı çekme halatı” nedir?
Çok eskilerde diyalektikte “zıtların birliği” ilkesi nedeniyle maddeye karşı “anti-madde” olabilir mi diye sordum kendime. Ancak bu ilkenin maddenin kendi içerisindeki zıtlardan oluştuğunu gördüm. Ancak maddenin yokluktan var olduğunu söyleyebilecek ve bunu kanıtlayabilecek bir babayiğit var mıdır? Maddenin karşıtının yokluk olduğunu kanıtlayabilecek gerçeklik var mıdır?
Son olarak, metafizik19’a bu savı ileri sürmemin nedeni, onun yokluğu bilebildiğimiz dünya ve uzay içerisinde kanıtlayamayacağı, bilemeyeceğimiz bir yerde(?) bunun var olduğunu söylüyorsa da bunu nereden bildiğini sormak içindi.
Evet, nihayet sorayım şimdi:
1- Yokluk var mıdır yok mudur?
2- Boşluk boş mudur dolu mudur?
Son söz: Ben doluya sığarım, boşluğa sığamam!…
yani bir başka deyişle metafizik denilen yokluğun ve boşluğun olduğunu, tanrının da oralarda bir yerlerde eyleştiğini söyleyen bu zihniyetin karşısında
SONSUZLUĞUN SONU OLMAZ o zaman SONSUZLUK denen şey sonsuzluk olmaz dedim.
Sonsuzluk tamamen metafizik yani (fiziki olmayan) dır dedim.
Yer kaplamaz çünki sonsuzdur nerde yer kaplıyacak dedim
Yer kaplamaz çünki fanusun içinde boşaltamadığın şey bölünemez sonsuzluğun ta kendisidir dedim.
Yer kaplaman için muhakkak metafizik bir alana ihtiyacın var dedim.
Kainat bir madde havuzudur ve her şey bir şeyleri iterek
O maddenin yer kapladığı yerde yer kaplar dedim.
metafizik sonsuzluk olmasa idi Madde bir milim hareket edemezdi
dedim. Buna örnek duvarın içinden geçemeyiz dedim.
Allah kuru iftiradan saklasın ………..
Bu konuda bazı teoriler var.
Mesela uzun yıllar önce (yaklaşık 2000) ortaya atılan ETER kavramı vardı.
Daha sonra (yaklaşık 100 yıl önce) yine benzer şekilde ESİR kavramı ortaya atıldı.
Eğer boşluktan kasıt maddesel boşluksa evet boşluk var. Hele evrende m3 başına bir tane hidrojen atomu düştüğünü düşünürsek, epey boşluk var. Bir atomun da proton ile elektron arası mesafesini kütle/hacim e vurduğunuzda %99.9 dan fazlasının boş olduğunu bilirseniz evrende epey boşluk olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Ama derseniz ki enerji de madde sayılır, o zaman mutlak soğuklukta (-273o ) boşluk buluruz…
xenix
Bir atomun bile hareket etmesi için BOŞLUK dediğimiz metafizik bir alanı olması gerekir. Örneğin elinizde 10 milyar atomdan meydana gelmiş bir maddenin atom hareketlerini durdurabilme şansınız olsaydı.. Elinizde madde
diye bir şeyin kalmadığını görürdünüz. Bütün sonsuzluk maddedir diye neyi savunuyorsunuz? atomlarla ilgili bilginiz varmı ?
Örneğin bir avuç bal….
hareket durdu bal kalmadı TATı nerde ?
TAT balda değilki. İnsandaki sinir hücrelerinin dilden beyne verdiği etki tepkidir tat. Yoksa balı oluşturan atomlar bir müddet sonra şekil değiştirip başka bir şey olarak size ulaşabilir.
Tatsız tussuz atomlardan meydana gelen dünyayı size tatlı ve renkli gösteren (beyni düzenleyen) Bir yaratıcıya inanmakmı yoksa Tesadüfleremi ?
Konuyu anlayıp anlamadığınızdan emin olmak için “uzay boşluğu” hakkında ne düşündüğünüzü sorabilir miyim?
Ayrıca tat ve koku, kimyasal reaksiyonlar sonucudur. Yani tamamen maddeseldir. Ancak bizim onlara yüklediğimiz anlamlar değişken olabilir. Kimisi için karnıbahar güzel bir yemek kokusu olurken, kimisi için mide bulandırıcı bir etkisi vardır. Ama aynı karnıbahardan aynı moleküller çıkar ve aynı kokudur. (Konumuz bu değil, mümkünse ilk soruya cevap verin)
xenix
Bu konuya 20-Ocak-2008 tarihinde ayrıtılı olarak değinmişim.
Sonsuz sitesinde : link to sonsuz.us
yazıyı okumanızı öneririm.
Bilgisev yazını okudum ve bir kişi yorum yapmasına rağmen ona cevap yazmamışın ayrıca:
“ Önermemiz: “Madde hem vardır hem yoktur”, veya eşdeğer olarak “Boşluk, yoğunluğu çok az olan maddedir”.”. yazmışsın.
Bencede: Madde hem vardır hem yoktur”, veya eşdeğer olarak “Boşluk, yoğunluğu çok az olan enerjidir olmalıdır.
SONSUZLUK dediğimiz herşeyi kaplayan şey ENERJİ dir : Madde ise
yine bu enerjinin farklı FORM udur. SONSUZ ENRJİNİN içindeyiz derkende bunu kastettim. Sonsuzluk olmassa MADDE nin de olamıyacağını söyledim.
Enerjinin bile olmadığı yerde ne vardır?
(Bir de bu enerji dediğiniz şey nedir?) Mesela potansiyel enerji, nerededir? Yine kinetik enerji dediğiniz şey cismin neresindedir?
xenix
“Tatsız tussuz atomlardan meydana gelen dünyayı size tatlı ve renkli gösteren (beyni düzenleyen) Bir yaratıcıya inanmakmı yoksa Tesadüfleremi ?”
Soru eki olan mi-ler mı-lar ayrı yazılır meto, kaç kere söyliycez ruhu çalıştır biraz. Ayrıca cümlenin ortasında harf büyütmek de ne oluyor, ruhun yine kabına sığmıyo herhal. (Bu arada yürüttüğün mantık da harika tabi.. bal da bok da tatsız-tuzsuz atomlardan oluşuyo aslında ama, mucizeye bak ki ben birinin bal ötekinin bok olduğunu hemen anlayabiliyorum, demek ki bu bi tesadüf olamaz ve tanrı var. Evet evet, işin bokunu çıkarmaya devam, allah açık etsin yolunu.)
“TAT balda değilki. İnsandaki sinir hücrelerinin dilden beyne verdiği etki tepkidir tat.”
E hani ruh vardı ne oldu, dön geri beyin yapmışssın yine?
“Bir atomun bile hareket etmesi için BOŞLUK dediğimiz metafizik bir alanı olması gerekir”
Yahu sen nerde aldın şu metafizik eğitimini bi söylesene allahın aşkına?:)
gamaro bana değil düşünceye cevap ver.
benle uğraşmak yerine düşünce ile uğraş varsa bir aksi düşüncen varsa onu yaz. Her seferinde osuruk edebiyatından şimdide b.k edebiyatına geçtin.
Bütün o yazılardakileri buraya kopya edeyim istersen hatta seni osuruk uzmanı ilan ettiğimide .
benle uğraşmaki senle uğraşmıyayım.
Kaç kez söyliyeceğim düşünceler fikirler konuşsun tersi bir TEZ söyleki
sana hak vereyim. Üff kokuttun be arkadaş. kaybol…
O sayfadaki yazımı okudunmu osuruk uzmanı ?
Kimyasal reaksiyonların sinir sistemi ile beyne verdiği etkidir TAT olgusu. Tabiiki maddesel hareketlerin sonucudur. Fakat bu etki tepkinin RUHa verdiği hazdır Tat ve ZEVK unsuru.
Yani kainatta var olan hiç bir ATOM parçasının bile TAT ı yoktur.
Dış dünya görünenin aksine aslında tatsız tussuz ve Renksizdir.
Ruhun soğudu mu biraz? 🙂
E tabi canım, ince görmek de bi yere kadar di mi metafizikondokuz?
Baktın olmuyo, ne yapsan rahatlatmıyo – e sen de sayısız örneğin gibi beceremiyon zaten başka türlüsünü- sonra dön geri yine bodoslama, yine bodoslama. Vah gülüm vah, sendeki ruh kimsede yok dinime imanıma.
Özet yapayım: Bu sıyırık diyo ki; hayvan dediğin acı çekmez, tad almaz, koku almaz. Katiyen almaz, katiyen olmaz, çünkü ruhları yok. Ve birileri de diyor ki; yahu olur mu öyle şey, bal gibi alır bu nası saçmalık? El cevap: Hadi ordan osuruk uzmanı, boka bile tatlı diycen nerdeyse.
Cahilin önde gidenisin metafizik, yok böyle bişey valla. Hadi ama bi daha yaz, bi daha sıva.
Zırtapoz musun nesin ya?:)
İsmet İnönü yaşı ilerleyip de iyiden iyiye işitme güçlüğü çekmeye başlayınca, birgün mecliste sormuş bi Adalet Parti’li -hani küçük düşürecek ya aklınca- “Paşam” demiş “Farkettim ki konuşulanları pek bi zor duyuyorsunuz. Siz Lozan’dayken de böyle miydi kuzum, yoksa konuşulanları anlamadan mı imzaladınız antlaşmayı?”
Cevabı bilenler bilir; “Evet” der İsmet Paşa “O zaman da az duyardım.. Ama düşmanlarımız o kadar nazik ve saygılı insanlardı ki, bana herhangi bir işitme problemim olduğunu hissettirmediler bile”
İşte bu, metafizik19 ve onun gibilerin hiçbir zaman erişemeyecekleri bi düzeydir. Çünkü iman yetmez bunun için, beraberinde zeka ister, alım ister, estetik ister, ister de ister. Onlar ama yine de erdem satarlar her zaman. Adsızlık içinde bir varlık..hem hiç, hem erekte.. din imanı çek; elde var sıfır.
Valla ben sapık ideoloji diye buna derim işte, allah sahibine bağışlasın:)
Gamaro tam bir riyakarlik abidesisin..Ateist arkadaslarinada yalan söylüyorsun ateist olman konusunda, sen ateist falan degilsin..Bir ateistte cikip gamaro hem Allah’a inanmiyorum diyorsun hemde mesajlarin, Maasallah, Allah askina, Allah sahibine bagislasinla dolu..(Daha cok örnekleri var iletilerinde)..Bu ne perhiz bu ne lahana tursusu demiyor..
Diger ateistlerde de varmi böyle bir konusma tarzi? Ateist arkadaslara soruyorum..
Oleyyy! Gamaro da inanıyormuş. Yok böyle bir haz, allam bu ne güzel bi duygu. :))
Diğer başlıkta da yazdım yavrucum; senin gibiler anlamaz bu işlerden.
Bak metafizik’e verdiydim örneğini, sende mi istiyorsun aynısından? Almancan tırışka farkedebildiğim kadarıyla, peki ya türkçen, yoksa o da mı biraz patlak?
Vallahi, billahi, maşallah, allah sahibine bağışlasın, dinime imanıma vesaire.. Gündelik konuşmalarda izlenebilen refleks kullanımları bir yana, yazı dili içinde de kullanılır bunlar ve hani nası derler; bazen de ironik olarak.
İroni ne mi?
Sen ve senin gibilerin ironiden anlayıp anlayacağı şudur armutcan: Hani yeri gelir de kişi bi laf yer ya karşısındakinden (sen bi sürü yemiştin mesela) ha işte bu duruma dellenen adamın o an eline geçirebileceği en kalın şeyi alıp en kısa sürede ve höööööyt diye dalmasıdır mekana. Lakin aranan kalın olunca bulunan kelime de kalın olur ki, ha işte o ironi olmaz. Primitif ve regresif bi hayt-huyt tur sadece.
Primitif ve regresif hayt-huyt’lar.. İşte bu sensin Ataan, sen ve senin gibilerin topu da böyle.
Neden adsız’sınız hepiniz, neden zannediyorsun, işte bundan… İroniyi bilmeyen ne anlasın içinde allah-kitap geçmeyen onca konudan. Hem onlar pahalı da ha.. bayağı bişeyler üretmen gerekiyor yani “saygı” kazanmak için. Yoksa bi iki allah-muhammed deyip beleş kurmaylık kapmaya benzemez. (başka da bi numaranız yok zaten)
Saygı dilencileri… Veresiye yok canım burda, hadi başka kapıya.
Gamaro, senin gibi bir angut ancak bu kadar kivirabilir..Saygi saygi bahsedebilecek kisiden beklenir, hayatinda hic saygi görmemis bir insandan saygi beklemek biraz hayalperestlik olur..Sen önce kendine saygi duymasini ögrende bize gösterecegin saygi eksik kalsin..Hayatinda hic görmedigin birseyi karsindakine tabiki veremezsin..
Almancani yiyim senin, almanyada yasayan benim almanca gösterisi yapan sensin :))) Bu dünyada almancayi bitek gamaro biliyor, duyduk duymadik demeyin.. :)))
Ama ben senin lisanini kullanacagim bu sefer, Bak ev hanimligindan bozma filozof görünümlü 657 ye tabii memur armutu..Ironini al münasip bir yerine sok..Allah’a inanmayip dine küfür edipte cümlelerinde Masallah insallah kullanip bana edebiyat dersi, konusma adabi dersi verme..Ateistlere yaranmak icin dine küfür edebilecek kadar kisiliklisin..Baska türlü tutunamiyorsun sanirim buralarda..
Sen yalakaligina devam et, ateistler vurur sonra kicina tekmeyi..
Bak benim neler ürettigimi cok merak ediyorsan, görev yaptigim mahkemeye beklerim buyur bir cayimi ic, benim muhabbet sarmassa memurlarim var onlarla hos bes edersin..
Arkadaşlar,
metafizik19’un açtığı başlık altından kaçıp buraya bu konuyu açmamın nedeni, oradaki tartışmanın fazlasıyla dejenere olmuş olması idi. Aynı bozulma burada da boy gösterdi.
Herkesten rica ediyorum: Konu dışında atışmaların kesilmesini, bu konuda kendine hakim olamayan arkadaşların yazmamasını rica ediyorum.
Açtığım başlık içerisinde metafizik19’un adı geçmesi nedeniyle kendine yanıt hakkı doğduğunu düşünmüş olabilir. Onun kabul edilemez düşüncelerine alıştık. Bırakın konuşsun. Ancak diğer arkadaşlardan ricam, bu başlık altında, şaka, ironi, duygusal tepki içeren konuşmalardan kaçınmaları metafizik19’un düşünceleri saçma da olsa, kendisine yanıt verirken bilimsel soğukkanlılığı korumanızı, bunu başaramayacaksanız yazmamanızı diliyorum.
Sayın metafizik19,
Diğer başlık altında evet şaka yaptık, ironi yaptık, ancak bizi bu konuda tahrik eden senin düşünce şeklindir. Tüm bunlara rağmen ben sana hiç bir şeikilde hakaret etmedim. Hakaret olarak gördüğün yerlerin içerdiği espiriyi kavrayamayışın nedeniyle konuşmaları çirkinleştiren sen oldun. Bunun farkında değilsin. Ama burada buna devam etme. Bu başlıkta adın geçse de bu başlık seninle tartışmak için açılmadı. Metafizik düşünceyi savunan bir tek sen değilsin. Ayrıca bu düşünceyi şu ana değin en kötü savunan insan da sensin benim için. Bir kez bile sana söylenenleri anlama çabanın olmayışı, bizleri çileden çıkarıyor, bunu görmen dileğiyle…
Sayın Sonsuz’dan bu başlık altında konu dışı gördüğü yorumları silmesini talep ediyorum. Bilgisev’den sonrasının gereği yoktur diye düşünüyorum…
lütfen…
Not:Önerim kabul olursa bu yorum da silinsin.
Hayrola Ataan, yine fiyonklar atmaya başlamışsın bıngıldakla münasip yerler arasına, o kadar mı sinirlendin, o kadar mı regrese oldun yine?
Vah canım vah, allah yardımcın olur inşallah, aman tansiyonun filan fırlamasın sonra?
Bak işte burası senin mahkemen değil Ataan, kimse de memurun değil. Ama diyosan ki ben anlamam, al sok da derim münasip yerine, hem yalarım hem yutarım bi de çay ikram ederim üstüne, ha işte o senin dünyan, ama primitif-regresif hayt-huytçuluğun burda para etmez ahlakçı hukuk kuşu.
Bak bodoslıycan demiştim az önce sana.. E sen de gelip bodosladın işte, sence niye?
(Amaaaan canım, kim takar ironiyi filan, şöle kodum mu oturturum gibisi yok di mi Ataan? Eğitilecen tabi, doğru yerdesin merak etme.)
Bence yazılan herşey kalsın.
(Veya uzaklaştırılsın ama silinmesin, ayrı bi başlığın altına taşınsın.)
Belki baştan metafizik19 un adını hiç karıştırmasanız daha iyiymiş sevgili Aktaş.
xenix
Yokluk fiziksel bir varlıktır. O olmadan varlığı tanımlayamazsınız. varlık 3 lü bir yapı sayesinde varlığını sürdürebilir. Ayrıca yokluğun var olabilmesi boşluk örneğine ihtiyaç duymaz göreli olarak varlık içerisinde de yokluk var olabilir. Hatta bu anlamda yokluğun var olması, varlığın var olabilmesi için önkoşuludur. bu ikisi birbirlerini dışlar ama aslında var olabilmeleri birbirlerine bağlıdır. İkisinin bir araya geldiği noktada ise bir sınır çizgisi oluşur. yokluk, sınır, varlık şeklinde açıklanabilecek bu 3 lü yapı. Madde olgusunun varlığı içinde ve ayrıca bu olgunun kendi içerisinde farklılaşması ile de ortaya çıkmaktadır.
“Yokluk fiziksel bir varlıktır.”
Nasıl yani? Üçgen bir dairedir gibi mi?…
Yokluk fiziksel bir varlık ise “yokluk yoktur” o zaman işte…
Burada farklı söylediğiniz nedir?…
Afedersiniz de hiç kimsenin kanıtlayamayacağı, boş deseniz dolu diyecekleri, peki doluymuş deseniz iyi de boşalmış diyecekleri baştan belli insanlar niye tartışırlar ki?
Boşluk ile yokluk arasında bir fark var mı, anlamlaı tamamen aynı mı değil ise bu fark nedir?
Daha bunları açıklayamazsınız sizin neyinize işin felsefe boyutunda Allah aramaya çıkmak…
“Daha bunları açıklayamazsınız sizin neyinize işin felsefe boyutunda Allah aramaya çıkmak…”
Sayın Bilg,
Ben kendi adıma Allah aramaya çıkmadım…
Burası için derler ki; “Us’unuzun sınırlarının, sonsuz’la zorlandığı alan…” Ben gerçeğimin sınırlarını zorluyorum, onu keşfediyor, onu fethediyorum…
Bu arada sizin açıklamanız nedir yokluk, boşluk için bilemem ama “hiç kimsenin kanıtlayamayacağı” gibi bir yaklaşımın bilimsel yanı nedir?
Tartışmanın tartışma halinde olabilmesi için önce tartışılan konu ve tartışmacıların varlığı esastır.
Konu ne?
Bu yok ortada ama kötü niyet var. Birileri için nerden başlarsam başlayayım sonunda Allah kanıtlanır diğerleri için de nerden başlarsak başlayalım Allahın yokluğu kanıtlanır tartışmanın görünmez idefiksi.
Burada her iki grup için de var olan esas ahlaksızlık tartışılan konuyu amaç için kullanmak zaafiyeti.
Bırakın Allahı.
Varsa zaten var, yoksa zaten yok…
Var diyene kanıtları yeterinden de çok geliyor, yok diyene ise zerre kanıt yok.
O kadar melali anlamaktan uzak haldeyiz kısacası.
Siz yokluk ile boşluğa gelin.
Önce bu ikisi arasındaki farkı bir anlayın.
Yok olmanın ağırlığı var olmanın hafifliğini döver mi dövmez mi?
Yok olmak anlaşılabilir bir şey mi?
Yokluğu boşlukla karıştırmak bu yüzden mi işin kolayına kaçmak.
Boşluğun sınırında yokluk mu başlar yoksa varlık mı?
Ya da evren küreseldir, her yeri kapsar, boşluğun bir noktasından başlar ve ne yöne giderseniz gidin sonunda aynı boş noktaya mı erişirsiniz?
Tartışmalarınıza bakınca ben nerden başlarsanız başlayın aynı derecede boş olmakta buluştuğunuzu görüveriyorum mesela.
Boşluğu küfürle doldurmayı da bayağı beceriyorsunuz.
Bu da başka bir var olma anlayışı.
Bazılarına “sayın” deyince saymaya dökmeye başlıyorlar… Bir de konuya gelseler, psikiyatri kliniği sanıyorlar burayı…
Sorduk işte, bir bilgin varsa yaz, yoksa boş boş konuşma!
Bu da senin var olma biçimin herhalde…
Boş konuşmaktansa dolu bir küfür yeğdir!
Ahlakını sevsinler senin!…
usumun sınırlarının zorlandığını hissettim okurken:)
güzel paylaşım
Stavrogin inanırsa, inandığına inanmaz
inanmazsa, inanmadığına inanmaz
Dostoyevski, Cinler
Eğer yokluk kavramını bilmiyor olsa idik, böyle bir şeyin fizik dünyada da bir karşılığı olmayacaktı. Fizk dünyada karşılığı olmayan bir yokluğun insan veya madde denilen “var”lığı oluşmamasına sebep olacağını görmek çok zor değil.
“yokluk diye bir şey yok” ise, bu evren nasıl “var” olabiliyor o zaman diye bir soru çıkıyor karşımıza…
Ben sizi anlıyorum; siz diyorsunuz ki, yokluk bir varlığın olmaması durumudur mesela elimizde bir elma olsun, sınırları belli bir içi var ve bu kısmına “elma” adı veriliyor. dışında ise elmaya dair hiç bir şey yok, onun yerine neyin içinde ise
o var. ama elma yok, şimdi dışında olan her ne ise onuda bir cihazla elma ile aynı özelliklere getirelim, bu iç kısım dışındaki herşeyin yani tüm evrenin elma olması demek buna bizler ve gezegenlerde dahil, şimdi elmaya hala “var” diyebilir miyiz ? Elma artık yoktur. Çünkü onu ayırdedecek hiç bir niteliği yoktur. onun niteliğini ölçmeye çalışacak herşey elmadan oluşacağı için onu “görebilmeleri” ve ona “var” diyebilmeleri mümkün değildir.
Bu otomatikman yok olarak nitelendirilir. İşte siz bunun geçmişte elinizde tuttuğunuz elma olduğunu bildiğiniz ve en azından sizden ve çevredeki herşeyden farklı olduğunu bildiğiniz için ona elma diyebilirsiniz. Ve bu geçmişten dolayı ona ona “yok” ta diyemezsiniz yokluk daha önceki bir varlıktan oluştuğuna göre, demekki yok diye bir şey yoktur diyebilirsiniz.
Buraya kadar çıkarımınızda bir sorun yoktur. Peki ya bu “yokluk” bilgisi; onu nereye koyacağız, eğer biz gerçek manada yokluktan gelmemişsek bu bilgiyi nereden aldık, bir başka açıdan ise, ontolojik olarak varlık kavramının varolabilmesi için, yokluk kavramına ihtiyaç vardır. Özetle var dediğimiz olgunun var olabilme koşulu kendisine benzemeyen fiziksel bir varlığa bir zıdda ihtyaç duyması kaçınılmazdır. bu fizksel varlığın adı “yok” tur. Var’ın zıddı olması sebebiylede son noktada varlığın kabuledegeldiğimiz tüm özelliklerinden tamamiyle farklı olması gerekir.
Bu arada yok = boşluk değildir. Boşluk daha var bir kavramdır. Hemde oldukça fazla…
Elektromanyetik kuvvet, güçlü kuvvet, zayıf kuvvet ve yerçekimi kuvvetini bir madde olarak sayacakmıyız. Eğer sayacaksak bundan yaklaşık 50 yıl önce evrenin boş kısmından gelen radyo dalgaları keşfedildi. Büyük patlamadan günümüze kalan radyo dalgaları evreninin her yerine homojen olarak yayılmış durumda. Enerjiyi de maddenin bir versiyonu sayacaksak o zaman boşluk yok dememiz daha mantıklı. Ama ben de fizikçi değilim sadece ilgimi çekiyor bu konular. O yüzden amatör bir çıkarım olarak algılayın lütfen.
Elbette enerjiyi sayıyoruz, ama aradığımız boşluk, enerjinin dahi olmadığı yerler.
xenix: Takiplerim
İyi de o zaman şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Büyük patlamadan beri evren genişliyor. Bu genişlemede hem maddenin hem de demin bahsettiğimiz kozmik arka plan ışımasının izleri görülüyor. Bunun dışında zaten hiçbir boşluk yok. Düşünsene çanağı çevirdiğin her yönden sinyal geliyor. Homojen olarak her yerde enerji var, il patlamadan beri. Fizikçilerin boşluk dediği yer, “varsayılan bir boşluk” oluyor bu durumda. Ancak büyük patlamadan önce boşluk var mıydı diye soracak olursan cevap ya evet ya hayır ya da hem evet olabilir hem hayır olabilir. Bu iki cevabın olduğu yerde gözlem yapmadan nasıl tanım yapabilirsin. Tabi fizikçi arkadaşlardan da yardım bekliyoruz.
Bu konuda bir yazı yazacağım. Ama enerjinin olmadığı -270o Mutlak Soğukluk var. Epey de yaklaşmış durumdayız buna. Bir varsayıma göre uzayın en soğuk yeri şu an CERN de. (Tabi bizden daha gelişmiş uygarlıklar yoksa)
xenix: Takiplerim
Bu konular benim yakından ilgilendiğim konulardır. Homojen olarak her yerde enerji var doğru, ama şöyle bir durum var enerjinin var olması demek bir farklılık bir potansiyel demektir. İşte bu potansiyeli oluşturan şey yokluktur.
Bir EM dalga düşünürsen bu dalganın olmadığı yer boştur. arka plan ışımasında olduğu gibi…
Madde var olabilmek için etrafındaki boşluğa ihtiyaç duyar. Elma örneğinde dediğim gibi , elma yı uzay boşluğu nda düşün kolaylık olması açısından, etrafı boş olmasa yani o boşlukta elma ile kaplanmış olsa elma var olabilecek mi idi ?
İşte 3 lü yapı teorisi buradan çıkıyor..
“kolaylık olması açısından” elma yerine patetesi düşünün o zaman:))
Yani elmanın etrafının boş olduğunu ve varlık nedeninin bu boşluk olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?
Maddenin varlık için boşluğa gereksinim duyduğunu nereden biliyorsunuz?…
Daha önce de tartışmıştık bunu. Buna göre Allah ta 3lü yapıya dahil. Çünkü var olması için etrafında kendisinin olmadığı bir alana ihtiyacı var. Siz ısrarla yok demiştiniz ama sonra insan, şeytan bunların içinde Allah olmadığını da söylemiştiniz. Böylece bir sınır oluşmuş oluyordu. Allah–sınır–şeytan => 3lü yapınız.
xenix: Takiplerim
Önceki mesajlarımda bunu anlatmaya çalışmıştım Hüseyin Bey;
patates kabul edin doğru daha homojen hertarafı aynı yani;
3 lü yapı teorisidir ortaya attığım. Herhangi bir varlık var olmak için boşluğa ihtiyaç duyar.
Ancak burada boşluk her zaman maddenin veya hiç bir şeyin olmadığı anlamda bir boşluk değildir.
Patates örneğinden yola çıkarsak bu boşluk, patates olmayan her şey demektir.
boşluğa (yani patates dışında herşey) ihtiyacı vardır.
Aslında terside doğrudur ve bunu anlamak daha kolaydır.
Eğer Evrende sadece “patates boşluğu” varsa patates diye bir şey yoktur.
Bizlerin günlük hayatta en çok karşılaştığımız yokluk çeşididir.
Bunu hatırlamıyorum;
Sayın xenix;
Böyle bir şey söylemiş olamam; siz bu sonucu çıkarmış olmayasınız… ????
Bakın; Yaratıcı ; yaratıcı olması dolayısı ile, akıl ile anlaşılamaz “olmalıdır.”
Bu sebeple ; 3’lü yapıya dahil olamaz, çünkü eğer öyle olursa akıl onu anlayabilir..
Israrla yok dememin sebebi budur, eğer 3’lü yapıya onu dahil ederseniz.
Yaratıcı olma niteliği ortadan kalkar.
Bunu anlatabildim mi acaba ?
Var olup olmadığını anlamak için ne olduğunu anlamamız şart değildir.
Aklın anlayamadığı her şeyi 3lü yapılara sokabiliyorsunuz rahatça.
link to sonsuz.us
Burada tartışmıştık, şu şeytan sınırını.
xenix: Takiplerim
Sayın xenix;
O yazıyı okudum ama kastettiğiniz ifadeyi göremedim üzgünüm…
Bu cümle doğru zaten bizde bu şekilde var olduğunu söylüyoruz zaten…
Ne olduğunu anlıyamıyoruz ve kendini yaratmış bir varlığı (madde enerji evren vs. vs.; yaratılmış)
kabul etmediğimizden bunları yaratacak bir varlık ihtiyacı yaratılmış varlıklar için gerekli oluyor.
Dolayısı ile 3’lü yapı blok olarak kendi dışında bir sisteme veya varlığa ihtiyaç duyuyor…
3’lü yapının dışındaki sisteme otomatik olarak 3’lü yapıda olmuyor… Ama bu dışarıdaki yapı
bir farklılık olduğu için bu dışarıdaki sistemde yaratıcı olmuyor…
Bu sistemlerde kendi ararlarında 3’lü yapı oluşturuyor çünkü,
kendi kendini içermeyen kümelerin kümesi kendini içerir mi sorusu gibi sanki ama
bu daha üst bir seviyede….
yukarıda da açıklamaya çalıştığım üzere aslında bunu yapmıyorum sizin düşündüğünüzün aksine….^
3’lü yapı bir bütün olarak düşünüldüğünde, bu yapıların dışındaki sitem 3’lü olmayan bir yapıdadır.
Akıl 3’lü yapılar kümesinin elemanı ise, bulunduğu küme evrensel kümedir. Kümenin sınırlarını ve dışını düşünmeye başladı mı , onuda 3’lü yapılar sistemine benzeterek anlmaya veya varlığını kanıtlamaya çalışır.
Ama tüm yaptığı Zan etmekten ibarettir.
Kesinlikle doğru olanı bilemez… Ama sınır algılayabildiği şey olduğu için, onun dışı içerideki gibi olmayan şeydir.
Ne olduğu bilinemez, ama bu kümenin sınırlarını var etmek zorundadır. dolayısı ile var olmak zorundadır..
Eğer dışı kendi düşündüğü gibi ise, o şey zaten bulunduğu evrendedir. aklının algılayabileceği sınırlar içerisinde…
Ama eğer onu akledemiyorsa o olduğunu düşündüğü şey de değildir. Çünkü var olmak için kendi bulunduğu ve algılayabildiği evrene ihtiyaç duymaktadır…
Yani yaratmadan önce yaratıcı olamayan yaratıcı…..
İşte bu durum ne aklın alabileceği bir sınır dahilinde ne de hemen onun dışında onu çevreleyen sınır dahilindedir.
Yani Akıl iflas etmek zorundadır.
İflasını açıkladığı zaman anlar….
Evet mutlak soğuğun sadece 0,0000000001 derece üstündeymişiz. Ulaşırsak gerçekten boşluğun tanımı netlik kazanabilir. Ancak mutlak soğuğa ulaşmak ışık hızına ulaşmak gibi olabilir mi acaba xenix. Yani ışık hızına yaklaşılan her milisaniye milyarlarca kat fazla enerji gerektiriyor. Işık hızına ulaşmak için sonsuz enerji gerekiyor dolaylı olarak.
Bilmediğim ama anlamak istediğim de acaba mutlak sıfıra yaklaşmak içinde yine sonsuz enerji gerekecek mi?
Mutlak soğukluğa ulaşmak için öyle bir şey gerekeceğini sanmıyorum. Fakat mutlak soğuklukta bir durumu gözlemleyemeyebiliriz. Çünkü gözlem ve ölçüm demek ortama foton vs gibi enerji aracılığı ile olur. Bu da mutlak soğuğu bozacaktır. Shöringerin kedisi gibi..
xenix: Takiplerim
Bu başlığı açarken aslında söylemek istediğim şey, maddenin kavranabilir bir şey olduğudur ve ulaşabildiğimiz kavranabilir madde ve madde türevleri içerisinde anlayıp bildiklerimizle, ulaşamadığımız alandaki bilinmezlikleri kuşatabileceğimiz, anlayabileceğimizdir. Sonsuzluğun diğer ucuna ulaşma olanağım yoksa da bir ucunda kendimin olduğunu biliyor olmamdır. Evet “sonsuzluğun diğer ucu” burada bir soyutlamadır, bilmediğim bir alandır ve bu uç değil yine sonsuzdur diye kabul ediyorum. ya da özetle sonsuzu bilemesem de kendimi bildiğimde sonsuzu kavramış olamaz mıyım?
Maddenin “genellenebilir” özelliklerinden dolayı maddi evren bilinebilir, kavranabilir düşüncesindeyim. Maddenin kavranabilir alanlarında ise “metafizik” yoktur. Bunu biliyorum. Metafiziğin olmadığı bir alanda ise tanrıyı var etmek olanağı yoktur. Çünkü tanrı kavramını ortaya atanlar onun anlaşılabileceğini ama bilinemeyeceğini savlıyorlar. Bilmediğim bir alanda var olan bir tanrıyı ben nasıl bilebilirim? Bildiğim alanda bana kendini göstermiyorsa onu ben nerede bulabilir ve bilebilirim? Tanrıdan yana olanlar bilemeyiz ama anlarız diyerek aslında anlamadıklarını anlamlandırma yoluna gitmekteler ve tam burada “inanç” kavramı doğmakta… İnanç ise bilme eylemi değil, bilmeden kabul eylemidir. Bu konuda anlaşırsak eğer tanrıya inanan ve inanmayan arkadaşların kavga edeceği bir alan kalmıyor… Tanrıyı ya da tanrı düşüncesini kendi haline bırakarak dünyadaki işlerimize dönelim ve dünyadaki işlerimize tanrıyı karıştırmayalım. O zaman daha “insanca” bir dünyayı kurabiliriz…
Aslında tanrı düşüncesi de belki doğuşta ya da kabul edilişte, insanın kendisine bir “üst hukuk” oluşturma çabası olabilir. Bir insanlaşma çabası olarak görülebilir. Ama hukukun da güce orantılı, koşullu olduğunu, gücün ise tamamen maddi ve fizik alanda olan bitenle ilgili olduğunu görüyoruz… Ve yaratılan her türlü hukukun, yaratıcıları tarafından yarattıkları ve yönettikleri alanlar ve insanlar üzerinde bir baskı aracı olmaya başladığını da tarihsel süreçte izliyoruz. Bu yüzden oluşturulacak olan her türlü hukukun tanrı düşüncesinin erişilmezliğine, bilinmezliğine, gizemine sığın(dır)mak yerine, maddenin devinim yasalarına uygun olarak hareketli bir hukuk olması sanırım dünyadaki bir çok sorunun çözüm noktası olabilir…
Bu yüzden yokluktan, boşluktan, metafizikten ve tanrıdan medet ummak yerine, kendimizden ve varlığımızdan medet ummmak ve üzerine bastığımız dünyanın yasalarını keşfederek onunla uyumlu hale gelmek tek çözüm yolu olarak görünüyor bana…
Sayın Hüseyin AKTAŞ
Aşağıda yazınızdan alıntıladıklarım var.
Ben bunları kabul edemiyorum..
Madde kavranabilir, bilinebilir ve genellebilir değildir..
Madde hakkında tüm “bildiklerimiz” onu kavradığımız anlamına gelmez.
Bunun sebebi onun hala bilmediğimiz özellikleri değildir. Buna engel olan bildiğimizi düşündüğümüz şeylerdir.
Bunun için önce bilginin teorisini anlamak gerekir bilmek nedir ?
Kavramak nedir ?
Tüm bildiğimizi zannettiğimiz şeyler aslında nedir ?
Biz Madde hakkında ne biliyoruz aslında ?
Gibi soruları sordunuz mu hiç kendi kendinize ?
Benim düşünceme göre bilmek, kendini ikna etmekten ibarettir. Narsizmdir, şeylerin özünü bilmeden onlar hakkında kanate sahip olmaktır..
Tamamiyle Zan’dan ibarettir… Biliyorum dediğiniz şeyler sizin yani insanların Zan’nıdır.
insanın Zan’nına inanması demek olan bilmek bu kadar kutsanırsa adı bilim olur…
Bir Zan dünyasında yaşamaktayız hepimiz, ancak bazılarımız bunun bir Zan olduğunun bilincinde
işte bu insanlar İnanç sahibi insanlar Dini inanç Tanrı düşüncesine sahip insanlar herşeyin bizim Zannımızdan ibaret olduğunu bilirler..
Fiziksel anlamda bir dünya elbette vardır ama bizim onun hakkında bildiğimizi düşündüğümüz herşey bir Zan’dan ibarettir.
Merhaba, aslinda bakis acimizi daha da ‘butunleyici’ bir bakis acisiyla yazicam B’iznihi..
Biz biliyoruz ki madde zannedilen enerjinin, insan zihni tarafindan algilanan bu enejinin beynin visual korteksinin dekode edip (convert edip) gordugumuz yapilara donusturur. Bu donusturme islevi, isigin ters olarak coni ve rad hucrelerinde detransforme edilip retinal yapida biokimyasal reaksiyonlarla elektrik enerjisine cevrilir ve bu enerji optik sinir ile oksipital loba iletilir. Buradan gecerken gectigi bir cok nokta var ve o noktalarin youmlanisi farklidir. Derine inmeden; goruntu zannedilen madde gercekligi beynin, hayal urunu olarak var ettigi bir yapi. Biz, sonsuz karanlik, isigin, sogugun, maddenin olmadigi zifiri karanlik bir boyuttayiz. Fiziki yapi realitesi bile dahi bedenimizin uzerindeki reseptorlerin beyine ilettigi bilgi verisinden baska birsey degil. Mikro ve makro sonsuz bu boyutun dalgalanmasi sonucu aynen denizde ki dalgalanma gibi bu boyutun canlilarin dahi, algilayamadigimiz ama varligini kabul ettigimiz organizma populasyonu halden hale gelmektedir. Bu dalgalanma ile beyin her an ona ulasan dalgalari, temporal lobda ki database ile karsilastirarak beynin icinde vizuel bir goruntu alani olusturur, disarida var sandiklarimiz beynimizin imaging olarak yarattigi bir anlik bilgi dalgasi, fransizca da enstantane kelimesi bu anlik bilgi karsiligini anlamlandirabilir. Bilincimizin algiladigi kendi hayal dunyamizda gercekte yasiyan uyuyoruz. Bir hamambocegini dusunun.. Tirmandigi duvar bize gore vertical, ancak o hamam boceginin ayaklarindaki reseptorler ona horizontal yuruyus olarak algilattirir.
Evren ve icindekiler paralel evrenler bile dahil, heran bu dalgala okyanusu sonucu sekilden sekile girmekteler. Bizim bilim dunyasinda anlamlastirdigimiz kelimeler bes duyu skalamizin bizde olusturdugu rolativ bakis acisiyla degerlendirmeye gideriz. Biz, metafizikel sonsuz bir yapinin sadece algilattirdigi bilincli varliklariyiz. Bizim kullandigimiz beyin (pre frontal korteks) evren ile iliskimizin giris kapisi. Bu kapi, dusunce denilen idea’nin baslangic noktasi. Evren ve icindekiler gercekte vertical veya horizontal genislemiyor ; icten, dalgalanmanin seyri sonucu algiladigimiz bilgi okyanusunda ki evrenimiz icten genislemekte (internal to external). Haisenberg’ in indetermenistik yasalarinin yasandigi ve o kaos ortamindan duzen girisine giren yapiyi algilayan kozmik robotlardan baska birsey degiliz. Bes duyu ile degerlendirirsek, maddesel fizik anlayisimiz zaten balon oldu, simdi ki bilim anlayisinin getirdigi anlayis ise varligin aslinda hiclikten geldigi ve tekrar hiclige gittigi anlayistir.
Selam
Sayın Hüseyin Aktaş,
“Tanrıdan yana olanlar bilemeyiz ama anlarız diyerek aslında anlamadıklarını anlamlandırma yoluna gitmekteler ve tam burada “inanç” kavramı doğmakta”…
Tanrı bir varlık yokluk meselesi değil, değerler meselesidir. Varlığı olan tanrı anlamsızdır. Değeri olan tanrı anlamlıdır. Tanrı bir değer yaratcısı olduktan sonra varlığını çürütmeye çalışmaya gerek yok. Tanrıya ulaşma veya ondan uzaklaşma değerler üzerinden olur. Tartışılması gereken de tanrısal değerlerdir, tanrının vücudu değil.
Sayın Xinteorisyen,
“Benim düşünceme göre bilmek, kendini ikna etmekten ibarettir. Narsizmdir, şeylerin özünü bilmeden onlar hakkında kanate sahip olmaktır..”
Bu cümle sizin bir agnostik olduğunuzu göstermiyor mu? Yine aynı hata yapılıyor. Tanrı varlıkta, bilgi ve varlık felsefesi aracılığı ile aranıyor. Konu etiğin konusudur. Tanrıyı yıkmak isteyen de, onu bulmak isteyen de değerler felsefesi üzerinden yola çıkmalıdır.
Sayın bwallace4ever,
Varlığı olmayanın nasıl bir değeri olur?
Yokluğun değeri nedir?
Yok olan bir şeyin değerini anlamak için önce onun varlık değerinin ölçülmüş olması gerekmez mi?
Yokluk bilincinin temeli aslında varlığa dayanmaz mı?
Yani daha önce “yokluk yoktur, yokluk varlığın bir başka varlığa göre aldığıdurumdan ibarettir” demiştim…
Kısaca “değer” varlık üzerinden üretilir… hani yokluğunda kıymeti/değeri bilinen şeylerin değeri bile var olduğu dönemde algılanmış değerinden ibarettir…
Dolayısı ile “Tanrı bir varlık yokluk meselesi değil, değerler meselesidir. Varlığı olan tanrı anlamsızdır. Değeri olan tanrı anlamlıdır. “ demeniz bir değer oluşturmuyor…
“değer her şeye değer” demiştim bir zaman… Ancak yokluğa değen bir değerin, varlık alanına müdahalesi olamaz ya da yokluğa değen bir değerin varlık alanında bir değeri yoktur… Aksine varlıktan üretilen değerlerin yokluk alanında bir şeyleri düzenleme gücü vardır…
Çok mu karışık oldu?…
XINTeorisyen, “Ben bunları kabul edemiyorum..
Madde kavranabilir, bilinebilir ve genellebilir değildir..” demiş… Bunun tartışılacak bir yanını göremiyorum… Bilinebilecek olan tek şeydir maddi evren… Maddi evrenin bilinemediği yerde metafizik evren(?) hiç bilinemez… Yani yokluk bilinemez, varlık bilinebilir…
Kabul edelim ki varlık da kolay bilinemez ama yokluğa göre hiç olmazsa “kavradığımız” oranda bilebiliriz varlığı, ama varlığa göre yokluk asla bilinemez… Zaten “yokluk yoktur” dediğim de budur… Beynimizdeki “yokluk bilinci” aslında varlık bilincinden ibaret bir soyutlamadır… Gerçekte bilinç olarak dahi yokluk bilinci yoktur… Yokluk bilinci sandığımız şey havadaki elmanın bulunduğu ortamda “elma olmayan alanı boş saymaktan ve bu boşluğu yok kabul etmekten kaynaklıdır… Oysa elmayı saran hava varlıktır… Bu yüzden ironik olarak toprak içindeki patetes örneğini vererek elmayı saran hava yerine toprağı koydum, daha kolay anlaşılsın diye…
Bakın bu yazıları bilebiliyorsunuz, çünkü yazdım, yazmasam, en azından yazdığımı; yazmış olduğumu bilemeyeceksiniz… Yazdığımı kavrayıp anlamanız ise elbette görecelidir ancak bunun göreceli olduğu, onun bilinemez olmasını gerektirmez. İnsan Ay yüzeyine “bilerek” gitti… Bilmekten kastım budur… Bir başkasına göre az ya da çok bildiğiniz değil; kendinizi yönetecek kadar bilmekten bahsediyorum… Dolmuşa binecek kadar… Evden çıkacak kadar, ekmek yapacak kadar, yemek yiyecek kadar, kulağını sorduklarında gösterecek kadar, “ihtiyacın kadar”… Evet madde de kolay teslim etmez kendini, çoğu zaman sandığından başka bir şeydir… Bu yüzden filozof ne demiş; “ne var ki şeylerin özü de göründüğü gibi olsaydı, hiç bir türlü bilime gerek kalmazdı”…
Dün bir Moğol atasözü okudum: “İnsan dışı ile karşılanır, içi ile uğurlanır”…
Sayın Hüseyin Aktaş,
“Kısaca “değer” varlık üzerinden üretilir… hani yokluğunda kıymeti/değeri bilinen şeylerin değeri bile var olduğu dönemde algılanmış değerinden ibarettir…”
Değer dediğiniz şeyin kendisi bir varlık değildir zaten. Bir boşlukta değildir. Bir his, bir algılama biçimi, az biraz nesnel ama daha çok öznel bir durumdur.
Ne demek istediğinizi kesinlikle anlıyorum. Ancak tıpkı değer gibi tanrı’da bir varlık değildir. İşte bu yüzden insanların gözünde bir değer hatta bir değer yaratıcısı olarak algılanır. Tanrı zorba bir sanatçıdır. Çizdiği resimden emir ve yasakla zevk almamızı ister. Bu çizdiği resimlerin hepsi birer değerdir.
Sen bence “değer madde üzerindendir” demekten ziyade “değer madde üzerinden olmalıdır” demeye çalışmalısın. Tanrıyı hayatımızdan silmek herşeyden önce insan evladının üzerinde yaşadığı maddelerin tümüne bir değer arz etmesiyle mümkündür. Sıkıntıda burada. Değer varlıküstü olduğu için biz ona “olmamalıdır” demeliyiz. “Yok” demek insana hakaret eden o insanüstü değeri görmezden gelmek, onunla mücadele etmekten kaçınmak demektir.
Sayın bwallace4ever
Hayır; Eğer bilgi benim tek değişmezim olsa idi, haklı olabilirdiniz, ama bilgi inancın akıl tarafından anlaşılabilmesi için gerekli olan bir araçtan başka bir şey değildir.
Bilgiyi ve bilmeyi kutsayanlar için ateizm, agnostizm veya deizm varılması beklenebilecek doğal sonçlardır. Ama ben bilgiyi olması gerektiği yere koyup onu merkeze almıyor ve onu yüceltmiyorum . O daha yüksek bir amaca ulaşmadaki bir aracıdan ibaret, bilimsel anlamda bilmek inancın sağlamış olduğu bilme eyleminin yanında aşağıdaki bir seviyede kalır. Aslında daha öncede çeşitli defalarda söylediğim gibi, bilimsel bilginin temelindede inancın sağlamış olduğu bilgi vardır ve bu bilimcilerin hakir gördüğü dogmatik bilgidir.
Tanrının varlığı değerler felsefesi ile alakalı değildir, o gerçek anlamda vardır. Ama Sayın Hüseyin Aktaşın anladığı manada bir varlık ile değil… Çünkü sayın Hüseyin Aktaşın anladığı varlık, dar manada bir varlıktır. varlığı, yokluk var olmadan düşünmek varlık bölgesinden ayrılmadan bir varlık tanımı yapmakla eşdeğerdir. Halbuki ne varlık nede yokluk ikisininde içerisinden yapılamaz… Ancak bu kavramların dışarıdan gözlenebilmesi ile bu kavramlar hakkında bir şey söylenebilir.
Yokluk tanımını bile varlık üzerinden yapmak doğal olarak yokluk diye bir şeyin olmaması sonucunu doğurur..
Ancak yokluk ve varlık tanımları bulunduğunuz yerdn yapılmaması gereken oldukça zor kavramlardır…
Mesela aslında var olarak kabul ettiğiniz Maddenin aslında hiç bir zaman var olmadığını iddia edersem, bunu algılamakta ve anlamakta ne kadar zorlanacağınız hangi kavramı kendiniz için önemli kabul ettiğinizle orantılı olarak artacaktır.
XINTeorisyen,
İnanç ölü düşüncedir. Bilgi ise canlıdır.
Bilgi vardır. İnanç ise yoktur. Yok olduğu için inanırsınız zaten. Var olsaydı bilirdiniz. Bilgiyi varlığa borçlusunuz. İnanç ise bilinmeyen yerde, olmayanı var kabul etmek demektir.
Örneğin, siz “1” nedir desem bilemezsiniz. Bunu kanıtlayamazsınız da. Çünkü 1’in kendisi bir soyutlamadır. “Yok” da böyle bir soyutlamadır. Yokun kendisi yoktur. Ama yokun anlattığı bir madde vardır. Bu da bir maddenin bir maddeye göre durumunu anlatır. Matematiğin kökeni doğadır. Örneğin bir insan karşısındaki iki insana göre bizlere “1” kavramını düşündürür. Tavuğun üstünde durduğu iki ayak ile keçinin üstünde durduğu dört ayağın “iki” ve “dört” oluşu tavuğun ve keçinin birbirine göre durumundan çıkarılır. Ve buradaki ik ve dört bilgisi varlığa dayanmaktadır… Yokluğa değil. Ama tarif etmek için “tavuğun keçi gibi dört ayağı yoktur” deriz. yani yine yokluk bir maddenin birbaşka maddeye göre göreceli durumundan ibaret bir “soyutlamadır”… Ancak varlık gibi tanımlanabilir, bilinebilir bir yokluk yoktur…
Sizin inanç dediğiniz de bir soyutlamadır; çıkarsamadır ama maddi temeli yoktur…
“Çünkü sayın Hüseyin Aktaşın anladığı varlık, dar manada bir varlıktır.” demişsiniz. Sizin anladığınızın genişliği nedir ki?… Ben madde deyince burada tüm evreni kaplayan varlığı kastediyorum. Bundan daha geniş bir varlık alanı ne olabilir?…
“Mesela aslında var olarak kabul ettiğiniz Maddenin aslında hiç bir zaman var olmadığını iddia edersem, bunu algılamakta ve anlamakta ne kadar zorlanacağınız hangi kavramı kendiniz için önemli kabul ettiğinizle orantılı olarak artacaktır.” Bunu iddia etmeye gücünüz yetmez! Biz bu düşünceyi çocukken çürüttük: Karşıdan karşıya geçerken maddeyi( hızla geçen arabaları) yok sayarak yürüyün bakalım varmıymış yokmuymuş dedik. Bizim bu çocukluk sorumuzu daha çürütemdiniz o yüzden bir de “aslında madde yoktur, bir yanılsamadır” gibi safsatalara gerek yok… Biz bilgilerimiz ve varlığı her an her şekilde kanıtlarız ama siz inançlarınızı hiç bir zaman kanıtlayamazsınız. Biz bilebilirzi ama siz asla bilemeyeceksiniz. İşin bu noktasında bir zaman şöyle demiştim: “tanrı varsa biz bulabiliriz ama siz asla ona erişemezsiniz”… Çünkü biz biliyoruz siz inanıyorsunuz. Biz arıyoruz siz teslim oluyorsunuz. “müslim” demek “teslim olmuş” demektir. Allahın varlığına ve birliğine inanmış ve bu inanca teslim olmuş insana müslüman denmiyor mu?
bwallace4ever,
“değer” kavramının “soyutlama” olduğunu söylüyorsunuz. Değerin kendisi için dediğiniz doğrudur. Yani “1” rakamı için dediğim gibi alıyorsunuz. Ancak değerin dayandığı maddi ve bilinen bir ortam vardır. Oysa tanrı denilen “değerin” dayandığı maddi ve bilinen bir ortam yoktur. Tanrı yoka dayalıdır. Çünkü tanrı inançtır. İnancın dayanağı ise yoktur. Varlık olduğu zaman bu bilinebilir, oysa tanrıya bilerek değil, bilmeden teslim olmaktır inanç… Hatta kimi kliklerce tanrıyı bilmeye çalışmak da suçtur… Ayrıca tanrı değer yaratıcısı değildir.
Demişsiniz ya:
“İşte bu yüzden insanların gözünde bir değer hatta bir değer yaratıcısı olarak algılanır. Tanrı zorba bir sanatçıdır. Çizdiği resimden emir ve yasakla zevk almamızı ister.”
Tanrı adına birileri bu değerleri üretiyor bu kadar basit. Yok burada anlattığınız dolaylı olarak zaten bu ise diyeceğim yok… Ama ben tanrının bu güne kadar mecliste bir oturuma katıldığını görmedim örneğin. Katılsaydı bu denli adaletsiz yasalar çıkar mıydı? Ama mecliste tanrıya inanan insanlar vardır ve tanrı onlar aracılığı ile meclise katılıyor derseniz de bunu anlamaya çalışırım… Ancak onların çıkardığı yasaların ise tanrı ile hç alakası yok… Onlar tanrıyı kullanıyorlar… Ne denli ilginç değil mi? Sözüm ona tanrının yarattığı insanlar tanrıyı kullanıyorlar… Oysa insan sahibi olmadığı bir şeyi kullanamaz değil mi?…
Kısacası değer varlığa aittir ve bu anlamda Tanrının varlık değeri yoktur… O tıpkı “1” gibi bir değerdir…
Sayın Hüseyin AKTAŞ
Düşünceme en yakın cevap sizden gelmiş, siz diyorsunuz ki 1 nedir anlatılamaz… çünkü ispatı yoktur. bunu ispatlamaya ihtiyaç duymaz hiç kimse.. Bu apaçık görünen bir şeydir. aksini ispatlamak için daha temelde bir şeyler gerekir. Ehh bende diyorum ki bilimin temelinde dogmatik inanç vardır. doğru söylüyor muşum değil mi ?
En altta olanın altına ne koyabilirsiniz ki ? bütün basamakları onun üzerine inşa etti iseniz , siz bana ne kadar bilim şöyle doğru böyle gerçek derseniz deyin ben derim ki o sizin kendi düşünceniz bana 1 in var olduğunu ispatlayamıyorsanız onun üzerine inşa ettiğiniz diğer basamaklara neden güveneyim..
Sizde bana bir yerden başlamak zorunda olduğumuzu bunuda 5 duyumuzla doğadan yapmış olduğumuz gözlemler ile akıl yürütmelerimiz sonucu elde ettiğimiz, soyut kavramlar olmak zorunda olduğunu söylersiniz ..
Bende derim ki; soyut kavramların temeli gözlemlerinize mi dayanıyor yani ?
Ama gözlemlerinize neden bu kadar güveniyor ve kutsuyorsunuz ki onlar sizi yanıltabilir ?
Derim.
Mesela Yokluğun olmadığına dair kanıtınız daha önce sizin veya atalarımızın yapmış olduğu gözlemler sonucu oluşturulan soyutlamalar…
Halbuki biz varlık ve madde yerine onun olmadığı yerleri görebiliyor olsa idik tüm düşünceleriniz 180 derece değişecekti.
Bu defa da Madde diye bir şey yok diyecektiniz…
Ve aynı “inanç” la bunuda savunabilecektiniz…
Madem doğa(!?) bizim maddeyi var kabul etmemizi sağlamak amacıyla sadece Maddeyi ve onun tezahürlerini görmemizi sağlamış , aksi şekilde çalışabilecek bir doğaya göre biz hiç bir zaman var olmadık demektir.
Bu durumda iki tez birden doğru olamıyacağına göre ikisi birden yanlış olabilir mi ?
Yani hem maddenin hemde Yok’un olmadığı bir evren;
Elbette mümkün bizim evrenimiz böyle olabilir mesela…
Haaa belkide ikisinin birden doğru olabildiği bir evrende olabilir evrenimiz…
İşte o zaman hem Madde var olabilir , hemde YOK var olabilir…
Gözlerinize inandığınız sürece, onun aracı olduğu soyutlamalara bağımlı kalacak ve daima yanılmaya mahkum olacaksınız….
Bu durumdan kurtulabilmenin yolu, bakarken gözlerinizi kullanmadan bakabilmektir.
O çocukken yaptığınız deney basit bir deneydir, maddenin var olduğunu göstermez, yanılgının maddenin ortak kaderi olduğunu gösterir sadece….
Bunu yaptığınızda 1’i bilmenin onunla yapılacak matematiği bilmekle aynı anlamda olmadığınıda belki anlayabilirsiniz.
1 ‘i bilmek daha üstün bilmektir ki sizin bilmek dediğinizi inşa edebilir.
Sizinde söylemiş olduğunuz gibi bu inançtır.
Sayın XINTeorisyen,
Aramızdaki fark şu: Siz Bir’i 1’in üstüne kuruyorsunuz, ben 1’i Bir’in üstüne kuruyorum. Yani ben maddedin üstündeki 1’i görüyorum. Siz 1’in üstüne maddeyi koyuyorsunuz. Yani sonuçta siz Hegel gibi; “Önce fikirler vardı ve bu fikirler de mutlak(kesin ve tek) fikirden doğdu, sonra da fikirlerden madde doğdu” diyorsunuz.
Ben “önce madde vardı sonra maddeden fikir türedi” diyorum. Tanrı fikri de maddenin bir türevi olan insandan türedi diyorum. İnsanın yaratttığı tanrı daha sonra insanı yaratmış olamaz. Ama size göre yaratmış oluyor…İnsan soyunun bilmem kaçıncı kilometresindeki bir düşün evrenin kurucusu oduğunu söylüyorsunuz.
“Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar hamaklar
Havva anan dünkü çocuk sayılır
Anadoluyum ben tanıyor musun” der ya şair, tanrı dediğin “dünkü çocuk” daha… Bu yüzden dünyayı kaldırmaya da, döndürmeye de gücü yetmiyor…
Üzgünüm ama Hegelde sizde yanılıyorsunuz Hüseyin Bey ;
YOK kavramı var kavramı olmadan düşünülemez.ama daha üst bir seviyeden bakıldığında, var kavramınında olmaması sözkonusu olabilir. bu duruma YOK üssü 2 dersek, bu yokun yok olması durumu yok üssü 3 olsun sonra bu son yok kavramının olmamasıda yok üssü 4 ve bu böyle sonsuz’a kadar devam etsin elde edeceğiniz şey, yine bir yokluktur.
yani yok; sonsuz artı 1 gibi yine kendini gerçekleyen bir yapıdadır. dolayısı ile yok var olmak için sonsuz gibi sanal bir varlık vehmetmiyor kendinde 0 üssü sıfır gibi başka bir sayıya ihtiyaç duymadan var olabiliyor matematikle analoji kurarsak.
Madde ise 0 dan büyük sayılar topluluğu yani varlık alemi, dolayısı ile 0 ‘a ihtiyaç duymakta o olmadan var olamıyor…
Özetle Hegel; var anlamında bir fikri, yok olmadan nasıl var edebiliyor ve maddeyi buna dayandırırken nasıl yanılıyorsa 0 olmadan ondan daha büyük bir varlığı yani tüm sayıları temsil eden maddeden varlığın var olduğunu düşünen sizde aynı şekilde yanılıyorsunuz..
YOK var olmadan yani maddesizlik anlamında bir varlık olmadan varlığın gerçeklenmesi mümkün değildir. VAR’lık ancak YOK’ luktan türemiş veya üremiştir.
İşte tanrının varlığı bu türden bir varlık oluşumunun dahi dışındadır. Kİ 0 ‘ı yani YOK’luğu var edebilsin…
“Bir kavramı düşünürken farkında olarak veya olmadan başka bir şeye ihtiyaç duyuyorsanız o kavram töz yani kendinde olan değildir.”
Yani tanrı kendinde olan değildir mi demek istiyorsunuz? Ve hatta bunca evren ki bilebildiğimiz az değil, bunca varlık kendini bir yokluğa borçlu ise sizin deyiminize göre insanın varlığı tanrının yokluğuna mı borçludur yani?…
Hayır hayır, ben ne olduğunu biliyorum da siz ne dediğinizi bilmiyorsunuz. Arapların gücüne gitmesin de, savlarınız “arap saçı” gibi birbirine girmiş ve birbirini çürüten şeyler… Bak ne demişsiniz: “fikir bir zihin olmadan var olamayacak bir kavramdır.”
Oradan devam edelim: Fikir için zihin, zihin için beyin, beyin için insan, insan için dünya, dünya için evrenin VAR OLMASI gerek değil mi?
Bu durumda en temelde ne varmış? Evren=varlık varmış…
Siz ne diyorsunuz: “doğmatik inanç”… ( “inanç” zaten doğmatiktir, dolayısı ile “doğmatik inanç” tanımınız da komik…) Hegel ne diyor? “Mutlak İdee” diyor… Hegel ile aynı şeyi söylüyorsunuz ve bir de diyorsunuz ki Hegel de sen de yanılıyorsunuz… Laf ola beri gele… Hegel’in yanıldığını söyleyen benim ve sizin Hegel ile aynı kapıya çıktığınızı size anlatmaya çalışan yine benim…
Ha siz evrenin sonuna bir “+1” koyuyorsunuz ve bunun yokluk olduğunu söylüyorsunuz… Kulakları çınlasın metafizik19’un; yazının girişinde “tanrının oralarda bir yerde eyleştiğini söyleyen bu arkadaşlar” deyince “külliyen yalan; nerede demişim?” demişti…
Sizleri işte ben sonsuzun sonuna değin sürerim her zaman ve siz tanrıyı ancak orada saklayabilirsiniz… Oradan beride kanıtlayamazsınız çünkü… Orada olduğuna “inanırsınız”… Ora derken de belki buradır dediğim; neden benim varlığımın kenarı yokluk olmasın ki? Neden sonsuzun bir ucu; başlangıcı ben olmayayım ki?!… Ama burada kanıt işi devreye giriyor… Orada ise kanıta gerek yok “kanırtırsınız” olur biter… Yani kuru kuru iddia edersiniz… Her şeyi bilmiş havasında bir de…
Oysa sonsuz+1 yok beyefendi!… Yalnızca sonsuz var ve sürekli var… Çıkarsamalarınızı ve soyutlamalarınızı gerçeğin yerine koymayın. Gerçek onları kapsar ve bu anlamda onlar da gerçektir ama onlar gerçeği kapsayamaz… Gözün ve düşün alabildiğince varlıktır evren… Bilinen şimdilik budur…. Yokluk ise varlığın içinde var olan bir soyutlamadan ibaret… Tarif bile edemeyeceğiniz kadar yoktur yokluk… Ama gökteki elmaya bakarak elmanın etrafındaki havayı boşluk=yokluk olarak algılayan sizler, havanın elmanın varlığına göre görülemeyen durumunu “yok” sayan sizler, bunun bir soyutlama olduğunu, kaynağının varlık olduğunu göremiyorsunuz… Ancak bakın size bir şey söyleyeyim: belki soyut dediğimiz zihinsel üretimlerin de birer enerji olduğunu düşünürsek, onların da yokluğu varlık; varlığın türevi olarak varlık demektir ne dersiniz? Yani soyut dediğimiz şeyler de aslında somuttur ama arada bir hayli fark olan; araya “görecelilik” giren şeylerdir… Ve bu varlık ise; yani soyut olanın da varlığın bir türevi olarak varlık olma durumu evren içredir; evrenin dışında evreni yaratan değildir; sonsuz+1 değildir yani… Aksini kanıtlayamaz ancak boş ve ölü düşünce olarak iddia edersiniz…
Boş’a değil, dolu’ya ihtiyacımız var bizim… İnanca değil, bilgiye yani…
Not: Sıfırın sıfır olduğunu nerden çıkardınız? Sıfır tıpkı “1” gibi bir rakamdır… ya da tıpkı 2011 gibi bir rakamdır…
Sayın Hüseyin Aktaş,
Değerler tartışmasına geri dönecek olursak, dikkat ederseniz yorumumda “değerler bir soyutlamadır”‘a getirdim değerler kavramını, sizin de belirttiğiniz gibi. Ama kaynak olarak birşey söylemedim. Çünkü o konuda hem fikiriz. Ancak kaynak ne kadar varlık olursa olsun, varlığın bahşettiği değer bir süre sonra varlığın üstünde yükselir. Bir değer olarak yükselir, bir madde veya yokluk olarak değil. Görünmez ama hayatın her alanında hissedilir.
Fransız İhtilainde, öldürülen kral (ya 14. ya 16. Louis), sadece bir kral değil aynı zamanda tanrısal değerlerin bir temsilcisiydi. Kendisini öldürmek, aşkın olanın aksine halka ait bir ideolojinin başlaması anlamına gelecekti. Kral’ın öldürülme sebebi budur. Tamamiyle aşkın değerlerin temsilcisi olduğu içindir.
Bunun dışında tanrı derken dikkatli konuşalım. Her tanrı zararlı değildir. Din tabanlı tanrılar ve dogmalara yol açanlar zararlıdır. Spinoza, Feuerbach, Kiekegaard’ın da tanrıları vardır. Bunlar kişinin resmettiği tanrılardır. Belki kanıtlanmadıkları için yokturlar ama dile getirilmeleri gayet güzeldir. Bir yaratıcılık simgeleridir. İnsan özgürlüğünün pırıltılarıdır. Bu yüzden bu tanrılar kendi başlarına bir değer arzeder. Anlayacağınız konu yine değere döner.
Evet ya; çok net olarak yakaladım işte; varlık kendini yokluğa borçludur diyorsunuz… Varlığı yaratan yokluktur diyorsunuz… (XINTeorisyen) Varlık alanında ise yokluğu kanıtlayamıyorsunuz. Varlığın ; sonsuzun; evrenin ötesinde düşlediğiniz bir alanın yokluk olduğunu varsayıyorsunuz ve evrenin varlığını bu alana borçlu olduğunu söylüyorsunuz…
Ben ise yokluğun maddi evren içerisinde maddenin birbirine göre durumu olarak açıklıyorum ve gerçekte yokluk kavramının olmadığını, bunun bir soyutlama olduğunu; maddenin bir türevi olarak soyutlamanın da bir varlık olduğunu ama bu varlığın, varlığı yaratan bir bir varlık olamayacağını, varlıktan türeyen bir varlık olduğunu söylüyorum… Yani insan zihinin yarattığı yok kavramının da varlığın türevi olarak varlık olduğunu, içeriğinin ise varlığın varlığa göre görece durumu olduğunu söylüyorum…
Tanrının da bir soyutlama olduğunu düşündüğümüzde tanrının varlık içinde olduğunu düşünmemiz gerekiyor ve bu anlamda bir soyutlama olarak tanrı sözcüğünün sözcük hali kadar bir “varlıktan” söz edilebileceğini ama bu tanrının varlığı yaratan tanrı olmadığını, aksine varlık tarafından yaratılan tanrı olduğunu söylüyorum… Hallac Mansur da bunu dememiş miydi: “Ben tanrıyım tanrı bendedir”… Tamam fikir olarak tanrı bende olabilir ama bu fikri yaratmak için öncelikle benim zihnime gerek var; sonra beynime, bedenime, varlığıma, dünyaya, evrene gerek var… Evren olmadan ben, ben olmadan benim zihnim, benim zihnim olmadan benim tanrı fikrim olamaz ama siz evreni tanrının yarattığını söylüyorsunuz…
Varlığı yokluğun yarattığını kanıtlayabilecek misiniz? Ya da varlığın dışında bir yokluğu ve bu yokluğun varlığı yarattığını kanıtlayabilecek misiniz? Gönül gözü ve sezgi safsatalarını bir kenara bırakarak… Bilerek; şüphe ederek bilip gösterebilmek… Sorun burada işte… Siz burada “inanç” diyor işi bitiriyorsunuz… Teslim olmanın dayanılmaz tembelliğine teslim oluyorsunuz ve benim işim sizinle bitiyor…
İnandım diyene sözüm yok; ancak bildim diyen çıksın karşıma!…
bwallace4ever demiş: “Ancak kaynak ne kadar varlık olursa olsun, varlığın bahşettiği değer bir süre sonra varlığın üstünde yükselir. Bir değer olarak yükselir, bir madde veya yokluk olarak değil. Görünmez ama hayatın her alanında hissedilir.”
Taaa tanrı katına değin yükselir işte, değil mi?
Bu değerin kendisine yabancılaşmasıdır bir bakıma…
Aslına ihanet eden bir değer olur bir süre sonra…
Senden çıkıp seni yönetmeye başlar…
Halkın içinden çıkıp halka yabancılaşan devlet gibi…
Milleti temsil edeceğim diye milletten aldığı güçle seçilip gidip milleti unutan milletvekili gibi…
Sonra bir gün tanrı fikri doğar zihnimizde… Büyür de büyür ve bize hakim olur… Qrianne Fallaci’nin dediği gibi; “Alışkanlık en sinsi hastalıktır, yavaş yavaş sarar insanı ve sonra teslim alır”…
Teslim olmaya görün, sizi yönetmeyen kalmaz…
Döktüğünüz su bile sizi yönetir…
Tükürdüğünüz tükürük bile sizi yönetir…
Yalasanız bir türlü yalamasanız bir türlü…
Şeyh Bedrettin’in dediği gibi; “söz ağzınızdan çıkana değin siz söze hakimsinizdir ama ağızdan çıktıktan sonra söz sizi yönetmeye başlar”…
Sonra birisi çıkar oradan; “önce söz vardı” der…
(Bu yüzden söz vermek de bilmsel bir davranış değildir işte…)
Oysa önce söyleyen vardır!…
Söyleyen varlıktır oysa…
“Halkın içinden çıkıp halka yabancılaşan devlet gibi…
Milleti temsil edeceğim diye milletten aldığı güçle seçilip gidip milleti unutan milletvekili gibi…”
İşte bunun için “yoktur” diyemeyiz. Mücadele “varsan bile olmamalısın”a varmalıdır. Milleti temsil eden zorbaya Richard Dawkins gibi “sen yoksun” demek gülünçtür. Zorbayı bütün temsilcileriyle birlikte toprağa gömmek gerekir.
Varlık ve yokluktan bahsediyorsunuz Allah’ı inkar ediyorsunuz.
Fizikten çok anlamam. Merakımdan takip ediyorum.
Hiç bir şey durup dururken var olmaz ya da yok olmaz.
Dünyamızın içinde ve çevresinde kurulan sistem, evrenin yaradılışı gibi mükemmel.
Allah’ı inkar edenler sapmış, sapık insanlardır.
Enerjinin olmadığı yerleri insan hesap edemiyor. Ölçemiyor. Mutlak soğuktan bahsediyorsunuz.
İki,üç duyumuzla algıladığımız, geliştirdiğimiz akılla Allah’ı inkar etmeyelim.
Oysa inançlarımızla,duygularımızla Ufkumuzu açıp daha büyük keşifler yapabiliriz.
İnsanoğlu keşfediyor. Allah’ın yarattığı ilmin zerresini bile ulaşamadı. Ulaşamazda.
Allah’ın yarattığı herşey varlığını ispatlayan ayetleridir. Hepsi delildir akleden öğüt alan düşünen insanlar için.
Ha bir de Allah’ı ancak bize bildirdiği kadar tanıyabiliriz. Allah yarattıklarına benzemez. Kıyaslama dahi yapılmaz.
Ateistleri de oldum olası sevmiyorum. Allah inancının yokluğu sanki kendilerini de yok etmiş. Boş itici insanlar.
Nefret ediyorum hepsinden. Evreni bilsen ne olur Allah’ı bilmedikten sonra. Öyle de böyle de yok olacak her şey birgün.
Ateistleri de oldum olası sevmiyorum. Allah inancının yokluğu sanki kendilerini de yok etmiş. Boş itici insanlar.
Nefret ediyorum hepsinden. Evreni bilsen ne olur Allah’ı bilmedikten sonra. Öyle de böyle de yok olacak her şey birgün.
Nefret söylemi güzel olmuş.
Sn Misafir bilirsiniz ki ki Allahınız da bu nefret dolu halinizi takdir edip sizi şevkat ile karşılıyordur .
Huriniz ,Nuriniz bol olsun .
*metafizik düşünce yokluk diye bir şeyin olduğunu hiçliğin olduğunu düşünür ama bunu tanımlayabilir mi? bkz:dil bu hususta engel teşkil ediyor.(yokluk diye bir şeyin olduğu ne demekse artık) 1.seçenek bu olsun.2.seçenekte yokluk diye bir şeyin olmadığı.(yine yetersiz bir cümle) ki bu yanılmıyorsam materyalizme destekçi bir fikir aynı zamanda.3)boşluk yokluk mudur? atmosferi boşverelim oksijen var hidrojen var,bir şeyler var yani.evrendeki durumda bunun gibi.yani bizim bildiğimiz boşluk maddenin yer kaplamasına müsade ediyor.evrendeki boşlukta buna müsade ediyor.gezegenler buna örnek.görmememiz onu boşluk kılıyor.aslında orada enerji var gazlar var.yani aslında boş değil orası.bu yüzden bu boyutta bilinemeyecek bir cevap sanki bu yokluk.ya da şimdilik bilemiyoruz bunu.
*yokluk maddenin yer kaplamasına müsade eden bir durumsa eğer boşluk=yokluk diyebiliriz.sanırım enerji maddedir,madde değildir tartışması gelir bunun da arkasından.enerji maddedir dersek enerjinin de olmadığı hiçbir şeyin olmadığı bir boşluk yokluk mudur? değildir bence.yani daha önce bahsedilen cerndeki evrenin en soğuk noktası.bir maddenin yine de sığabileceği bir alan gibi düşünemiyorum yokluk durumunu.bir varlığın ve alanın hiçbir şeyin olmama durumudur yokluk sanırım.var olmama durumudur.
*yokluk kavramı maddesel anlamda var olmayışın tasviriyse maddesel anlamda var olmayan bir yokluk durumunun maddesel anlamda var mıdır yok mudur tartışması yapılamaz sanıyorumki.
*hüseyin aktaş yokluk zaten anlaşılamıyorken materyalizm üzerinden daha da tuhaflaşıyor tartışmak.materyalizm “sadece varlık” der.aynı konuyu farklı yerlerden evirip çevirmek lazım.o zaman şunu da diyebiliriz:hiçbir maddenin var olmayışı gibi bir yokluk durumu bulunur.(bu bulunuru varlık anlamında düşünmeyeceğiz.ya da boşluk değil yine.bir durum bu) olmayan bir şeyi de düşünemiyor oluşumuzdur o zaman yokluk durumu.yokluk durumu gibi bir şeyi öğrensek bile arkasından gelecek soru şu olurdu sanırım:varlık aslında yoklukmuduru tersine çevirip,yokluk aslında varlık mıdır? çünkü bilinebilir bir şey olmuştur bu yokluk dediğimiz durum.başka bir boyutta olabilirsek ve bu şekilde bilirsek zaten apayrı şeyler deneyimleyeceğiz.bunları tartışmayacağız belki.mantıklı fikirler üreterek yorumlar yaparak bir sonuca ulaşamayız.bilimsel olmalı.
*karadelik düşünülebilir bir de sanırım bu konuyla ilgili.ilişkisi olabileceğini düşündüm bir an.
fizik bilmeyince kuantum fiziğinin bilinenlerini de bilmeyince ancak bu kadar felsefesini yapabiliyorum
*bir soru da ben sorayım:yokluk ile hiçlik arasındaki fark?
internetten bir yorum:
Eğer atom altı parçacıkları (elektron,proton, nötrinolar vs) parçalarsak ortada maddesel anlamda bir hiç ve yüksek bir enerji oluşacaktır. o zaman teorim şudur. kainattaki eşya yokun buyuk bir güç ile ziplenmesi sonucu oluşmuştur.
Rumana,
Sanırım tartışmayı baştan okumadınız. Bu tartışmanın başka başlıklarda geldisi de var… (Eskiden konu ile ilgili başlıklar konunun altında veriliyordu. Sonsuz bu uygulamayı kaldırmış…)
Ben “yokluğun varlığa ait bir kavram ” olduğunu ve “varlığın bir başka varlık karşısındaki durumundan ibaret” bir “soyutlama” olduğunu söyledim. Her türlü düşüncenin temelinde maddenin var olduğundan yola çıkarak, varlığın (maddenin) tam karşıtı olacak olan bir yokluk(metafizik) kavramını insan beyninin kavrayamayacağını, tarif edemeyeceğini düşünüyorum. Yani yokluğun maddi temeli yine varlıktır…
(maddenin) tam karşıtı olacak olan bir yokluk(metafizik) kavramını insan beyninin kavrayamayacağını, tarif edemeyeceğini düşünüyorum
Hüseyin Bey ben de size büyük oranda katılıyorum.
Yokluk ve Allah C.C insanın kavrayabileceği sınırlar dışındadır. İslami kaynaklar Allah’ın bilinebileceğini ama kavranamayacağını söylüyor.
Ancak bize bildirilen sıfatları ile onu tanıyabiliyoruz.
“yokluğun varlığa ait bir kavram ”
olduğu hakkında ise şunu söylemek istiyorum. Yokluk tabiiki de varlığa ait bir kavram.
Ama yokluktan geldiğimiz de aşikar.
Sonsuzluk ve yokluk kavramlarını bilebiliyoruz,
Ama kavrayamıyoruz.
İnsanoğlu hep bir şeyleri çözmenin bulmanın uğraşısında,
Ne kadar da aciz insanoğlu,
Biri çıkıpta yardım etse,
İştiyakın galebesi bu,
teşekkürler,
sayın hüseyin aktaş,aslında tüm tartışmayı okumuşum dönüp baktım.ama hatırlayamıyorum şuan.ve şu kısmı algılayamıyorum:
“varlığın (maddenin) tam karşıtı olacak olan bir yokluk(metafizik) kavramını insan beyninin kavrayamayacağını, tarif edemeyeceğini düşünüyorum. Yani yokluğun maddi temeli yine varlıktır…” bu düşünceyi yokluğun maddi temeli varlıktıra nasıl bağladığınızı ve “yokluğun maddi temeli” söyleminizdeki kastı anlayamıyorum.yokluğun maddi temeli ne demek? böyle bir şey olabilirmi diye düşünüyorum.bu arada artık pek görünmüyorsunuz yorumlarınızı okumayı özledik
Sayın Rumana,
Şu ara biraz başkaca işler ile yoğunum. Siteyi takip etmekle birlikte yorum yazmaya uygun olamıyorum.
“Yokluğun maddi temelinin varlık olması”, yanıtı önermenin kendi içinde olan bir şey. Yani bizlerdeki (insandaki) “yok” kavramını üreten, maddi ortamın kendisidir. Nasıl üretiyoruz? Örneğin, “paran var mı?” sorusuna “yok” yanıtı veriyoruz. Ancak para bir başka yerde var. Paranın olmadığı yeri ise bir başka varlık çoktan doldurmuş durumdadır zaten. Bu nedenle “maddenin tam karşıtı olan” bir yokluğu, asla bizim evrenimiz ve algımız içerisinde olası göremiyorum. Bizde, “bir başkasına göre” olmayan “şeyin” yerini dolduran, “bir başka şey” kesinlikle “var” oluyor ve bu nedenle “maddenin tam karşıtı” olabilecek, “fizik ötesi” bir yokluğun ne gerçek dünyada ne de insanın algısında oluşamadığını, oluşamayacağını söylüyorum.
Bu konuda ne denli düşlersem düşleyeyim, ne denli hayal etmeye çalışırsam çalışayım beynimde bile söz konusu yokluk kavramını üretemiyorum. Düşlerimin her firar ettiği noktada bir başka varlık düşüncesi orayı dolduruyor. Çünkü her türlü düşünceyi ben maddi dünyaya: varlığa bakarak edinebiliyorum. Bu nedenle de yokluk kavramının maddi temeli de varlık olmuş oluyor. Bu nedenle bizlerin algısında “yokluk yoktur” ve algımızdaki yokluk yalnızca göreceli bir soyutlamadan ibarettir…
Ediz beyin tanrı ile yokluğu özdeşleştirmesi de haksız değil ancak, “Ama yokluktan geldiğimiz de aşikar.” gibi bir tümceyi nasıl kurduğunu anlayamadım. “aşikar” açık demekse, bilinen/görünen demekse aşikar olan varlıktan geldiğimizdir. Çok basit bir yaklaşımla ana-babamızdan doğuyoruz ve ana-babamız varlıktır. Varlığa bağlıdır.
Diyalektik ve tarihi materyalizmin henüz abc’sinde iken, gençlik yıllarımda, “her şeyin zıddı ile birlikte var olduğu” ilkesi doğrultusunda, “maddenin zıddı nedir?” sorusunu sormuştum kendi kendime. Maddenin de madde olmayan bir zıddının var olması gerektiğini çıkarsamıştım. Şimdilerde bunun devamı olan bir “anti-madde” tartışması gidiyor. Ancak “herşeyin zıddı ile birlikte var olması” maddenin kendi içindeki yine varlığa dayalı çeşitlemelerin birbirine göre zıtlığından oluşuyor. Madde çünkü saf bir kavram değil. Elementlere ayrılıyor, madenin enerjiye dönüşerek ortaya çıkan türevleri var. Tüm bunlar içerisinde birbirine göre, birbirinin zıddı olan “şeyler” var. Ancak tek başına bir atomun ya da atom altı parçacıkların varlıklarının karşıtı/zıddı olan bir yokluk yok!…
“Yok” ama hala düşlemeye çalışıyorum; madenin her türlü elementinin ve türevinin tam karşıtı ve zıddı olan bir yokluk olsaydı ne olurdu?
Böylesi bir yokluğun korkunç mu korkunç bir çekim gücü olurdu! Tıpkı uzaydaki karadeliklerin her şeyi içine çekip unu ufak edip parçaladığı gibi. Vereceğim linkteki olay eğer uydurma değilse, karadelikler adeta uzayın yıldız öğüten değirmenleri gibi:
Bu karadeliklerin çekim gücü nereden geliyor?
Karadelikler acaba “yok”un kendisi mi?
Havası alınan kürelerin vakum(negatif basıncını) anımsayın. Havası alınan bir kapalı ortamın bile ne denli güçlü bir basınç oluşturduğunu deneyimleyebiliyoruz. Peki havasını almak yerine “yok” ile içini doldurabilseydik acaba bu yokluk kendisini kuşatan varlığı nasıl kendisine çeker parçalar “yok” ederdi?…
Yokluk bizim algımızda yok ama düşlemimizde çıkarsadığımız bir şekilde yokluk var olsaydı sanırım bu ne denli küçük bir şey olsa da korkunç bir “yok etme” gücüne sahip olurdu…
Ben de, “yokluğun varlığı kendisine ihanet olurdu” diyebilirim. Yani bence de yok yoktur.
Ancak bunu savunabilmek için salt ‘mekan’ diye bir varoluş türü gerekli gibi. Yani boş uzayı düşünün, oradan tüm madde ve enerjiyi alın, gerçekten boş olsun, ama orada hala bir çeşit potansiyel devam ediyor. Yani mekan kendi içine çöküp yok olmuyor. Kapalı bir televiyon düşünün. O pikseller hala orada var. Çalıştığında ışıklanıyor/renkleniyorlar. Yani o mekana bir çeşit madde/enerji geldiğinde. Ama boş haliyle de pikseller orada. Bu potansiyel, kendisi mekan olan, ve başka şeylerin kendi üzerinde durmalarına/olmalarına izin veren bir potansiyel. Ama boşluk/yokluk/hiçlik değil. Çünkü boşluk/yokluk/hiçlik hacim kaplamaz ve başka şeylerin kendi üzerinden varolmasına izin verme poatansiyeli de yoktur. Aslında yokluk/boşluk/hiçlik’in hiçbir potansiyeli olmaması lazım, yoksa kendisi ile çelişir. O boş kümedir, boş küme kadar özelliksiz olmalı.
Havası alınan kapla ilgili de birşey söyleyecek olursam. Orada gerçek güç/basınç aslında dışarıdan geliyor. Yani dış basınç iç basınca oranla çok fazla olduğu için kap içe çöküyor. Basınç farkı kuvveti doğuruyor, ama içerideki boşluğun çekme gücünden değil, dışarıdaki doluluğun ittirme gücünden. Bize niye birşey olmuyor, çünkü içimiz dolu 🙂
Karadelikler ile de ilgili şunu söyleyebilirim. Video doğru olamaz. Aslında fikir olarak doğru, bir karadelik bir yıldızı yutabilir. Ki zaten karadeliğin kendisi de bir yıldızdır. Yıldızlar bizim güneşimizin yaklaşık 1.5 katı olan Chandrasekhar (idi sanırım) sınırı denilen kütle sınırının üstündeler ise, ilerleyen yaşlarında (yakıtlarını tüketince) karadelik olurlar (öncesinde dışa doğru enerjisi içe çöküşünü dengeliyor, azaltıyor). Karadelik aslında çok yüksek çekim güçlü bir yıldızdır, bir özelliği yoktur. Aslında kara bile değildir. İçeriden bakarsanız ışıl ışıldır. Ama dışarıdan karadır. Çünkü kütle çekimi o kadar artmıştır ki, yani uzayı o derece bükmüştür ki, en hızlı olan ışık bile oradan kaçamamaktadır. Işık kaçamazsa hiçbirşey kaçamaz. Videoda ise, yıldız emiliyor içeri, güzel, ama sonra kara olması/kalması gereken karadelik/yıldız, ışık saçıyor, işte olmayacak kısım o. Çünkü bir kere karadelik olacak yoğunluk ve kütleye (ve dolayısı ile kütle çekime) ulaşılmışsa geriye dönüş yoktur.
[[http://www.sonsuz.us/node/karadelikleri_gozlemek|Kara Delikleri Gözlemek]] başlığında ayrıntılı tarifi vardı karadeliklerin.
sayın Hüseyin AKTAŞ,düşündükçe belki de yokluk bir yanılsamadırda geliyor insanın aklına.bir de inançlı kesim varlığı tanımlarken alıntıladığım şekilde bir düşünüşün cenderesine kendi eliyle kendini kıstırılıyor.inancına mantıklı bir yakıştırma yapmaya çalışıyor.bir şeylerden soyutlanmış objektif ve seçenekler barındıran bir düşünüş şekli olarak görmüyorum bunu.ama elbetteki doğruluk payı konusunda bir şey diyemeyiz.ama sizin de söyleminiz (“Ancak tek başına bir atomun ya da atom altı parçacıkların varlıklarının karşıtı/zıddı olan bir yokluk yok!…”) hemen öncesinde sorular yönelttiğiniz söylem gibi bir hale bürünüyor son tahlilde.sayın rnd’de aynı şekilde yazmış.elbetteki maddenin karşıtı olan bir yokluk durumunu varolma ile özdeşleştirip bu durumun varolmama halini yok olarak açıklamak (yokluğun yokluğu) madde indirgemeciliği gibi görünüyor.konuyu madde durumuna çekmiş oluyoruz.bana yanlış geliyor bu yüzden.diyorumki yokluğun varolma durumu olsaydı onun yokluğundan zaten şüphe duymalıydık.ama bu yokluğun yokluğumu demektir? yani bu söylemi çiftleyerek açıklamaya gerek görmüyorum.yokluğun tıpkı varlık kadar basit bir durum olduğunu söylüyorum bu halde.varlığın yoklukla ziplenerek oluştuğunuda sanmıyorum.hiçlik,yokluk durumunda belkide algımızla ilgili olarak bir çekişme yaşıyoruz.çünkü olmayan durumu hayal etmeye,öngörmeye çözümlemeye çalışıyoruz.çok normaldirki bunu salt düşünceyle başaramıyoruz.
peki yokluğun alan olarak algılanması konusunda ne düşünüyorsunuz? bu durumda boşluğu (o alanda hiçbir enerjinin dahi olmama durumu.ama maddenin yer kapsayabileceği bir durum) yokluk olarak görmemiz kaçınılmaz ve bu ikisi farklı şey bana göre diyorum.yani cerndeki deney gibi.orası “yokluk” değil her şeyden arındırılmış bir boşluk yaratıyor gibi.yokluk yaratılamaz bir durumdur çünkü.yaratırsak o artık yokluk değildir.bilgimin az oluşu sonucunda yanlış yorumluyor olabilirim
“boşluk/yokluk/hiçlik hacim kaplamaz ve başka şeylerin kendi üzerinden varolmasına izin verme poatansiyeli de yoktur.” sayın rnd bunu yazmışsınız.boşluk yokluk ve hiçliği aynı durumlar olarakmı değerlendiriyorsunuz? “boşluk/yokluk/hiçlik hacim kaplamaz ve başka şeylerin kendi üzerinden varolmasına izin verme poatansiyeli de yoktur.” ben boşluğun diğerlerinden farklı olarak hacimli bir nesneyi içine alabilecek bir alan olduğunu düşünüyorum.ama yokluk ve hiçlik için bunu söyleyemeyiz gibi geliyor.
Sizin söylediğiniz tarzda boşluğa ben mekan dedim yazımda. Belki böyle bir ayrım konabilirdi. Ama boşluk=yokluk=hiçlik daha temiz gözüküyor bana. Çünkü üçünde de birşey ve bir potansiyel olmaması gerekir bana göre.
İnsan olan insan, sever insanı
Bizden evvel gelip gidenler hanı hanı hanı hanı
Aşkına düşürüp mecnun misali
Bir kuru hayale yeldirme* beni