Bir nöron ateşlenir. Sonra bir diğeri. Kimyasal haberciler sinaptik boşlukta küçük elçiler gibi koşuşturur. Elektriksel örüntüler beyin kabuğunda dalga dalga yayılır. Buraya kadar her şey bilimsel bir belgeselin güvenli sularında ilerler. Fakat sonra tuhaf bir şey olur: Kırmızıyı görürsünüz. Acıyı hissedersiniz. Bir sabah kahvesinin kokusu, geçmişinizin kapısını içeriden açar. İşte bilincin sert problemi tam burada, laboratuvar lambalarının altına sığmayan o gölgede bekler: Fiziksel süreçler nasıl olup da öznel deneyime dönüşür?
Kolay problemler vardır: Beyin bilgiyi nasıl işler, dikkat nasıl yönelir, hafıza nasıl depolanır, karar verme hangi devrelerle ilişkilidir? Bunlar zordur ama en azından yöntem bellidir: ölç, modelle, test et, tekrar ölç. Sert problem ise başka bir canavardır. Çünkü burada soru yalnızca beynin ne yaptığı değildir; yaptığı şeyin neden içeriden bir şey gibi hissettirdiğidir. Bir robot kırmızı ışığa tepki verebilir, acı sinyali alıp elini geri çekebilir, hatta ‘canım yandı’ diyebilir. Ama gerçekten acı çeker mi? Yoksa yalnızca acının koreografisini mi oynar?
Qualia: İç Dünyanın Ele Avuca Sığmaz Kıvılcımları
Felsefeciler bu öznel deneyim parçalarına ‘qualia’ der: Kırmızının kırmızılığı, limonun ekşiliği, yalnızlığın içe çöken ağırlığı. Bunlar dışarıdan tam olarak yakalanamaz. Beyninizi tarayabilir, hangi bölgenin etkinleştiğini görebiliriz; fakat ekşiliğin kendisi ekranda belirmez. Bir grafik, deneyimin haritası olabilir; ama harita, toprağın kokusu değildir.
Burada materyalizmin güçlü ama huzursuz edici iddiası sahneye çıkar: Bilinç, beyindeki fiziksel süreçlerden ibarettir. Yeterince ayrıntılı bir nörobilim, bir gün öznel deneyimi de açıklayacaktır. Bu tavır bilimsel cesaret taşır; ama aynı zamanda bir inanç da barındırır: Açıklama boşluğunun sonunda yine madde bulunacaktır. Buna karşı çıkanlar ise sorar: Ne kadar çok nöron sayarsak sayalım, saymanın içinde ‘hissetme’ nerede ortaya çıkar?
Descartes’ın ruh-beden ikiliği bugün modası geçmiş gibi görünse de hayaleti hâlâ odadadır. Çünkü zihni tamamen maddeye indirgemek kolay değildir. Öte yandan zihni maddeden ayrı, gizemli bir töz olarak düşünmek de sorunu çözmekten çok büyütür: Eğer bilinç fiziksel değilse, fiziksel bedenle nasıl etkileşir? Hayalet direksiyonu nasıl çevirir?
Belki de Yanlış Soruyu Soruyoruz
Bir Jungiyen analist gibi bakarsak, bilinç yalnızca hesap yapan bir makine değil, anlam üreten bir derinliktir. Rüyalar, semboller, arketipler ve gölgeler bize şunu fısıldar: İnsan zihni sadece veri işlemez; kendini anlatır. Beyin, evrenin kendine dönüp baktığı bir aynaya benzer. Ama bu ayna yalnızca görüntü vermez; görüntünün içinde bir ‘ben buradayım’ titreşimi üretir.
Belki de sert problem, bilinci nesne gibi yakalamaya çalışmamızdan doğuyordur. Bilinç, mikroskop altına koyduğumuz şey değil; mikroskoba bakmayı mümkün kılan açıklıktır. Göz her şeyi görebilir ama kendini doğrudan göremez. Zihin de kendini kavramaya çalışırken kendi ışığıyla kamaşır. Bu yüzden bilinç çalışmaları, savaşçının sisli vadide ilerlemesine benzer: Her adımda yeni bir biçim belirir, ama nihai düşman hep biraz daha içeridedir.
Yine de gizem teslimiyet demek değildir. Nörobilim, yapay zekâ, fenomenoloji ve felsefe birlikte çalıştıkça sorunun çevresi daralıyor. Belki bilinç, belirli karmaşık bilgi bütünleşmelerinden doğar. Belki bedensel duyumların sürekli kendini modellemesidir. Belki de temel bir doğa özelliğidir; kütle ve yük kadar ilksel, fakat daha mahrem.
Kesin olan şu: Bilincin sert problemi yalnızca akademik bir bilmece değildir. Aşkın neden yakıcı, müziğin neden büyülü, ölüm korkusunun neden bu kadar çıplak olduğunu sorar. Nöronların dansı ile içimizdeki gece göğü arasındaki köprüyü arar. Ve belki de en kışkırtıcı cevap şudur: Biz o köprünün üzerinde yürüyenler değiliz; biz köprünün ta kendisiyiz.