Krize karşı nasıl bir reçete?

Burada Ergin Yıldızoğlu’nun kendi Blog’unda (Küreselleşmeden Sonra) Yunanistan’daki politik durum üzerine yazdığı iki makaleden hareketle; kriz, muhalefet ve krize karşı Sol’un tavrı üzerine birkaç değerlendirme yapmak istiyorum…

Son beş yıldır ekonomik krizi (depresyon) konuşuyoruz… Nasıl olgunlaştı, etkileri, sonuçları vs. Benzer şekilde krizin tetiklediği isyanları, işgalleri, eylemleri de… Görünen o ki bu krizi daha yıllarca konuşmaya devam edeceğiz. Ergin Yıldızoğlu’nun “Yine yavaşlama işaretleri. Ama bir farkla…” başlıklı yazısında (27.05.2012) bahsettiği, dünya ekonomisinin performansını belirleyen; ABD, Çin, AB (Almanya dâhil), Hindistan, Brezilya, Güney Afrika, Avustralya gibi ülkelerdeki senkronize [eşzamanlı] yavaşlama eğilimi; yatırımlardaki düşme ve işsizlik oranlarındaki artışlar krizin, durulmak şöyle dursun katmerleşerek sürdüğünün bir delili. Yine aynı makalede Yıldızoğlu şu saptamayı yapıyor: “Bu koşullarda, ülkeler arasında rekabet, anlaşmazlıklar iki yoldan giderek artıyor: Ülke ekonomileri sorunlarını uluslararası alana yansıtmaya, kaynaklara, pazarlara ulaşmaya çalışırken; kendi pazarlarını koruma eğilimi güçleniyor. İkincisi; bu ülkelerin hükümetleri, başarısızlıklarını, yükselen toplumsal muhalefeti, dış politika sorunlarından yararlanarak milliyetçilik, yabancı düşmanlığı vb. duyguları körükleyerek etkisizleştirmeye çalışıyorlar.”
Dolayısıyla içe kapanma ve korumacılık ile aşırı-sağın yükselişinin el ele gidiyor oluşu geçmişte yaşananları hiç de çağrıştırmıyor değil. Klasik örnek, Büyük Buhran sonrası Avrupa’nın yaşadığı deneyimlerdir.
Faşizmin yükselişi ele alınırken partiler ve Komintern üzerinden tartışmak adettendir ama bence gözden kaçırılmaması gereken başka bir şey daha var ki o da, gerici orta sınıf radikalizasyonu! İşçi sınıfı siyaseti yürüten bir oluşumun “orta sınıf”ların tarihin gidişatını belirleyici rolünü küçümsemesi düşünülemez.
Burada elbette işçi sınıfının “özne” rolünü küçümsemek gibi bir niyet yok. Ama tarihi süreç içerisinde, tarihin seyrini belirlemede “orta sınıf”ların (kırsal/kentsel küçük burjuvazi) oynadığı rol hiç de küçümsenecek ölçekte değil. Fransa’daki 1848 devriminin* yenilgisinde, Rusya’da (köylülüğün oynadığı rol unutulmasın) devrimin başarıya erişmesinde, İtalya ve Almanya’da faşizmin yükselişinde orta sınıfların hiç rolü olmamıştır diyebilir miyiz? Troçki, Komünist Manifesto’nun Afrikan dilindeki ilk tercümesine 30 Ekim 1937’de yazdığı bir önsözde şunları söyler: “Kapitalizm, küçük burjuvaziyi proleterleştirdiğinden çok daha büyük bir hızla yıkmıştır. Dahası, burjuva devlet uzun zamandan beri politikasını bilinçli olarak küçük burjuva katmanlarının suni bir şekilde varlığını sürdürmesine yöneltmiştir. Zıt kutupta, teknolojinin büyümesi ve büyük ölçekli sanayinin rasyonalizasyonu kronik işsizliğe yol açmakta ve küçük burjuvazinin proleterleşmesini engellemektedir. Aynı zamanda kapitalizmin gelişimi, çok büyük sayıda teknisyen, yönetici, ticari işçi kalabalıklarının, kısaca yeni orta sınıf denilen kesimlerin büyümesini ivmelendirmiştir.”(1) [vurgular bize ait]. Yine aynı makalede Troçki devamında şu uyarıyı da yapar; “Toplumsal rejimlerdeki bir değişme, sınıf mücadelesinin en sert biçimini, yani devrimi önden varsayar. Eğer proletarya herhangi bir sebeple zamanı geçmiş burjuva düzenini atılgan bir darbeyle yıkmakta yetersiz kalırsa, mali sermaye (…) küçük burjuvaziyi bir faşist katliam ordusuna çevirir.”(2) [vurgular bize ait]. Kısaca, işçi sınıfı eğer var olan toplumsal muhalefete öncülük edemezse bu öcülük rolünü egemen sınıfa kaptıracaktır, bunun dışında başka bir alternatif de yok gibi. Çünkü bağımsız bir orta sınıf hareketinin tarihin dinamosu ve tabii yeni bir toplumun inşasında bir özne oluşuna dair bir örnek gösterebilir miyiz? Orta sınıflar, modern toplumu ikiye bölen sınıflardan ya birine (burjuvazi) ya da öbürüne (işçi sınıfı) eklemlenmekten başka bir rol oynayamaz.
Yukarıdaki alıntıda Troçki’nin de söylediği gibi, emekçilerin toplumsal sınıfı Marx’ın zamanından bu yana çok çeşitlendi. Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler, ekonomideki gelişmeler yeni sektörlerin, yeni iş alanlarının ortaya çıkmasını sağladı. Dolayısıyla artık sadece kolları kaslı, elleri makine yağına bulanmış, mavi tulumlu, dört duvar arasına sıkışmış, serbest bölgelerde yalıtık hâlde tüm dünyaya üretim yapan işçileri düşünmemeliyiz. Büyük marketlerdeki kasiyerleri, inşaat ve demiryolu işçilerini, mühendisleri, pilotları, teknisyen ve teknikerleri, kimyagerleri, öğretmenleri, katı atık toplayıcılarını, ev işçilerini, güvenlik elemanlarını, temizlik işçilerini, çağrı merkezi çalışanlarını, banka ve borsa çalışanlarını (ve tabii sayamadığım daha nicelerini) da göz önünde bulundurmalıyız. Çünkü şurası bir gerçek ki, aynı dört duvar arasında, aynı bantlarda çalışmasak da hepimizi ortak bir paydada birleştiren şey, hem ücretli hem de sömürülüyor olmamız. Burada Marx’ın “üretken” ve “üretken olmayan” emek ayrımına girerek konuyu teorik alana çekmek istemiyorum. Ki zaten Marx da bu ayrımı sınıf farklılığını vurgulamak için yapmamıştı(3). Üretken olsun ya da olmasın emekçilerin bir bütün olarak sömürülmekte(4) olduğunu söylemek ve bu perspektiften bir siyaset yürütmek daha kapsayıcı olur diye düşünüyorum.
Peki, nedir şu “orta sınıf” miti? Krizin derinleşmesi ilk önce Arap coğrafyasına, oradan da domino etkisiyle ABD, Yunanistan, İspanya, İngiltere, İsrail, Şili gibi yerlere (dün de gazeteler Kanada’nın Montreal kentinde binlerce öğrencinin harçlara yapılan zammı protesto etmek için sokaklara döküldüğünü yazıyordu) sıçrayarak, sekseni aşkın ülkede binleri aşan eylem kamplarının kurulmasına yol açmıştı. Bu eylemler üzerine çokça şeyler söylendi, yazılıp çizildi. Ama Sol’un genel tavrı bunların bir “orta sınıf” hareketi olduğunu söyleyip, meydana gelen tepki ve protestoları küçümsemekti. Hep şu söylendi: Tamam bunlar kemer sıkma siyasetlerine, mali çevrelerin dünya üzerindeki kontrolüne, bankalara ve çılgınca kâr peşinde koşanlara karşı çıkıyorlar ama öfkelerini bilinçli isyana dönüştürmüyorlar. Dahası taşıdıkları fikirler de zaten böyle bir şeye karşıdır. Ayrıca bunlar sınıf mücadelesini görmek istemiyorlar, toplumu dönüştürmek için örgütlenmeye karşılar vs. vs.
Evet, genel olarak suçlamaları bu şekilde özetlemek mümkün.
İlk önce bir düzeltme yapalım. Muhammed Buaziz’in kendini ateşe vermesiyle alevlenen isyanların –sadece Arap coğrafyasında değil, gelişmiş ülkelerde de- şu ana kadar işsizlikten etkilenip bir geleceği olmayan küçük burjuva kitlelerce yapıldığı miti ne kadar doğru? Sadece Mısır 2005–2010 arasında tam üç bine yakın işçi eylemine sahne olmuşken ve kitleler hâlâ bugün devrik diktatör hakkında verilmiş mahkeme kararını protesto etmek için Tahrir’deyken böyle bir suçlamanın ne kadarı ciddiye alınır? Ayrıca üniversite mezunu ve işsiz kitleleri, yani emek piyasasında hazır bekleyen yedek sanayi ordusunun “askerlerini” nasıl olur da orta sınıf diye tanımlayabiliriz? İş olduğu zaman bu “diplomalı işsizler” çalışmaya başladıklarında onlara hâlâ orta sınıf demeye devam mı edilecek? Bence bu “orta sınıf” miti gerçeği gizliyor. “Diplomalı işsizleri” orta sınıf yerine emek piyasası içinde, bir bütün olarak, kapitalist sistemin yedeğindeki iş bekleyen işçiler olarak değerlendirmek kanımca daha doğru. Şurası bir gerçek ki, işsizlik denilen şey kapitalizmin bir hastalığı değil, tersine Marx’ın da Kapital’de açıkladığı gibi sermaye birikimini sağlamada, hiç de önemsiz olmayan, sisteme içkin ve yapısal bir sorundur.
Bu “orta sınıf” hareketleri, taşıdıkları fikirler bakımından devrimci olmayabilirler hatta pek çok yönden gerici tarafları da olabilir. Bu yüzden dolayı bu tür hareketlere kulak tıkamak, burun kıvırmak olsa olsa bu “orta sınıf”ları egemen sınıfın dümen suyuna sürükler. Yarın bir gün çıkıp da, “Bu köhne sistemden bıktık, demir bir yumruk istiyoruz” dediklerinde ne yapılacak? Ayrıca işçi sınıfı saflarında aynı gerici fikirleri taşıyan; Fransa’da Le Pen’e oy veren, Macaristan’da Romanlara karşı şiddetli saldırılar düzenleyen ve kendilerini Attila’nın torunları sayıp “Türkler bizim kardeşimizdir.” diyen aşırı-sağ faşist Jobbik Partisi’ne sempati duyan hiç mi işçi yok? Elbette aynı gerici ve faşizan fikirleri işçi sınıfı içinde de sahiplenenler var. Hem zamanında Almanya ve İtalya’da faşizmin sadece orta sınıf tabakalardan değil aynı zamanda sınıf bilinçsiz proleter tabakalardan da destek gördüğü unutulmamalı.
…
Yunanistan özelinde bu “orta sınıf” konusunu ele alan Ergin Yıldızoğlu(5), yaklaşık üç yıldır sürmekte olan toplumsal muhalefet ve sınıf çelişkilerindeki artan gerilime; bunun Avrupa’da yükselmekte olan toplumsal muhalefet ve derinleşen sınıf çelişkileriyle aynı zamana rastlamasına ve Avrupa çapındaki toplumsal muhalefetin ortak bir kaderi paylaştığına değiniyor. Şöyle diyor: “[B]u muhalefet karşımıza salt bir yoksullaşmaya, işsizliğe karşı bir tepki, direniş olarak çıkmıyor. Bu muhalefet; ‘işgal hareketlerinde’ gündeme gelen demokrasi tartışmalarının sergilediği gibi aynı zamanda, tüm diğer dünya görüşlerine kapalı, tüm insanları yalnızca bir tarzda sermayenin nesneleri olarak var olmaya zorlayan, etkinliklerini verimlilik, kârlılık ölçütüne kıyasla değerlendiren, manipüle eden ve denetleyen; doğayı, yaşam dünyalarını sermaye birikimine yakıt yapan, nihilist bir varoluşa karşı da bilinçli, yarı bilinçli ya da içgüdüsel bir tepki olarak şekilleniyor.” [vurgular E.Y.]
Dolayısıyla amaç, “[S]ınıfı birleştirmek, muhalefet hareketinin hızını arttırmak, bunu yapmaya çabalarken de ‘orta kesimleri’ yanına çekerek bir hegemonya olasılığı aramak olmalıdır.”(6)
Burada kimse işçi sınıfı siyasetini bırakın, “orta sınıf” siyaseti yapın gibisinden bir şey söylemiyor. Elbette dünya çapında meydana gelen grevleri; örneğin Hindistan’da 400 bin kamu işçisinin yaptığı üç günlük grevi, Pakistan’da lokomotif işçilerinin iki hafta boyunca süren grevini, Sri Lanka’da sağlık denetçilerinin yaptığı grevi, Endonezya’da greve çıkan kâğıt işçilerini, Kamboçya’da greve başlayan 5 bin tekstil işçisini, Burma’da greve giden peruk işçilerini, Avustralya’da grev yapan maden işçilerini, Türkiye’deki havayolu işçilerinin mücadelesini ve daha dünyanın pek çok yerinde meydana gelen grev ve eylemleri önemseyelim, destekleyelim.** Bugün Adam Smith’in “hayaleti” sadece Çin’de değil; yeryüzünün doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde… yani neredeyse hemen her yerinde dolaşıyor –tabii bu hayaletin zıttı olan “komünizm hayaleti” de. Üstelik bu “hayalet” hem yerin altında hem havada hem denizde hem de karada. İşçi sınıfı bugün sayısal olarak her zamankinden daha fazla artmış, her zamankinden daha fazla “küreselleşmiş”, üstelik her zamankinden daha da fazla sömürülmekte. Ama bir taraftan da bir “orta sınıf” gerçeği var. Bu görmezden gelinebilir mi? Bitirmeden şunu söyleyelim: Bugün dünya işçi sınıfı hareketi bir önceki yüzyıla kıyasla çok ama çok gerilerde. Hâl böyle iken ve üstelik de Fransa, Yunanistan, Macaristan, Norveç ve diğer kuzey ve kimi doğu Avrupa ülkelerinde aşırı-sağın yükselişi gerçeği ile karşı karşıyayken, işçi sınıfı siyasetinin “orta sınıf”ları kucaklayıcı olmaması ve kabarmakta olan muhalefet karşısında sekter ve aşırı-sol bir tutum takınması ne kadar doğrudur? Bu sekterlikte inat etmek olsa olsa aşırı-sağı daha da yükseltmeye yarayacak. Üstelik kabarmakta olan bu muhalefetin bir gerici orta sınıf radikalizasyonuna dönüşmesi de bir o kadar olası. Eğer işçi sınıfı, “ulus”un kaderini tayin edecek bir sınıf olarak toplumda kabarmakta olan herhangi türden bir muhalefete önderlik edemez ve yaklaşmakta olan tehlike karşısında sekter tavrını sürdürürse faşizmin ayak sesleri kulaklarımızda çınlamaya devam edecek.

Dipnotlar:

  • Sınıflar arası ilişkilerin (gerilim, çatışma, kamplaşma); Engels’in deyişiyle, “…verili ekonomik durum temeli üzerinde [Marx’ın] materyalist anlayışıyla açıklama yolundaki ilk girişimi” olan “Fransa’da Sınıf Savaşımları” (1848–1850) bu bağlamda detaylı bir açıklama sunmaktadır.

(1) Lev Troçki, “Stalinizme Karşı Bolşevizm”, Yazın Yayıncılık, İstanbul 2008, s. 45
(2) Age, s. 49
(3) Detaylı bir açıklama için bkz. Kapital, Ek 6. Bölüm, Yordam Kitap.
(4) Bkz. “Türkiye’de Üretken Olmayan İşçiler Sömürülmüyorlar mı?”, Toplum ve Hekim , Yiğit Karahanoğulları ve E. Ahmet Tonak.
(5) “Bir laboratuvar olarak Yunanistan” adlı makale, 24.05.2012
(6) Ergin Yıldızoğlu, “Bir laboratuvar olarak Yunanistan-II” adlı makale, 04.06.2012

** Tabii bunu yaparken işçilerin kokuşmuş sendikal bürokrasiye karşı olan tavırlarını desteklemeli; onları satan bürokratlara karşı yanlarında durmalıyız.

Gencer Çakır, 06.06.2012
e-mail: [email protected]

İtiraf (L’aveu)

İtiraf (L’aveu)

“Lenin kalk artık, bunların hepsi çıldırdı!”

Filmin sonunda bir grup öğrencinin duvara yazdıkları yazı böyleydi…
İtiraf, Artur London’ın kendisine isnat edilen asılsız suçlamalarla aylar süren sorgulama ve düzmece bir mahkemede geçen yargılama sürecinin ayrıntılarıyla anlatıldığı nefis bir eser. Ayrıca Stalinci Sovyet bürokrasisinin bir karabasan gibi komünistlerin üzerine çöktüğü karanlık bir döneme dair ışık tutan da bir belge.

Çekoslovakya’da dışişleri bakan yardımcılığı görevindeyken bir gün arabasını kesen gizli polislerce apar topar tutuklanır ve gözaltına alınır London. Ardından bitmek bilmeyen bir sorgulama süreci başlar…
London’ın, yargılama süreci boyunca kendisi hakkında önceden verilmiş bir karara, yani “Troçkist ve emperyalist casuslardan müteşekkil bir örgütün şefi olarak devlete karşı gizli bir komplo kurduğu” iddiasını kabul etmeye zorlanması; aslı astarı olmayan ifadelerin altına imzalar atmak suretiyle bütünüyle “kurgusal” bir iddianın içine itilmesini okumak insanın gerçekten kanını donduruyor. Aylar süren hücre hapsinde London aç, susuz ve uykusuz bırakılır; şiddete maruz kalır, tartaklanır…

1915 yılında dünyaya gelen London henüz on beş yaşlarındayken komünist faaliyetlere başlar. 1937–39 yıllarında İspanya iç savaşında Stalin’in kontrolündeki Uluslararası Tugaylarda eşi ile birlikte faşizme karşı savaşır. London ayrıca Nazi toplama kampları deneyimini de yaşamıştır. Stalin’e olan hayranlığını gizlemeyen London ne acıdır ki, aynı Stalinci rejimin kurbanı olur, bedel öder. Böyle bakıldığında Stalinci “temizlik” operasyonu sadece Troçkistlere yönelik değil ama bir o kadar eski kuşak komünistlere hatta Stalincilere karşı da uygulamaya sokulur! Elimde şu an Troçki’nin “İhanete Uğrayan Devrim”(*) adlı eseri var. Kitabın kapağına hayatlarını devrimci mücadeleye adamış, Rus devriminin önemli mimarlarından 8 devrimcinin resimleri yerleştirilmiş. Her bir resimde şu bilgiler yazılı: Krestinski, öldürüldü; Rikov, öldürüldü; Zinoviev, öldürüldü; Kamanev, öldürüldü; Rakovski, hapsedildi; Yagoda, öldürüldü; Radek, hapsedildi; Buharin, öldürüldü… Hadi bunlara bir başka ismi daha ekleyelim: Lev Troçki, sürgün edildi ve daha sonra Meksika’da Stalin’in bir ajanı tarafından kafasına vurulan bir kazma ile katledildi! Listeyi uzatmak mümkün…

Artur London’un İtiraf (L’aveu) adlı bu eseri Costa Gavras tarafından 1970’te filme de alındı.
Tarih bilincimizin oluşması ve tarihin bir daha tekerrür etmemesi için bilinmesi gereken bir tarih kesiti diye düşünüyorum.

(*) Yazın Yayıncılık, 3. baskı / Mayıs 1998, İstanbul.

Gencer Çakır, 02.05.12

Küçük Kara Balık

Herkese merhaba,
Sizlerle Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık adlı başyapıtını paylaşmak istiyorum. Behrengi’nin bu eseri bir çocuk masalı olsa da aslında 7’den 77’ye herkese hitap eden bir eser.
Behrengi’nin bu eseri hem Can hem de Versus yayınlarınca Türkçeye kazandırıldı. Bana sorarsanız ben Versus yayınlarının çevirisini öneririm…

Küçük Kara Balık

“Hayır anne, ben böyle yüzmekten bıktım, başka yerlerde ne olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Belki de bunları birisinden öğrendiğimi düşünüyorsun. Ama inan bana, çok uzun zamandır düşünüyorum bunları. Elbette başkalarından da öğrendim bir şeyler. Örneğin balıkların pek çoğunun yaşlandıklarında, ‘Hiçbir şey yapmadık, boş bir hayat geçirdik’ diye şikâyet ettiklerini biliyorum. Hiç durmaksızın yakındıklarını biliyorum. Bense yaşam nedir onu öğrenmek istiyorum. Yaşam, ufacık bir yerde yaşlanana kadar hep aynı şeyleri yapmak olamaz. Bu dünyada başka türlü yaşamak mümkün mü, onu bilmek istiyorum.”
…

Samed Behrengi’nin bu masalında öne çıkan üç şey var. Birincisi, her türlü engel, karşı çıkış ve baskıya rağmen insanın içindeki merak duygusunun hiçbir zaman sönmemesi ve içinde yaşanılan dünyanın sınırlarının ötesine çıkılarak, kişinin kendini “bilinmezlikler” dünyasına bırakması… Masalda bu, Küçük Kara Balık’ta sembolleştirilmiş.
Bir diğer şey ise, egemenle yapılan iş birliğinin ölümcül sonuçlar doğurması gerçeği… Masalda metaforlarla anlatılan bu durumun bugün, gözlerimizi çevirdiğimiz Arap Dünyası –özellikle de Libya ve Suriye- için hâlâ güncelliğini koruduğunu söylemek çok da yanlış olmasa gerek…
Bir üçüncü şey de, kişinin başkaları için bir tehdit olan şey uğruna (masalda bu, balıkları midesine indiren “balıkçıl” ile sembolleştirilmiş) kendi canını feda etmesi…

“Bu dünyada başka türlü yaşamak mümkün mü, onu bilmek istiyorum.”

Küçük Kara Balık, kökleşmiş değer yargılarına karşı bireysel başkaldırının, cesaretin, kendine güvenin bir simgesidir.
Kişinin kendini özgür kılmada praksisin önemine de vurgu yapıyor Küçük Kara Balık…

Gencer Çakır, 25.04.2012

Kitap eleştirisi: “Büyük Sözcük Fabrikası”

Büyük Sözcük Fabrikası

“Bir ülke vardı ki orada yaşayan insanlar neredeyse hiç konuşmazlardı. Bu büyük sözcük fabrikasının ülkesidir.”

Üretilen her şeyin ama her şeyin, hatta ve hatta belli bir değeri olmasa bile fiyatı olan ve piyasada alınıp satılabilen örneğin insan organları, hayat kadınları, insanın onuru ve haysiyeti vs. vs. tüm bunların hepsinin “para ettiği” bir dünya değil mi kapitalizm? Ve bizlere sunulan şey ise bu muazzam metâ yığını toplumunun ortasında hayatta kalmak için emek-gücü metâmızı belli bir fiyattan kapitaliste kiralamak ve diğer herhangi bir ürün gibi tüketilmek; ama tek bir farkla: Kendi fiyatımızın (ücret) üzerinde bir fazlalık üretmek şartıyla…
Sözcük Fabrikası bizlere işte bu dünyanın bir resmini sunuyor, ama çocukların anlayacağı bir dilde.
Bu sözcük fabrikasının ülkesi öylesine garip bir ülkedir ki, “Bu garip ülkede sözcükleri satın almak ve onları söyleyebilmek için yutmak gerekir.”

Bu ülkede konuşmak pahalıdır!
Düşünün ki etrafınızda her geçen gün sözcükler üretiliyor ve bu garip ülkede sizlerin konuşma hakkınız bir şarta bağlanmış: Sözcük satın almak! Ama “bazı sözcükler vardır ki diğerlerinden daha çok para eder.”

Yabancılaşma (?)
“Emeğin ürettiği nesne, yabancı bir varlık olarak, üreticiden bağımsız bir erk olarak, ona [üreticiye] karşı koyar.”(1)
Düşünün ki bütün bir sistemi yürüten, tekrar tekrar üreten güç işçilerin emeği iken işçinin hiçbir yerde adı yok! O zaman işçi şunu sormakta haklı değil mi?

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar
Çin Seddi bitince?
Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?
…
Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?
Tek başına mı aldıydı orayı?
Nasıl yendiydi Galyalılar’ı Sezar?
E bir aşçı olsun yok muydu yanında?
…
Yedi Yıl Savaşı’nı 2. Frederik kazanmış?
Yok muydu ondan başka kazanan?

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kim zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam
ama ödeyen kimler harcanan paraları?
(2)
…

kiraz, toz, sandalye
Cemile’ye âşık olan Özgür ona doğum gününde ‘Seni seviyorum’ demek istiyor ama gelin görün ki kumbarasında yeterli parası yok! Yapabileceği tek bir şey var: Havada rüzgârın uçuşturduğu sözcükleri toplayıp Cemile’ye hediye etmek. Özgür’ün bulduğu sözcükler ise aralarında pek bir anlam ilişkisi olmayan “kiraz, toz, sandalye”dir.
Özgür’e söyleyebilecek bir sözcüğü olmayan Cemile ise gülümseyerek Özgür’e bakar ve yavaşça ona yaklaşarak yanağına bir öpücük kondurur…

Her şeye rağmen!
Muazzam bir kuşatılmışlık altında nefes almaya çalıştığımız bu sistemden çıkmak hiç mi mümkün değil? Özgür ve Cemile’nin hikâyesi bizlere bu büyük sözcük fabrikası ülkesinde sistemin dilini kullanmadan neyi nasıl ne şekilde gerçekleştirebileceğimizin; duygularımızı nasıl kendimize özgü bir şekilde ifade edebileceğimizin anahtarını veriyor. Kısaca zamanının ruhunu birebir yansıtan bir eser Büyük Sözcük Fabrikası.

Gencer ÇAKIR
08.04.2012

Notlar:
(1) K. Marx, 1844 Elyazmaları, Sol Yayınları.
(2) B. Brecht, Okumuş Bir İşçi Soruyor adlı şiirinden.