- Türkiye Felsefe Olimpiyatından bir söz üzerine, liseli öğrencilerimizin yazdığı, yarışmaya katıldığı yazılar.
Soru:
“Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise, terör totaliter baskının özüdür.”
Hannah ARENDT, Ideology and Terror,
Cevaplar yorum olarak.
Ayse Dilek ÖZEK
Özel Amerikan Robert Lisesi İSTANBUL
DERECESİ : 1
“BÜYÜK BİRADER”İ NEDEN YARATTIK; NASIL TUTSAĞI OLDUK?
Anarsizmin köklerini dayandırabileceğimiz Uzakdoğulu filozof Lao Tse’ye göre insanoğlu, doğanın yasaları ile uyum içinde yasadığı takdirde baska kural ve düzenlemelere gereksinim duymayacaktır. Toplumların ve devletlerin tarihsel gelisimlerine bakıldığında ise görülüyor ki; insanlık bu öneriyi göz ardı etmeyi seçmis. Neden bireyden üstün yönetici bir güç olusturmayı uygun gördük? Daha da önemlisi, nasıl bu gücün üzerimizde çesitli sekillerde baskı kurmasına izin verdik?
“Özgürlük Üzerine” isimli eserinde John Stuart Mill, devlete duyulan ihtiyacı insanın kendisini koruma içgüdüsüne dayandırır. Karmasayı engellemek, korku ve kaosa son vermek anlasılabilir, doğal bir arzudur. Bu nedenle insan toplulukları, güçlü bir yöneticinin kendilerini iç ve dıs birtakım tehlikelere karsı korumasını, sosyal yasamı düzenlemesini ister. Eski toplumlarda dahi iktidarın bir biçimde bireysellestirilmis olması (Duverger) bu isteğin bir yansımasıdır. Her yöneticinin Platon’un filozof kralları gibi bilge ve erdemli olmayacağı (ya da olamayacağı) ise su götürmez bir gerçektir. Yönetilen ve yönetenin çıkarları ters düstüğünde, iktidar sahiplerinin hangisine öncelik vereceği asikârdır. Đste bu nedenledir ki; Liberal düsünce, anayasa ve parlamento gibi bazı düzenleyici ve denetleyici kurumlar olusturmustur; “sınırlı güçlü iktidar” kavramını siyasi yapılanmanın vazgeçilmezi saymıstır. Günümüz demokrasilerinin temelinde yatan “hukukun üstünlüğü ilkesi ile de yasalara saygının güvence altına alacağı –ve Arendt’e göre- zorba yönetimlerin ortadan kaldırılacağı varsayılmıstır.
Böyle bir ortamda bile, Max Weber’in “devleti yönetme gücü” olarak tanımladığı iktidarın, demokratik yollardan, bir “zorba”nın eline geçmeyeceğinin garantisi yoktur. Yani “yasalara saygı, zorba olmayan bir yönetimin özü” olsa da; yasalar zorbaların basa geçmesini engellemede yetersiz kalabilir. Görülüyor ki; bu düzende pek çok sey “zorba”ların tasarrufuna bırakılmıstır. Çoğunluğun desteğiyle dahi olsa, yönetimi elde eden kisi veya topluluk, yasaları kendi lehine yok saymayı, farklı görüsleri bastırmayı, azınlıktakiler üzerinde baskı kurmayı bilinçli olarak seçebilir. Üstelik Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” fikri de göz önüne alınırsa, “çoğunluğun tiranlığı” sadece olası değil, aynı zamanda öngörülebilir bir durumdur. Çoğunluğu bütünle es tutan böyle bir yönetim mutlak gücü elinde tutmak, yasaların üstündeki konumunu korumak için süphesiz her yolu deneyecektir. Büyük olasılıkla da, geçmisteki örneklerini takip ederek teröre yönelecektir.
Bu noktada Arendt’in terör tanımını daha yakından incelemek gereklidir. Zira günümüzde terörün genel geçer bir tanımı siyasi hassasiyetler dolayısıyla yapılamamakta, terörün anlamlandırılması kimin terörist olduğuyla ilgili tartısmalar üzerinden yapılmaktadır.
Arendt’in “terör” sözüyle ifade etmek istediği, doğustan gelen temel hak ve özgürlüklerin siddet, korku ve baskı yoluyla kısıtlanması olarak açıklanabilir. Bu bağlamda “terör”, Jean Jacques Rousseau’nun Toplum Sözlesmesi’nin devlet tarafından ihlâli olarak da algılanabilir. Bu nedenle Arendt’in düsüncesine göre totaliter teokratik rejimlerin inançlarına tehdit olarak gördükleri dinsizleri öldürmesinden, “Nasyonal Sosyalist” Nazi rejiminin “etnik arındırma” çerçevesinde milyonlarca Yahudi’yi yok etmesine kadar pek çok siddet odaklı eylem, terördür. Öte yandan açıkça siddet içermeyen ancak toplumsal hayatta kendini belli eden kadın-erkek esitsizliği, nepotizm ve xenofobi gibi olgular da terörün farklı formları sayılabilir. Kısacası terörü karakterize eden devlet veya din eliyle uygulanması, belli bir ideolojinin yansıması olarak ortaya çıkması veya siddet içerip içermemesi değil; totaliter, tekilci, yasaya saygı duymayan “zorba” bir zihnin ürünü (ve özü) olmasıdır.
Totaliter rejimlerin iktidarlarını yasalara saygı yerine teröre dayandırdığının en açık örneklerinden birini, Đngiliz yazar George Orwell “Hayvan Çiftliği” (Animal Farm) isimli eserinde verir. Yolsuzluğun ve çıkarcılığın kol gezdiği Sovyet rejiminin elestirisini yapan yazar, devrimle ortaya çıkan “Tüm hayvanlar esittir.” ilkesinin “Fakat bazı hayvanlar daha esittir.” eklentisiyle saptırıldığını dile getirir. “Hayvan Çiftliği”ndeki totaliter rejim öyle bir hal almıstır ki; çürümenin farkına varan Benjamin ‘deli’ etiketi yapıstırılarak duymazdan gelinirken, sömürülen halkı sembolize eden Boxer, bir sabah öldürülmek üzere alınıp götürülür. Đste bu hem pasif hem de aktif siddet içeren formuyla terör, tarih boyunca tüm totaliter rejimlerin dayanağı, totaliter baskının en etkili aracı olmustur.
Öyleyse modern insan “terör”e karsı ne yapabilir? Kendisini ve haklarını nasıl savunabilir ve baskıdan nasıl kurtulabilir?
Çağımızda bireyleri yakarak ‘aykırı’ düsünceleri ortadan kaldırmanın yerini, farklılıkların tolere edilmemesi, farklının dıslanması ve insanların tektiplestirilmesinin aldığını söylemek yanlıs olmaz. Bir anlamda “modernlesmis” formdaki terör karsısında iki yol izlemek mümkündür. Bunlardan ilki – ve süphesiz daha kolay olanı- insanda doğustan varolduğu söylenen itaat güdüsüne teslim olmak ve Kant’ın David Hume’u okumasaydı uyanamayacağını söylediği “dogmatik uyku”nun rahatlığına boyun eğmektir. Đkinci seçenek ise belli bir farkındalığa ulasarak “terör”e karsı savasmak ve “The Matrix” filmindeki Neo karakteri gibi bize sunulan kırmızı ve mavi haplardan gerçeği vaat edeni tercih etmektir.
Arendt’in “totaliter baskının özü” olarak gördüğü “terör” karsısında bilinçli bireyin tek ve en güçlü silahı, sivil toplum yapılanmasıdır. Demokratik hayata aktif olarak katılan, görüslerini sonuçları göze alarak dile getirmekten çekinmeyen –sayıları az da olsa– bireyler, totaliter rejim karsısında seslerini yükseltmeyi bilirlerse “zorba”lara karsı da en dayanıklı savunma halini alacaklardır. George Orwell’in “1984” romanındaki ‘Büyük Birader’, -aldığı farklı formlara rağmen- bizi izlemeye devam ediyorken yapılması gereken, Winston Smith’in yakaladığı farkındalıktan ne olursa olsun vazgeçmemek ve bu farkındalığın bilinçli bireye yüklediği sorumluluklar çerçevesinde mücadeleye devam etmektir.
xenix
Işıl KURNAZ
Ankara Üniversitesi Geliştirme Vakfı Okulları Özel Lisesi ANKARA
DERECESİ : 3
TOTALİTER REJİMLERİN OLUŞUMUNA ÖZÜNDEN YAKLAŞMAK
Ergun Özbudun’un “Türkiye’de Otoriter ve Totaliter Rejimler” adlı kitabına ayrıntılı olarak baktığımızda, otoriter ve totaliter rejimlerin –ki bu rejimler zorbaca hazırlanmış omnipotent idelerin birer ürünüdürler¬insan beyni üzerinde kolektif dalgalanmalar yarattığını görürüz. Öyle ki bu rejimler, çağımızın kilit kavramı “demokrasi”ye bütünüyle karşı ve egalitarianism (eşitçilik) kavramına taban tabana zıt olan ideolojilerin yaratılarıdır. Her ne kadar Ergun Özbudun “totalitarizm” ve “otoritarianism” konusunu sadece Türkiye bağlamında akademik olarak incelemişse de herkesin fikir birliği içinde olması gereken konu zorba yönetimlerin “liberte” kavramına her ülke ve insan topluluğu için aynı biçimde karşı çıktığıdır. Dolayısıyla bu çalışmaya Türkiye üzerinden bakarak küresel bir tespit yapmak mümkündür.
Şimdi, fenomenden yola çıkarak konunun özüne inmeye çalışacağız:
I. Demokrasi, Yasa, Saygı, Zorba, Terör, Totaliter Kavramlarının Özüne Tanık Olmak
Hannah Arendt’in “İdeoloji ve Terör” adlı kitabından alınan, terörün yapısına ve özüne değinen bu söze baktığımızda, Arendt’in yasa ile saygı; zorba, terör, totaliter ile saygısızlık kavramlarını aynı cümlede kullandığını görürüz. Öyle ki birbirine “sözde ve özde” zıt olan bu kavramların aynı bağlamda kullanılması, sosyal kanunların oluşturduğu kavramların “zıtdaşları” olmadan anlaşılamayacağını gösteriyor.
Tam da bu noktada Arendt’in sözlerini anlayabilmek için terörün ve totalitarizmin zıtdaşı olan demokrasi, saygının zıtdaşı olan saygısızlık ve yasanın karşıtı “kural tanımazlık” kavramlarını irdeleyeceğiz :
Demokrasi, demos ve kratos kavramlarının birlikte ele alınması ile oluşmuş bulunan ve çağımızın en güvenli, en özgürlükçü, en eşitlikçi yönetim biçimidir. Demos, “halk”, kratos kelimesinin “iktidar” anlamına geldiğini biliyoruz. “Halk iktidarı” olan demokrasi, totalitarizmin bütünüyle karşı çıktığı ve gözden düşürmeye çalıştığı “eşitlik” ve özgürlük kavramlarıyla birlikte düşünülür.
Totaliter rejimlerin, terörle yola çıkarken obsesif (takıntılı, saplantılı) bir amacı vardır. Bu amaç: Demokrasi kavramını ve iktidarın, asıl kaynağının halk olduğunu unutturmaktır. Amaçları eşitlik ve özgürlük kavramlarını hem teorik hem de pratik olarak gözden düşürmektir. Zira zaten totaliter rejimin olduğu yerde demokrasinin pratik olarak barınması mümkün olmayacaktır.
Dünyanın en büyük sosyalisti olduğunu iddia eden ama uygulamada faşist olan Adolf Hitler kadar acımasız olan Stalin’in şu sözlerine bakalım : “Eşitçilik, dünyadan el etek çekmiş ilkel bir tarikata uygun düşen bir yönetim biçimi (biçemi)dir.” Totaliter rejimin ve beraberinde terör kavramının dünyadaki acımasız kurucularından biri olan Stalin, totalitarizm ve otoriterizmle eşitliğin ve demokrasinin aynı ortamda barınamayacağını hem “teorik” hem de “pratik” olarak bize gösteriyor.
II. Yasa Kavramını Kuramsal Eksende “Zorba ve Zorba Olmayan”ı İnceleyerek İrdeleme
Zorba olmayan yönetimler, demokratik yönetimlerdir. Bu yönetimler, kafa ve beden sağlığının devlet tarafından sağlandığı “sosyal devlet” anlayışına örnek teşkil edebilecek bir yönetim yapısına sahiptir. Zorbalığın ideoloji olarak benimsenmediği toplumlar, “Devlet ve siyasal sistemler halk içindir” anlayışıyla yola çıkarlar. Ancak ve ancak bunun zıtdaşı olan zorba yönetimler, bireyin ve toplumun kolektif bir bütün olarak oluşturulduğu, çoğulcu olmayan ve bireyin ruh ve beden sağlığını bir çırpıda yok edebilecek yönetimlerdir. Bu güç onlara halk tarafından verilmez; zorbalık onu halktan kendi eliyle ve “zorbaca” alır. Bu yüzdendir ki totaliter rejimler, asla ve asla zorbalığı ve terörü yadsıyamaz. Bu rejimler terörü ana kaynak olarak kabul etmiş ve karşıt düşünceleri idam sehpasına kadar götürmeyi meşru saymıştır. Bu meşruiyet ona kendisi tarafından ve yalnız kendisi için verilmiştir. Bu yüzden de zorba ve baskıcı rejimler için tek bir ideyi doğru saymak uygundur : “Halk, totaliter bir bütündür ve devlet içindir. Halk, yalnız ve ancak devlet içindir.”
Totaliter ve otoriter rejimler terörist rejimlerdir. Bu uygulamalar, “başka bir düşünce” ye yer açmaz. Özgür düşünceden korkar. Çünkü bu rejimlerin oluşumu “ötekilerin” yalnızlaştırılmasına dayanır. “Totalite”nin dışında kalan “Öteki”ler yalnızlaştırıldığında her şey için artık çok geç kalınmıştır. “Ötekiler”in sesini duyan totaliter rejimin başı çareyi alıştığı baskı yöntemini uygulamakta bulur ve “öteki”nin başını ezer, yok eder. Konjonktürü yaratanlar ise sadece bu katliamı seyreder; hatta belki de seyretmeyi bile hak ettiğini sanır.
Levi-Strauss, “Herkesin bir şeyi doğru kabul etmesi, onu doğru yapmaz. Dünya’da daima karşıt fikirlere ihtiyaç vardır” derken de totaliter rejimin baskıcı ideolojisine ve saplantısına karşı çıkmıştır.
Totaliter rejimlerin yasa uygulayışına daha doğrusu yasa uygulayamayışına bakalım: Dünyada hangi zorba ideoloji yoktur ki, iş başına gelirken yararlandığı yasaları fırlatıp atmasın.
Halkın iktidarını, halkın elinden halk için aldığını iddia eden totalite, iktidarını, halkın “öteki”lerden oluşan parçasını öldürmekte kullanır. Böyle bir ideolojinin yasaları uygulayabileceğini düşünmekse, Thomas More’un ütopyasına yapılan bir katkıdır sadece. Çünkü totaliter rejimler, Arendt’in ifade ettiği gibi yasa tanımazlar, yasaya saygı duymazlar. Bu ideolojiler, zorbalık ekseninde onları bağlayıcı her türlü unsuru, alt edilmesi gereken bir düşman gibi görürler. Bu saygısızlık sadece yasa değildir; bu saygısızlık, her türlü “öteki”ne karşıdır. Tam da bu noktada yasa dediğimiz şey de onlar için bir “öteki”dir. Zorbalık, bırakın yasaya saygı duymayı, Arendt’den daha da ileriye gidecek olursak, yasayı yok etmek üzerine kurulmuştur. Hatta şunu söylemekte bir yarar görüyoruz ki Arendt burada, zorbalığın gücünü yeteri kadar tanımlayamamıştır. Çünkü zorba iktidarı ele geçirip, muktedir olduktan sonra kendisine sınır çizen bir düşman olan yasayı ortadan bütünüyle kaldırır. Zorba bu nedenle yasaya saygısızlık yapmaz; çünkü o, ortada saygısızlık yapacağı bir yasa bırakmaz.
Zorba, omnipotenttir, yani her şeye gücü yeten ve her şeye kadirdir. Zorbanın omnipotentliği, ona halkın edilgenliği ve kendi egosunun saldırganlığı tarafından verilir. Diğer bir deyişle zorba yönetim önce kendiyle savaşır, bu “tek taraflı” savaştan galip çıkar ve omnipotent olur. Bunu da artık kendi idesinin bir kalkanı olarak görür, zorbalığına devam eder ve dur durak bilmeden karşı olanı katleder. Artık zorbaya dur diyen bir unsurda kalmadığına göre zorba, her şey için ve herkes için “tek doğru”dur.
Zorba yönetimler, çift mekanizmalı olarak işlerler. Terörle, zorbalıkla, halk tarafından ve halk için seçilmemiş bir otoriteyle yola çıkar ve aynı zamanda egosantrizm ve etnosantirizmi birlikte yürütür. Benmerkezci olan zorbayla ve onun egosuyla yaşarken, bu “ben”i merkeze yerleştirir, bir yandan ise kitlesel olarak bir ırkı merkeze yerleştirir.
Totalite ve otorite artık hem benmerkezci hem de ırkmezkezci olmuştur. Bu ırkın sadece etnik anlam taşıyan bir ırk olması gerekmez, bu ırk zorbanın ve totalitenin oluşturmuş olduğu prototip, diğer ifadeyle tek tip bir insan paradigmasıdır. Bu insan değişmez, konuşmaz, zorbaya karşı gelmez, “öteki” olmaz, “kendi ben”ini hayatının merkezine koymaz, otoriter ve totaliter rejimin seyircisidir. Bu seyirci, zorbaya hiç karşı gelmez, çünkü o, zorbalığın etnosantrik kolunun oluşturduğu bir modeldir. Sadece alkışlayan ve “koyun sürüsü”nün içinde hiç bir fark yaratmadan ilerleyen. Bunun şöyle tanımlanması mümkündür: Totaliter ve otoriter rejimler, insanları konformistleştirir. Şimdi zorba yönetimlerin konformistleştirdiği insan ve o insanın oluşturmuş olduğu topluluğun totaliter rejimin hız kazanmasında oynadığı “destekleyici” rolü inceleyelim :
Konformist, düzen adamıdır. Tam anlamıyla totalitenin oluşturduğu ve “hayır” demekten yoksun bir insan profilidir. Konformistleşmek, toplumun ya da otoritenin koyduğu kuralları irdelemeden kafa sallamaktır. O, tehlikeye girmeyi sevmez, tam anlamıyla kolaycıdır, özgürlüğün tadını hiç tatmadığı için cesaretin tehlikesini bilir tadını bilmez. Totaliter rejimin ivmeyle yoluna devam etmesini sağlayacak konjoktürü konformist yaratır.
Konformist, zorba iktidara gelene kadar onun önünde yürüyen bir koruyucu iken, zorba iktidarı ondan zorla alınca, onun arkasına gitmeyi hatta belki de onun ardında ezilmeyi kendine bir görev bilir.
Zorba düzenin, konformistleştirdiği insan tipine örneğimiz ise İran’daki şeriat düzeninin kurucusu ve totaliter rejimin savunucusu olarak tanımlanan Ayetullah Humeyni’den gelecek.
Humeyni, İran’da Şah Rıza Pehlevi’ye karşı olan bütün İranlıları önüne katmıştı. “İran Devrim”i adına sahaya çıkarken, önünde eşcinsellerden tutun da sıkı komünistlere ve solculara kadar herkes vardı. Her grubun temsilcisi olan bu bireylerin Humeyni’yi siper olması ise Rıza Pehlevi’nin baskıcı yönetiminin sonucudur. Humeyni, hemen ardından zorba bir yönetim kuracak ve miting meydanlarında eşcinselleri, komünistleri idam edecek, bütün İranlıları totaliter bir rejime sadık bir kitle haline dönüştürecekti. Bütün zorbalar gibi o da “öteki”ni yok edecekti. Yasalar ise her dönemde olduğu gibi zorbayı engellemeyecekti.
Zorba olmayan ideolojiler ise, yasayı devlet ve birey için bir sınır görecek “hukuk devleti” kavramına bağlı kalacak “öteki”lerin haklarına her zaman saygı duyarak ve baskı kurmayacaktır. Demokratik olan yani zorba olmayan yönetim, en azından teoride bile olsa yasa ihlâllerine karşı duracak, bireysel özgürlüğü sistemin hammaddesi haline getirecektir. Onun için uyulması gereken şey, totaliter rejimin totaliter kuralları değil, demokratik toplumun toplumcu ve eşitlikçi yasalarıdır. Zorba olmayan yönetim, gücünün kaynağını bireyden alır, bu da onun “kökten” insancıl yaklaşımı benimsediğini gösterir. Terörü ortadan kaldırır; en azından kaldırmaya çalışır.
Gündüz Vassaf’ın “Cehenneme Övgü” adlı kitabında ele aldığı düşünceyi bir kez daha hatırlayalım : “Totaliter ve otoriter rejimlerden kurtulmak için kahramanlara ihtiyaç vardır. Kahramanlara ihtiyacı olan toplumlara ne yazık!
III. Terör Olaylarını Totaliter Baskının İzdüşümü Olarak İnceleme
“Tehlikede olduğunuz sürece özgürsünüzdür.” der
Gündüz Vassaf. Peki bu tehlike, terörden kaynaklanan bir tehlike midir? Yoksa bireyci eksende “özgür düşünmek, yok edicilerin hışmına karşı her an tetikte olmayı gerektirir” düşüncesinin bir ürünü müdür?
Terörün, bireylerin özgürleşmenin sonucu oluşan bir tehlike olduğunun düşünülmesi zorba ve totaliter rejimlerin baskı ve devlet terörünü meşru ilan etmesine neden olmuştur. Ancak doğru olan terörün, özgürleşmeden doğan bir tehlike değil, tehlikenin toplumsal olarak özgürleşmesine engel olduğudur. Terör, totaliter rejimlerin en büyük savunma silahı haline gelmiştir. Otoriter rejimler, baskıcı uygulamalarını beraberlerinde getirdikleri terörle meşruiyet kazandırarak devam ettirirler. ASALA, PKK, El-Kaide gibi kitlesel terör örgütleri, oluşturuldukları baskı ideolojisinin bir izdüşümüdür ve bireyci terör de toplumlarda her zaman varolan ötekilere baskı yapma ideolojinin yansımasıdır.
Doğuhan SÜNDAL
Kılıçoğlu Anadolu Lisesi ESKİŞEHİR
DERECESİ : 5
21. YÜZYIL ÖZNESİ ve PARADİGMALARI
I. İLKEL İNSANDAN İTİBAREN BİR MEDENİYET AÇILIMI
İnsan varlığını, nasıl temellendirdiğimiz, yasanın konumunu ve “hayatiliğini” anlamamız yönünde atılacak en önemli adımdır. Zira insanın varlığı konusunda çağımızda yasanın önemi reddedilemez.
I.1. İktisadi Süreçler İçerisinde İnsan Varlığı
Bu başlık altında en büyük dayanak noktalarımız, Ted Kaczynski ve Louis Althusser. Ted Kaczynski’nin çizdiği Amerika’nın kuruluşu sürecinde oluşan insan, iktisadi dalgalanmanın insan benliğine ilişkin etkisini anlamak adına oldukça iyi bir örnek teşkil etmekte. Buna göre insanlar, ekonomik edimlerini endüstrileşmemiş bir toplumda, tarlada gerçekleştirdiklerinde düzensiz çalışma saatleri, bahsi geçmeyen sosyal güvenlik ve işçi hakları söz konusudur. Ancak endüstriyel toplumlarda işçi, emeğini fabrikada ortaya koyar ve bu beraberinde düzenli çalışma saatleri, sosyal güvenlik, sendikal haklar ve en önemlisi sosyal alanda tüketici olma hakkı sağlar. İşçiler belli saatlerde çalışır ve aldıkları ücretle dönecek bir hizmet sektörü onları bekler. Eğlence, sağlık, eğitim gibi sektörler, işçinin sahip olduğu parayı artık içinde bulunduğu tüketici¬vatandaş kimliğine sunulan tüketme olanakları doğrultusunda, hizmet karşılığında alır.
Tüketici, kendini meta ile tanımlar, dolayısıyla dinamiktir. Burada endüstrileşmiş Batı toplumlarının yanı sıra görmezlikten gelinen, cemaat etkisinin görüldüğü, endüstrileşmekte olan Doğu toplumları da inceleme alanını kapsar.
Bireyden, özneye geçen insanımızı tekrar gözden geçirirsek, endüstrileşmemiş toplumlar, ‘antropolojik kalıntılarını’ üzerlerinde taşırken, endüstri toplumu daima diğerine göre tek kültürlü, dolayısıyla tek tiptir. Dirimsel farklılıklar ne olursa olsun sunulan ideal özne, tektir. Vatandaş, beyaz erkek, mümin, mürit vs. Vs. Bu özneler ile ilgili en önemli özellik, kolektif oluşlarıdır. Althusser’in ortaya koyduğu ideolojik aygıtlarla devlet “özgür edimler” içerisindeki bireylere belirli sınırlarla hareket alanı sağlar ama konservatif ekonomi ya da serbest piyasada bu alanlar kolektif şekillenmektedir. Dolayısıyla bu tek tip varlık, üzerinde uzlaşıya varılmış bir niteliktedir. Otoritenin varlığı, ötekileştirdiği gruplara dayanır. Merkezi devletin varlığını güçlendirmesi, rasyonel düşüncenin kendi varlığını hissettirmesiyle eş zamanlıdır ki Faucault’nun çok doğru bir biçimde belirttiği gibi “Klinik hastayı kendiliğinde bir varlık olarak tanımaz; onu anlamlandırır ve çözümler.” Rasyonel düşünce insan benliğinin, sadece kolektif bir alanı ile yani metalar ile sınırlandırılması değil daha çok ontolojik temellerde yükselir.
I.2. Hegel İdealizmi
Bu başlık altında, Heidegger’in kapsamlı varoluş çalışmaları ve Sartre’ın “kaçak burjuva varoluşçuluğu” doğrultusunda ‘töz’ü değerlendireceğiz.
Bu noktaya kadar paradigmaların şekillendirici tutumu ortada idi. Şimdi, kolektivizmin ontolojik temelleri iddiamızı töz doğrultusunda bir daha ele alacağız. Hegel’in devletinde, insan özgürlüğü en üst düzeyine ulaşır. Devlet, insana davranış ve etkinliklerini, edimleştirme ve doyuma ulaştırma imkânı tanır. Ancak benim burada görüşüm, her bireyin kendisine “öznelik” göndermesinde bulunduğudur. Bu edimin faili belli bir grup veya yapılanma olmalı ki bu da terördür.
Hegel, ‘Tarihte Akıl’ adlı eserinde, demokrasi ile ilgili milyonlarca insanın bir meclise doluşamayacağı fikrini dolayısıyla temsili demokrasinin sunduğu cumhuriyetleri savunduysa da demokrasinin gelişimi sürecinde açıkça görüyoruz ki, benlik iktisadi bir istenci temsil ettiğinde devlet nazarında vardır. Temsili demokrasinin varlığı, sayısal zorluklara değil devlet istencinin “özgür” benliğine olan kayıtsızlığına dayanır.
II. ÖZGÜR BENLİK
Benlik kendini nasıl tanımlar? Tarihsel sürece bakışımız daima iktisadi öğeleri gören, determinist adacıklardan ibarettir. Bu tarihsellik, benliğin anlamlandırılması adına işlevsizdir. İnsan için anlamlandırma, büyük sinemacı Andrey Tarkovski’nin zamanın mühürlemek teriminde can buluyor. Zamansallık, “dasein”ın varlık imkânıdır. Anlamlandırmak, öğeleri ile zihinde şekillenen süreci mühürlemek teriminde can buluyor. Zamansallık, “dasein”ın varlık imkânıdır. Anlamlandırmak, öğeleri ile zihinde şekillenen süreci mühürlemek ve ortaya varlığı çıkartmaktır. Bütün bu sürecin bize toplum konusunda verdiği ipucu şudur: İnsan varoluşu, ancak ve ancak ihtimam¬gösterme ile mümkün ve söz konusudur. İnsan kendini sıraladığı bir dizi öğe ile temellendirir. İnsan varlığı, içinde bulunduğu dil oyunları ile determinist adacıklardan ibarettir. Nitekim varlığın anlamı da budur.
II.1. Anlam Kirliliği
İçinde bulunduğu kamusallığın anlamı ile kesin bağlarla ilişkisi bulunmayan özne, 21. yüzyılın en korkunç fenomenlerinden birisidir. Hegel’in idealizmi burada yeniden can buluyor, öznenin tinini ifade etmesi, anlam kirliliği ile engellenirse 21. yüzyıl kişisinin bunalımları ortaya çıkar. Bu iddianın dayanak noktasındaki çürüklük, bunalımın da netleşmesini sağlıyor ki, anlam kirliliği tüketim kirliliğinden kaynaklanmakta. İnsan benliği, menfi¬zamansallığı yitirdi ve bir herkes benliği içerisinde sürekli bir şimdiki zaman içerisinde yaşıyor. Kafka’nın Dönüşüm’ü bunu ortaya koyan bir başyapıttır. 21. yüzyıl bireyi, herkes benliğini (Dönüşüm’de böceklik olarak karşımıza çıkan) üzerinden atıp menfi¬zamansallığa kaçamıyor. Hukuk devletinin ve hukukun üstünlüğünün gelişmeleri ile benliklerimiz bir herkes benliği içerisinde gün geçtikçe daha çok eriyor. Bir diğer yandan üst anlatılar, kuvvetlerini tahakküm kabiliyetlerini yitirmiş olsalar da tarihsel verilerle şekillendirilmiş anlam adacıkları, insanlar için geçmiştekinden daha da kapsayıcı. Bu özne kabuğu, daha da kırılmaz ve Orwell’ın belirttiği gibi gönüllü bir oluşum. İnsanın karşısındaki büyük bunalım her yerde kendini gördüğü veya dışına çıkınca zamansallığı yitirdiği veya sürekli bir anlam adacıklarında dolaşırken anlam kirliliğine uğradığı varlığın bizatihi kendisidir.
III. TOTALİTERLİK
Burada bütün sunduklarım, hukukun üstünlüğü ile totaliterliğin çöktüğü iddiasına olan güvensizlikten ileri gelmekte. Konservativ ekonominin yani iktisadi yaşamın devletin tekelinde olduğu toplumların, kişi için sunduğu varolma imkânı herkesçe bilinmekte. Ancak, bu toplumlarda etkin olan paradigmaları ideolojik kabul edip bir kenara koyduktan sonra, Modern Batı Toplumu’nun bunalımlarını düşünce özgürlüğü (1) ile ele almak sonuçsuz ve fazlasıyla kör bir çalışma olur. Totaliter devlet, elinde bulundurduğu meta üretimi tekeli, propaganda endüstrisi ile insan benliğinden saldırgan bir özne elde edebilir. Ancak, yasalara saygı ile doğan “huzur” ve yasalara saygısızlıktan doğan zorbalık en geniş ideoloji olan medeniyette birer edimdir. Dolayısıyla dasein, kendini bu medeniyet sürecinde temellendiremez. Kamu, bütün gerçeklikte dasein, hâkim olana kadar genişleyecek. Varlığa mahkûm oluş, kendini bu şekilde ifade edecektir. Bütün bunların yanında, 20. yüzyıla kadar süren merkezi devlet anlayışı, bireylere propaganda endüstrisi ile kendilerine göndertmede bulundurtur. Ancak Lyotard’ın Post¬modern Durum’da belirttiği gibi, insan varlığının amacı için bu artık heyecan verici değildir. Totaliter baskı söylemi, çağımızda hukukun üstünlüğünü benimsemiş ve hukuk devleti olmayı benimsemiş devletlerce çokça kullanılıyor. Zira bu devletler, iktidar aygıtlarına inisiyatif tanımamakla övünç duyarlar. Ancak Nazi Almanya’sının Avrupa’da var olduğu sürece ırkçılığa varan antisemitizm, enternasyonal bir sorundu.
Çağımızda, bireylere uygulanan baskı en büyük terördür. Devletin özü tahakküm, tahakkümün özü ise imlemektir. Dolayısıyla, ¬doğası gereği¬imleyen bir yönetimin özü terörizmdir. Devletin sürerliği tıpkı terörizm gibi ontolojik kaygılar gütmeyen bir rasyonalite, bir mekanizm ile mümkündür. Devlet, ideolojik aygıtları ile benliği ve hareket alanını tekeline almıştır. Tahakkümsüz bir özneleştirme süreci söz konusu olamaz, medeniyet dirimsel etkenleri de tekeline alan en geniş ideolojidir. Eski tahakkümcü rejimlerin ideolojileri, bugün yine öznelere benliklerini temellendirmeleri için sunulmakta. Ancak varolan tahakkümcü rejimler ve geçmişte varolmuş olanlar hiç bir zaman iktisadi alanda tamamıyla denetleyici olmadı. Dolayısıyla totaliter devlet, başka bir totaliter devletin varlığını sürdürebilmek için halkına propaganda ile sunduğu bir söylemdir. Yönetimin niteliği, tek tek bireyler kendilerine “halk” dediğinde belirlenmiş olur ve totaliterlik ortaya çıkar. Kitleler, içlerinde bulundukları anlam açlığı ile bir söyleme yönelirler. Devlet dinamizmi, elbette totaliterliği de barındırır ve etkileri kendini canlı bir biçimde gösterir. Tataliterliğin özü, terörizm iken; totaliter rejimlerin içindeki muhalifler devletin bu yönünü ortadan kaldırmaya uğraşır. Totaliterlik, devlette karmaşa dönemlerinde belirginleşir. Terörizm, totaliterliğin mekânının ana unsurdur.
xenix
Begüm ERDOĞAN
Özel Amerikan Robert Lisesi İSTANBUL
DERECESİ : 6
TOTALİTER YÖNETİMLERDE BASKI
Fransız Devrimi’nin büyük umutları ve milliyetçi ruhu sadece birkaç sene gibi kısa bir zamanda yok olmuş, yerini “Terör Rejimi” denilen totaliter, baskıcı ve demokratik sistemden olabildiğince uzak bir anlayışa bırakmıştı. 18. yüzyılın sonlarına yaklaşırken, sadece Fransız halkının değil, bütün dünyanın kafasını karıştıran bir soru vardı : “Baskıcı yönetim ve terör rejimi Fransız halkını nereye kadar götürebilir?” İşte tarihin eski sayfalarında kalmış olan bu soru, aslında bugün insanlığın savaştığı terörün niteliğinin ne olduğu, yasalara ve alışılagelmiş yönetim biçimlerine göre nerede durduğudur.
Bu soruya cevap aramadan önce, bazı kavramları daha açık hale getirmek gerekebilir. Terör, bugünkü kullanımıyla oldukça küçük bir çerçeveye hapsedilmiş, olması gerekenden daha dar bir kalıbın içine sokulmuştur. Terör sadece devletin bütünlüğünü bozmaya çalışan yasadışı aktiviteler ya da silahlı bir takım insanların yasadışı faaliyetleri değildir. Terör ayrıca, insanın doğuştan kısıtlanamaz haklarını kısıtlamak, bireyin yaşamına, düşüncelerine ve haklarına baskı ve zorbalıkla müdahale etmektir. İşte bundan iki yüz yıl önce Fransa’da yapılan da buydu : Vatandaşların basın özgürlüğü ve bazı temel hakları ellerinden alınmış, baskıcı bir rejim hakim olmuştu.
Hannah Arendt’in terörü “totaliter baskının özü” olarak nitelendirmesi başta Fransız Devrimi olmak üzere pek çok şekilde vücut bulmuştur. Emre Kongar demokratik, otoriter ve totaliter yönetimleri karşılaştırdığı bir yazısında özetle şöyle der : Demokrasilerde yasalar insanlar içindir; ama yasalar, vatandaşların fikirleriyle şekillendirilir, çünkü onların mücadelesiyle kazanılmıştır. Otoriter rejimlerde halkın düşüncelerine kulak verilir, ama sonunda yönetimin istediği olur. Totaliter yönetimlerde ise herhangi bir yasaya karşı en ufak bir itiraz bile kabul edilemez, ceza ve baskıyla susturulur, sonunda sadece ve sadece yönetimin istediği olur. Hiç şüphesiz, yasalara saygı kavramı da bu bağlamda işin içine girer. Demokrasilerde kendisine söz verilen halk, kendi kanıyla kazandığı anayasaya yürekten bağlı ve saygılıdır; en ufak bir sorunda çözüm arayışına girer. Otoriter anlayışta ise her zaman susturulması gereken “çatlak sesler” vardır ki, bu sesler halkın yasalar üstünde hiçbir yaptırımının olmadığının ve yönetimin gizli baskısının sonuna kadar farkındadır. Totaliter rejimler ise baskıya ve terör yönetimine itaat bekler, ama bu rejimin ortaya çıkardığı tek şey kendisine karşı olan başka bir terör anlayışıdır. Totaliter yönetimin yerle bir ettiği haklar ve özgürlükleri yeniden kurmak, bu sefer halkın içinden çıkacak olan baskıya karşı isyan, teröre karşı terör anlayışına bağlanır.
Terörü totaliter rejimin özü kılan en önemli unsurlardan biri, belki de George Orwell’in dile getirdiği gibi, “bazılarının diğer insanlardan daha eşit olduğu” gerçeğidir. Sorun en basite indirgendiğinde büyük bir eşitsizlik olarak da görülebilir. Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi”nde de dile getirdiği gibi, yönetim hakkı bir üstünlük değil, sadece halkın yöneticiye verdiği bir haktır ve insanların ellerinden alınması mümkün olmayan hakları vardır. Ama totaliter rejimin öngördükleri bu düşünceyle taban tabana zıttır. Yönetim halktan “daha eşit” ve haklı pozisyondadır; halkın hak ve özgürlüklerine el koyarken bir açıklama yapma gereği hissetmez. Bunun karşılığında, vatandaşın da başvuracağı yol baskıya baskıyla cevap vermek, terör rejiminden yeni bir terör yaratman ve bölücü bir çalışmanın içine girmektir.
Sözü edilen bu başkaldırı, sadece tarihte değil, edebiyatta da yankı bulmuştur. Ünlü yazar Ray Bradbury’nin en önemli eseri “Fahrenheit 451” de de benzer bir durum sayfalara dökülmüştür. Kitapta resmedilen yönetimin baskıcı niteliği özellikle vurgulanmıştır. Bu toplumda insanların kitap okuması yasaklanmış, bulunan kitapların yakılması ve kitap okuyanların cezalandırılması kararlaştırılmıştır. Her yakılan kitapla beraber, romanın başkahramanı baskıyı daha da açık bir biçimde görmeye başlar ve ısrarla kitap okumaya devam eder. Bu noktada düşünülmesi gereken bir başka sorun, terör ve totaliter baskı arasındaki ilişkinin tam olarak nasıl geliştiğidir. Totaliter baskının yasaları bir kenara itip yaptırımlarda bulunması başlı başına bir “terör rejimi” olarak adlandırılabilirken, bu baskının ortaya çıkardığı davranış biçimi de terörün ta kendisidir. Aynı ilişki, hiç şüphesiz demokratik ve otoriter sistemlerde de kendini gösterir. “Yasalara saygı” veya “saygısızlık” olarak adlandırılan aslında hem sistemin kendisini hem de ondan etkilenenleri kapsar. Örneğin, bir demokrasinin demokrasi olabilmesi için hem yönetenin hem de yönetilenin yasalara sonuna kadar saygılı olması gerekir. Bu sağlıklı ilişkinin bozulmaya başladığı devrede otoriter sistem, ilişkinin tamamen bozulduğu noktada ise totaliter sistem hâkimdir.
xenix