28 Şubat: Son Darbe (?)

28 Şubat: Son Darbe (?)

Türkiye’nin yakın geçmişindeki askerî darbeler ve ardında yatan dinamikler konusunda şeffaf bir açıklama için sınıf mücadeleleri, analizin ana konusu ve merkezi olmak zorunda.

Böylesine iddialı bir giriş cümlesinden ne anlamamız gerekir? Özetle değinmeye çalışalım… Cumhuriyet, peşinden kitleleri sürüklemeden (!) gerçekleşmiş bir burjuva devrimi niteliğini taşır. Bu devrim, işçi kitlelerini dışarıda bıraktığı gibi, Kürt ulusal sorunu konusunda baskıcı bir siyaset izlemesi dolayısıyla da anti-demokratiktir.

Türkiye’de ordu her zaman sanayi burjuvazisinin tarafında konumlanmış ve bunun dışında kalan burjuvazinin diğer kesimlerine (tarım/ticaret) karşı da “statüko”nun savunuculuğunu üstlenmiştir. Bunun yanında, emekleyerek ve de dünya kapitalist sistemine entegre bir şekilde gelişen, sanayi ile gelişip güçlenen başka bir muhalif güç yani işçi sınıfı karşısında da ordu aynı tavrını sürdürmüş ve sonuç itibarıyla geçmişten bu yana, azgelişmiş bir ülkedeki sermaye birikimi sorununun önündeki engellerden olan bu güçlere karşı, ama özellikle de işçi sınıfı muhalefetine karşı ordu her daim sanayi burjuvazisinin çıkarlarından yana bir tavır almıştır.

Türkiye siyasetinde tarım/ticaret burjuvazisinin çıkarları dinci, millî görüşçü gibi sağ partilerce savunulmuş ve ordu da laikliğin tehdit altında olduğu gerekçesiyle, bu tür siyasi oluşumlar karşısında engelleyici bir tavır almıştır. Erbakan, 28 Şubat darbesi karşısında şu tespiti yaparken, aslında tartışılmaz bir gerçeği dile getiriyordu:

“Anadolu sermayesini [siz tarım/ticaret burjuvazisi diye okuyun] güçlendiriyorduk, bu büyük sermaye çevrelerinin [siz ordu destekli sanayi burjuvazisi diye okuyun] işine gelmedi, bizi iktidardan uzaklaştırmak için senaryolar yazıldı.”

(Serpil Yılmaz’ın yazısından)

Türkiye’de ordu hep “Batıcı” oldu ve bu çizgisinden hiç ödün vermedi, çünkü hamiliğini yaptığı sermaye kesimi de “Batıcı”ydı.

Erbakan neden mi sözde “laiklik” için bir tehdit olarak görülüyordu? Hasan Cemal’in Erbakan ile ilgili anılarına başvuralım:
“Erbakan Hoca ‘ekonomide devletçi’ydi. Rekabete açık pazar ekonomisi konusunda itirazları vardı. [!] Belki ‘Batı tahakkümü’ne yol açtığını düşündüğü için [!] pek sevmezdi ‘piyasa düzeni’ni. Kim bilir belki de ‘Batı taklitçiliği’nin içine koyardı ‘piyasa’yı da… Erbakan Hoca’nın aynı nedenlerle ‘Batı demokrasisi’ne de kuşku beslediği [!] söylenebilirdi.”

Aynı şeyi bugün Erdoğan için söyleyemeyeceğimiz yeterince açık değil mi? Sanırım Erbakan’ın “talihsizliği” Anadolu sermayesini geliştirme konusunda burjuvazinin “öteki” kanadına yeterince güvence verememesiyle, dahası dış politikada da anti-Siyonist ve anti-Amerikancı oluşuyla açıklanabilir. Ayrıca vurgulanması gerekir ki, Erbakan başbakan olduğu dönemde TÜSİAD’la yan yana resim dahi çekilmemiştir! Aynı gelenekten gelen AKP’nin başarısı ve darbeyle alaşağı edilememesinin asıl nedenini ben, AKP’nin hem sermaye çevrelerinin “bütününü” rahatsız etmeyen bir siyaset izlemesine hem de Avrupa Birliği ve de genel olarak Batı yanlısı (“Batıcı”) siyasetine bağlıyorum. Onun 2003’ten bu yana darbe olmaksızın, dahası her seçimin ardından güçlenerek çıkmasının esas nedeni burada yatıyor. Meseleyi, laik düzen ile şeriatçı düzenin çatışması vb. bağlamında ele almak işin sözüm ona “kamuoyu” boyutunu ilgilendirir ve bu da olsa olsa yapılacak askerî müdahaleye meşruiyet kazandırmaya zemin oluşturur.

Bugün Birand’ın hazırladığı “Son Darbe: 28 Şubat” adlı belgeseli izlerken insan ister istemez bir kez daha düşünmeye başlıyor. Sorun gerçekten şeriatçılık ve laiklik ekseniyle mi yoksa yukarıda değindiğimiz sermayenin farklı kesimleri arasındaki “diş gıcırdatmayla” mı bağlantılı? Bu sorulara bir de şunu ekleyelim: 28 Şubat, gerçekten de “son darbe” miydi?

Cemaat ve Millî Görüş koalisyonu olan AKP’nin bugün orduya karşı tertiplediği atağının “pürüzsüz” işlemesini AKP’nin “ileri” demokrasisinden taviz vermemesi ile açıklayabilir miyiz? Yoksa işin sırrı, gerek ABD ile gerek İsrail ile ve gerekse de “taşeron devlet” olma rolünü yerine getirmede hiçbir şeyini esirgemeyen AKP’nin her tarafı memnun eden “Muhafazakâr-Demokrat” (aynı batıdaki Hristiyan-Demokratlar gibi) siyasetinde mi yatıyor? Her seferinde, “Eğri oturup doğru konuşalım, ordu artık kışlasına çekildi..” vs. vs. türünden caka satan liberallerin bu kıstasları göz önünde bulundurmaları gerekmez mi?

02.03.2012 (Düzeltildi)

Not: Yukarıda farklı köşe yazarlarından yapılan alıntılar Milliyet’in 01.03.2011 tarihli sayısına aittir.

Gencer Çakır
e-mail: [email protected]

ABD İran’ı Hedef Alıyor

Aşağıdaki iki makale the-spark.net adlı internet sitesinde 23 Ocak 2012’de yayınlanan, “U.S. Targets Iran” ve “U.S.-Iran: A Long, Violent History” adlı makalelerin Türkçe çevirisidir.
(The Spark: ABD’de iki haftada bir yayınlanan Troçkist bir gazete. Link için bkz.: http://the-spark.net/paper.html)

…

ABD İran’ı Hedef Alıyor

Yeni ticari ve mali yaptırımlar ile ekonomisini boğma tehdidiyle ABD şimdi de İran’a karşı güç gösterisinde bulunuyor. Obama yönetimi, İran hükümetinin nükleer silah üretimini durdurmaya çalıştığını söylüyor. Zamanında ABD yetkililerinin Irak için kullandıkları kitle imha silahları yalanına benzer bir argüman bu.
İran ise ABD’nin bu konudaki iddialarını kabul etmiyor; elektrik üretimi için nükleer teknolojide çalışmalar yaptığını iddia ediyor. İran bununla enerji ihtiyacında bütünüyle petrole bağımlı hâle gelmekten kurtulmayı hedefliyor. Aslına bakılırsa İran bu programa, ABD’nin yardımıyla, 1970’li yıllarda başlamıştı! Farz edelim ki İran gizlice nükleer silah üretimi yapıyor, bu durumda onu kim suçlayabilir ki? İran’ı nükleer silah üretimi faaliyetlerinden dolayı kınayan başta ABD olmak üzere büyük güçlerin neredeyse tamamının kendi nükleer silah üretim tesisleri var. Üstelik ABD, geçmişte halklara karşı nükleer silah kullandığı gibi bugün de dünyayı defalarca kez yerle bir edecek güçte silahlara da sahip. Dahası aralarında İsrail, Pakistan ve Hindistan’ın da yer aldığı İran’ın etrafında yer alan kimi ülkeler de –ABD sağ olsun- nükleer silahlara sahipler!
Evet, İran baskıcı bir diktatörlük rejimi ve köktendinci bir devlet yapısına sahip; ama bu ABD için sorun teşkil etmiyor. ABD’nin Basra Körfezi’ndeki –Suudi Arabistan gibi- yakın müttefik devletleri de en az İran kadar kötüler. ABD için asıl sorun, İran’ın, ABD’nin bölgedeki müttefikleri olan İsrail ve Suudi Arabistan gibi devletlerin rakibi olmasıdır. Bölgedeki petrol üzerindeki denetimini güçlendirmek ve bunu sürekli kılmak için ABD İran’ı hedef alıyor.
ABD, İran’dan elini çek!

ABD – İran İlişkileri: Uzun ve Kanlı Bir Tarih

ABD’nin İran’a olan saldırılarının uzun bir geçmişi var. 1953 yılında ABD, CIA tezgâhı bir darbe ile İran’da seçimle başa gelmiş bir hükümeti devirdi. Çünkü uluslararası büyük petrol şirketleri, bu hükümetin, ülkenin geniş petrol kaynakları üzerindeki kontrollerini azalttığına hükmetmişti. Ardından ABD hükümeti Şah diktatörlüğünü başa getirdi. 26 yıl süren baskıcı bir dönemden sonra 1979’da İran halkı Şah rejimini devirdi. ABD bu olayda doğrudan bir saldırıda bulunmadı; ama onun yerine İran’a karşı savaş açması konusunda Irak’ın diktatörü Saddam Hüseyin’i yüreklendirdi. Sekiz yıl süren İran-Irak savaşı milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlandı. Savaşın sonuna doğru Saddam Hüseyin, ABD’nin mali yardımı ve askerî istihbarat servislerinin de desteğiyle, İran askerlerine ve İran’ın Kürt bölgesinde yaşayan halka karşı kimyasal silah kullandı. 21 Mart 1986’da ABD Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Irak’ın İran’a karşı kimyasal silah kullanmasına engel olmuştu hâlbuki.
O zamandan bu güne ABD sadece ekonomik yaptırımlarla değil ama ülke içinde her türlü terörist saldırılar ile de İran’a saldırmayı sürdürdü. Bu saldırılardan en sonuncusu 12 Ocak’ta Tahran’da güpegündüz meydana geldi. 32 yaşında bir bilim insanı ve profesör olan Mustafa Ahmedi Ruşen, motosikletli iki saldırganın arabasının altına bomba yerleştirmesi sonucu meydana gelen bombalı saldırıda hayatını kaybetti. Ruşen, İran’da geçtiğimiz iki yıl içinde –ABD ya da İsrail gizli servislerince- suikasta kurban giden beşinci bilim insanıydı.
ABD’nin şu an devam eden bu savaşı daha fazla ölüm ve yıkıma sebebiyet vermekle kalmıyor, bütün bir bölgeyi de daha istikrarsız hâle getirip daha yıkıcı savaş olasılıklarını gündemde tutuyor. Tüm bunlar da daha fazla petrol için yapılıyor.

Çeviri: Gencer Çakır

Hangi Adalet?

Hangi Adalet?

“Adalet Devletin Temelidir.” Adaletin ne olup olmadığı konusunu özetleyen çok özlü bir söz bu…
Hrant Dink davasının gündemdeki yeri işgal etmesiyle beraber adalet kavramı ve onun “doğası” üzerine birkaç değinmede bulunmak yararlı olabilir.

Devlet, toplumun sınıflara bölünmüş durumunun bir sonucu olduğu gibi, tarihsel süreç içinde her zaman egemen sınıfın egemenliğini sürdürme aracından da başka bir şey olmamıştır. Bu, sosyolojik bir gerçeklik… Adalet’in mülkün ya da devletin temeli olduğunun söylenmesi bu gerçeklikle birebir örtüşür. Dolayısıyla her şeyin egemenlere göre belirlendiği bir sistemde adaletin “tecelli” etmesini beklemek boş bir beklenti değil mi?

Hrant Dink davası, bizlere tarihte buna benzer, yani adaletin tecelli etmediği sayısız örnek sunmakta: örneğin Dreyfus Davası, örneğin Sacco ile Vanzetti Davası, örneğin Haymarket Davası vs. vs. Bunlar sadece en bilinen örnekler. Adalet denilen şey bu davalarda da tecelli etmemiş ve davalarda yargılanan kişi ya da kişiler adaletin sözüm ona “doğru” tecelli etmesinin kurbanları olmuşlardır. Burjuva hukuku ve adaletinin nasıl tecelli ettiğinin –ve bunun günümüzde de devam ettiğinin- en bariz örnekleridir bu davalar. Bu söylenenler burası (Türkiye) için de geçerlidir tabii. Bakınız KCK davaları, bakınız Hrant Dink davası. Burjuva hukuk sisteminde adalet işte böyle tecelli ediyor! Hâl böyle iken; tüm bu saçma sapan uygulamalara, hukuksuzluklara, gerçek adalet adına tepki göstermek insanlık onuru için olmazsa olmaz bir şey. Zira sokakları doldurmadan adalet falan tecelli etmiyor, edemez! Üzerinden 5 yıl geçen Hrant Dink davası karşısında insanların sokaklara dökülmesi ve adalet talep etmesini elbette anlamlı buluyorum. Ama birilerinin çıkıp da bilinçsizce bu dava ve sokaklarda yürüyenlere karşı faşizan bir tavır içinde tepki göstermeleri, kendilerini etrafındaki kişilere karşı “politik” davrandıkları konusunda ikna etmeye çalışmaları son derece acı, zira bu yaptıkları olsa olsa tek bir şeye hizmet eder: Egemen sınıfın egemen hukuk anlayışını savunmak.

Sistemin asıl istediği de, kendisine bu tür “savunucular” bularak kaleyi içten fethetmektir. Sistem bunu milliyetçilik ve ırkçılık duygusunu kullanarak yapmakta, bizler de beyinlerimize chip takılmış (içimize milliyetçilik duygusu zerk edilmiş) gibi bizlere ne söylenirse harfiyen yerine getiren basit birer robotlara dönüşmekteyiz. Hrant Dink davasında karşı kutupta yer alanların bu durumu göz önüne almaları gerektiğini düşünerek yazıma burada son veriyorum.

22.01.2012

[Hrant Dink belgeseli için bkz.: Hrant için Adalet için, 19 Ocak’tan 19 Ocak’a.

]

Kapital’in güncelliği ve kriz

Kapital’in güncelliği ve kriz

Kapitalist ekonomi 1929’dan bu yana en derin krizlerinden biri ile debelenmekte. Finans sisteminin krizi, reel ekonomiyi de içine alarak büyümekte. Üstelik bu, şimdi, içinden daha bir çıkılmaz hâl aldı.
Banka ve şirket iflaslarının devletlerin iflaslarına yol açtığı –çünkü devletler, banka ve şirketleri kurtarmak için kasalarını, kimseye hesap vermeden sonuna kadar boşaltmışlardı- şu sıralarda; üstelik bir tarafta Arap Baharı, diğer taraftaysa Wall Street İşgal Hareketi; Avrupa, Rusya ve dünyanın daha pek çok yerinde meydana gelen kitlesel gösteriler, kapitalist sistemi ve onun meşruiyetini sözüm ona “orta sınıf”lara ama aslında işçi sınıfı ve onunla beraber toplumun diğer tüm kesimlerine sorgulattırırken; yalnızca ekonomileri ve devletleri değil, ama insanlığın genelini de içinden çıkılmaz krizlerin içine sürükleyen kapitalist sistemin işleyişi üzerine Kapital merkezli bir tartışma yürütmek yerinde olabilir.
Daha krizin ilk yıllarında belli başlı ülkelerde “Bestseller” listesinde yerini alan; insanların okumak için daha önceki dönemlere kıyasla daha bir yöneldikleri Kapital, yaşamakta olduğumuz krizle de birlikte bir kez daha güncelliğini korumuş oldu. Elbette bunun neden böyle olduğunun cevabını Kapital’in kendisinde değil, ama kapitalizmin, daha ortaya çıkışından bu yana aynı yasalarla işlemeye devam etmesinde aramak gerekir.
Kapitalizm, yaşlanan ve çürümeye yüz tutmuş dış kabuğuna rağmen, çekirdek hâlinde, onu var eden asli unsurları ile birlikte yaşamaya (ya da ayakta kalmaya) devam ediyor.
Rekabet ve kâr, tekelci kapitalizm çağında hâlâ, hem ekonominin işleyişine hem de onunla birlikte insanlığın geneline hükmeden biricik yasa! Acaba bu temel dinamiklerin ortadan kaldırılıp, onun yerine ekonominin insanlığın yararına olacak şekilde dönüşümü nasıl gerçekleşecek, işte önümüzde duran asıl sorun bu!

Kriz kelimesi “kritik bir an” ya da Yunancadaki anlamıyla “karar anı” demektir. İnsanlığın şu an içinde bulunduğu bu kritik eşiği aşıp aşamayacağı, elbette sadece zaman meselesi değil ama ondan da önemlisi kapitalizm karşıtı mücadelelerle doğrudan ilintili. Tabii bu işin sadece başlangıç tarafı, bir de sonrası var…
Biz bu kısa makalede, ilk olarak, kapitalizmin kriz yaratan temel mekanizmasının anatomisini çizmeye çalıştıktan sonra, yaşamakta olduğumuz krizin nedenleri üzerinde durmak istiyoruz.

Kapitalizmin normal bir işleyişi

Kapitalist sistemin doğasından (işleyişinden) gelen bir eğilim olarak krizleri açıklamaya çalışır Marksist kriz teorisi. Bunun için kapitalizmin nasıl işlediği meselesine yoğunlaşmak bir öncelik kazanır.
Kendisinden önceki üretim ilişkilerinden farklı olarak kapitalizm, emek gücünün de metalaştığı genelleşmiş bir metalar birikimi, Marx’ın sözleriyle “muazzam bir meta yığını” şeklinde karakterize olur. Onun bir başka ayırt edici tarafı, genelleşmiş (toplumsallaşmış) iş bölümü (ya da üretim) ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişki, uyumsuzluk hâlidir. Ya da bunu bir başka şekilde de ifade edebiliriz: Kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki uzlaşmaz çelişki. Marx, Kapital’in ilk cildinde bu konuya şu şekilde yaklaşır:
“Her satış bir alış ve her alış bir satıştır diye, meta dolaşımının, satışla alış arasında zorunlu bir dengeyi gerektirdiği dogmasından daha saçma bir şey olamaz. (…) Hiç kimse, bir başkası alıcı olmadan, satıcı olamaz. Ama, kimse, kendisi satış yaptığı için, doğrudan doğruya alış yapmak zorunda değildir. (…) Bir metanın tam başkalaşımının birbirini tamamlayan iki evresi arasındaki zaman süresi çok uzayacak, satışla alış arasındaki ayrılma çok açık ve belli bir hâle gelecek olursa, bunların iç birliği, kendisini zorla, bir bunalım yaratarak ortaya koyar. Metanın özünde var olan kullanım değeri ile değer arasındaki çelişki, (…) metaların başkalaşımları sırasında doğan çelişkilerde en gelişmiş hareket biçimlerini bulur. Bundan ötürü bu biçimler, bunalım olasılığını (ama yalnızca olasılığını) içerir.”
Bu temel olgu bizlere krizleri açıklamada olsa olsa bir “ipucu” verir. Konuyu biraz daha açmaya çalışalım… Kapitalizm kâr için, bunun azamileştirilmesi için üretim yapıyorsa; rekabetin olduğu, tekil kapitalistlerin adeta birbirlerinin gözünü oyarcasına hareket ettikleri bir ortamda (pazarda) bunların birlikte hareket ederek üretimi planlı ve eşgüdümlü bir şekilde yürütmeleri söz konusu olamaz. Üretimdeki bu “anarşik” durum, her bir kapitalistin kârını azamileştirmesi için diğerini yok etme pahasına bunu yapmak zorunda olması ya da pazardaki rekabet koşullarının bunu kendisine dayatmasından ileri gelir. Böylesine bir yarışın ortasında kapitalist kendisini nasıl “birinci” olmaya zorlayacak peki? Üretilen metaların birim maliyetlerini düşürerek ya da bir başka deyişle metaları ucuzlatarak. Bu maddi şartların kendisine dayattığı zorunluluk da mekanizasyonu artırmak; yani daha büyük, daha karmaşık makineler ile üretimi reorganize etmek, iş bölümünü yoğunlaştırmak, işçi başına düşen iş yoğunluğunu yükseltmek (üretkenlik) vs.dir. Marx, Kapital’de, “emeğin üretkenliğini yükseltmek, sermayenin içsel bir dürtüsü ve devamlı bir eğilimidir.” der.
Elbette bu genel eğilim tek bir kapitalist için geçerli olduğu gibi diğerleri için de geçerlidir.

“Komşum, az emekle çok şey üreterek ucuza satabilirse, ben de onun kadar ucuza satmaya çalışmak zorunda kalırım. Böylece, daha az işçinin emeği ile yapılan veya çalıştırılan ve dolayısıyla daha ucuza iş çıkaran her hüner, her usul veya her makine, diğer yerlerde de, herkes aynı hizaya gelsin ve komşulardan hiçbiri diğerlerinden daha ucuza satamasınlar diye, ya aynı hüneri, aynı usulü veya aynı makineyi kullanmak ya da bunların benzerlerini bulmak gibi bir zorunluluk ve bir yarışma yaratır.”

Mekanizasyondaki artış, kâr oranı hesaplamasındaki şemayı hatırlayacak olursak
[S / C + V], değişmeyen sermaye [C] oranının büyümesine yol açar. Bu da mantıksal olarak kâr oranının düşmesiyle sonuçlanır. Artık-değer oranını artırma amacına yönelik olarak mekanizasyondaki artış, Marx’ın “Kapitalist üretimin gerçek engeli sermayenin bizzat kendisidir.” deyişini anımsatırcasına kâr oranlarına aşağı yönde bir basınç uygular.
Burada bir parantez açalım: Kâr oranının düşüşü üzerine yapılan tartışmalarda mekanizasyona vurgu yapmak kanımca konuyu açıklamaktan biraz uzak. Zira kâr oranı, mekanizasyonun yol açtığı emek gücü eksikliği, ya da bir başka değişle canlı emeğin daha fazla ölü emekle ikame edilmesinden ileri gelir. Artık-değerin ve de kârlılığın kaynağı sadece artık-emek olduğundan; mekanizasyon da bu artık-emek üzerinde aşağı doğru bastırıcı bir etkide bulunduğundan, süreç içinde göreli olarak emek gücündeki azalmadan ileri gelen bir kârlılık düşmesi yaşanmakta. Hatırlanırsa eğer, makine, işçiden daha fazla artık-değer çekmeye ya da sızdırmaya hizmet görür. Sermayenin biricik amacı da daha fazla mekanizasyonla işleri kolay hâle getirip, işçinin üzerindeki çalışmanın zahmet ve ağırlığını hafifletmek değil; tersine onun, yani işçinin üzerindeki ağırlık ve zahmet pahasına ondan daha fazla artık-değer çekmektir ve makine de buna hizmet eder. Ama kapitalist bunu yaparken, rekabetin kol gezdiği bir ortamda olduğunun da farkındadır. İşin içine tek bir kapitalist değil ama birden fazla kapitalist girdiğinde evdeki hesap çarşıya uymaz.
Burada ayrıca yedek sanayi ordusunun yani işsizliğin kapitalizme içkin olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Tüm bunlar ışığında kâr oranlarındaki düzenli ve periyodik düşüşlerde mekanizasyona değil, ama canlı emeğin üretimdeki azalan payına vurgu yapmak kanımca öncelik kazanmalıdır.
Parantezi burada kapatalım ve tartışmamıza geri dönelim…

“Emeğin artan üretkenliği kendisini sermayenin azalan kârlılığında açığa vurur.”
Marx ayrıca, “Kâr oranı, emek daha az üretken hâle geldiğinden değil, aksine emeğin üretkenliği arttığı için azalır. İşçi daha az sömürüldüğünden değil, aksine daha fazla sömürüldüğünden azalır…” der.

Kriz açıklamasına sermayenin organik kompozisyonundaki büyüme üzerinden hareket eden Marx, kriz durumunun derinleşmesinin, kendi içinde kâr oranlarını yükselten karşıt eğilimlerine de vurgu yaparak her kriz durumunun genişleme / daralma çevriminin koşullarını taşıyan ikili doğasına da göndermede bulunur. Şöyle ki: Krizin derinleşmesi, güçsüz sermayelerin piyasadan ekarte olmasını ve güçlü olanların da bunların servetlerine el koymalarını gündeme getirir. İşsizliğin artması ile ücretlerdeki düşme, sömürü oranındaki artışla el ele gider. Bu da kâr oranlarına yukarı yönde bir basınç uygular ve kârlılık kriz öncesi seviyelere dönmeye başlar.
Marksist kriz kuramı, bizlere, kapitalist uzun üretim çevriminde kâr oranlarının düşme eğiliminin periyodik bir düzenlilik izlediği ve krizlerin de altında yatan asli unsurun bu olduğunu anlatır.

Bugünkü krize doğru…

I
‘29 Büyük Buhranı’nın dünya ekonomisinde yarattığı tahribat ve bundan çıkış, bütün dünya halkları için tam bir yıkım olmuştu. Krizin faturası, gerek Avrupa’da gerekse de ABD’de işçi sınıfına ödetilmeye çalışıldı ve sistem bunda başarılı da oldu.
Avrupa’da faşizmin ve diktatörlük rejimlerinin yükselişi ve ardından dünyayı ikinci kez paylaşma savaşlarının –her ne kadar bu iğrenç siyaset “faşizme karşı demokrasinin savaşı” olarak maskelenmeye çalışılmışsa da- gündeme gelişi; Avrupa’nın yerle bir oluşuna, Yahudi soykırımına, Hiroşima ve Nagasaki’ye ve buna benzer daha pek çok şeye yol açmıştı.
Kapitalizm, kendi krizinin faturasını, elde bunu başka yollarla (“demokrasiyle” örneğin) çözüme kavuşturabilecek araçlardan yoksun kaldığında, insanlığa nasıl ödetebileceğini göstermişti. Tüm bu olanları kapitalist üretim çevriminde 1914–39 yılları arasında yaşanan istikrarlı düşüşle bağlantılı olarak ele almak gerektiğini düşünüyorum.
Savaş sonrası kapitalizm (bilhassa Avrupa’da), devletlerin sermayeye koltuk değneği olması ile birlikte göreli bir genişleme evresine girdi. Ekonomistlerin “altın çağ” olarak adlandırdıkları bu uzun genişleme dönemi (Boom), 1973 petrol krizine kadar sürdü. Petrol krizi, “artık kriz mıriz yok”, “krizsiz kapitalizm” vs. türünden sözüm ona “insanî kapitalizm” propagandası yapanları utandırırcasına bir bumerang gibi geri dönmüştü. Petrol krizi, 1980’lerden günümüze değin uygulamaya konulmuş ve bugünkü sokak eylemlerinin alttan alta tetikleyicisi olan bir dizi uygulamalarla, işçi sınıfına savaş sonrası verilen ödünlerin geri alınması sürecini başlattı. Sınıflar arasındaki gerilim, sermayenin karşı saldırıya geçmesi ile değişikliğe uğrayacak, işçi sınıfı da mevzilerini korumak ve yer yer bunları kaybetmek ile bu süreci genel olarak aleyhine olacak şekilde adeta bir geri çekilme dönemi olarak yaşayacaktır.
Bu dönem, dünyada ve tabii Türkiye’de işçi sınıfına karşı son derece sert önlemlerin uygulandığı bir dönemdir. ABD’de Reagan, Britanya’da Thatcher –ve aynı neoliberal politikaların Türkiye’deki mimarı Özal- bu dönemin öne çıkan sadece birkaç figürü.
Yeri gelmişken, Türkiye’de darbe öncesi uygulamaya sokulan ve darbe ile birlikte daha rahat bir uygulama alanı bulan, ve o zamanlarda “alternatifi olmayan” model olarak sunulan neoliberal model, dünyadaki benzerleri ile aynı işlevi görmüştü: İşçi sınıfından daha fazla artık-değer sızdırmak için onu daha az ücretle daha fazla çalıştırmak, güvencesizleştirmek, daha yoksul ve yoksun hâle getirmek vs.
Özelleştirmeler, eğitimin, sağlığın, kamu hizmetlerinin o günlerden bu yana azar azar tırpanlanması, gerek dünyada gerekse de Türkiye’de bu döneme damgasını vuran ve bugün de devam etmekte olan uygulamalardı. Kısaca neoliberalizm dedikleri şey aslında, sermayenin son derece azgın bir şekilde işçi sınıfına karşı tüm dünyada karşı saldırıya geçmesinden başka bir şey değildir. Günümüzde ağızlarda sakız olan, o çok allanıp pullanan “küreselleşme” denilen şeyin altını kaldırdığınızda karşılaşacağınız şey de yine budur. Ne bir eksik ne bir fazla!

II
Sistemi bugünkü krize sürükleyen temel dinamikler üzerinden meseleyi tartıştığımızda karşımıza çıkan şey, sermaye birikiminin yavaşlaması olgusudur. Bunun sebebi ise krizdeki bir kapitalizmin kâr getirisi olmayacağı düşüncesiyle yatırımlardan uzaklaşması eğiliminde yatıyor. Bu da hâliyle büyümeyi yavaşlatan bir sonuca getirir bizi.

“…kapitalist bir ekonomide yatırımlar, dolayısıyla emek tahsisi, göreli olarak üretim dışı (yani ticaret ve finansal) sektörlere daha çok yönelirse büyüme yavaşlar. Hatta, durur ve ekonomi krize, depresyona girer.
ABD’de özellikle 1970’lerden beri yaşanan ve bugünü açıklayan sermaye birikim dinamiklerinin başında sermaye açısından üretim dışının cazibesi gelir.”

1980’lerde büyük kapitalist ekonomilerde (örneğin ABD’de) görülen sözüm ona “ekonomik canlanma”, faiz oranlarının dramatik bir şekilde aşağı çekilerek tüketicilere kredi verilmesi (borçlandırma) suretiyle gerçekleşen bir canlanmaydı. Ama bundan da önemlisi bu canlanma, aslında, neoliberal saldırı denen şey ile işçilerdeki göreli yoksullaşma, yani reel ücretlerdeki artışların işçilerin üretkenliklerindeki artıştan geride kalması, yani satın alma gücündeki göreli düşüş ve işçi sınıfının artan sömürüsü ile sağlandı. Satın alma gücünün düştüğü bir ortamda –hele de kredi almak son derece kolaylaşmışken- borçlanma son derece cazip hâle geldi ve bu da kişisel borçlarda bir patlamaya yol açtı. Kapitalist sistem bu şekilde borçla dönen bir ekonomik canlanma yaşadı, ta ki bugünkü çöküşe kadar.
Konuyu ABD örneği üzerinden biraz daha açmaya çalışalım… ABD, Büyük Buhran’dan sonra 40 yıl süren uzun bir büyüme yaşamıştı. Ekonominin sıkı bir şekilde denetlendiği (regüle edildiği) bir dönemdi bu dönem.
1980’lere gelindiğinde finans sektöründe büyük bir patlama yaşandı. Yatırım bankaları kamuya açıldı. Bu dönemi takiben Wall Street’teki kişiler muazzam zenginleşmeye başladılar. Reagan yönetimi; ekonomistler, lobiciler tarafından çokça destek gördü bu dönemde. Reagan, finans piyasalarının önünü açan 30 yıllık kuralsızlaştırmayı (deregülasyonu) başlatmıştı.
Bu dönem neoliberalizm diye adlandırılan kâra susamış sermayenin başka bir saldırı hamlesinin ön koşullarının gelişmeye başladığı döneme de tekabül eder. Piyasaların mali kuralsızlaştırılması, işçi sınıfının savaş sonrasında elde ettiği kazanımlarına yönelik bir dizi saldırının fitilini ateşleyen dönemin de başlangıcını oluşturuyordu.
Piyasaların mali kuralsızlaştırılması ile dev bankalar büyüdükçe büyüdü, öyle ki kendilerinden kaynaklanacak en ufak bir çuvallama bütün bir sistemi tehdit edebilirdi. Peşi sıra gelen ABD başkanları bu süreci, frenlemek bir yana daha da körüklediler. George Soros’u dinleyelim:

“Piyasalar doğaları gereği istikrarsızdır ya da en azından istikrarsızlığa meyillidir. Mesela bunu şöyle bir metaforla açıklamaya çalışalım. Örneğin petrol tankerleri… Çok büyüktürler ve bu yüzden petrol taşınan bölümleri bariyerlerle bölerek geminin petrol yüzünden sallanıp dengesini kaybetmesini önleyebilirsiniz. (…) Büyük Buhran’dan sonra bu denetimler sıkı bir şekilde uygulandı. Fakat deregülasyonlarla bu bariyerler kaldırdı ve sistem bu şekilde daha da riskli hâle getirildi.”

1990’lardan başlayarak deregülasyon ve teknolojideki avantajlarla beraber, adına türev ürünler (derivatives) denen karmaşık mali ürünlerin patlamasına tanık oluyoruz. Ekonomist ve bankacılar piyasaları daha da güvenli bir hâle getirdiklerini vaaz edip dursunlar, ama yaptıkları, tersine piyasaları daha kırılgan hâle getirmekti. Bu türev ürünlerle bankacılar neredeyse her şey üstüne kumar oynadılar. Petrol fiyatlarının yükseliş ve düşüşleri üzerine kumar oynadılar. 1990’ların sonlarına doğru kuralsızlaştırılmış piyasalardaki bu tür türev ürünlerinin değeri 15 trilyon doları buluyordu!

III
Gelelim mortgage kredilerine ve bunun patlamasına… 2001 yılındaki “Dot com” Krizi, ya da İnternet Balonu’nun patlamasından sonra ABD Merkez Bankası (FED) faiz oranlarını % 1’e kadar düşürdü. En güvenilir yatırım olan hazine bonoları, düşen bu faiz oranları ile, spekülasyon peşinde koşan sözüm ona “yatırımcılara” pek cazip gelmedi. Şişen İnternet Balonu’ndan ve onun patlamasından sonra spekülasyon yapılacak başka “güvenli limanlar” arayan yatırımcılar o tarihlerde konut alanına yöneldiler. % 1’lik faiz oranı ile elde edilecek olandan daha fazlasını çekme ve paradan daha fazla para kazanma saikiyle hareket eden yatırımcılar, Nasdaq indeklerinin dibe vurduğu 2002 yılının sonlarında çoktan konut alanına girmişlerdi. Konut balonu da o tarihlerden başlayarak düzenli bir şekilde yükselişe geçti. Ama bu düşük faiz oranları yatırımcılar için pek cazip değilken, bankalar için tersine pek cazipti; çünkü böylece Merkez’den (FED) aldıkları ucuz kredileri rahatça tüketicilere ulaştırabilirlerdi. Bu, o dönem ABD için olduğu kadar, tüm dünya ekonomilerinin iç içe geçtiği, finansal sistemin her bir ülkede üç aşağı beş yukarı benzer şekilde işlediği diğer kapitalist ülkeler ve onlara eklemlenmiş diğer küçük kapitalist ülkeler için de geçerliydi. FED’den kaynaklı bu ucuz borçlanma, kredi çılgınlığının tırmanmasına hız kattı. Hanehalkları da bankalardan aldıkları bu ucuz kredilerle ev sahibi olma (ya da başka amaçlarla) düşüncesiyle konut ipotek anlaşmaları (mortgage) yaptılar.
Eski sistemde, ev sahibi her ay aldığı ev kredisini ödediğinde para hâliyle onu kimden aldıysa oraya giderdi. Yeni sistemde, konut ipotek anlaşması bankayla borçlu arasındaki ikili ilişkinin ötesine giden bir menkul değer hâline dönüştü. Banka ile müşteri arasında yapılan ikili anlaşma belgeye dönüştürüldükten sonra bir menkul değer olarak, yani hisse senedi gibi, borç senedi gibi menkul değer olarak banka tarafından ihraç edildi, yatırımcı bankalara satıldı. Ve bu binlerce mortgage borç senetleri diğer senetlerle birlikte (taşıt kredisi, eğitim kredisi, kredi kartı borçları vs. vs.) birleştirilip bunlardan karmaşık türev ürünler oluşturuldu.
Sonrasında yatırım bankaları bu türev ürünleri başka yatırımcılara sattı.
Şimdi ev sahibi, aldığı krediyi geri ödediğinde ödenen bu para tüm dünya üzerinde yatırımcılara gitmiş oluyor. Bu yatırım bankaları derecelendirme kuruluşlarına ellerindeki bu türev ürünlerini değerlendirmeleri için para veriyorlar. Derecelendirme kuruluşları da bunların çoğuna en yüksek notları (AAA) veriyorlar. Bu olabilecek en yüksek yatırım puanıdır. Tabii bu katlanarak büyümeye devam etti, aynı bir kartopu gibi…
Kolay para peşinde koşan yatırımcılar bu mortgage senetlerine daha fazla ve daha fazla yatırım yapmak istiyorlardı. Piyasayı daha akışkan hâle getirmek öncelikle onu daha bir kırılgan hâle getirmeyi gerektiriyordu. Yani bu mortgage kredileri, adına sub-prime denen; peşin ödemesiz, kefilsiz vs. şekilleri altında hanehalklarına sunuldu. Sistem, hızını yavaş yavaş artıran bir araba gibi, karşısına çıkacak keskin virajı nasıl dönerim diye düşünmeden almış başını gidiyordu.
Doğrusu yatırım bankaları, adına sub-prime denen bu en riskli kredileri tercih ettiler, çünkü böylelikle yüksek kârlar elde ediyorlardı. Bu doğal olarak büyük bir kredi balonunun oluşmasına yol açtı. Mortgage kredilerinin geri ödemelerinde bir aksama olunca, sözleşme gereği ipotekli evlere el konuldu ve satışa çıkarıldı. Ama bu genelleşmiş bir durum alınca, ev fiyatları piyasadaki konjonktür gereği düşmeye başladı. Borçların ödenememesi ve hâlihazırda konut kredilerini ödemekte olan aileler de, düşen konut fiyatları nedeniyle bu ödemeleri yapmanın gereksiz olduğunu anlayınca kimilerinin evlerine el konuldu; kimileri de evlerini satışa sundu. Patlamaya ramak kalmış bir sistemin gösterdiği belirtilerdi bunlar. Çok uzatmanın bir anlamı yok, işte sistem doğal olarak bu şekilde kendi sonunu kendi hazırladı.
Suçlu kimdi peki? Riskli hisselere yatırım yapanlar, hedge fonlar, gözü para hırsı bürümüş yatırımcılar mı? Hayır, bunların hiçbirisi değil. Asıl suçlu, başka türlü işleme yolu olmayan kapitalizmin kendisi!

Peki ya sonrası…

Kriz hâlâ sürüyor. Ekonomistler bunun uzun süreli bir kriz olduğu konusunda görüş birliğindeler. Kriz patlak verdiğinde devletlerin yaptığı ilk şey, batan ya da batmakta olan şirketleri, bankaları, sigorta devlerini kurtarmak ya da borçlarını kamulaştırmak olmuştu. Bu, hiç kimseye hesap vermeden insanlardan (siz bunu işçi ve emekçiler diye okuyun) vergi altında toplanan paraların bulunduğu kasaların anahtarlarının sermayeye peşkeş çekilmesi demektir. Şimdi devletler devasa kamu borçlarının yükü altındalar. Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz, İrlanda gibi ülkeler bunun sancısını çekiyorlar. Kredi notları düşen ülkelerin, kendi sermayeleri için, uluslararası derecelendirme kuruluşları nezdinde saygınlık kazanıp kazanmaması elbette ülkelerindeki işçi sınıfına sistematik bir şekilde kemer sıkma önlemlerini dayatıp dayatamayacağı ekseninde düğümlenmiş durumda. Bu aşamada krizin ne yöne evrileceği bütünüyle sokağın inisiyatifinde. Ya krizin faturası çok sert önlemlerle; örneğin daha fazla işsizlik, daha fazla özelleştirme; kamu hizmetleri, emekli maaşları ve diğer sosyal ödeneklerden daha az yararlanma vs. vs. ile işçi sınıfına ödetilecek ya da bu, sokağın direnişiyle karşılaşacak. Bugün yaşadıklarımız bizlere bunun en somut örneklerini sunuyor. Geleceğe dair tek iyimser beklenti, sokağın bu hareketine işçi sınıfının bir bütün olarak katılabileceği imkânında yatıyor.
1932’de Washington’u işgal eden (The Bonus March) işsiz ve beş parası olmayan ABD savaş gazileri , talep ettikleri ikramiyelerini başkan Hoover ve sonrasında gelen Roosevelt’in uzlaşmaz tavrına rağmen, 1936’da işçi sınıfının fabrika işgalleri ve kitle grevleri başlayınca – ki savaş gazileri de bunlara katılmıştı- elde edebildiler. İşçi sınıfının olayların kaderini belirlemedeki rolü burada bir kez daha karşımıza çıkmakta.

Gencer Çakır
01.01.2012

Din Üzerine

Din Üzerine

“Kendi suretinde insanı yaratan tanrı değildir, aksine tanrıları kendi suret ve benzeyişlerinde yaratan insanlardır.”
[Aklın İsyanı’ndan]

Doğanın bir parçası olan ve yalnızca bununla beraber kendini yeniden ve yeniden üreten insan, doğa ile emeği vasıtasıyla ilişkiye girer; onu kendi ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürürken (üretim yaparken) kendisini de değiştirmiş olur. Marx’ın Kapital’de dediği gibi, “[İnsan] Kendi dışındaki doğa üzerinde etkide bulunur ve onu değiştirirken, aynı zamanda kendi öz doğasını da değiştirir.”

Tüm bir insanlık tarihi bu anlamda insanın doğa ile olan ilişkisi, onun üzerinde her geçen gün daha bir hâkim olmasının (bu kelimeyi “tahakküm” anlamında kullanmıyorum) tarihidir denebilir. Ama insan bunu yaparken, yani doğanın bilinemezliğini bilinebilir hâle getirirken ve onu kendisinin olan bir parçası yaparken -yani onu insanlaştırırken- doğanın, o kendisine hükmeden kuvvetlerinden kendisini sıyırabildi. Ama bunu yaparken aynı zamanda kendisine başka tahakküm biçimleri de yarattı. Şurası açık ki, insanlığa sadece doğa güçleri değil ama bir o kadar sosyoekonomik güçler de hükmetmekte. İnsanın sınıfsız toplumdan sınıflı toplumlara geçmesi aşamasıyla örtüşen bu süreç, insanlığın uzun tarih yolculuğundaki bir aşamaya denk gelir. Dolayısıyla doğanın güçlerine hükmeden, onu kendi bilinçli eylemiyle dönüştürebilen ve bu süreçte bir tarih yaratan (tarih, insanın bilinçli eyleminden başka bir değildir) insanın önünde bir başka sorun daha duruyor: Kendisine hükmeden, ona söz geçirtmeyen sosyoekonomik ilişkilerin boyunduruğundan çıkmak ya da kendisini bundan kurtarmak. İnsanlık bunu başardığında, yani kendisiyle beraber çevresindekilerin de çıkarını gözeten, kendi bilinçli eylemiyle kendi kaderi üzerinde belirleyici ve yönlendirici olabilen, deyim yerindeyse “kendi ayakları üzerinde durmayı” öğrendiğinde ya da onu bu imkândan yoksun bırakan tüm zincirlerini ve ayak bağlarını ortadan kaldırmayı başardığında, kendisini, gerçek bir insan olarak yeniden ve yeniden üretecek; kendisini kuşatan tüm o yabancılaşmadan, kendi kendisine ve çevresiyle olan yabancılaşmasından sıyrılmış olacak. İnsanlığın sağlıklı gelişmesinin olmazsa olmaz koşulu burada yatıyor.

Biz bu kısa makalede –naçizane- insanın yanlış bilinci olan Din olgusu üzerinde durmak istiyoruz, zira Din, insanî yabancılaşmanın bir biçimi olması sebebiyle onun bilinç düzeyinin önündeki, maddi dünya ile arasındaki ilişkideki “pembe gözlüğü” ya da gerçekliği görmesini engelleyen bir örtüden başka bir şeyi temsil etmiyor.
Elbette insanın dinsel düşünce aşamasına varması –ya da erişmesi- onun uzun evriminde yüksek bir aşamaya denk gelmekte. Canlı maddenin inorganik maddeden çıkması ve belirli bir tarzda örgütlenerek –ve bununla beraber merkezî sinir sistemini de örgütleyerek- gelişimini sürdürmesi, insanın iki ayağı üzerinde durması, boşta kalan ellerini kullanmayı öğrenmesi vs. vs. Tüm bunlar beynin gelişimini tetiklemiş ve insan bunu yaptığı sürece bilinçsiz maddeden bilinçli bir maddeye sıçrayarak, kendi bilincine varmış madde olarak, deyim yerindeyse kendisini var etmiştir. Maddenin bir ürünü olan düşünce, merkezî sinir sistemi olmadan var olamazdı ve merkezî sinir sistemi de beden, kan, kemik, kaslar vb. olmadan var olamazdı. Ve tabi beden denilen şey de en nihayetinde çevreden elde ettiği besinlerle ayakta kalır.
Zincirin her bir halkası birbirine nasıl da bağlı ama!..

Yukarıda dinin yanlış bilinç olduğu söylenirken “pembe gözlük” metaforu kullanıldı. Peki bu ne demektir? Marx’ı az çok bilen ya da bildiğini zanneden herkesin ağzında sakız olan şu “Din afyondur” önermesi meşhurdur; ama kimse, bu cımbızlanarak alınan cümleden öncesi ve sonrasında Marx’ın ne dediği üzerinde pek düşünme zahmetine katlanmaz. Marx’ın ne demek istediğini anlamaya girmeden önce gelin ondan bir alıntı yapalım:

“Dindeki çaresizlik, bir yönüyle gerçek çaresizliğin ifadesidir, diğer yönüyle de gerçek çaresizliğe karşı bir protesto. Din, ezilen bir yaratığın ah çekmesi, vicdanı olmayan bir ruhtur. Tıpkı ruhun olmadığı toplumsal şartların ruhu gibidir. Din halkın afyonudur.”
[vurgular bana ait]

Eğer yine de bu alıntıdan bir şey anlaşılmadıysa size Napolyon öneririm:

“Servet eşitsizlikleri din olmadan olamaz. Bir insan açlıktan ölürken, yandaki büyük bir servete sahipse, açlıktan ölenin bunu kabul etmesi imkânsızdır. İşte bu nedenle bir iktidar ona, bu Tanrı’nın emridir, demeli.”

O iktidar şüphesiz Din’den başkası değil! Marx’tan daha da özlü bir şekilde Din’in ne’liğini ortaya koyan Napolyon’un açık sözlülüğü takdire şayan doğrusu.
Elbette dinin gerçek doğasını anlamak onun filizlendiği toplumsal şartları bilmekten geçiyor. Sınıflı toplumların bir ürünü, bir sınıfın diğeri üzerindeki tahakkümünün sonucu ve toplumdaki çözülemez karşıtlığın meşrulaştırıcısı; nasıl ki devlet aygıtı sınıfsal karşıtlıkların yumuşatılması için egemen sınıfın tahakküm aracı ise din de tam da aynı bu görevi yerine getiren bir tahakküm aracıdır. Devletin; polis, asker, adalet, hapishane vb. araçlarından olsa olsa görünüş biçimiyle farklı bir tahakküm aracı. Buna “ideolojik baskı aracı” da denebilir.
Elbette büyük semavi dinler ilk ortaya çıktıkları zamanlarda, o zamanki toplumsal eşitsizliklerin özürcüleri değil ama eleştiricileriydi; lakin sınıflara bölünmüş bir toplumda egemen düşünce hiç kuşkusuz egemen sınıfların düşüncesi olacaktır. Bu ise bizlere, gerçekliği çarpıtarak sunan; 21 Eylül 1958’de Papa XII. Pius’un dediği gibi: “Sınıfların çokluğu Yaratıcının tasarımına tümüyle uymaktadır.” ya da eski Anglikan ilahisi All Things Bright and Beautiful’un [Her Şey Işıl Işıl ve Güzel] ünlü satırlarındaki:
“Zengin adam şatosunda, fakir adam onun kapısında: O (Tanrı) yukarıdakilerle aşağıdakileri yarattı ve onları zümrelerine göre dizdi.” gibisinden bir bilinç yüklemekte; dünyaya Din’in bu pembe gözlükleriyle bakmamızı sağlamaktadır.
Peki, bu yanlış bilinçten nasıl kurtulacağız? Sadece dinin öğretilerine karşı düşünsel alanda savaş açarak mı? Gerekli ama yetersiz diye cevap vermek zorundayım bu soruya, ya da şu moda sloganı tersine çevirerek söyleyelim: “Evet, ama Yetmez!”
Toplumsal olanı toplumsal olanla ortadan kaldırmak, eşyanın tabiatına da uygundur. Troçki’nin dediği gibi, “Dinsel fikirler, gerçekte diğer tüm fikirler gibi, hayatın maddi koşullarının toprağında ve hepsinden öte sınıfsal çelişkilerin toprağında doğarlar ve ancak yavaş yavaş kaybolurlar. Tutuculuğun gücüyle, onları doğuran ihtiyaçlardan daha uzun yaşarlar ve ancak ciddi sosyal şokların ve krizlerin etkisiyle tamamen yok olurlar.”
[vurgular bana ait]
Demek ki bu yanlış bilinçten ya da bir bütün olarak insanı kuşatan tüm bu yabancılaşma durumundan –en azından bir biçiminden- kurtuluş, bu makalenin başında da söylediğimiz gibi gelip şuna dayanıyor: İnsanın kendisine hükmeden sosyoekonomik güçlere bilinçli olarak hükmetmesi ya da hayatı üzerinde özgürce söz sahibi olması. Rosa Luxsemburg’un çok güzel söylediği gibi: “Kitlelerin dini, ancak, toplumsal süreçlerin insana hükmetmesi yerine insanın toplumsal süreçlere hükmedip bunları bilinçli olarak yönlendirdiği zaman bugünün toplumuyla birlikte tamamen ortadan kalkacaktır. Bu duygu (din duygusu) sosyalizmin eğittiği kitleler toplumsal gelişimi anlamaya başladıkça gitgide daha da azalacaktır.”

Peki ya Din’e karşı savaşım…

Teorik olarak bunları söylemek kolay belki ama asıl sorun, bence, bu problemi çözüme kavuştururken buna nereden ve nasıl başlanacağı ekseninde düğümleniyor. Bolşevizmin bu konudaki temel yaklaşımlarının ben kayda değer üstelik hâlâ güncelliğini koruyan yaklaşımlar olduğunu düşünüyorum. Az önce de üstü kapalı bir biçimde söylediğim gibi asıl sorun bu mücadelenin nasıl yürütülmesi ve hangi patikalardan geçilmesi ya da geçilmemesi ekseninde.
1903 yılında köylülere hitap eden bir broşüründe Lenin şunları yazmıştı: “Sosyal demokratlar (yani komünistler) olarak herkesin istediği din ile ilgili özgürce propaganda yapma hakkını savunuyoruz (…) Herkes, istediği dine inanma ve bu din hakkında propaganda yapma ve isterse de din değiştirmede tamamen özgür olmalıdır (…) Ne “hâkim” din ne “hâkim kilise” olmalı. Kanun önünde bütün inançlar ve bütün kiliseler eşit olmalı.”
Ve şöyle sürdürüyordu yazısını, “Bir Marksist, grevin başarıya ulaşmasını temel almalı, mücadele içerisinde olan işçileri ateistler ve Hristiyanlar şeklinde bölmemeli ve böyle bir bölünmeye karşı kararlı bir şekilde çıkmalı. İşte bu somut ortamda, ateist propaganda gereksiz ve zararlıdır. Bunu, en geri konumda olan tabakaları korkutup seçimlerde oy kaybederek bir temsilcilik yitiririz korkusundan değil; sınıf mücadelesinin fiilen ilerlemesi için yapmalı. Çünkü bu, modern kapitalist toplumda, Hristiyan işçileri sosyal demokrat saflarına çekecek olan kuru bir ateist propagandadan yüz kat daha etkili olur.” [vurgular bana ait]

Lenin 1905’te İşçi Partisinin Din Karşısında Tutumu üzerine olan makalesinde şunları yazıyordu: “Modern dinin köklerinin gömülü olduğu yer, çalışan kitlelere uygulanan toplumsal baskı ve onların kapitalizmin kör güçleri karşısındaki aşikâr çaresizliğidir. […] kitleler dinin kaynak bulduğu toplumsal olgulara karşı birleşik, disiplinli, planlı ve bilinçli bir tarzda mücadele etmeyi öğrenene kadar, kapitalist egemenliğin tüm biçimlerine karşı mücadele etmeyi öğrenene kadar, hiçbir eğitsel kitap yığınların bilincinden dini söküp atamaz.”
[vurgular bana ait]

Gencer Çakır, 15.12.2011

Not: Bu yazı yazılırken aşağıdaki makalelerden yararlanılmıştır:

1) http://marksist.com/MT/MarksizmVeDin.htm

2) http://www.union-communiste.org/?TR-archp-show-2011-15-1528-x-x.html