Sosyolojik Tartışmalar / Seminer: Hapishaneler

Sosyoloji seminerlerinin 6’ncısı 27 Nisan’da Mimarlar Odası’nın Karaköy’deki binasının konferans salonunda düzenlenecek.
Seminerin konusu Hapishaneler olacak.

Seminer programı aşağıdadır:

SOMDER Sosyoloji Seminerleri
Sosyolojik Tartışmalar / Hapishane Semineri

27 Nisan 2013

Açılış Konuşması (11:00-11:15)

Mustafa Eren (SOMDER – MSGSÜ, Sosyoloji)

Türkiye’de Hapishaneler ve Akademi

1. Oturum (11:15-13:15)

Moderatör: Doç. Dr. Sibel Yardımcı (MSGSÜ, Sosyoloji)

C. Metin Şenyurt (MSGSÜ, Sosyoloji, Yüksek Lisans)
“Kent Mekanında İktidarın Yeniden Üretimi – İki ‘Güvenlik’ Mekanı: Kapalı Yerleşimler ve F Tipi Hapishaneler”

Başak Gemici (Koç Üniversitesi, Karşılaştırmalı Tarih ve Toplum, Yüksek Lisans)
Hapishanelerde Mekansal Dönüşüm ve Direniş Kültürü

Sara Caunes (Paris 8 St Denis, Siyaset Bilimi – MSGSÜ, Sosyoloji)
2000 Yılında F Tipi Hapishanelere Karşı Yapılan Açlık Grevleri Döneminde Cezaevi Mimarisi ve Mekan Hakkında Yapılan

Tartışmalar ve Avrupa Referansı

Tartışmacı: Yrd. Doç. Dr. Gültekin Yıldız (İstanbul Üniversitesi, Yakınçağ Tarihi Anabilim Dalı)

Ara: 13:15-14:00

2. Oturum (14:00-16:00)

Moderatör: Dr. İdil Elveriş (İst. Bilgi Üni. İnsan Hakları Merkezi – Hukuk Fakültesi)

Yonca Güneş Yücel (MSGSÜ, Sosyoloji, Doktora)
Bir Mesleğin Hikayesi: Gardiyanlığın Dönüşümü, ‘İtibar’ Arayışı

Hande Gülen (MSGSÜ, Sosyoloji, Yüksek Lisans)
Biyopolitika ve Açlık Grevi İlişkiselliğinde Direngenliğin Mekanı Olarak Beden

Yiğitcan Yirmibeş (TÖDİ) (Marmara Üniversitesi, İnsan Kaynakları, Yüksek Lisans)
Hapishaneden İzlenimler

Tartışmacı: Ar. Gör. Seçil Doğuç (Galatasaray Üniversitesi, Sosyoloji)

Ara 16:00-16:30

3. Oturum: Atölye (16:30-17:30)

Yer: Mimarlar Odası Konferans Salonu
Kemankeş Cad. No: 31 Karaköy/İstanbul

İrtibat: 0542 336 75 67
[email protected]
http://sosyolojiktartismalar.wordpress.com/
http://www.sosyolojimezunlari.org

Milliyetçi hindi eti, bölücü Noel ağacı

Milliyetçi hindi eti, bölücü Noel ağacı

GENCER ÇAKIR* – [email protected]

Hindi eti yemenin günah bir tarafı yok ama bunu ‘o gece’ yapmayın diyor emekli müftü. Dinleyelim: “Onların âdetini yapmayın! Ben bir gün önce yiyorum, bir gün sonra yiyorum”

Televizyonla aram yok denecek kadar az. Ama bu sabah, kahvaltı esnasında izlediğim bir VTR, televizyon izlememenin aslında ne kadar büyük bir eksiklik olduğu hissi uyandırdı bende. Zira şu “kamuoyu oluşturma” denilen şey, yazılı ve görsel medya ya da sosyal medyayla değil, çoğunluğun izlediği dizi, yarışma programları ve sabah programlarıyla sağlanıyor.

Müslümanların yılbaşısı

Seda Sayan’ın ‘Seda Sultan’ programına takılıyorum. Programın ilerleyen dakikalarında konu yılbaşı tartışmalarına geliyor. Sorular çok “yakıcı”: “Dinimizce yılbaşı kutlaması caiz midir?”, “Yılbaşında hindi yemek günah mıdır?”, “Yılbaşında dua etmek günah mıdır?”, “Müslümanlar yılbaşını nasıl kutlamalı?”…
Burada sorulan soruları küçümsemek ya da “tartışılan konuya da bakın” gibi bir tavır takınmak değil amacımız. Sorulara verilen cevaplarla konunun nasıl olup da antisemitizm, anti-Hıristiyanlık ve Batı düşmanlığı gibi bir noktaya geldiğine dikkat çekmek.
Programın sunucusu, karşısındaki emekli müftüye çam ağacının eve alınmasının ne gibi bir sakıncası olduğunu soruyor. Sorulan soruya oldukça yumuşak bir ses tonuyla giriş yapan “uzman” kişi, meselenin basit bir ağaç alma ya da dikme olmadığını anlattıktan sonra, konuya “derinlemesine” girip yer yer Kur’an-ı Kerim’e de referanslar vererek, özetle şunları söylüyor: “Kur’an’a göre Yahudi ve Nasrani’den dost olmaz. Onlar birbirlerinin dostudur.”
Buradan yola çıkarak konuyu güncel politik olaylarla ilişkilendirip şöyle devam ediyor: “Birleşmiş Milletler’de görüyoruz, Gazze olaylarında görüyoruz. İsrail ’i kim destekliyor? Suriye olaylarında dünya seyirci. Aynı şey Hıristiyan devletlerinde olsaydı barış güçleri gider ve yanan ateşi söndürürdü. Bizim dindaşlarımız Bosna’da kırılırken ses çıkarmadılar” vs. Çam ağacı meselesine geleceğiz ama önce kaldığımız yerden devam edelim.
Düşmanlarla dost da olunur, ama nasıl? Cevap çok basit. Aynı kişiden başka bir aktarma daha yapalım: “Şöyle dostluk yapacağız: Alışveriş yapacağız. Ticaret yapacağız. Onun (yani Yahudi ve Hıristiyan Batı’nın) bilgisini alacağız, ilmini alacağız. Geldi, ev kiraya vereceğiz…”
Demek kıstaslar bunlar! Kur’an’a başka bir atıf daha: “Sizden olmayanları dost, sırdaş kabul etmeyin!” Yapılan yorumu dinleyelim şimdi de: “Yani onların hiçbir âdetini (Noel ağacı kastediliyor) kendi âdetiniz yerine özenti yapmayın. Onları uyarlamayın.”
Ardından programın sunucusuna dönerek uyaran bir ses tonuyla, “Bu ağaçları evine dikme, koyma! Onların âdetini evinden uzaklaştır! Dostlarımızı düşmanlarımızı iyi bilelim. Müslümanların en büyük düşmanı Yahudilerdir, onlardan uzak dur!” öğüdü veriyor. Peşinden de Seda Sayan’a parmağını sallayarak, “Sen erkek gibi Müslüman bir kadınsın!” deniliyor. Erkek gibi?!

Gelelim hindi etine…

Çam ağacı ile ilgili meramını anlattıktan sonra sıra “hindi eti”ne geliyor. Hindi eti yemenin günah bir tarafı yok ama bunu “o gece” yapmayın diyor emekli müftü. Dinleyelim: “Onların âdetini yapmayın! Ben bir gün önce yiyorum, bir gün sonra yiyorum.” Tüm bu söylenenlerin gerekçesi de şuna bağlanıyor: “Ben Türk milletiyim. Beni zamanında arkadan vurmuş. Yıllarca benim ecdadıma kurşun sıkmış bir zihniyetin o gece ne hindisini yerim ne ağacını dikerim!” Asıl korkunç olanı da insanların hemen ardından konuşanı onaylarcasına “bravo hocam” çekmeleri ve alkışlamaları!
Emekli müftü içini döktükten sonra konuşma sırası “mütedeyyin” kadına geçiyor. O da mealen şunları söylüyor: Evde ağaç olabilir ama o ağacı sadece yılbaşı için alıyorsan bu bir sorun! Hıristiyan ve Yahudilerle her ne kadar ticaret yapsak da şunu unutmayın, onlar bizim üzülmemize seviniyor, zor anlarımızda mutlu oluyor. Tam o an Suriye’deki durumdan örnek verecekken sunucu araya giriyor ve bizim burada soracağımız soruyu soruyor: “Ben size hindiyi, ağacı soruyorum, sizler konuyu nerelere getiriyorsunuz!” Ağaç ve hindiden “medeniyetler çatışması”na… Kadın devam ediyor: “Bizim gösterdiğimiz hoşgörüyü onlar gösteriyor mu ama?” Seda Sayan araya girip “Ama siz de neredeyse Haçlı Seferi çıkaralım diyeceksiniz, olmaz ki…” diyor. Kadın da cevaben, “Keşke çıksa, keşke çıksa…” diye üsteliyor! Şaşırtıcı olan bir başka şey de Seda Sayan’ın yaptığı bu müdahalenin de alkış alması! Kafalar gerçekten de çok karışık.

Düşman kim?

Simgelerden ne olur, demeyin. Bazen bu, bir “Haçlı Seferi” başlatabilen bir kıvılcım olabilir ve günün birinde kendimizi “medeniyetler çatışması”nın orta yerinde bulabiliriz! En basit bir konuda bile böylesine gırtlak gırtlağa gelebiliyor olmamız, içinde bulunduğumuz vahamet hakkında sanırım fazlasıyla bilgi veriyor.
Ama bize her geçen gün demokraside “ileri” bir boyuta sıçradığımız, muhafazakârlaşsak da aslında hoşgörünün aramızda gittikçe arttığı vs. söylenmiyor mu? Hatta bunlar araştırmalarla, anketlerle ortaya konulmuyor mu? “Öz” ile “görünüş” arasında bir fark yok mu sahiden de? O zaman baktığımız gerçeklik bize neden tersini söylüyor? Bu arada “gerçek” düşmanımız kim ya da kimler?
Suriye’deki savaşta dahli olanlar arasında AKP hükümeti, Katar ve Suudi Arabistan yok mu? Filistin sorunu konusunda kimler şapkasını önüne alıp düşünüyor? Peki ya Kürt meselesi? Roboski’de hâlâ kanamakta olan yara? Van depremine neden bu ülkenin “Batı”sındakiler sevindi, seviniyor? Peki ya Dersim’in kayıp kızları? Peki ya Hrant’a ya da gözaltında Engin Çeber’e yapılanlar, ya Pınar Selek? Neredeyse her gün iş cinayetlerine kurban giden işçiler? Faili ayan beyan ortada cinayetler?
Kısaca dostumuz kim düşmanımız kim, bilmek istiyoruz!

  • Sosyolog

Not: Bu yazı 23/12/2012 tarihli Radikal İki‘de yayınlanmıştır. Bkz. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1113373&CategoryID=42

Okumuş bir işçi soruyor…

Okumuş bir işçi soruyor…

Taner Timur’la olan ilk tanışmam, Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi (1) kitabıyla olmuştu. Kitabı okumuş ve çok beğenmiştim. Bu beğeni sadece dilin akıcılığı ve konunun Marksist bir çerçeveden anlatılması değil, aynı zamanda sosyal bilimlerde “disiplinlerarasılık”ın nasıl olması gerektiği konusunda yazarın kavrayışıyla da ilgiliydi. Eser bu anlamda bende ufuk açıcı bir etkide bulundu diyebilirim. Kitabı bitirir bitirmez kitapla –ve tabii yazarla ilgili- şöyle bir değerlendirmede bulunmuştum:

“Taner Timur bu eserinde; toplum bilimleri, tarih ve felsefenin bir bireşimini yapıyor; Marx’ın El-Yazmaları’ndaki değişiyle “doğa bilimlerinin insan bilimlerini, insan bilimlerinin de doğa bilimlerini içereceği ve ileride ‘tek bir bilim’in olacağı” ön görüsünü örneklendirircesine ‘tek’ bir bilimin nasıl yapılacağının eşsiz bir örneğini veriyor. Eseri okuyan kişi Taner Timur’un hem bir tarihçi hem bir sosyolog hem de felsefeci olduğunu; bu alanların hepsinin ahenkli bir bireşimini yaptığını hissedecek.
Kısaca günümüzün parçalı, bütünü görmeyen ya da ona burun kıvıran ve yer yer de aşağılayan; ‘parça’yı ‘bütün’lük içinde görme ve anlamaya ilgisizliğin oldukça revaçta olduğu Akademia’nın ‘tekilci’ bilimi yerine ‘tekçi’ bilimin kokusunu almak isteyen okurlara bu kitap şiddetle tavsiye edilir.”
(17.03.2012)

Evet, eserin bende yarattığı hissiyat böyleydi. Ama diğer taraftan eksik bulduğum taraflar da yok değildi. Felsefenin doğuşundan bugüne uzanan düşünce tarihini, felsefenin içinde yapıldığı maddi koşullarla birlikte ele alan yazar, 20. yüzyılın –ki bana göre insanlık tarihinde en köklü altüst oluşların yaşandığı belki de tek yüzyıl- o çalkantılı atmosferinden nedense bizleri uzak tutar gibi görünür. Eserde Rus Devrimi, III. Enternasyonal’in kuruluş koşulları, Alman Devrimi ve yenilgisi; SSCB’nin bürokratikleşmesi, faşizmin yükselişi; İtalya, Almanya ve İspanya’da –hatta buna Yunanistan’ı da ekleyebiliriz- yükselen sınıf hareketleri; III. Enternasyonal’in bu devrimci kabarış karşında takındığı caniyane tutum ve dahası tüm bu sınıf hareketlerinin –özellikle de Avrupa da- yenilgiye uğramasıyla ilgili neredeyse hiçbir açıklama yok gibidir! Eserin belki de en önemli eksikliklerinden biri buydu bana göre. Ama başlı başına bu yığınla konuya değinilip geçilmemesi bile yazardaki maddeci kavrayış konusunda okuyucuda ister istemez ciddi şüpheler uyandırıyor. Yani bu altüst oluşlar ile felsefe, toplum bilimleri ve tarihin hiç alakası yoktu da bundan dolayı mı değinilmedi bütün bu olup bitenlere? Eğer öyleyse yazarla taban tabana zıt düşünmekteyim.

Eserle ilgili bu eleştiriyi yapmam beni yazarın diğer eserlerini okumaktan alıkoymadı elbette. İlk başta yaptığım olumlu eleştiriden devam ederek, Taner Timur’un diğer eserlerini okumamanın büyük bir eksiklik olduğu hissiyle yazarın diğer kitaplarını da aldım. İlk önce, Marksizm, İnsan ve Toplum’u (2) okudum. Burada yazarın felsefeyle bu derece “sıkı fıkı” oluşu ve ele aldığı filozofları maddeci bir bakışla eleştirmesi beni büyüleyen ikinci şey olmuştu! Yazarın Althusser ile ilgili eleştirel yaklaşımı çok hoşuma gitmiş ve eser Marksizm’deki insan ve toplum sorunsalı konusunda bende, giriş niteliğinde de olsa, eleştirel bir bakışın oluşmasına yol açtı. Ayrıca bu kitaptan sonra Timur’un başarılı bir Marx yorumcusu olduğunu da düşünmeye başladım.
Eseri okuduktan kısa bir süre sonra yine yazarın son çıkan Marx-Engels ve Osmanlı Toplumu (3) başlıklı kitabını alıp büyük bir heyecanla okumaya koyuldum. Tarihle olan ilgisizliğimden olsa gerek, eser, diğerlerine göre bana sıkıcı gelse de beğendiğim ve eleştirdiğim taraflar burada da ortaya çıkmıştı. Örneğin Kemalist devrim, eşitsiz ve bileşik gelişme yasası çerçevesinde yeterince açıklığa kavuşturulmamış; uluslararası sınıf mücadelesi perspektifinde devrimin eksik ve yarım kalan tarafları işçi sınıfı bağlamında değil de devrimi yapan kadrolar ve emperyalizm ilişkiselliği içinde açıklanmış; Atatürk yer yer “olağanüstü kişiliğe sahip” olmakla adlandırılmış; ulusalcı “anti-emperyalist” duruşa olumluluk atfedilmiş ve Kemalist devlet aygıtının işçi sınıfı hareketini engelleyici/boğucu sınıf tavrı nedense eleştiri oklarının hedefinden kaçırılmıştı!

Taner Timur’un şu sıralar okumakta olduğum son eseri ise Felsefi İzlenimler (4). Bu kitabı almamdaki temel amaç, Fransız felsefesinde (French Theory) öne çıkmış dünyaca ünlü filozoflar (Sartre, Althusser, Foucault ve Derrida) hakkında giriş niteliğinde bir fikir edinmekti. Kitabın ilerleyen sayfalarında yazarın, Althusser’i Fransız Komünist Partisi’ne yaklaştıran nedenleri anlatırken dünya siyasi konjonktürüyle ilgili yaptığı analiz beni tek kelimeye şoke etti! Metindeki bu yerden uzun bir aktarma yapmama müsaade edilsin:

“1930’larda Batı Avrupa burjuvazisi, yükselen Nazizme SSCB’ye olduğundan daha sıcak bakmış [!], Sovyetlerin ısrarlı ortak cephe çağrılarına kulak asmamıştı [!]. İspanya’da ilk büyük işçi hareketi, Sovyetlerin büyük askerî yardımlarına rağmen [!] Batı’nın duyarsızlığı yüzünden ezilmiş [!]; Fransız burjuvazisinin sloganı da, 1930’larda, “Hitler, ‘Halk Cephesi’nden iyidir!” olmuştu. (…) Yaklaşan savaşı zaten ‘emperyalistler arası bir savaş’ olarak değerlendiren Sovyet yönetimi de, çaresiz bir biçimde [!], Hitler’le taktik bir anlaşma yapmakta sakınca görmemişti.” (5)

Alıntı bu kadar… Fark ettiyseniz yukarıda köşeli parantez içinde yer alan ünlem işaretleriyle vurgulamaya çalıştığım sorunlu alanlar var. Ben tarihçi değilim elbette. Tüm siyasi duruşunu Troçki’nin eserlerini okuyarak inşa etmeye çalışan meraklı bir okur olarak sevgili Timur’un burada çizdiği resmin baştan ayağa, hem eksiklik hem de maddeci kavrayışa sahip olmamakla malûl olduğunu rahatlıkla görebiliyorum. Tek başına Hermann Weber’in derlediği III. Enternasyonal Belgeler 1919–1943 (6) adlı çalışma bile buradaki analizi baştan aşağı olumsuzlamaya yeter! Faşizm, büyük depresyon, sınıf hareketleri ve III. Enternasyonal’in izlediği siyaset arasındaki ilişkileri sendika.org’da yayınlanan, Faşizmi bugün konuşmak (7) başlıklı makalemde anlattığım (anlatmaya çalıştığım) için burada tekrardan girmek istemiyorum. Komintern’in (yani III. Enternasyonal’in) “Birleşik (Ortak) Cephe” siyaseti yeterince deşilmeden, İspanya’da Stalinci Uluslararası Tugaylar’ın karşı devrime hizmet eden –ya da tersten söyleyelim: Halk Cephesi siyasetinin faşizme (Franko’ya) nasıl kapı araladığını ortaya çıkarmadan (8); Uluslararası Sol Muhalefet’in nasıl bir siyaset önerdiğini masaya yatırmadan; Hitler ve SSCB arasında imzalanan anlaşmanın geri planında nelerin yattığını sorgulamadan bir analiz yapmak maddeci tarihçilik anlayışıyla ne kadar bağdaşır, bence sorgulamayı hak ediyor.

Bu kısa “müdahale” (“intervention”) bu türden bir tartışmayı başlatabilirse ne mutlu…

Gencer Çakır, 12.12.2012
e-mail: [email protected]

Notlar:

  • Makalenin başlığı, B. Brecht’in aynı adı taşıyan şiirinden alınmıştır.
    (1) Yordam Kitap, 1. basım, Kasım 2011, İstanbul.
    (2) Yordam Kitap, 2. basım, Nisan 2011, İstanbul.
    (3) Yordam Kitap, 1. basım, Ekim 2012, İstanbul.
    (4) İmge Kitabevi Yayınları, 1. baskı, Ekim 2005, İstanbul.
    (5) A.g.e., s. 125.
    (6) Belge Yayınları, 1. baskı, 1979, İstanbul.
    (7) http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=46758, 30 Temmuz 2012.
    (8) Konuyla ilgili şu kaynaklara göz atılabilir: İspanya, Çin, Küba, 1917 Ekim Devrimleri Üzerine, Göçebe Yayınları, Der. Yaşar Selçuk, Çev. A. Elif, tarih yok, s. 41–85; Lev Troçki, İspanyol Devrimi (1931–1939), Yazın Yayıncılık, Ekim 2000, İstanbul. Ayrıca George Orwell’in İspanya iç savaşına dair anılarını anlattığı Katalonya’ya Selam (BGST Yayınları) adlı esere de bakılabilir. Hatta dileyenler Ken Loach’un yönetmenliğini yaptığı Toprak ve Özgürlük (1995) filmini de izleyebilirler.

Dört Bir Taraf neyin tarafı?

Dört Bir Taraf neyin tarafı?

[Aşağıdaki makale Radikal/Yeni Söz‘de 06/11/2012 tarihinde yayınlanmıştır.]

İki kampa bölünmüş bir tartışma içindeyiz uzun bir süredir. Bir taraf [e:demokrasi]yi tesis etmekle övünüyor, öbür taraf ise diktatörlüğe, hatta ve hatta faşizme gittiğimizi söyleyip duruyor, bıkmadan usanmadan. Bu “iç savaş” üzerine pek çok şey söylenebilir belki. Burada yapmak istediğim, bu makalenin başlığında adını andığım TV programında bu “iç savaş” halinin nasıl “cisimleştiğini” açıklamak, yer yer de eleştirmek olacak.
Sadece Dört Bir Taraf değil, benzeri diğer tartışma programlarında da biz izleyicilerin önüne haftanın neredeyse her günü sunulan birbirinden farklı iki çeşit yemek var. Tadına bak ve hangisi hoşuna giderse onu al dercesine, sanki bu ikisi dışında başka bir almaşık yol yokmuş gibi… Bir yasa mı çıkarılacak, hükümet bir düzenleme mi yapacak, hemen iktidar ve muhalefetten birkaç kişi -ya da bu kamplara yakın uzman, stratejist vs.- çıkarılıp “tezler” ve “[s:antitez]ler” ortaya dökülüyor. Bizler de izlemeye alışık olduğumuz türden bir dizi ya da film izler gibi tartışmaları takip ediyor, sonunda da kim haklı kim haksız diye aynı tartışmanın bir başka versiyonunu evlerimizde, işyerlerimizde yapıyoruz. Ama nedense kararlar ve tartışmalar hep bir başkaları tarafından yapılıyor, kanaat önderleri ya da akil kişiler tartışıyor ve biz çoğunluğa düşen ise pasif izleyiciler olarak kalmak. Hepsi bu! Neden böyle yapılır? Neden insanların kendi kaderini ilgilendiren konuları bir başkaları tartışır? Neden başkaları bizler adına karar verme ehliyetini ellerinde bulundurur? Bu programlardaki “tez” ve “antitezleri” elimizin tersiyle bir kenara itme hakkımız varsa -ki var- o zaman bir üçüncü yolun önü neden açılmaz?


Karşılıklı oturmuş kadın ve erkek toplam dört kişilik bir program Dört Bir Taraf. Bakar mısınız, biz burada üçüncü yol derken onlar bunu çoktan dörde çıkarmış bile! Aslına bakılırsa bu dört kişi, dört bir tarafı değil “iki taraf”ı temsil ediyor, bu bir! Yani bir tarafta “[s:demokrat]” mütedeyyin kesimin yazar ve yorumcuları, diğer taraftaysa “[s:vesayetçi]” kesimin yazar ve yorumcuları var. Aynı egemen sınıfın birbiriyle çatışan iki kesiminin “organik entelektüelleri”. Bir madalyonun iki yüzü gibi havaya fırlatılan ve hangi yüzü üste gelirse ona baktığımız, dik gelme ihtimalinin ise yok denecek kadar az olduğu -en azından şimdilik- bir siyasi atmosferde bu “yazı-tura” oyununa daha ne kadar katlanmamız isteniyor?
Dört kişiyi iki tarafa, iki tarafı da tek bir tarafa kolaylıkla indirgeyebildiğimiz bir tartışma programının adının Dört Bir Taraf olması ne demektir, birileri bize açıklasın lütfen. Ne sosyal demokratı gerçek muhalif ne de cumhuriyetçisi. Diğerleri malumunuz…
Meclisten geçen Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri Yasası’ndaki “yeni” düzenlemeler bile başlı başına demokrasi yolunda ileriye mi yoksa geriye mi gidildiğinin en çarpıcı göstergelerinden biri. Demokrasinin “asıl” çekirdeğini oluşturan çalışan sınıfların bu yasayla ne duruma getirildiği, bir başka deyişle demokrasiye bir yumruk daha indirildiği yeterince açık değil mi? Bu pazar Bahadır Altan’ın Radikal İki’de yayınlanan “Tabansız ayakkabılar” başlıklı makalesi bile tek başına durumu özetliyor (28.10.2012).
Toparlarsak, gerek “mütedeyyin” kesimden gerekse de “[e:laik]” kesimden çalışan kesimleri, bir bütün olarak, ahtapotun kolları misali sarıp sarmalayan bir taarruz karşısında kendi tarafımızı oluşturmanın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Bu tartışmalar “iki” kesimden emekçileri birleştirmek şöyle dursun aralarını açmaya, onları karşı karşıya getirmeye hizmet ediyor. Siz hiç fillerin çimlere basarken ayrıcalıklı davrandığını işittiniz mi?

Gencer ÇAKIR

Çeviri: Küçük Kara Balık


Küçük Kara Balık

Samed Behrengi

[İngilizceden Çeviren: Gencer Çakır]

…

Uzun bir kış gecesi ihtiyar bir balık 12.000 çocuk ve torununu etrafına toplamış onlara şu masalı anlatıyordu:

Bir varmış bir yokmuş, küçük bir derede annesi ile birlikte yaşayan bir kara balık varmış. Yuvaları siyah bir kayanın ardındaymış. Geceleri orada uyurlar, sabahtan akşama kadar anne ve yavrusu birbirleri peşi sıra yüzüp dururlarmış. Bu küçük balık anne balığın 10.000 yumurtasından hayatta kalan tek çocukmuş.
Son günlerde küçük balık pek düşünceliymiş. Çok az konuşuyor, annesinin arkasından yavaşça yüzüyor ve diğer balıklarla oyun bile oynamıyormuş. Sabahın erken bir saatinde küçük balık, “Anne seninle konuşmak istiyorum.” demiş.
Annesi, “Sabahın bu saatinde ne konuşmak istiyorsun bakıyım?” diye karşılık vermiş.
“Anne, buradan gitmek istiyorum ben. Gidip bu derenin nerede bittiğini görmek istiyorum. Başka bir şey düşünemiyorum nedense. Geceleri uyuyamaz oldum. Gidip bu derenin bittiği yeri bulacağım. Başka yerler görmek istiyorum ben.”
“Ama bebeğim, derenin bir başlangıcı ve sonu yok ki. Sadece akıyor, hiçbir yere de gittiği yok.” diye gülmüş annesi.
“Ama anne her şeyin bir sonu vardır, öyle değil mi? Gecelerin, günlerin, haftaların, ayların hatta yılların bile bir sonu yok mu?”
“Bırakalım şimdi bunları,” demiş annesi, “hadi yüzelim biraz.”
“Hayır Anne, yüzmekten bıktım artık. Gidip dünyayı görmek istiyorum. Yaşam sadece yaşlanana kadar küçük bir yerde dönüp durmak mıdır? Yoksa yaşamanın başka yolları da var mı?”
Annesi, “Benim canım yavrum, aklını mı kaçırdın sen? Dünya! Dünya! Bu başka dünya da nedir? Dünya burası işte!” diye karşılık vermiş.
“Dünyayı görmek istiyorum. Burada yüzmekten bıktım artık. Yaşlanana kadar bu sıkıcı yaşamı sürdürmek istemiyorum.” demiş küçük balık.
“Ooff! Neler saçmalıyorsun böyle.” demiş annesi.
“Saçmalamıyorum,” demiş küçük balık, “Düşünebilecek bir akla ve görebilecek gözlere sahibim. Gidip başka yerleri görmek istiyorum.”
Sesleri diğer balıkların dikkatini çekmiş. Küçük balığın sözleri herkesi kızdırmış.
Yaşlı bir balık, “Sana acıyacağımızı mı sandın?” demiş.
“Anlaşılan bunun canı biraz sopa istiyor,” demiş bir diğeri.
“Çekilin buradan,” demiş kara balığın annesi, “Dokunmayın benim yavruma!”
Başka bir balık, “Evladını doğru yetiştir sen de!” demiş.
Bir diğeri, “Hadi gelin de şuna unutamayacağı bir ders verelim!” demiş.
Hep beraber küçük kara balığı yakalamaya çalışmışlar ama arkadaşları etrafını sarmış ve alıp onu kaçırmışlar.
Kara balığın annesi, “Ay, yavrum beni terk ediyor! Ben ne yapacağım şimdi?” diye feryat etmiş.
“Benim için ağlama anne. Sen gerideki balıklar için ağla.”
Anne yalvarmış, “Gitme, n’olursun! Gitme!”
Küçük balık söyleyecek başka bir şey bulamamış. Arkadaşlarından bazıları çağlayana gelinceye kadar ona eşlik etmişler.
Küçük balık çağlayandan aşağıya yüzüp büyük bir su birikintisinin içine düşmüş. Suyun içinde zıplayıp duran binlerce yavru kurbağa varmış. Küçük kara balığı gördüklerinde hep beraber gülmüşler: “Aaa şuna bakın, ne de komikmiş! Ne tür bir şeysin sen böyle?”
Küçük balık onlara bakmış ve “Benimle böyle konuşmayın. Küçük Kara Balık’tır benim adım. Sizlerin adı ne peki, belki arkadaş olabiliriz.” demiş.
İçlerinden biri, “Biz birbirimize kurbağa deriz.” diye karşılık vermiş.
“Bizler dünyadaki en güzel yaratıklarız.” demiş bir diğeri.
Öbürü, “Biz senin gibi çirkin değiliz.” demiş.
Kara balık, “Tamam tamam. Cahilce konuştuğunuz için sizleri affedeceğim.” demiş.
“Ne yani bizlerin aptal olduğunu mu söylüyorsun?” demiş kurbağalar.
“Hayır, cahil olduğunuzu söylüyorum,” diye cevap vermiş küçük balık.
Kurbağalar çok sinirlenmişler buna. Ama küçük balığın haklı olduğunun da farkındalarmış. O yüzden ses tonlarını değiştirip, “Bizler sabahtan akşama kadar tüm dünyayı dolaşıyoruz. Ama anne babamız ve kendimizin dışında kimseyi görmüyoruz. Elbette çok küçük kurtlar da var ama…” demişler.
“Bu derenin dışına bile çıkmıyorsunuz. Nasıl olur da dünyayı dolaşmaktan bahsediyorsunuz?” demiş kara balık.
“Ne! Bu derenin dışında başka bir dünya mı var yani?” demiş kurbağalar.
“Elbette,” demiş balık, “Üstelik bu derenin dışında başka pek çok şey de olabilir.”
“Derenin dışında mı!” diye haykırmış kurbağalar.
“Neredeymiş peki bu yer? Ha ha! Ha ha! Çıldırmış olmalısın sen!”
Küçük Kara Balık da onlarla beraber gülmeye başlamış.
Kurbağaları bırakıp oradan uzaklaşmaya karar vermiş ama sonra kararından vazgeçip anneleriyle konuşmak istemiş.
“Anneniz nerede sizin?” diye sormuş balık. Anne kurbağa derenin kenarındaki bir kayanın üzerinde oturuyormuş. Suya zıplayıp balığa doğru yaklaşmış ve “İşte buradayım, ne istiyorsun bakıyım?” demiş.
“Merhaba, büyük anne,” demiş küçük balık.
Anne kurbağa, “Seni işe yaramaz yaratık, dalga geçmenin sırası mı şimdi. Dünya bu dereden ibarettir. Haydi, işine bak sen, çocuklarımın aklına kökü kötü şeyler sokma öyle!” diye karşılık vermiş.
“Yaşlısınız,” demiş küçük balık, “ama hâlâ cahil ve çaresiz bir yaratıksınız.”
Kurbağanın tepesi atmış. Küçük Kara Balığın üzerine doğru atlamış. Kara Balık hızla dönerek yıldırım hızıyla oradan uzaklaşıvermiş.
Dere gittikçe derinleşiyor ve genişliyormuş. Ortalarda bir yerde büyük bir kaya parçasına rastlamış. Karnının üzerine yatmış büyük bir kertenkele varmış kayanın üzerinde. Güneşin sıcaklığının tadını çıkarırken bir taraftan da büyük daire biçimindeki yengeci izliyormuş. Yengeç suyun sığlık yerinin dibindeymiş ve bir kurbağa ile karnını doyurmakla meşgulmüş.
Küçük Balık ansızın karşısına çıkan yengeci görünce irkilmiş. Uzaktan selam vermiş. Yengeç de yan yan bakarak, “Ne kibar bir balıkmışsın sen böyle! Yaklaş bakalım buraya ufaklık, hadi!” demiş.
“Dünyayı görmeye gidiyorum,” demiş küçük balık, “ve de beni yemenizi istemiyorum!”
“Küçük balık, niçin korktun ki böyle?” diye sormuş yengeç.
“Korkmadım ki.” diye cevap vermiş balık.
“O zaman,” demiş yengeç, “seni yakalayıp yemek istediğimi de nereden çıkarıyorsun?”
Balık, “Beni sakın kandırmaya çalışma!” diye cevap vermiş.
Yengeç, “Bu kurbağadan mı bahsediyorsun?” demiş. “Çocuklaşma! Kurbağalardan nefret ederim ben. Bu yüzden onları avlıyorum ya. Dünyadaki tek canlı olduklarını, çok şanslı olduklarını zannediyorlar. Ben onlara dünyanın gerçek efendisi kimmiş göstermek istiyorum! Onun için korkma benden sakın. Hadi gel bakayım şimdi yanıma.”
Yengeç küçük balığa doğru geri geri yürümüş. Yürüyüşü öylesine komikmiş ki balık kendini tutamamış ve gülmeye başlamış. “Zavallı şey! Yürümeyi bile bilmezken nasıl olur da dünyayı kimin yönettiğini söylersin?” demiş.
Kara balık yengeçten geri çekilmiş. Tam o sırada suya bir gölge düşmüş ve sert bir rüzgâr yengeci kuma doğru savurmuş. Yengeç yerinden kımıldayamaz bir hâldeymiş. Kertenkele gülmüş bu duruma.
Balık, “Kertenkele kardeş, ben Küçük Kara Balığım. Bu derenin bittiği yeri bulmaya çalışıyorum. Akıllı olduğunu düşünerekten sana bir şey sorabilir miyim?” demiş.
“İstediğini sorabilirsin.”
“Pelikanlardan, kılıçbalıklarından ve balıkçıllardan korkuyorum. Bunlar hakkında neler biliyorsun sen?”
Kertenkele, “Kılıçbalıkları ve balıkçıllar,” demiş “buralarda yaşamazlar. Ama yolun boyunca pelikanlarla karşılaşabilirsin. Dikkatli ol. İçlerinden biri seni yakalayıp gagasının içindeki torbaya hapsedebilir.”
“Ne torbası?”
“Pelikanların,” diye açıklamaya çalışmış kertenkele, “gırtlaklarının altında bir torba vardır. Kimi zaman balıklar farkında olmadan pelikanın gagasına girer ve oradan da dosdoğru mideye. Ama eğer pelikan aç değilse, balığı torbasında bekletir. Acıktığı zaman da onu afiyetle yer.”
“Peki, bir kere bu torbaya girdikten sonra dışarı çıkamaz mı balık?” diye sormuş balık.
Kertenkele, “Torbayı yırtıp açmanın dışında başka bir yolu yoktur bunun. Ben şimdi sana bir hançer vereceğim. Olur da bir pelikana yakalanırsan kendini bununla kurtarabilirsin.” diye cevap vermiş.
Ardından kertenkele deliğine doğru kıvrılmış ve keskin bir hançer ile geri dönmüş. Küçük balık hançeri almış, “Kertenkele kardeş, çok iyisin! Sağ ol.” demiş.
“Teşekküre gerek yok bebeğim. Ben de bu hançerlerden daha çok var. Yapacak bir işim olmadığında oturup kalın otlardan hançerler yapar sonra da bunları senin gibi akıllı balıklara armağan ederim.”
“Nasıl yani?” demiş balık, “Buradan başka balıklar da mı geçiyor?”
“Pek çoğu buradan geçer,” diye cevaplamış kertenkele. Ardından, “Şimdi gitsem iyi olur. Yavrularım uyandı galiba.” demiş.
Kertenkele kayanın içindeki deliğine kıvrılarak gözden kaybolmuş. Küçük balık da yoluna kaldığı yerden devam etmiş. Ama kafasını kurcalayan pek çok soru varmış: “Bu derenin denize aktığı doğru mu gerçekten? Ya pelikanlara yakalanırsam! Kılıçbalıklarının kendi türünden balıkları öldürüp yedikleri doğru mu? Balıkçıllar niçin bizim düşmanlarımız ki?..”
Küçük balık yüzmüş, yüzmüş. Yüzerken de düşünmüş. Yolculuğunun her bir yerinde yeni yeni şeyler öğrenmiş. Bir yerde aceleyle su içen bir geyik, bir yerde güneşin altında uyku çeken kaplumbağalar görmüş; başka bir yerdeyse vadiyi kırıp geçiren keklik seslerini duymuş. Dağların yeşil örtüsünün nefis kokusu havada süzülüyor ve suya karışıyormuş. Vadi gittikçe genişliyormuş. Suyun miktarı öyle artmış ki, bu, küçük balığın çok hoşuna gitmiş.
Derken bir grup balığa rastlamış. Minik balıklardan birkaçı Küçük Kara Balığın etrafına doluşup, “Sen yabancı birine benziyorsun!” demişler.
“Evet,” diye karşılık vermiş kara balık, “buralara yabancıyım, çok uzaklardan geldim.”
“Nereye gidiyorsun peki?” diye sormuş minik balıklar.
Kara Balık, “Derenin bittiği yeri bulmaya gidiyorum.” diye cevaplamış.
“Hangi derenin?”
“Bu derenin tabi,” demiş kara balık.
“Biz buna nehir diyoruz ama,” demiş minik balıklar.
Kara balık bir şey söylememiş.
Minik balıklardan biri, “Yolun ilerisinde pelikanların olduğundan haberin yok mu?” diye sormuş.
“Var tabi ki,” demiş kara balık.
“Pelikanların gagalarında büyük bir torba vardır,” demiş bir diğeri.
“Bunu da biliyorum,” demiş kara balık.
“Tüm bu şeylere rağmen yine de gitmekte kararlı mısın?”
“Evet,” demiş kara balık, “Ne olursa olsun gideceğim.”
Küçük kara balık yoluna devam etmiş. Gitmiş, gitmiş ta ki hava kararana kadar. Gecenin orta yerinde Ay’a rastlamış. Ay’ın ışıltısı suya yansıyor ve etraftaki her şeyi aydınlatıyormuş. Kara balık Ay’ı çok sevmiş.
Ona doğru kafasını uzatarak, “Merhaba benim sevimli Ay’ım!” demiş.
“Merhaba Küçük Kara Balık. Hayrola, ne işin var buralarda?”
“Dünyayı dolaşmaya çıktım.”
“Dünya çok büyüktür ama,” demiş Ay, “her tarafını gezemezsin.”
“Gidebildiğim yere kadar gideceğim,” demiş kara balık.
Ay, “Sabaha kadar seninle kalmak isterdim,” demiş, “ama üzerime doğru gelen büyük kara bir bulut var.”
“Ay kardeş! Senin ışıltını öyle çok sevdim ki, ışığından esirgeme beni.”
“Balık kardeşim, işin aslı kendime ait olan bir ışığım yok. Ben ışığımı Güneş’ten alır ve yeryüzüne yansıtırım. Dahası…”
Ay cümlesini tamamlayamamış. Kara bir bulut gelip üzerine çöküvermiş.
Gece tekrardan karanlığa gömülmüş. Kara balık yalnız başınaymış. Bir kayanın altına doğru kıvrılıp uykuya çekilmiş.
Sabahın erken saatinde uyandığında etrafında gezinen birkaç minik balık varmış. Balıklar, Kara Balığa dönüp, “Günaydın!” demişler.
Kara balık onları anımsamış. “Günaydın!” diye karşılık vermiş, “Takip ettiniz beni değil mi?”
“Evet,” diye cevaplamış içlerinden biri, “ama bizler hâlâ…”
“pelikanlardan korkuyoruz,” diye araya girmiş bir diğeri.
“Çok endişeli görünüyorsunuz,” demiş Kara Balık. “Bırakın şimdi korkmayı da yolumuza bakalım biz.”
Tam o sırada etraflarındaki su birden yükselmiş ve üzerlerine büyük bir perde inmiş. Her yer kapkaranlıkmış. Kaçacakları bir delik yokmuş. Sonunda pelikanın torbasına hapsoluvermişler.
“Arkadaşlar,” demiş küçük kara balık, “pelikanın torbasının içindeyiz şu an ama ben buradan çıkmanın bir yolunu biliyorum.”
Minik balıklar hep bir ağızdan ağlamaya başlamışlar. İçlerinden biri, “Buradan çıkamayacağız! Olanların hepsinden sen sorumlusun!”
“Şimdi hepimizi midesine indirecek.” demiş bir başkası.
Birden ürkütücü bir kahkahayla irkilmişler. Pelikanın sesiymiş bu. “Ne de minik balıklarsınız böyle! Ha ha! Nasıl kıyacağım ben size şimdi. Canım hiç de yemek istemiyor sizleri! Ha ha!” diye gülmesine devam etmiş.
Minik balıklar, “Pelikan efendi! Ağzınızı açın da dışarı çıkalım, n’olur!” diye yalvarmaya başlamışlar.
Pelikan, “Sizleri şimdi yutmak istemiyorum.” demiş. “Midemde zaten yeterince balık var, bakın isterseniz.”
Pelikanın torbasının dip tarafında irili ufaklı birkaç balık varmış.
“Pelikan efendi, n’olur!” diye ağlamış minik balıklar, “Masumuz biz. Aklımızı bu küçük Kara Balık çeldi.”
“Korkaklar!” demiş Kara Balık, “Bu sahtekâr kuşun size acıyacağını mı sanıyorsunuz?”
“Bekle de gör. Pelikan efendi bizleri bağışlayacak ve seni de midesine indirecek!” demiş minik balıklar.
“Elbette sizleri bağışlayacağım,” demiş Pelikan, “ama bir şartla.”
“Şartınız nedir efendim?” diye yalvarmış minik balıklar.
“Şu küçük kara balığı öldürün ve sonra da özgürlüğünüze kavuşun.”
Kara Balık kenara doğru çekilip, “Sakın ona inanmayın! Bu kuş bizi birbirimize düşürmek istiyor. Bir planım var benim…” demiş.
Gelin görün ki minik balıklar kara balığı dinlememişler. Hayatta kalmak istedikleri için kara balığın üzerine doğru çullanmışlar.
“Özgürlüğümüzü elde etmek için,” demiş minik balıklar, “seni öldürmeliyiz!”
“Beni öldürseniz bile buradan çıkamazsınız,” demiş kara balık. “Yalanlarına kanmayın onun.”
“Kendi canını kurtarmak için yapıyorsun bunları,” demiş minik balıklar.
“Dinleyin,” demiş kara balık, “açıklıyorum. Ölmüş gibi davranacağım. Bakalım o zaman Pelikan sizleri serbest bırakacak mı. Eğer bu plan aklınıza yatmadıysa hepinizi bu hançerle öldürüp torbayı da yırttıktan sonra buradan kaça…”
“Yeterrr!” diye araya girmiş balıklardan biri. “Bu konuşmaya daha fazla dayanamayacağım.”
Kara balık hançerini eline almış. Minik balıklar çaresiz kabul etmişler. Kara Balık ölü taklidi yaparken balıklar da pelikana gidip, “Pelikan efendi, kara balığı öldürdük.” demişler.
Pelikan, “Aferin, iyi iş çıkardınız!” diye gülmüş. “Şimdi ödül olarak hepinizi… canlı canlı mideme indireceğim!”
Minik balıkların yapacakları bir şey yokmuş. Pelikanın boğazından geçerek gözden kaybolmuşlar. Tam o sırada Kara Balık da eline hançerini almış ve pelikanın torbasını bir vuruşta delerek oradan kaçıp kurtulmuş.
Güneş yüzünü gösterip tam tepeye ulaşıncaya kadar koşmuş, koşmuş. Nehir düz bir ova üzerinde akıyormuş. Sağdan soldan diğer başka nehirler bu nehre bağlanıyormuş.
Kara balık bir de bakmış ki suyun dibi görünmez olmuş. O kadar çok su varmış ki etrafında, içinde kayboluvermiş! Suyun ucu bucağı görünmüyormuş. Tam o anda büyük, uzun bit yaratık gözüne ilişmiş. Ağzının ucunda bir kılıç varmış. “Kılıçbalığı!” diye irkilmiş kara balık, “Şimdi parçalara ayırır bu beni!”
Elini çabuk tutup suyun yüzeyine doğru yüzmeye başlamış. Bir süre geçtikten sonra tekrardan suyun altına inmiş ve sayıları binleri aşan değişik pek çok balıkla karşılaşmış.
“Arkadaşlar,” demiş Kara Balık içlerinden birisine, “Ben buralardan değilim. Uzaklardan geliyorum. Nerede olduğumu söyler misiniz?”
Balıklardan biri, “Denize hoş geldin balık kardeş,” demiş.
“Bütün nehirler ve dereler buraya dökülür,” demiş bir diğeri.
“Grubumuza katılabilirsin istersen.”
Küçük balık bu duruma çok sevinmiş, “İlk önce etrafı bir gezeyim sonra gelir katılırım size,” demiş.
İçlerinde biri, “Olur da suyun yüzeyine doğru yüzersen balıkçıllara dikkat et. Her gün en az dört beş balık yakalarlar.” demiş.
Kara Balık deniz balıklarını arkasında bırakarak yüzmeye başlamış. Kısa bir süre sonra suyun yüzeyine varmış. Yakıcı güneş ışıl ışıl parlıyormuş. Sakin ve mutlu bir şekilde suyun yüzeyine doğru yüzüyor, yüzerken de şunları düşünüyormuş: “Ölümle her an burun buruna gelebilirim. Ama kendimi ölümün kucağına bırakmak da doğru olmaz.
Elbette günün birinde ölümle yüzleşeceğim. Ama yine de…”
Tam o sırada bir balıkçıl suyun yüzeyine doğru alçalıp balığı yakalamış. Kara balık tepinip çırpınmış ama bir türlü kurtulamamış. Balıkçıl balığı sıkıca tutarak uzaklara kaçırmış.
Küçük Kara Balık, “Umarım balıkçıl beni hemen yutar,” diye düşünmüş, “böylece midesindeki suda birkaç dakikalığına da olsa yaşama şansım olabilir.”
Kara Balık, “Niçin beni midene indirmiyorsun ki? Öldükten sonra vücudum zehirle dolacak.” diye seslenmiş.
Balıkçıl bir cevap vermemiş. “Aklınca beni konuşturarak kaçmaya çalışacak!” diye düşünmüş.
Kara Balık, “Karaya geldiğimizde her şey bitmiş olacak,” diye geçirmiş içinden.
“Anladım, sen beni yavruna götürüyorsun,” demiş Kara Balık, “ama kıyıya varmadan çoktan ölmüş olacağım ve vücudum da zehirle dolacak. Hiç mi yavruna acımıyorsun?”
Balıkçıl, “Seni kendim için yiyip yavruma da başka balıklar avlayabilirim,” diye düşünmüş.
Kara Balığın vücudu hareketsizleşmeye başlamış. Balıkçıl, “Şimdi bu ölmek mi demek oluyor?” diye düşünmüş.
Kara Balığa, “O zaman yiyemem ki ben seni!” demiş. “Hey ufaklık! Eğer hâlâ ölmediysen seni yiyebilir miyim?”
Cümlesini tam bitirecekken Kara Balık balıkçılın açık gagasından zıplayarak kendini dışarı atmış. Ama suya düşer düşmez balıkçıl onu tekrar yakalamış ve ardından hemen midesine indirmiş.
Şimdi her taraf karanlık ve ıslak ıslakmış. Dışarıya açılan hiçbir kapı yokmuş. O sırada kara balık bir ağlama sesi işitmiş. Bir de bakmış ki köşede bir yerde minik bir balık duruyor. Kara balık ona doğru yaklaşıp, “Neyin var minik balık? Niçin ağlıyorsun bakıyım?” demiş.
“Sen de kimsin böyle?” diye bağırmış minik balık, “Görmüyor musun, ö… lü… yo… rum… ben. Ah… Ah… Anne… Ah! Ah!”
“Artık yeter!” demiş kara balık, “Balıkçılı öldüreceğim, ama öncesinde seni dışarı yollamam gerek.”
“Sen de ölüyorsun ama,” diye karşılık vermiş minik balık, “balıkçılı nasıl öldüreceksin ki?”
Küçük kara balık ona hançerini göstermiş. “Şimdi gidip bununla midesini yırtacağım. Dinle beni, ben sağa sola hareket ederek balıkçılı gıdıklayacağım. Ağzını açar ve gülmeye başlar başlamaz da hemen dışarı zıplayacaksın, anlaştık mı?”
“Peki, ama sen ne yapacaksın?” diye sormuş minik balık.
“Beni merak etme. Önce balıkçılı öldüreceğim sonra da dışarı çıkacağım.”
Kara balık balıkçılı gıdıklamaya başlamış. Balıkçıl ağzını açıp da gülmeye başlayınca minik balık zıplayarak kendini suya atmış. Biraz beklemiş, lakin kara balıktan hiçbir ses gelmiyormuş. Balıkçıl aniden eğilip bükülmeye ve çığlık atmaya başlamış. Ardından kanatlarını çırpmış ve suya doğru düşmüş. Suya çarptıktan sonra kanatlarını bir kez daha çırpmış ama sonra tümden hareketsiz kalmış.
Kara balık mı, ondan da bir daha haber alınamamış…


İhtiyar balık masalını bitirdikten sonra, “Haydi bakalım çocuklar artık yatma zamanı. Şimdi doğru yataklara.” dedi.
“Büyük anne! Küçük kara balığa ne olduğunu anlatmadın.”
İhtiyar balık, “Bunu yarın akşama bırakalım istersen,” dedi, “Haydi bakalım, doğruca yataklara. İyi geceler.”
11.999 yavru balık büyük annelerine iyi geceler dileyip uyumaya gitti, büyük anneleri de tabi. Ama küçük kırmızı balığı bir türlü uyku tutmadı. Bütün gece boyunca hep denizi düşünüp durdu.

Çevrilen Kitap: “The Little Black Fish” by Samad Behrangi
Mart 2010, İstanbul / Gelengi Yayınları