
Bazen öyle bir noktaya geldiğimizi hissediyorumki artık neredeyse felsefe bitmiş düşünülebilecek herşey düşünülmüş ve yazıya aktarılmış. Fakat insanlar bunu bilmeden sağdan soldan duydukları üç beş fikri bir araya getirerek yeni bir düşünce yeni bir felsefe yarattığına inanıyorlar.
Gerek dinler üzerine, gerek metafizik aleme ilişkin, gerek bilim üzerine ve gerekse varoluş üzerine tüm sorular sorulmuş, tümüne de binlerce çeşit cevap verilmiştir.
Bu durum bazen feci derecede canımı sıkıyor. Ama yüzlerce yıl önce söylenmiş bazı düşünceleri bilmeyenler sanki kendi buluşuymuş gibi gelip yazmaları da oldukça eğlendiriyor. Yeni ve tutarlı bir düşünce üretmek gerçekten zor arkadaşlar. Öncekileri bilmeden hele bu çok daha zor. Temel elektronik bilmeyen birisinin yüksek elektronik cihazlar üretmesi kadar zor hemde.
Evet ve bu yakınmada daha önce söylenmişti 🙂
“Ne denli saçma olursa olsun, düşünülecek bir şey yoktu ki şu ya da bu filozofça dile getirilmemiş olsun” ( Descartes).
Yine meşhur bilindik sözler yazalım konu bağlamında.
“Felsefe Hegel’le son bulur”
“Felsefe Platon’un söylediklerine bir dip nottan ibarettir”
Gamaro olsa bunlara artistik ve teknik açıdan puanlama yapardı belki 🙂
Şu 2. Söz özellikle doğru gelir bana. Hegel’den sonra felsefeden çok bilim yapılmıştır. Ne ölçüde bilim olduğu tartışması değil tabi önemli olan, en azından bakış ,felsefi değil bilimseldir artık Marx la birlikte.
Marks’tan sonra ,Derrida sı, Focault u, Saussure si, Lacan ı da var bu arada, ama bizim felsefe dediğimiz şey yok sanki artık. Bu son filozoflar gerçek dünyadan çok insana ve metin içine yönelmişler gibi görünüyor. Bu da normal, çünkü felsefenin gerçeğe yaptığı tüm göndermeler, neredeyse artık bilimin bir konusu oldu. Deney gözlem vs. istiyor, konuşma istemiyor. Tabi tartışmalı yinede bu söylediklerim.
Örneğin enteresandır, felsefede yeni sayılabilir mi bilmem ama , nedensellik, belirsizlik gibi konuları tekrar tartışmaya açanda bilimdeki gelişmelerdir .Kuantum mekaniğinin felsefeye etkisi dir kısaca.
Felsefeden bilime, bilimden felsefeye gidiş gelişler bekliyor geleceği.
Bir de ne vardı;
“Güneşin altında söylenmemiş bir söz yoktur”
Çok haklı bir serzeniş gibi görünüyor…
Ama içinde yaşadığımız dünyadan hoşnut değiliz ve bir başka yaşam orada göz kırpıyor… Düşleyebiliyoruz… Dokunsak tutacak gibiyiz…
Bir şey daha var ki; “Bir şeyin alternatifi o şeyin kendisi olamaz”…
Hoşnut olmadığımız dünyanın alternatifi de bu dünyanın kendisi değil, olamaz…
Peki ne o zaman?…
Nasıl bir dünya istiyoruz?
Felsefenin daha çok işi var çok…
“Felsefenin bittiği yer” için, birisi bana “hareketin bittiği bir yer” göstermek zorundadır…
Ha, şu konuda haklı Saron; temel bilimlerin her kolunda en öndekiler değin bilgi sahibi olmadan, çözüm üretebilmek zor. Yalnızca sorular sorabiliriz… Bu da evet, keyifsiz değil…
Hiç bir filozof artık dünyaya tek başına üretim yapacak kadar yetkin olmayacak gibi… Bu yüzden daha önce “bilim kurulları” bu işi üslenmeli diye yazdığımı anımsıyorum… İyi de bilimde ileri gidenler, bu dünyayı seviyorlar mı acaba, kendilerini sevdikleri kadar? Sorun belki de buradadır…
Felsefenin bittiğini zannedenler, felsefi düşünmesini beceremeyenlerdir. Felsefi düşünce iç ile dışı, insan ile evreni birlikte değerlendirme çabasıdır. Kendini tanımayan, kendi üzerine düşünmeyen insan elbette ki felsefe yapamaz. Bugün varsa yoksa dış dünyadan söz ediliyor, ama kendini sorgulayan kaç kişiye rastladınız?
Tarihin sonu geldi diyen Francis Fukuyama ne derece yanılgı içindeyse, felsefe bitti diyenler de aynı derece yanılgı içindedirler.
*Felsefe demek insanin dusunebilmesi ve bu dusunduklerini kendi icinde tutarli hale getirip karsi tarafa aktarmasidir, bence:) Herkesin felsefeye bakis acisi degistikce fikirler de degisiyor haliyle.Fakat bu demek degildir ki, her sey dusunulmus ve soylenmis.Tabiki her daim yeni dusunceler ve dusunurler dogurur felsefe.Ancak icinde bulundugumuz yuzyilda bilmin gelismesiyle dusunecek vaktimiz yok.Her sey hayatimizi kolaylastiracak sekilde dizayn edilmis, ama yine de zaman yok… Teknoloji ilerledikce zaman kisaliyor sanirim, kisalan zamanlarda da susunup felsefe adinayeni bir seyler uretmek guclesiyor.
*Bunlara ragmen, dedigim gibi felsefe yani dusunce -sekil degistirebilir- bitemez.
İşte size felsefi bir soru. İnsanı insan yapan onun bedeni mi? aklı mı? yoksa bunlardan hem ayrı olan hem de ayrı olmayan birtakım yetiler, düşünceler ve davranışlar mı?
Burada benim görüşümü aktarayım, siz de felsefi olarak katkıda bulunursanız bir felsefi düşünce ortaya çıkabilir.
İnsanı insan yapan üç kaynak vardır. Bu üç kaynak ayrıca tek bir kaynaktan türüyor olabilir. Ama o ana kaynağa daha sonra ulaşalım. Oraya varmamıza yardımcı olacak üç kaynak şunlardır:
1. Erdemler, 2. Değerler, 3. Duygular.
Erdemler derken pozitif ve yapıcı, hem kendine hem de çevresine yararlı erdemlerden söz ediyorum. Yani, yukarda dediğim gibi, insan ile doğayı, ve toplumu ayırmadan bütünsel olarak yorumluyorum. Bu erdemler hem toplum tarafından insana öğretilir hem de insan toplumun öğrettiklerinden bağımsız olarak kendi erdemlerini geliştirebilir.
Değerler ise ayırımcı olmayıp, bütünsel olabilen, yani insanlığı kucaklayan değerler oldukları sürece insanı insan yaparlar. Çıkarcı, bencil değerler ise insanın beşer olarak kalmasını sağlarlar. Beşer olan varlık bu dünyada yaşamını sürdürür ama değer üretemez. Değer derken elbette ki maddi değerlerden söz etmiyorum.
Duygular her insanda bulunsa da onları derinde tutmayı tercih eder çoğu kişi. Duygusal olmak bir zaaf olarak kabul edilir ve bastırılır. Oysa ki insanı insan yapan o duygulardır. Onlar olmadan beşer boyutunu aşıp insan olma yolunda ilerlemek mümkün değildir. Önemli olan duygusal olmak değil, duyarlı olmaktır.
Mesela sayın Bilgisev. Bu sitedeki yazılarınızı az çok takip ettim. Kendinizin geliştirdiğini düşündüğünüz hem-hem mantığı Hegel tarafından diyalektik mantık olarak 200 yıl önce zaten ortaya konmuştu.
Yazdığınız son yorumdaki “erdem”, “değer” ve “duygular” üzerine de her tür felsefe yapıldı emin olabilirsiniz. Yapmanız gereken özet halinde bir felsefe tarihi kitabı okumanız yeterli olacaktır.
Faydacılar, ahlak felsefecileri, idealizmciler vesaire vesaire…
Hem-hem mantığı Hegel’in diyalektik mantığı değildir ve ondan temelde ayrılır. Diyalektik mantık karşıtları tez-antitez olarak tanımlar ve onları bir üst boyutta sentezini yapar. Oysaki hem-hem mantığı baştan itibaren karşıtları yok sayar. Sentez yapmak yerine kaynağa ulaşmaya ve karşıtların aslında bulunmadığını, onların bizim bir yanılgımız olduğunu göstermeye çalışır.
bu dediklerimi belki başka düşünürler kendilerine göre yorumlamış olabilirler, ama hem-hem mantığı çerçevesinde yorumlayan olmamıştır. Bu bakımdan kitap okumak yerine düşünmenizi istedim. Ama, dedim ya, düşünme kapasitesi, yetisi ve arzusu olmayanlar “kitabını oku” demekle yetinirler. Belki kitaplarda vardır, ama tüm kitapları okumak yerine bir özet yapabilecek kaç kişi vardır?
Sevgili Bilgisev ,
erdemin pozitif ve yararlı olanı diyerek ayırım yapmışsınız .Ben bu zamana kadar erdemin negatif ve yıkıcı olduğunu veya olabileceğini düşünmemiştim .Bu konuyu tartışmaya açsak iyi olur çünkü düşünüyorum da sanırım yıkıcı tarafları da olabilir.
Felsefeye gelirsek biteceğini düşünmüyorum .Sanırım duygular erdemi oluştururken erdem sayesinde değerlere ulaşılır.Değerlere ulaşmakla bitmiyor dediğiniz üzere duygular duyarlılığa dönüşerek daha iyiyi ve özü aramaya başlıyor .Bu döngü oluştuğu sürece felsefe yenilenip genişliyor.
Erdem genelde yararlıdır ama her zaman olmayabilir. Örneğin yalan söylemek kötüdür ama bazen yalan söylemek daha büyük bir kötülüğü örtecekse iyi de olabilir. Erdem yerinde ve zamanında iyi ve yararlı olduğu görüşündeyim. Demek ki hem-hem mantığına göre erdem hem iyi hem kötüdür.
Mutlak iyilik veya mutlak kötülük olmayacağı gibi mutlak erdemden de söz edilemez. Günümüz bilimi de mutlak kavramları ret ediyor. Ne mutlak zaman var ne de mutlak mekân. Acaba mutlak bir hakikat var mıdır?
Biraz da bu konuda yorum yapalım.
Bana göre, insanı insan yapan en öncelikli şeylerden birisi akıldır. Çünkü; akıl olmadan erdem ve değerler olmaz. Aklı olmayan zihinsel özürlü bir kişinin erdemli olması, makul hareketler yapması beklenemez. O halde, insanda aranan ilk özellik akıl olmalıdır. Zaten insanı ( affedersiniz ) hayvandan ayıran en büyük özellikte akıldır, düşünebilmektir. Daha sonrasında ise bu aklı, tekvini emirlere en uygun bir şekilde kullanması.. yani; hayatı, kainatı, varlık ve olayları en iyi şekilde okuyup alınacak en uygun tavrı alıp onu benliğinin bir parçasına getirmesidir.
Bir diğer özellik ise, belki de akıldan da önemlisi, her insanda farklı derecede olan mana, gönül derinliği, yani, tasavvufta “kalp” denilen şeydir. İşte; erdem de, duygular da, mana ve değerler de, kalbden doğar. Kalbi hayatı ve maneviyatı derin olmayan bir insan yapacağı şeylerin sonuçlarını gözardı ederek nefsini ön plana çıkarıp çekinmeden suç işleyip topluma zararlı bir insan halini alabilir. Gasp, hırsızlık, tecavüz vb..lerini buna örnek olarak verebiliriz. Aslında buna ahlakta denilebilir. Ahlaklı bir insan yapacağı şeylerin zararlarını önceden kestirip, kanuni cezaların caydırıcılığından değil de vicdanının onu sakındırmasından dolayı bir suç işlemekten kendini korur. Buda insanı insan yapan önemli bir özelliktir.
Beden ise hayvanlarla ortak olan yanımızdır. Tıpkı hayvanlarda olduğu gibi; acıkırız, üşürüz, yeriz, içeriz, üreriz…İnsan olma konusun da beden aslında çok da ayırdedici bir özellik değildir. Şu siteye yüzlerce insan birşeyler yazıp düşüncelerini paylaşıyor. Biz biliyoruz ki bunu yazan bir insan. Bizi ilgilendiren onun ağzının, burnunun veya diğer azalarının olup olmaması değil düşüncelerinin ne yönde olduğudur.
“Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok,
Nice elbiseler gördüm içinde insan yok.”
( Mevlana )
Mutlak hakikatin olabilmesi için mutlak hakikat olarak iddia edilen şeyin hiçbir gizliliğe sahip olmaması gerekmez mi?
Çünkü kavranabilmesi için ayan olabilme mutlaklığı esastır, ”şey” in. Değil mi?
Mutlak hakikatin olabilmesi için mutlak hakikat olarak iddia edilen şeyin hiçbir gizliliğe sahip olmaması gerekmez mi?
diye soruyor yabancı. O zaman Fatih döneminde yaşamıl olan Sinan Paşa’nın şu sözleri üzerine düşünelim:
““Sen ol zâhirsin ki kimse ne idügün bilmez,
ve ol bâtınsın ki kimseden gizlenmez.”
Zahir “dış” ve bâtın “iç” demek olduğundan, apaçık ortada olup kimsenin bilmediği ve kimseden gizlenmeyen içte bulunan şeye hakikat demek mümkün müdür? Tabii ki “şey” sözü burada uygun değil. Çünkü “şey” eşyanın tekilidir. Eşya ise yer kaplayan nesne olduğundan kimsenin bilmediği eşya olamaz. Fakat bu ifadede Hem-hem mantığı olduğunu görebiliyor musunuz?
Hem içte hem dışta, hem görünen hem görünmeyen. Yani varlığın kendisi veya “enerji”. Enerji şekillerini görüyoruz ama enerjinin kendisi nedir? sorusuna yanıt veremiyoruz. “Nesnelerin özünde bulunan gizli bir yeti” demek doğru olabilir mi? Hayır çünkü elektrik enerjisi, atom enerjisi, kimyasal enerji türleri gizli değil. Yani enerji hem gizli hem gizli değil.
İşte Hakikat da böyle bir yeti. Nesne değil. Hem gizli hem gizli değil. Gördüğünüz gibi, Hem-hem mantığı Hegel’in dialektik (eytişim) mantığından farklı.
Diyalektik, şeyleri aristo mantığı gibi ya o, ya bu şeklinde görmez. Nesne hem odur, hem budur. (Buraya kadar size tanıdık geldi mi?) Diyalektik burada bırakmaz fakat. Devam eder. Bu yeni oluşan bir durumdur. (Sentez) ve bu da aynı zamanda zıttıyla bütünleşiktir. Ve bu şekilde hareketli bir mantıktır. Nesnelerin tinlerini ancak bu şekilde bulabileceğimizi iddia eder Hegel.
Siz sadece onun felsefesinin ilk kısmını almışsınız farkında olmadan.
Yanlış anlaşılmasın kimseye düşünmeyin veya felsefe üretmeyin demiyorum. Ama Amerika’yı da tekrar tekrar keşfetmeye uğraşmanız insanlığa bir şey katmaz. Sadece kendinizi mutlu edersiniz.
Hocam bazen anlamakta zorlanıyorum.
Erdem demişsiniz.
Biliriz ki erdem’in 1000 türlü tarifi vardır ve doğal* olarak hangisinin yapıcı olduğu konusunda hemfikir görüş yoktur.
İnsanı insan yapan kavramlar mıdır ?
Marx felsefe yerine eylemi tercih etmişti:
Öncelikle toplumsal devrim için çalışmalıydı, felsefi bir devrim bekleyebilirdi. Marx felsefenin temel sorunu ” varlık ile düşünce ilişkisi sorununu” sahte bir problem adleder. Ona göre tek gerçeklik, insan tarafından dönüştürülen doğanın gerçekliği ve tek geçerli bilgi türü yani BİLİM söz konusudur. Felsefeyi ikinci sıraya alarak toplumsal bir değişimin getirisi olarak sırasını beklemeyi tercih eder.
Aristo öleli çok olmasına rağmen metafiziğin ölümcül bekaası için hala aristo mantığında kalınması bana üzücü geliyor.
saron,
Bana diyalektik felsefenin yarısını almışsın diyorsun. Olabilir sen de tümünü al, belki işine yarar.
oikos,
Marx “diyalektik marteryalizm” yapmıştır. Adı üsütünde “maddeci felsefe” sana da o yaraşır zaten. Tepe tepe kullan.
Layık gördüğünüz yaraşmak eyleminin muhakkak ERDEM’li bir yanı vardır hocam. Buna eminim. 🙂
Bilim bugun daha kucuk birimleri olcuyor felsefede oyle,bilimde bu olcme gerekligi kesiflerin devamini ve yararini sagliyor,peki felsefede detayciligin bilimi,kabaca yasayan milyarlarca insana gercekten bir yarar sagliyormu.bence en kucuk birimin hareketi en kisa zamandir.zaman gecmeden guc uygulanmadan bilinmez…
Bilim dediğin gibi küçük birimlerle uğraştığı gibi evrenle ve evrenin oluşumu ile de ilgileniyor. Yani, hem en küçük hem de en büyük ile ilgileniyor. Felsefe ise daha çok derin sorular sorup onlara yanıtlar arıyor. Derin sorularda da hem en büyük hem de en küçük olduğu gibi, madde ötesi olan, yani metafizik de var. Bu bakımdan felsefe bilimden daha kapsayıcıdır. Sadece madde ile ilgilenen felsefe akımları (örneğin Marxın eytişimci maddecilik bakışı) insanlara yarardan çok zarar getirmiştir. Nedeni de madde ile kısıtlanan insan daha yüce kavram ve değerlerden uzaklaşıp kendi maddi çıkarları ile ilgilenip düşüncede dar alana hapsolmuş olur. Örneğin, insan ilişkilerinden maneviyatı çıkarırsanız geriye sınıf kavgası kalır ki bu bölünmeye, ayrışmaya ve sen-ben kavgasına döner. Bugünkü dünyanın hâli biraz da bu bakıştan kaynaklanıyor.
İşte benim savunduğum Hem-hem mantığı bu tür bir ayrışmayı değil, bütünleşmeyi ve maneviyatı savunuyor. Tabii ki “maneviyat” derken dini kastetmiyorum. Maneviyat, maddi âlemin ötesinde başka bir gerçekliğin bulunabileceği görüşüdür. Bunu kabul edip etmemek konusunda kimseyi ikna etmek peşinde değilim. Sadece bu yeni mantığın bizlere birtakım yeni ufuklar ve yaklaşımlar sunduğunu söylüyorum.
“Bilim dediğin gibi küçük birimlerle uğraştığı gibi evrenle ve evrenin oluşumu ile de ilgileniyor. Yani, hem en küçük hem de en büyük ile ilgileniyor. Felsefe ise daha çok derin sorular sorup onlara yanıtlar arıyor. Derin sorularda da hem en büyük hem de en küçük olduğu gibi, madde ötesi olan, yani metafizik de var. Bu bakımdan felsefe bilimden daha kapsayıcıdır. Sadece madde ile ilgilenen felsefe akımları (örneğin Marxın eytişimci maddecilik bakışı) insanlara yarardan çok zarar getirmiştir. Nedeni de madde ile kısıtlanan insan daha yüce kavram ve değerlerden uzaklaşıp kendi maddi çıkarları ile ilgilenip düşüncede dar alana hapsolmuş olur. Örneğin, insan ilişkilerinden maneviyatı çıkarırsanız geriye sınıf kavgası kalır ki bu bölünmeye, ayrışmaya ve sen-ben kavgasına döner. Bugünkü dünyanın hâli biraz da bu bakıştan kaynaklanıyor.
İşte benim savunduğum Hem-hem mantığı bu tür bir ayrışmayı değil, bütünleşmeyi ve maneviyatı savunuyor. Tabii ki “maneviyat” derken dini kastetmiyorum. Maneviyat, maddi âlemin ötesinde başka bir gerçekliğin bulunabileceği görüşüdür. Bunu kabul edip etmemek konusunda kimseyi ikna etmek peşinde değilim. Sadece bu yeni mantığın bizlere birtakım yeni ufuklar ve yaklaşımlar sunduğunu söylüyorum.”
Sayın Bilgisev,
Sözcüğün yüzde yüz anlamıyla saçmalamışsınız bu kez. Sizden daha önce hiç böyle bir özensizlik görmemiştim. Bir önceki yorumunuzla birlikte sinirsel bir yorgunluk içinde olmalısınız. Değilse:
Neydi o şarkı:
“…Geçen günlere yazık yazık etmişsin gönül sen
Öyleyse hiç sevmemiş, sevilmemişsin gönül sen”
Siz Marks’ı da, Marks’ın eytişimsel özdekçiliğini; diyalektik materyalizmini de hiç mi hiç anlamamışsınız. Ya da anlamazlıktan geliyorsunuz.
Maneviyat dediğin değerler insan ile birlikte vardır ve Marksizmin temeli insan sevgisine dayanır. Hırs ile dünyayı mahveden kapitalizme karşı, insan sevgisi ile yola çıkar… Hırsa karşı “ihtiyacın kadar al” der. Zayıfa karşı “olsun, gücün kadar üret der” siz bu yaklaşımda maneviyat bulamıyorsanız, tanrınızın yanına değin yolunuz açık olsun… Asla bulamayacaksınız!
İnsan dediğin varlık da maddenin içindedir. Madde ve enerji döngüsü içindedir. Düşünce insanda ortaya çıkan ve aynı zamanda ve bu nedenle maddenin bir türevidir. Dolayısıyla Marksizim maneviyatı reddetmez. Aksine “Din bir afyondur” derken; tümcenin önüne ve sonuna ekler ve tam olarak şöyle der; “Din ruhsuz dünyanın ruhu, ezilenlerin afyonudur, eğer din olmasaydı insanlık çektiği acılar karşısında çıldırır, aklını yitirirdi”… Felsefi anlamda her türlü inancı reddeden Marksizim dinin reeel olarak işlevini de böyle teslim eder.
Marksizmin reddettiği düşünce ve inançlara bile bu denli manevi bir saygı ve değer gösterdiği bir dünyada, sizlerin Marksizmi “salt maddeciliğe” indirgeyen saldırgan ve saygısız tutumunuz, asıl maneviyatın bittiği yeri gösteriyor. Bir taraftan maneviyat savunuculuğu yapacaksınız, diğer taraftan haksızlık! İşte bu tam da burjuva ideologlarına yakışan bir tavırdır!
Bu güne değin olan en talihsiz yazınızı yazdınız! Bu yazı artık sizi yönetecektir!
Kullanıcı adı BilgiSEV olan birinin bilgiye bu kadar uzak ve düşmanca oluşu beni şaşırtmaya başladı.
Hegel’in diyalektiği ile Marks’ın diyalektik materyalizmi arasında şöyle bir fark vardır. Hegel, bilincimiz yaşantımızı şekillendirir derken, Marks yaşantımızın ve içinde bulunduğumuz şartların bilincimizi şekillendireceğini iddia etmiştir. Yani tepe üstü duran bir Hegel anlayışıyla yaklaşmıştır.
Ayrıca Marks’ın felsefeye ilişkin görüşü sanırım şu cümlesiyle özetlenebilir.
– “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır, oysa mesele onu değiştirmektir.”
Hüseyin Aktaş’a katılıyorum. Sizin bir an önce “bilgiye” daha ılımlı bakmanızı ve okumanızı, anlamaya çalışmanızı tavsiye ediyorum. Materyalizm ve diyalektik materyalizm sizin anladığınız şekilde maddecilik değildir, hatta para, zenginlik, toprak gibi maddecilik hiç değildir.
Yakaladım seni saron!
Günlerdir sinirlerimizi alt üst eden sahtekar, seni yakaladım!
Sen gerçek bir kişi değilsin!
Ne diyorlar sizin dilde sana? “Troll”…
Troll
Kendine biçmişsin bir rol
Troll
Bazen kafa bazen kol
Troll
Bazen bilim, bazen filim
Troll
Bazen gevşek, bazen gerilim
Ne idüğü belirsiz, kimliksiz, kişiliksiz, kendisinin bile sahip çıkamadığı ucube…
Seni bayağı adam yerine koyduk da asabımızı bozduk!
Bir daha karşıma çıkarsan senin kim olduğunu açık açık yazacağım!
Provakatörlük yapıyorsun, yapma! Tartışmaları alevlendirmek için araya giriyorsun yırtık dondan çıkar gibi, yapma! Senin dediklerini gerçekten savunanlar var ise çıksınlar karşımıza!
Ben seni gerçek sanmıştım…
Hiç olmazsa kendi kendini itraf ederek, saron kimliği ile intihar ettiğini açıkla!
Ya da dediğim gibi bir daha benim sinirlerimle oynama!
Sinirlerimi kaldırma, kalkan sinirleri yatıştıracak yer bulamıyorum, çünkü ben Efrayim gibi “koyamıyorum”!!…
Marx’a katılmasam da Marx’ın maddeciliğini Bilgisev’in spiritualizm’ine yeğlerim.
En azından baş belası bir metafizik anafor yok ortada.
Allah bizi metafizikten korusun :))
Yakaladıysan, sıkı tut, bırakma. 🙂