
Küçük Kara Balık
Samed Behrengi
[İngilizceden Çeviren: Gencer Çakır]
…
Uzun bir kış gecesi ihtiyar bir balık 12.000 çocuk ve torununu etrafına toplamış onlara şu masalı anlatıyordu:
Bir varmış bir yokmuş, küçük bir derede annesi ile birlikte yaşayan bir kara balık varmış. Yuvaları siyah bir kayanın ardındaymış. Geceleri orada uyurlar, sabahtan akşama kadar anne ve yavrusu birbirleri peşi sıra yüzüp dururlarmış. Bu küçük balık anne balığın 10.000 yumurtasından hayatta kalan tek çocukmuş.
Son günlerde küçük balık pek düşünceliymiş. Çok az konuşuyor, annesinin arkasından yavaşça yüzüyor ve diğer balıklarla oyun bile oynamıyormuş. Sabahın erken bir saatinde küçük balık, “Anne seninle konuşmak istiyorum.” demiş.
Annesi, “Sabahın bu saatinde ne konuşmak istiyorsun bakıyım?” diye karşılık vermiş.
“Anne, buradan gitmek istiyorum ben. Gidip bu derenin nerede bittiğini görmek istiyorum. Başka bir şey düşünemiyorum nedense. Geceleri uyuyamaz oldum. Gidip bu derenin bittiği yeri bulacağım. Başka yerler görmek istiyorum ben.”
“Ama bebeğim, derenin bir başlangıcı ve sonu yok ki. Sadece akıyor, hiçbir yere de gittiği yok.” diye gülmüş annesi.
“Ama anne her şeyin bir sonu vardır, öyle değil mi? Gecelerin, günlerin, haftaların, ayların hatta yılların bile bir sonu yok mu?”
“Bırakalım şimdi bunları,” demiş annesi, “hadi yüzelim biraz.”
“Hayır Anne, yüzmekten bıktım artık. Gidip dünyayı görmek istiyorum. Yaşam sadece yaşlanana kadar küçük bir yerde dönüp durmak mıdır? Yoksa yaşamanın başka yolları da var mı?”
Annesi, “Benim canım yavrum, aklını mı kaçırdın sen? Dünya! Dünya! Bu başka dünya da nedir? Dünya burası işte!” diye karşılık vermiş.
“Dünyayı görmek istiyorum. Burada yüzmekten bıktım artık. Yaşlanana kadar bu sıkıcı yaşamı sürdürmek istemiyorum.” demiş küçük balık.
“Ooff! Neler saçmalıyorsun böyle.” demiş annesi.
“Saçmalamıyorum,” demiş küçük balık, “Düşünebilecek bir akla ve görebilecek gözlere sahibim. Gidip başka yerleri görmek istiyorum.”
Sesleri diğer balıkların dikkatini çekmiş. Küçük balığın sözleri herkesi kızdırmış.
Yaşlı bir balık, “Sana acıyacağımızı mı sandın?” demiş.
“Anlaşılan bunun canı biraz sopa istiyor,” demiş bir diğeri.
“Çekilin buradan,” demiş kara balığın annesi, “Dokunmayın benim yavruma!”
Başka bir balık, “Evladını doğru yetiştir sen de!” demiş.
Bir diğeri, “Hadi gelin de şuna unutamayacağı bir ders verelim!” demiş.
Hep beraber küçük kara balığı yakalamaya çalışmışlar ama arkadaşları etrafını sarmış ve alıp onu kaçırmışlar.
Kara balığın annesi, “Ay, yavrum beni terk ediyor! Ben ne yapacağım şimdi?” diye feryat etmiş.
“Benim için ağlama anne. Sen gerideki balıklar için ağla.”
Anne yalvarmış, “Gitme, n’olursun! Gitme!”
Küçük balık söyleyecek başka bir şey bulamamış. Arkadaşlarından bazıları çağlayana gelinceye kadar ona eşlik etmişler.
Küçük balık çağlayandan aşağıya yüzüp büyük bir su birikintisinin içine düşmüş. Suyun içinde zıplayıp duran binlerce yavru kurbağa varmış. Küçük kara balığı gördüklerinde hep beraber gülmüşler: “Aaa şuna bakın, ne de komikmiş! Ne tür bir şeysin sen böyle?”
Küçük balık onlara bakmış ve “Benimle böyle konuşmayın. Küçük Kara Balık’tır benim adım. Sizlerin adı ne peki, belki arkadaş olabiliriz.” demiş.
İçlerinden biri, “Biz birbirimize kurbağa deriz.” diye karşılık vermiş.
“Bizler dünyadaki en güzel yaratıklarız.” demiş bir diğeri.
Öbürü, “Biz senin gibi çirkin değiliz.” demiş.
Kara balık, “Tamam tamam. Cahilce konuştuğunuz için sizleri affedeceğim.” demiş.
“Ne yani bizlerin aptal olduğunu mu söylüyorsun?” demiş kurbağalar.
“Hayır, cahil olduğunuzu söylüyorum,” diye cevap vermiş küçük balık.
Kurbağalar çok sinirlenmişler buna. Ama küçük balığın haklı olduğunun da farkındalarmış. O yüzden ses tonlarını değiştirip, “Bizler sabahtan akşama kadar tüm dünyayı dolaşıyoruz. Ama anne babamız ve kendimizin dışında kimseyi görmüyoruz. Elbette çok küçük kurtlar da var ama…” demişler.
“Bu derenin dışına bile çıkmıyorsunuz. Nasıl olur da dünyayı dolaşmaktan bahsediyorsunuz?” demiş kara balık.
“Ne! Bu derenin dışında başka bir dünya mı var yani?” demiş kurbağalar.
“Elbette,” demiş balık, “Üstelik bu derenin dışında başka pek çok şey de olabilir.”
“Derenin dışında mı!” diye haykırmış kurbağalar.
“Neredeymiş peki bu yer? Ha ha! Ha ha! Çıldırmış olmalısın sen!”
Küçük Kara Balık da onlarla beraber gülmeye başlamış.
Kurbağaları bırakıp oradan uzaklaşmaya karar vermiş ama sonra kararından vazgeçip anneleriyle konuşmak istemiş.
“Anneniz nerede sizin?” diye sormuş balık. Anne kurbağa derenin kenarındaki bir kayanın üzerinde oturuyormuş. Suya zıplayıp balığa doğru yaklaşmış ve “İşte buradayım, ne istiyorsun bakıyım?” demiş.
“Merhaba, büyük anne,” demiş küçük balık.
Anne kurbağa, “Seni işe yaramaz yaratık, dalga geçmenin sırası mı şimdi. Dünya bu dereden ibarettir. Haydi, işine bak sen, çocuklarımın aklına kökü kötü şeyler sokma öyle!” diye karşılık vermiş.
“Yaşlısınız,” demiş küçük balık, “ama hâlâ cahil ve çaresiz bir yaratıksınız.”
Kurbağanın tepesi atmış. Küçük Kara Balığın üzerine doğru atlamış. Kara Balık hızla dönerek yıldırım hızıyla oradan uzaklaşıvermiş.
Dere gittikçe derinleşiyor ve genişliyormuş. Ortalarda bir yerde büyük bir kaya parçasına rastlamış. Karnının üzerine yatmış büyük bir kertenkele varmış kayanın üzerinde. Güneşin sıcaklığının tadını çıkarırken bir taraftan da büyük daire biçimindeki yengeci izliyormuş. Yengeç suyun sığlık yerinin dibindeymiş ve bir kurbağa ile karnını doyurmakla meşgulmüş.
Küçük Balık ansızın karşısına çıkan yengeci görünce irkilmiş. Uzaktan selam vermiş. Yengeç de yan yan bakarak, “Ne kibar bir balıkmışsın sen böyle! Yaklaş bakalım buraya ufaklık, hadi!” demiş.
“Dünyayı görmeye gidiyorum,” demiş küçük balık, “ve de beni yemenizi istemiyorum!”
“Küçük balık, niçin korktun ki böyle?” diye sormuş yengeç.
“Korkmadım ki.” diye cevap vermiş balık.
“O zaman,” demiş yengeç, “seni yakalayıp yemek istediğimi de nereden çıkarıyorsun?”
Balık, “Beni sakın kandırmaya çalışma!” diye cevap vermiş.
Yengeç, “Bu kurbağadan mı bahsediyorsun?” demiş. “Çocuklaşma! Kurbağalardan nefret ederim ben. Bu yüzden onları avlıyorum ya. Dünyadaki tek canlı olduklarını, çok şanslı olduklarını zannediyorlar. Ben onlara dünyanın gerçek efendisi kimmiş göstermek istiyorum! Onun için korkma benden sakın. Hadi gel bakayım şimdi yanıma.”
Yengeç küçük balığa doğru geri geri yürümüş. Yürüyüşü öylesine komikmiş ki balık kendini tutamamış ve gülmeye başlamış. “Zavallı şey! Yürümeyi bile bilmezken nasıl olur da dünyayı kimin yönettiğini söylersin?” demiş.
Kara balık yengeçten geri çekilmiş. Tam o sırada suya bir gölge düşmüş ve sert bir rüzgâr yengeci kuma doğru savurmuş. Yengeç yerinden kımıldayamaz bir hâldeymiş. Kertenkele gülmüş bu duruma.
Balık, “Kertenkele kardeş, ben Küçük Kara Balığım. Bu derenin bittiği yeri bulmaya çalışıyorum. Akıllı olduğunu düşünerekten sana bir şey sorabilir miyim?” demiş.
“İstediğini sorabilirsin.”
“Pelikanlardan, kılıçbalıklarından ve balıkçıllardan korkuyorum. Bunlar hakkında neler biliyorsun sen?”
Kertenkele, “Kılıçbalıkları ve balıkçıllar,” demiş “buralarda yaşamazlar. Ama yolun boyunca pelikanlarla karşılaşabilirsin. Dikkatli ol. İçlerinden biri seni yakalayıp gagasının içindeki torbaya hapsedebilir.”
“Ne torbası?”
“Pelikanların,” diye açıklamaya çalışmış kertenkele, “gırtlaklarının altında bir torba vardır. Kimi zaman balıklar farkında olmadan pelikanın gagasına girer ve oradan da dosdoğru mideye. Ama eğer pelikan aç değilse, balığı torbasında bekletir. Acıktığı zaman da onu afiyetle yer.”
“Peki, bir kere bu torbaya girdikten sonra dışarı çıkamaz mı balık?” diye sormuş balık.
Kertenkele, “Torbayı yırtıp açmanın dışında başka bir yolu yoktur bunun. Ben şimdi sana bir hançer vereceğim. Olur da bir pelikana yakalanırsan kendini bununla kurtarabilirsin.” diye cevap vermiş.
Ardından kertenkele deliğine doğru kıvrılmış ve keskin bir hançer ile geri dönmüş. Küçük balık hançeri almış, “Kertenkele kardeş, çok iyisin! Sağ ol.” demiş.
“Teşekküre gerek yok bebeğim. Ben de bu hançerlerden daha çok var. Yapacak bir işim olmadığında oturup kalın otlardan hançerler yapar sonra da bunları senin gibi akıllı balıklara armağan ederim.”
“Nasıl yani?” demiş balık, “Buradan başka balıklar da mı geçiyor?”
“Pek çoğu buradan geçer,” diye cevaplamış kertenkele. Ardından, “Şimdi gitsem iyi olur. Yavrularım uyandı galiba.” demiş.
Kertenkele kayanın içindeki deliğine kıvrılarak gözden kaybolmuş. Küçük balık da yoluna kaldığı yerden devam etmiş. Ama kafasını kurcalayan pek çok soru varmış: “Bu derenin denize aktığı doğru mu gerçekten? Ya pelikanlara yakalanırsam! Kılıçbalıklarının kendi türünden balıkları öldürüp yedikleri doğru mu? Balıkçıllar niçin bizim düşmanlarımız ki?..”
Küçük balık yüzmüş, yüzmüş. Yüzerken de düşünmüş. Yolculuğunun her bir yerinde yeni yeni şeyler öğrenmiş. Bir yerde aceleyle su içen bir geyik, bir yerde güneşin altında uyku çeken kaplumbağalar görmüş; başka bir yerdeyse vadiyi kırıp geçiren keklik seslerini duymuş. Dağların yeşil örtüsünün nefis kokusu havada süzülüyor ve suya karışıyormuş. Vadi gittikçe genişliyormuş. Suyun miktarı öyle artmış ki, bu, küçük balığın çok hoşuna gitmiş.
Derken bir grup balığa rastlamış. Minik balıklardan birkaçı Küçük Kara Balığın etrafına doluşup, “Sen yabancı birine benziyorsun!” demişler.
“Evet,” diye karşılık vermiş kara balık, “buralara yabancıyım, çok uzaklardan geldim.”
“Nereye gidiyorsun peki?” diye sormuş minik balıklar.
Kara Balık, “Derenin bittiği yeri bulmaya gidiyorum.” diye cevaplamış.
“Hangi derenin?”
“Bu derenin tabi,” demiş kara balık.
“Biz buna nehir diyoruz ama,” demiş minik balıklar.
Kara balık bir şey söylememiş.
Minik balıklardan biri, “Yolun ilerisinde pelikanların olduğundan haberin yok mu?” diye sormuş.
“Var tabi ki,” demiş kara balık.
“Pelikanların gagalarında büyük bir torba vardır,” demiş bir diğeri.
“Bunu da biliyorum,” demiş kara balık.
“Tüm bu şeylere rağmen yine de gitmekte kararlı mısın?”
“Evet,” demiş kara balık, “Ne olursa olsun gideceğim.”
Küçük kara balık yoluna devam etmiş. Gitmiş, gitmiş ta ki hava kararana kadar. Gecenin orta yerinde Ay’a rastlamış. Ay’ın ışıltısı suya yansıyor ve etraftaki her şeyi aydınlatıyormuş. Kara balık Ay’ı çok sevmiş.
Ona doğru kafasını uzatarak, “Merhaba benim sevimli Ay’ım!” demiş.
“Merhaba Küçük Kara Balık. Hayrola, ne işin var buralarda?”
“Dünyayı dolaşmaya çıktım.”
“Dünya çok büyüktür ama,” demiş Ay, “her tarafını gezemezsin.”
“Gidebildiğim yere kadar gideceğim,” demiş kara balık.
Ay, “Sabaha kadar seninle kalmak isterdim,” demiş, “ama üzerime doğru gelen büyük kara bir bulut var.”
“Ay kardeş! Senin ışıltını öyle çok sevdim ki, ışığından esirgeme beni.”
“Balık kardeşim, işin aslı kendime ait olan bir ışığım yok. Ben ışığımı Güneş’ten alır ve yeryüzüne yansıtırım. Dahası…”
Ay cümlesini tamamlayamamış. Kara bir bulut gelip üzerine çöküvermiş.
Gece tekrardan karanlığa gömülmüş. Kara balık yalnız başınaymış. Bir kayanın altına doğru kıvrılıp uykuya çekilmiş.
Sabahın erken saatinde uyandığında etrafında gezinen birkaç minik balık varmış. Balıklar, Kara Balığa dönüp, “Günaydın!” demişler.
Kara balık onları anımsamış. “Günaydın!” diye karşılık vermiş, “Takip ettiniz beni değil mi?”
“Evet,” diye cevaplamış içlerinden biri, “ama bizler hâlâ…”
“pelikanlardan korkuyoruz,” diye araya girmiş bir diğeri.
“Çok endişeli görünüyorsunuz,” demiş Kara Balık. “Bırakın şimdi korkmayı da yolumuza bakalım biz.”
Tam o sırada etraflarındaki su birden yükselmiş ve üzerlerine büyük bir perde inmiş. Her yer kapkaranlıkmış. Kaçacakları bir delik yokmuş. Sonunda pelikanın torbasına hapsoluvermişler.
“Arkadaşlar,” demiş küçük kara balık, “pelikanın torbasının içindeyiz şu an ama ben buradan çıkmanın bir yolunu biliyorum.”
Minik balıklar hep bir ağızdan ağlamaya başlamışlar. İçlerinden biri, “Buradan çıkamayacağız! Olanların hepsinden sen sorumlusun!”
“Şimdi hepimizi midesine indirecek.” demiş bir başkası.
Birden ürkütücü bir kahkahayla irkilmişler. Pelikanın sesiymiş bu. “Ne de minik balıklarsınız böyle! Ha ha! Nasıl kıyacağım ben size şimdi. Canım hiç de yemek istemiyor sizleri! Ha ha!” diye gülmesine devam etmiş.
Minik balıklar, “Pelikan efendi! Ağzınızı açın da dışarı çıkalım, n’olur!” diye yalvarmaya başlamışlar.
Pelikan, “Sizleri şimdi yutmak istemiyorum.” demiş. “Midemde zaten yeterince balık var, bakın isterseniz.”
Pelikanın torbasının dip tarafında irili ufaklı birkaç balık varmış.
“Pelikan efendi, n’olur!” diye ağlamış minik balıklar, “Masumuz biz. Aklımızı bu küçük Kara Balık çeldi.”
“Korkaklar!” demiş Kara Balık, “Bu sahtekâr kuşun size acıyacağını mı sanıyorsunuz?”
“Bekle de gör. Pelikan efendi bizleri bağışlayacak ve seni de midesine indirecek!” demiş minik balıklar.
“Elbette sizleri bağışlayacağım,” demiş Pelikan, “ama bir şartla.”
“Şartınız nedir efendim?” diye yalvarmış minik balıklar.
“Şu küçük kara balığı öldürün ve sonra da özgürlüğünüze kavuşun.”
Kara Balık kenara doğru çekilip, “Sakın ona inanmayın! Bu kuş bizi birbirimize düşürmek istiyor. Bir planım var benim…” demiş.
Gelin görün ki minik balıklar kara balığı dinlememişler. Hayatta kalmak istedikleri için kara balığın üzerine doğru çullanmışlar.
“Özgürlüğümüzü elde etmek için,” demiş minik balıklar, “seni öldürmeliyiz!”
“Beni öldürseniz bile buradan çıkamazsınız,” demiş kara balık. “Yalanlarına kanmayın onun.”
“Kendi canını kurtarmak için yapıyorsun bunları,” demiş minik balıklar.
“Dinleyin,” demiş kara balık, “açıklıyorum. Ölmüş gibi davranacağım. Bakalım o zaman Pelikan sizleri serbest bırakacak mı. Eğer bu plan aklınıza yatmadıysa hepinizi bu hançerle öldürüp torbayı da yırttıktan sonra buradan kaça…”
“Yeterrr!” diye araya girmiş balıklardan biri. “Bu konuşmaya daha fazla dayanamayacağım.”
Kara balık hançerini eline almış. Minik balıklar çaresiz kabul etmişler. Kara Balık ölü taklidi yaparken balıklar da pelikana gidip, “Pelikan efendi, kara balığı öldürdük.” demişler.
Pelikan, “Aferin, iyi iş çıkardınız!” diye gülmüş. “Şimdi ödül olarak hepinizi… canlı canlı mideme indireceğim!”
Minik balıkların yapacakları bir şey yokmuş. Pelikanın boğazından geçerek gözden kaybolmuşlar. Tam o sırada Kara Balık da eline hançerini almış ve pelikanın torbasını bir vuruşta delerek oradan kaçıp kurtulmuş.
Güneş yüzünü gösterip tam tepeye ulaşıncaya kadar koşmuş, koşmuş. Nehir düz bir ova üzerinde akıyormuş. Sağdan soldan diğer başka nehirler bu nehre bağlanıyormuş.
Kara balık bir de bakmış ki suyun dibi görünmez olmuş. O kadar çok su varmış ki etrafında, içinde kayboluvermiş! Suyun ucu bucağı görünmüyormuş. Tam o anda büyük, uzun bit yaratık gözüne ilişmiş. Ağzının ucunda bir kılıç varmış. “Kılıçbalığı!” diye irkilmiş kara balık, “Şimdi parçalara ayırır bu beni!”
Elini çabuk tutup suyun yüzeyine doğru yüzmeye başlamış. Bir süre geçtikten sonra tekrardan suyun altına inmiş ve sayıları binleri aşan değişik pek çok balıkla karşılaşmış.
“Arkadaşlar,” demiş Kara Balık içlerinden birisine, “Ben buralardan değilim. Uzaklardan geliyorum. Nerede olduğumu söyler misiniz?”
Balıklardan biri, “Denize hoş geldin balık kardeş,” demiş.
“Bütün nehirler ve dereler buraya dökülür,” demiş bir diğeri.
“Grubumuza katılabilirsin istersen.”
Küçük balık bu duruma çok sevinmiş, “İlk önce etrafı bir gezeyim sonra gelir katılırım size,” demiş.
İçlerinde biri, “Olur da suyun yüzeyine doğru yüzersen balıkçıllara dikkat et. Her gün en az dört beş balık yakalarlar.” demiş.
Kara Balık deniz balıklarını arkasında bırakarak yüzmeye başlamış. Kısa bir süre sonra suyun yüzeyine varmış. Yakıcı güneş ışıl ışıl parlıyormuş. Sakin ve mutlu bir şekilde suyun yüzeyine doğru yüzüyor, yüzerken de şunları düşünüyormuş: “Ölümle her an burun buruna gelebilirim. Ama kendimi ölümün kucağına bırakmak da doğru olmaz.
Elbette günün birinde ölümle yüzleşeceğim. Ama yine de…”
Tam o sırada bir balıkçıl suyun yüzeyine doğru alçalıp balığı yakalamış. Kara balık tepinip çırpınmış ama bir türlü kurtulamamış. Balıkçıl balığı sıkıca tutarak uzaklara kaçırmış.
Küçük Kara Balık, “Umarım balıkçıl beni hemen yutar,” diye düşünmüş, “böylece midesindeki suda birkaç dakikalığına da olsa yaşama şansım olabilir.”
Kara Balık, “Niçin beni midene indirmiyorsun ki? Öldükten sonra vücudum zehirle dolacak.” diye seslenmiş.
Balıkçıl bir cevap vermemiş. “Aklınca beni konuşturarak kaçmaya çalışacak!” diye düşünmüş.
Kara Balık, “Karaya geldiğimizde her şey bitmiş olacak,” diye geçirmiş içinden.
“Anladım, sen beni yavruna götürüyorsun,” demiş Kara Balık, “ama kıyıya varmadan çoktan ölmüş olacağım ve vücudum da zehirle dolacak. Hiç mi yavruna acımıyorsun?”
Balıkçıl, “Seni kendim için yiyip yavruma da başka balıklar avlayabilirim,” diye düşünmüş.
Kara Balığın vücudu hareketsizleşmeye başlamış. Balıkçıl, “Şimdi bu ölmek mi demek oluyor?” diye düşünmüş.
Kara Balığa, “O zaman yiyemem ki ben seni!” demiş. “Hey ufaklık! Eğer hâlâ ölmediysen seni yiyebilir miyim?”
Cümlesini tam bitirecekken Kara Balık balıkçılın açık gagasından zıplayarak kendini dışarı atmış. Ama suya düşer düşmez balıkçıl onu tekrar yakalamış ve ardından hemen midesine indirmiş.
Şimdi her taraf karanlık ve ıslak ıslakmış. Dışarıya açılan hiçbir kapı yokmuş. O sırada kara balık bir ağlama sesi işitmiş. Bir de bakmış ki köşede bir yerde minik bir balık duruyor. Kara balık ona doğru yaklaşıp, “Neyin var minik balık? Niçin ağlıyorsun bakıyım?” demiş.
“Sen de kimsin böyle?” diye bağırmış minik balık, “Görmüyor musun, ö… lü… yo… rum… ben. Ah… Ah… Anne… Ah! Ah!”
“Artık yeter!” demiş kara balık, “Balıkçılı öldüreceğim, ama öncesinde seni dışarı yollamam gerek.”
“Sen de ölüyorsun ama,” diye karşılık vermiş minik balık, “balıkçılı nasıl öldüreceksin ki?”
Küçük kara balık ona hançerini göstermiş. “Şimdi gidip bununla midesini yırtacağım. Dinle beni, ben sağa sola hareket ederek balıkçılı gıdıklayacağım. Ağzını açar ve gülmeye başlar başlamaz da hemen dışarı zıplayacaksın, anlaştık mı?”
“Peki, ama sen ne yapacaksın?” diye sormuş minik balık.
“Beni merak etme. Önce balıkçılı öldüreceğim sonra da dışarı çıkacağım.”
Kara balık balıkçılı gıdıklamaya başlamış. Balıkçıl ağzını açıp da gülmeye başlayınca minik balık zıplayarak kendini suya atmış. Biraz beklemiş, lakin kara balıktan hiçbir ses gelmiyormuş. Balıkçıl aniden eğilip bükülmeye ve çığlık atmaya başlamış. Ardından kanatlarını çırpmış ve suya doğru düşmüş. Suya çarptıktan sonra kanatlarını bir kez daha çırpmış ama sonra tümden hareketsiz kalmış.
Kara balık mı, ondan da bir daha haber alınamamış…
İhtiyar balık masalını bitirdikten sonra, “Haydi bakalım çocuklar artık yatma zamanı. Şimdi doğru yataklara.” dedi.
“Büyük anne! Küçük kara balığa ne olduğunu anlatmadın.”
İhtiyar balık, “Bunu yarın akşama bırakalım istersen,” dedi, “Haydi bakalım, doğruca yataklara. İyi geceler.”
11.999 yavru balık büyük annelerine iyi geceler dileyip uyumaya gitti, büyük anneleri de tabi. Ama küçük kırmızı balığı bir türlü uyku tutmadı. Bütün gece boyunca hep denizi düşünüp durdu.
Çevrilen Kitap: “The Little Black Fish” by Samad Behrangi
Mart 2010, İstanbul / Gelengi Yayınları
”Dilimin sınırları dünyamın sınırları anlamına gelir” (Wittgenstein)
Gencer bu hikayenin ana fikri nedir?
Bu kitabi 1979 yilinda Turkce baskisindan okumustum , kayiplara mi karisti sonradan?
Sevgili Tuzla’ya bu hikâye üzerine daha önce yazdığım kısa bir yazı ile cevap vermeye çalışayım:
Samed Behrengi’nin bu hikâyesinde öne çıkan üç şey var. Birincisi, her türlü engel, karşı çıkış ve baskıya rağmen insanın içindeki merak duygusunun hiçbir zaman sönmemesi ile içinde yaşanılan dünyanın sınırlarının ötesine çıkılarak, kişinin kendini “bilinmezlikler” dünyasına bırakması… Masalda bu, Küçük Kara Balık’ta sembolleştirilmiş.
Bir diğer şeyse, egemenle yapılan iş birliğinin ölümcül sonuçlar doğurması gerçeği… Masalda metaforlarla anlatılan bu durumun bugün, gözlerimizi çevirdiğimiz Arap Dünyası –özellikle de Libya ve Suriye- için hâlâ güncelliğini koruduğunu söylemek çok da yanlış olmasa gerek…
Bir üçüncü şey de, kişinin başkaları için bir tehdit olan şey uğruna (masalda bu, balıkları midesine indiren “balıkçıl” ile sembolleştirilmiş) kendi canını feda etmesi…
Bu dünyada başka türlü yaşamak mümkün mü, onu bilmek istiyorum.
Küçük Kara Balık, kökleşmiş değer yargılarına karşı bireysel başkaldırının, cesaretin, kendine güvenin bir simgesidir.
Kişinin kendini özgür kılmada praksisin önemine de vurgu yapıyor Küçük Kara Balık…
Not: Behrengi bu eserinde temelde İran’daki Şah’lık rejiminin bir eleştirisini yapmıştır aslında.
Adam, hac ve umre ile ilgili olarak bilgim görgüm artsın diye sizden bir kitap almış; ”HACIYATMAZI DEVİRMEK”. Okudukça komünistleşti, sendika istiyor, sosyal haklardan, sömürüden bahsediyor…
Neyse, bence son tümcedeki balık kırmızı değil de ”kızıl” olsaymış daha havalı olurmuş.
”Dilimin sınırları dünyamın sınırları anlamına gelir” (Wittgenstein)
Kambur Kerim’in bu ajitatif üslubu Sonsuz Us’a hiç yakışmıyor. Evet kendisi güzel bir aktarma yapmış, biz de kendisine aynı söz ile cevap verelim: ”Dilimin sınırları dünyamın sınırları anlamına gelir.”
Belli ki Kambur Kerim’in “dünyası” bu ajitatif sözlerle “sınırlı” ki dünyası da öyle…
Şimdi Kambur Kerim bu yazdığım yoruma bakıp, “Sataşmaya bak!..” deyip ortalığa bir kamyon dolusu “yave” dökecek; gel de uğraş bakalım bu “çevre kirliliğiyle” şimdi…
Kambur Kerim’in çevre kirliliği olarak nitelendirilmesine itiraz ediyorum. Bir toplumbilimcinin böyle bir kelime kullanması alışılagelmiş bir olay mıdır Gencer?
Seç bir konu; spor, sanat, politika vb doğaçlama olarak sözcüklerimizi döktürelim sonsuza, bakalım kim kimin yanında yave kalıyor, haydi sana meydan okuyorum.
Sözümona Marksizm’den bahsediyorsun en ufak bir eleştiriye bile tahammül edemeyecek kadar zayıf bir karakterin var. Diyalektiği de yalnızca ezberlemişsin, yüreğinde hissedemiyorsun, ciddiyetin yanında mizah da olabileceği bir türlü o steril beynine yarleşememiş. (sterile means kısır)
Senden en az 20 yaş büyüğüm, bilek güreşinde de, satrançta da seni zımbalarım.
Çevreselcim benim, yüreğin yetiyorsa çık karşıma, yoksa haydi yallah sana.
”Dilimin sınırları dünyamın sınırları anlamına gelir” (Wittgenstein)
Öykü de çevririm, hatta hem yazar hem çeviririm.
İşte geliyor; Sonsuzun usta yazarının, dokunaklı kaleminden çıkan, muhteşem bir kurguyla örülmüş, büyüleyici bir öykü.
Sarışın Genç Er Balık
Yazan: Kerimov, Çeviren: Fenasi Kerim
Bir zamanlar egosu şişkin mi şişkin, sarışın, bıyıklı bir balık yaşarmış kendi sınırlı dünyasında. Etrafındaki tüm sözümona dost bildiği arkadaşları, çevresi hiç onu eleştirmezmiş, o da Marksist olduğunu zannedermiş ama bir türlü eleştiriye katlanmayı öğrenememiş. Öyle ki yazdığı üç kişinin ünvanından ikisi yanlış bile olsa bunu yüzüne vuran insana yaveliyor diye shit atarmış.
Zeplin gibi şişmiş egosu ile kendini koskocaman dev bir balık gibi hissediyormuş ama karşısına birdenbire kambur bir balina çıkmış ve ona gerçek boyutlarını göstermiş. Üstelik sevimli bir kambur balinaymış, eleştirilerini kırmadan, incitmeden espri yollu yapıyormuş ama dedim ya şu şişkin ego başa beladır, gerçeklerin önündeki demir perdedir, zordur kaldırılması başkaları tarafından, ancak ve ancak kişi kendi yıkabilir bu ego duvarını.
(Sıkıldım, arkası gelmese de olur bu öykünün, gelse de.)
”Dilimin sınırları dünyamın sınırları anlamına gelir” (Wittgenstein)
Kambur de pek mütevaizmiş, gereksiz sataşma.
Çevrilen Kitap: “The Little Black Fish” by Samad Behrangi
Mart 2010, İstanbul / Gelengi Yayınları
Acaba 1979 cevirisinin basina ne geldi , bilginiz var mi?
Ablam hediye etmisti bana ,bu ve baska hikayeleri vardi Behrenginin ,maalesef kitabevini hatirlamiyorum .
Kitap sanirim 12 eylulde saklanan bircok kitap ile beraber saklandi , saklanan yerde bulundular , cok degerli bir inanilmaz bir kutupane idi , oraya bir de silah saklanmis ,
kitaplarin sahibi 12 Eylul usulu agirlandi. Benim kitaplara adimi yazma aliskanligim yoktur , boylece bana ulasilmadi.
Acaba 12 eylul kitap katliami ile kitabevi ile birlikte mi silindi gitti , 12 eylul tahribatinin boyutlarini belki biraz daha anlamave anlatma adina bu soruyu desleliyorum , herhangi baska bir amacim yoktur.
Bazen eski tevellutlu kisilerin kaynak veremeyisi hafizalarinda olan kaybolmus el yazmalarina dayanir . Her sey seffaf olarak googla ve Vikipedi ye gecmedi maalesef .
Bu ne ya ergen çocuklar gibi fenasi laf sokmaları falan. Zeka yaşınız kaç?
)kapa parantez