Tahrir Üzerine

Tahrir Üzerine

“Şunu akıldan çıkarmamalıyız ki, gelecek, kendi özgür iradesiyle hareket eden işçiler tarafından oluşturulan, işçilere ve topluma hizmet görevini yerine getirebilecek demokratik örgütlerindir.”
[Talal Shukr, Mısırlı eylemci ve sendikacı, aktarım: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=41193, 26 Kasım 2011]

Aşağıdaki makale, Tahrir’in dumanı daha henüz tüterken ve bu Tahrir rüzgârının yalnızca Orta Doğu ve Arap coğrafyası değil ama bir onun kadar dünyanın diğer ülkelerindeki isyancı hareketlere (örneğin İspanya, Yunanistan, ABD, İsrail vs.) de örnek olmasından hemen önce, olaylar cereyan ederken; Mübarek’in ipi ha çekildi ha çekilecek denirken sıcağı sıcağına yazılmış bir makale. Bu yılın başında (20.02.2011) yazdığım bu satırların, gelişmelerin ışığında hâlâ önemini ve güncelliğini koruduğunu düşünüyorum. Sizlerle bu yazıyı paylaşmam da biraz olsun bu konuyla ilgili –naçizane- bilgi tazeleme olma amacını taşıyor, daha fazlası değil…

                                                     ∞

Mısır’da olaylar durulmuş gibi değil ve görünen o ki, Mübarek gidene kadar da devam edecek…
30 yıl süren ve emperyalizmin de desteğini almış bir iktidar halkın nefreti, isyanı ve protestosuyla karşı karşıya.
Mısırlı kitlelerin bu haklı, demokratik hareketi sonuna kadar desteklenmelidir.
Ama konu bununla sınırlı değil tabiî ki. Böylesine bir konuyu ele alırken ülkenin geri kalmışlık düzeyi, yoksulluğu, emperyalizmle ilişkisi, ülkedeki en büyük, muhalefetteki kitle örgütü Müslüman Kardeşler, ordu ve elbette “sol alternatif”i de göz önünde bulundurmak zorundayız.
Şurası açık ki, Mübarek miadını doldurdu. Amerika’dan yapılan açıklamalara ve de Erdoğan’ın açıklamalarına bakarsak Mübarek’in çekilmesi yönünde bir görüş birliği var. Mübarek çekildikten sonra ne olacak peki? Mısır’da Mübarek sonrası yeni düzen, ülkedeki en büyük muhalefet örgütü Müslüman Kardeşler ile şekilleneceğe benziyor. Al Jazeera’dan takip ettiğim kadarıyla Müslüman Kardeşler iktidarı hedeflemediğini açıklamış. Sanırım olayların neye gebe olacağını tam kestiremediklerinden böyle bir açıklamada bulundular.
Bu konuda ordunun rolü de önemli elbette. Şimdiye kadar ordunun, göstericilerin tarafındaymış gibi davranması, protestocuların taleplerini “meşru” görmesi ve de göstericilere karşı silah kullanmayacağı yönündeki açıklamaları, orduyu muhalefetin yanında konumlandırıyor, ama yine de buna şüpheyle yaklaşmak gerekir. 1950’lerdeki “Hür Subaylar” darbesi, ordudaki küçük burjuva subayların “tepeden” gerçekleştirdikleri ve dahası işçi sınıfına karşı olduğu gibi köylülüğe de karşı olan bir darbeydi. O zamanlardan bu yana ordu, rejimin ve emperyalizmin en büyük dayanaklarından biri oldu. Bundandır ki, Mısır’daki varsıl sınıflar ve onların emperyalist destekçileri belki Mübareksiz yapabilirler ama ordusuz asla!
Bence hem ordu hem de Müslüman Kardeşler –eğer kitleler kendi önderliklerini yaratamaz ve bu iki gücün peşinden gitmenin dışında başka bir alternatifle öne çıkamaz iseler- Mısır’da yeni düzenin şekillenmesinde başat bir rol oynayacak.

Mısır’daki kitlelerin bu isyanlarının arkasında ekonomik ve sosyal sebeplerin yattığı yadsınamaz bir gerçek. Dolayısıyla iktidarı ele alacak gücün öncelikle kitlelerin bu acil ihtiyaçlarına cevap vermesi gerekiyor. İstikrarın sağlanmasının olmazsa olmaz koşulunun burada yattığını düşünüyorum.
Mısır’daki sosyalistler ve de sendikacıların bildirilerinden ülkedeki genel durum hakkında şunları öğreniyoruz:

“Az sayıda insanın özel jetler alabildiği; geri kalanların kamu taşıtlarına bile para yetiremediği; tepedeki maaşların asgari ücretleri bin kere aştığı; ülkenin en değerli varlıklarının bir avuç patrona ve yabancı şirketlere peşkeş çekildiği; ülke zenginliğinin yüzde 90’dan fazlasının 100 ailenin mülkiyetine geçtiği; halk çoğunluğunun yoksul, topraksız ve işsiz bırakıldığı bir toplum istemiyoruz. Çalışma hakkını, işsizlik tazminatını; tüm Mısırlılar için sağlık, eğitim, barınma haklarının tanınmasını; yağmalanan şirketlerin, toprağın ve mülkün tekrar kamulaştırılmasını istiyoruz.”
[Aktarım: Korkut Boratav, 20.02.2011, soL.org]

The Spark, 886. sayısında şöyle diyor;

“Yoksul kitleler, bir kere harekete geçtiklerinde, yalnızca liderlerin değişmesiyle yetinmeyebilirler. Kendi talepleri için, iş ve aş ile başlayacak bir mücadele yürütmeleri muhtemel. Emperyalist ülkelerin (ABD, Fransa ve Büyük Britanya) liderleri, kendi hâkimiyetlerinin, bu bölgeyi bir barut fıçısına çevirdiğinin pekâla farkındalar. Halkın çoğunluğunun yoksulluğu çok büyük, ayrıcalıklı ve sömürülen sınıflar arasındaki eşitsizlik çok çirkin. Bütün bir bölge bir anda patlayabilir.”

Rakamlar üzerinden konuşmaya çalışalım şimdi de… 80 milyon nüfuslu Mısır’ın işsizlik oranı yüzde 10’larda ve her beş kişiden biri de yoksul. Ayrıca kamu borcunun millî hâsılanın yüzde 80’ini aşmış olması da kayda değer bir başka gösterge. Buna bir de ülkenin geri kalmışlık düzeyini ekleyin ve tabloya öyle bakın.
Kapitalist ekonominin tüm dünyaya sirayet eden finansal krizi bu tür patlamalara kapı açıyor. Dileyelim de, Arap dünyasındaki bu alevler tüm dünyaya yayılsın. Böylesine bir kriz ortamında Müslüman Kardeşler’in iktidara geldiğini düşünelim. Emperyalizmin böyle bir ihtimal karşısında korkuya kapılmasının yersiz olacağı kanaatindeyim. Çünkü şurası son derece açık ki, Müslüman Kardeşler ve Britanya emperyalizmi geçmişte Mısır’daki sol’a karşı ortak hareket etti ve bu hâliyle bile örgütün emperyalist sistem açısından “olumlu” bir sicili olduğu söylenebilir.
Noam Chomsky, The Guardian’da şöyle diyor;

“…Genel tehdit her zaman bağımsızlık olmuştur. ABD ve müttefikleri, radikal İslamcıları kimi zaman seküler ulusalcılık tehdidini önlemek için, düzenli olarak desteklemiştir. Benzer bir örnek, radikal İslam’ın (ve de İslamcı terörün) ideolojik merkezi olan Suudi Arabistan’dır. Bir diğeri de, radikal İslamlaşma programını (Suudi parasıyla) yürüten, başkan Reagan’ın favorisi Pakistan’ın en acımasız diktatörü Zia ul-Haq’dır.” [04.02.2011]

Benzer bir alıntı daha;

“The U.S., which has been pretending that Muslim fundamentalism is its main adversary, suddenly turns out to be collaborating with it. But there is nothing surprising about that. Many times in the past already, the U.S. has relied on reactionary forces, in order to oppose other political forces that threatened certain U.S. interests. In the case of Egypt, for example, the U.S. secretly supported and funneled money to the Muslim Brotherhood for decades via Saudi Arabia, to counter some aspects of the secular nationalism of the previous dictator Nasser.” [The Spark, 887 no’lu sayısı]

Kitlelerin acil talepleri karşılanmaz ve Müslüman Kardeşler ile kitleler karşı karşıya gelirlerse, otomatik olarak emperyalizm ve Müslüman Kardeşler –geçmişte “ortak” düşman karşısında yan yana geldikleri gibi- yine yan yana gelebilirler. Böyle bir ortamda Mısır’da Mübarek sonrası başka bir diktatörlük yaşanması da muhtemel görünüyor. Bence sorun, Batı’nın da hesap edemediği böyle bir durumda, yeni yönetimin, Orta Doğu’daki dengeleri nasıl etkileyeceği ve emperyalizme yeşil ışık yakıp yakmayacağı ekseninde düğümleniyor. Müslüman Kardeşler eğer batının hesaplamadığı bir hamlede bulunur ve Orta Doğu’daki dengeleri alt üst ederse 1979 İran Devrimi gibi bir durum yaşanabilir mi? Şimdiden kestirmek güç.
Emperyalizm için asıl tehlike, her durum ve koşulda, kitlelerin “sistem karşıtı” hareketleri olmuştur. Onun dışında emperyalizm, yönetimi ne olursa olsun, her ülkeyle ilişkilerini gayet iyi sürdürmekte.
Mısır’da İran Devrimi’ndeki gibi bir durum yaşanırsa, şüphesiz bu Mısırlı kitleler için felaket olacaktır ve Müslüman Kardeşler (ve de ordu) kendilerine karşı kitlesel ayaklanmaları bastırdığı sürece Batı’dan “onay” alacaktır. Şöyle bir seçenek de olabilir: Hem kitlelerin taleplerine anlayışla yaklaşan ama aynı zamanda emperyalizmle de iyi geçinen bir yönetim. Ama ben bunun bölgeyi daha da istikrarlı hâle getireceğini sanmıyorum. Kitlelerdeki patlamaların temel nedeni olan neoliberalist model, böyle bir ortamda kitleler için daha istikrarlı bir çözüm kesinlikle olmayacaktır.
Mısır’daki kitleler, ordudaki general ve subayları değil ama işçi ve yoksul köylülükten oluşan askerleri yanlarına çekerek, acil taleplerini çözüme bağlayabilecekleri, kendi denetimlerindeki bir iktidar için mücadeleyi devam ettirmedikleri sürece gelecek kitleler için pek de parlak olmayacak.

Gencer ÇAKIR

Hangi 99

Hangi 99

BirGün’ün bugünkü sayısında (17/10/11) 10. sayfada şöyle bir başlık atılmış: “Yüzde 1’e Karşı 99’un İsyanı”; altında da şöyle devam ediyor haber: “17 Eylül’den beri ABD’de ‘Wall Street’i İşgal Et’ sloganıyla devam eden kapitalizm karşıtı eylemler, dünyaya yayıldı. 83 ülkedeki 951 şehirde yüz binler vahşi kapitalizme karşı sokaklara döküldü.”

Haberdeki fotoğraflardan öfke selinin Roma’dan Londra’ya, Chicago’dan Varşova’ya Hong Kong’dan Frankfurt’a yayıldığını; “Arap Baharı”nın rüzgârının tüm dünya üzerinde esmeye başladığı ve deyim yerindeyse bir “Dünya Baharı”nın yaşandığı duygusuna kapılıyoruz. Temennimiz odur ki bu tür eylemler daha bir yaygınlık kazansın ve sadece iş vandallığa varan boyutta kalmasın, giderek fabrikalara, “yüzde 1”in zenginliğinin yaratıldığı -işçilerce yaratıldığı- üretimin ve bütün bir toplumun hayatının yeniden ve yeniden üretildiği yerlere sıçrasın ve hareketin dümeni işçi sınıfının kontrolüne geçsin. Bugünkü çürümeye yüz tutmuş kapitalist sistemi dönüştürebilecek tek özne, tabi ardına geri kalan “yüzde 99”u taktığı müddetçe, bizce hâlâ işçi sınıfı!

Hazır konu açılmışken değinmeden geçmeyelim. Gazetelerde ABD’deki bu eylemlerin sloganı olan “Biz yüzde 99’uz onlar yüzde 1” hazır dillerde dolaşırken ve insanlar arasında popülaritesi de artmışken biraz bu slogan ve onun tam olarak neyi çağrıştırdığı üzerinde konuşmaya çalışalım, dilimiz döndüğünce.

Örneğin hiç sordunuz mu kendinize, kim bu “yüzde 99” diye? Bu “yüzde 99” homojen ya da gerçekten krizin faturasını çok ağır ödeyen işçi ve emekçi sınıflar mı? Bu konunun tartışılmasının önemli olduğunu düşünüyorum zira “yüzde 1”in dışında kalanların hepsini aynı kaba koyup “bizler yüzde 99”uz demek sınıfsal farklılaşmaları sadece maskelemekle kalmıyor, gerçekten mücadele etmek isteyen toplumun üretici işçi-emekçi sınıflarını mücadele araçlarından yoksun bırakıyor. Tam da sendikacıların patronlarla al gülüm ver gülüm ederek işçileri mücadele araçlarından yoksun bırakması gibi.

Bu 99’un içinde kimler var? Örneğin ABD gibi emperyalist ülkelerde bu “yüzde 99”un üst sıralarında yer alanların önemli bir bölümü kapitalist sınıfla yan yana ve omuz omuza durarak, onların kirli işlerine ortak olarak bu iğrenç düzenden pay alıyorlar. Bunlar şirket yöneticileri, CEO’lar, Merkez Bankası yöneticileri ve ekonomistleri; kapitalistlerin propagandasını yapan, küreselleşmenin her şeye kadir olduğunu durmadan vaaz edip duran yazar-çizer takımları, gazete ve dergi editörleri; kapitalizmin nimetlerini anlatmakla bitiremeyen ve onu haklı çıkarmaya uğraşan, bu uğurda saç ağartan üniversite profesörleri ve de bu “yüzde 1”lik kesime hazinenin anahtarlarını veren politikacı takımı… Bunlara isim yapmış büyük doktorlar, avukatlar, ilaç şirketi araştırmacıları vs. vs. de eklenebilir. Nerden baksanız sayıları yüzde yirmiye varan bu “yüzde 1”in altında yer alan sınıf ABD zenginliğinin yüzde ellisinden fazlasını elinde tutuyor. Dolayısıyla “yüzde 99”un içindeki bu diğer “yüzde 1”ler ile krizin faturasını gerçekten ödeyen çalışan sınıfların çıkarları ortak sayılmaz, sayılamaz.

Yalnızca ABD değil tüm dünyaya sirayet eden bu bahar havasının bütün dünya hakları için gerçek bir bahara dönüşmesi ve bunun da kalıcılaşması elbette büyük ve küçük işyerlerinde, fabrikalarda, bürolarda, hastanelerde bir arada bulunan; ekonomiyi yürüten, bütün bir toplumun ihtiyacı olan mal ve hizmetleri ürettiği gibi “yüzde 1”in zenginliğini de –ama kapitalistlerin el koyduğu- üreten sınıf yani işçi sınıfının olaylarda özne olarak ortaya çıkmasına sıkı sıkıya bağlı. İşçi sınıfının ekonomik yaşamdaki belirleyici rolü ona bu gücü ve potansiyeli ister istemez veriyor, vermekte. Tek sorun bu potansiyel gücün üretim merkezlerinden başlayarak tüm bir toplum sathına yayılıp yayılmaması ve onu etkisi altına alıp almamasıyla ilgili…

17/10/11

“Trendy” olmak

“Trendy” olmak

Bence moda denilen şey, kapitalist üretim biçiminde, üretimin sürekliliği için -doğrudan doğruya sistemin devinim yasalarınca belirlenen- tüketiciler üzerinde psikolojik bir baskı unsuru olarak inşa edilen ve varlık bulan; dahası bunun (modanın) dışında kalınmasının söz konusu dahi olamayacağı yanılsamasının kurumsallaşmış (ete kemiğe bürünmüş) hâlidir.
Peki, buradan kalkarak ne tür sonuçlar çıkarabiliriz?
Öncelikle, üretimin sürekliliği konusu üzerinde durmaya çalışalım.
Kapitalist üretim biçimi, üretilen her şeyin “meta” olduğu; Kapital’deki ifadeyle muazzam bir meta birikiminin hâkim olduğu bir üretim biçimidir. Yani bu öyle bir üretim biçimidir ki; dilini, kimliğini, cinsiyetini vs.sini bilmediğimiz insanların (işçilerin/üreticilerin) ürettiği ürünlerin (metalar) tüketimine dayanır ve bunları üretenler de bu ürünlerin kim ya da kimler tarafından ve nerede tüketildiği bilmez ya da bilemez.
Bu üretimde, kapitalistler, ücretli emek üzerinden “artık değer” sızdırmak suretiyle başlangıçta yatırdıkları sermayeden daha büyük bir fazlalık elde ederler ve bu fazlalığın bir kısmını üretici yatırımlara (yeniden üretime) yatırarak genişlerler (genişleyen yeniden üretim süreci). Bu sürecin iki veçhesinden biri “üretim” diğeri ise “dolaşım”dır. Dolaşım, aslında sermayenin üretim ve yeniden üretiminin bir halkasını ya da onun bir momentini oluşturur. Üretilen meta, sadece ve sadece üretilmek ve stokta bekletilmek için üretilmemiştir. O bir ihtiyaca cevap vermektedir ve bu yüzden her üretilen meta zorunlu olarak bir “kullanım değeri”ne de sahip olmalıdır; aksi takdirde meta boşa üretilmiş olur ve boşa üretilen meta da kapitaliste kâr getirmez. Ya da başka bir deyişle bu, kapitaliste artık değeri gerçekleştirmesine (realizasyon) ve de sermayesini genişleyen ölçekte büyütmesine olanak vermez.
Üretilen meta, “son hâlini” aldıktan sonra üretim alanından çıkar ve dolaşım alanına girer. Dolaşım denilen alan, metanın satıldığı (gerçekleştiği/realize olduğu) alandır ve bu sürecin sonunda kapitalist bir kazanç (kâr) elde eder. Elde ettiği bu kazanç başlangıçta bu metayı üretmek için harcadığı (yatırdığı) paradan (ya da para-sermayeden) daha “fazla”dır. Bunun sebebi de, bu metanın üretiminde kapitalistin kullandığı “değişir sermaye”dir. Bu ise “emek” ve “artı-emek” diye iki veçheden oluşan bir şeydir. İşte sözünü ettiğimiz bu “fazla”lık artı-emek tarafından yaratılır ve kapitalist de buna el koyar. Bir örnekle anlatmaya çalışalım.
Söz gelimi 8 saatlik bir çalışma süresinin ilk 3 saatinde işçi kendi işgücü maliyetine denk gelen değeri (ücret) üretir -ki bu onun hayatta kalması, ertesi gün tekrardan işe gelmesi, kendisi ve ailesi için yaşar kalmasını sağlayan; çoğu zaman asgari düzeyde tutulan bir değerdir. İşçi iş gününün geri kalan 5 saatinde ise patronundan hiçbir karşılık almadan çalışır. Zaten patron da işçiyi işte bu fazladan saatler için istihdam eder. Genel olarak kapitalist üretimdeki “sömürü” bu anlamda kullanılır.
Toparlarsak, üretim çevriminin sürekliliğinin sağlanması için, hem üretimin hem de sermayenin genişleyen ölçekteki üretiminin aksamsız bir süreç izlemesi gerekir. Ayrıca bu sürekliliğin ne kadar hızlı olup olmadığı da önemlidir.
Şunu düşünün, eğer bir metanın kullanım süresi uzunsa, örneğin 10 yıl, o zaman ne olacak? Kapitalistler, insanların bu metayı tüketmeleri için on yıl bekleyecekler mi?
İşte burada moda denilen şeyin önemi ve işlevi ortaya çıkıyor.
Bir kere insanlara, kullandıkları metanın daha eskimeden ve hâlâ işlevini yerine getiriyorken onlara bu metanın eskidiğini, “demode” olduğunu söylediğinizde, insanlar kullanmakta oldukları metayı bir kenara atıp yerine yenisini almaya yönelirlerse, moda denilen şey işlevini aksamadan yerine getiriyor demektir.
Örneğin ben [aramızda kalsın 🙂 ] “hâlâ” MOTOROLA C113a model bir cep telefonu kullanıyorum.
Birçoklarına göre bu bir “takoz” ama dikkatinizi çekerim bu telefon ilk çıktığı zaman takoz olarak değerlendirilmiyordu.
Şimdi aynı işlevi yerine getiren diğer telefonlar moda oldu ve benim kullandığım bu telefon “demode.”
Hani bir reklam var. Ford otomobillerinin ilk yapıldığı tarihten günümüze, otomobilin geçirdiği değişimleri (evrimi?) bir otoyol üzerinde anlatıyor. Önceki üretilenin yeni üretilen tarafından geride bırakılarak, sözde geçmişten buyana Ford otomobillerindeki değişimi vurgulayan reklâmdan bahsediyorum. Ama şu da bir gerçek ki, Ford otomobilleri ilk üretildiği gün de bu gün de insanların tek bir ihtiyacına cevap veriyor: “Ayaklarımızı yerden kesme.”
Benzer şekilde cep telefonları da böyle değil mi? İcat edildiği gün de bu gün de insanların tek bir ihtiyacına cevap veriyor: “Connecting people.”
Peki, madem böyle, nasıl oluyor da insanlar aynı ihtiyaca cevap verdiği hâlde aynı türdeki bir metayı, daha eskimeden, yıpranmadan bir başkasıyla değiştirme ihtiyacı duyuyor? Bize şöyle bir eleştiri yapılabilir: Ama yeni çıkan telefonların farklı özellikleri var: fotoğraf çekmesi, dokunmatik ekran olması, internete bağlanması vs. vs.
Elbette tüm bunlar, tüketim denilen şeyin ardındaki saikler olarak belirleyici olabilir ama asla “temel belirleyici” şey değiller. Moda denilen şeyin insanlar üzerinde oluşturduğu yanılsama ya da sis perdesi aralanmadıkça, çözümlenmedikçe bu tüketim çılgınlığının neden böylesine “çılgınlıklar” sergilediği de her zaman bir muamma olarak kalacak.
Umarım bu tartışma “trendy” olmanın ne’liği konusunda az da olsa bir şeyler söyleyebilmiştir.

02.10.2011

21. Yüzyılın İlk Büyük Buhranı

Bu makale, Pakistan asıllı Marksist bir iktisatçı olan ve şu sıralar The New School for Social Research’de Ekonomi Departmanı’nda profesör olan Anwar Shaikh’in 2011 yılında Socialist Register’a yazdığı “The First Great Depression of the 21st Century” başlığını taşıyan makalesinin tarafımdan yapılmış Türkçe çevirisidir.
İçinden geçmekte olduğumuz kapitalizmin bu derin krizini (Depresyon); nedenlerini ve etkilerini anlamamızda bizler için faydalı olabileceğini düşünüyorum…

21. Yüzyılın İlk Büyük Buhranı

Anwar Shaikh, Socialist Register, 2011

2008 yılında tüm dünyaya yayılan bu genel ekonomik kriz bir Büyük Buhran’dır. Kriz, ABD’deki mali krizle tetiklendi ama bu onun asıl nedeni değildi. Bu kriz, hiç şüphesiz, uzun genişleme dönemlerini uzun düşüşlerin takip ettiği, sermaye birikiminin sürekli yinelenen her zamanki seyridir. Böyle bir durum vuku bulduğunda ekonominin sağlığı kötüleşmeye başlar. Takip eden süreçte de bir şok krizi tetikleyen bir neden olabilir. Subprime mortgage piyasasının 2007’deki çökmesi buna örnek verilebilir. Benzer şekilde 1820’lerde, 1870’lerde, 1930’larda ve 1970’lerdeki krizleri tetikleyen şoklar da buna örnek verilebilir. John Kenneth Galbraith’ın, hakkını teslim edelim, ünlü 1929 Büyük İflası kitabında belirttiği gibi, 1930’ların Büyük Buhranı çılgınca bir mali spekülasyonla başlamışken bu durum, şüphesiz, 1929’daki borsa çöküşünün ekonomik bir çöküntüye neden olabilecek ekonominin sağlıksız ve kırılgan bir durumuna işaret ediyordu. Bugünkü yaşadığımız şey o zamanki yaşananlara benziyor.
Her bir parçayı tekil olaylar olarak görmeyi tercih edenler (…) açıklamaya yöneldikleri tarihin dinamiklerini unutuverdiler ve süreç içinde bizleri bu tarihin tekrarına mahkûm eden kâr mantığını da benzer şekilde unuttular.
Sermaye birikimi çalkantılı ve dinamik bir süreçtir. Bu, konjonktürel faktörler ve özel tarihi olaylarla ayarlanan güçlü içsel ritimlere sahiptir. Birikimin somut tarihinin analizi bu yüzden içsel kalıplarla bunların belirli tarihi dışavurumlarını birbirinden ayırmayı gerektirir.
İş çevrimleri kapitalist dinamiklerin en somut elementlerindendir.
Hızlı bir (3–5 yıllık) çevrim, yığılı arz ve talebin sürekli salınımı; orta dereceli (7–10 yıl sabit sermaye) bir çevrim ise birikmiş kapasite ve talebin daha yavaş dalgalanmalarından ortaya çıkar. Fakat bu iş çevrimlerinin altında, birbirini izleyen uzun aşamalı hızlanan ve yavaşlayan birikimden oluşan daha yavaş bir ritim vardır. Çeşitli iş çevrimleri bu temel dalgaları ifade eder. Kapitalist tarih her zaman hareketli bir sahne üzerinde rolünü icra eder. 1930’ların Büyük Buhranı’ndan sonra 1970’lerin Büyük Stagflâsyonu geldi. Demek oluyor ki asıl kriz çılgın bir enflasyonla ört pas edildi. Fakat bu, büyük istihdam kayıplarına, borsa endekslerinin gerçek değerlerinde büyük düşüşlere ve geniş kapsamlı iş ve banka iflaslarının önüne geçemedi. Ekonomik ve mali sistemin birlikte çözülebilir olduğuna dair ciddi bir endişe hâkimdi.
Bizim şimdiki hedeflerimiz için, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde krizin yüksek işsizliğe, sendikalara karşı yapılan saldırılara, yoksul ve emekçiler için yapılan kurumsal yardımlara ve borsanın gerçek değeri ile reel ücretleri hızla aşındıran enflasyona yol açtığını burada not etmek faydalı olacak. Diğer ülkeler, örneğin Japonya, işsizlik ve aktif değerlerin deflasyonunu kademeli olarak düşürme siyasetine başvurdu. ABD ve İngiltere’den farklı olarak Japonya’nın aldığı bu önlemler onu borç batağına saplanmaktan kurtardı.
Bu farklılıkları bir kenara bırakırsak, faiz oranlarındaki dramatik düşüşle kamçılanan yeni ekonomik canlanma tüm büyük kapitalist ekonomilerde 1980’lerde başladı.
Faiz oranlarındaki düşüş, büyük ölçüde, net sermaye getiri oranlarında, kâr oranı ve faiz oranı arasındaki net farklılıklarda yükseltici bir etkiye yol açtı. Düşen faiz oranları aynı zamanda sermayenin dünya üzerinde yayılmasını da kolaylaştırdı, tüketici borçlarını patlattı ve finans ile emlak sektöründeki balonlaşmayı körükledi. Çoğu ülkede mali işlemlerin deregülasyonu finansal sistemce sağlandı ve Kanada gibi birkaç ülke dışında bu girişim büyük ölçüde başarılı sonuçlar verdi. Aynı zamanda, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde işgücünün sömürüsünde beklenmedik bir artış kaydedildi. Bu, verimlilik artarken reel ücretlerdeki düşüşlerle sağlandı. Her zaman olduğu gibi bunun direk etkisi kâr oranlarındaki büyük patlamalardı. Ücretlerin aşağı çekilmesinin beklenen etkisi tüketicilerin satın alma güçlerindeki durgunluktur. Bir taraftan faiz oranları düşerken ve kredi almak hiç olmadığı kadar kolaylaşmışken tüketim ve diğer harcamalar artmaya devam etti ve bu da hâliyle borçlarda muazzam bir patlamaya yol açtı. Tüm sınırlandırmalar askıya alınmış gibiydi ve tüm hareket yasaları kaldırılmıştı. Ve bu sonra duvara tosladı. ABD’deki mortgage krizi, sadece fitili ateşleyen unsurdu. Sorunun altında yatan asıl neden, faiz oranlarındaki düşüş ve sınırlarına dayanan bu ekonomik canlanmayı (balonlaşmayı) körükleyen, borçlardaki patlamaydı. Şu anki kriz yayılmaya devam ediyor. Tüm belli başlı gelişmiş ülkelerde devasa boyutlarda para yaratılıp iş sektörüne destek olmak için harcandı. Fakat bu para büyük boyutlarda oralarda kaldı. Bankalar riskli bir iklimde borç vermeyi arttırma konusunda istekli değillerdir. Çünkü verdikleri paranın uygun bir kâr ile kendilerine geri dönmelerinin hiçbir garantisi yok. Otomobil endüstrisi gibi sektörler de benzer sorunlarla karşı karşıya çünkü bir sürü satılamayan ürün stokları elde kalmış görünüyor ki bunları genişletmeyi dâhi düşünmeden önce ortadan kaldırabilirler. Bu yüzden vatandaşların büyük bölümü bu etrafa saçılan büyük miktardaki paradan nasiplenemediler ve işsizlik oranları yüksek kalmaya devam etti. Bu bağlamda, çarpıcı olan, 1930’lar boyunca Roosevelt yönetimince yapılmış iken, kamu yoluyla istihdamı genişletmek için bugün çok az şeyin yapılmış olmasıdır. Bu bizleri temel bir soruna getirmekte: Nasıl oluyor da kapitalist sistem, kurumları, düzenleyicileri ve politik yapıları, kendi evrimi boyunca böylesine bariz bir şekilde değişmişken hâlâ belirli tekrar eden kalıplarını sergileyebiliyor? Cevap, bu belirli kalıpların kâr güdüsüne sıkı sıkıya bağlı oldu gerçeğinde yatıyor. Kâr güdüsü, bu tarih boyunca ekonominin davranışının merkezi düzenleyicisi olmaya devam ediyor. Kapitalizmin çekirdeği aynı kalıyor, değişime uğrayan sadece kabuğu.
Kuramsal dinamiğin tam bir açıklaması bu makalenin kapsamı dâhilinde değil ama bizler kârlılık ve birikim arasındaki ilişkiyi inceleyerek onun mantığı hakkında sağduyu sahibi olabiliriz. Bunun ardından ABD üzerine yoğunlaşacağım çünkü bu ülke, gelişmiş kapitalist dünyanın merkezi olmaya devam ediyor ve burası aynı zamanda da krizin ortaya çıktığı yer. (…)

Birikim ve Kârlılık

‘İşletmeleri harekete geçiren motor … kârdır.’ (J.M. Keynes)

‘Kârı olmayan satışlar anlamsızdır.’ (Business Week)

Her işyeri, yok olma tehdidi altında kârın kendi varoluş sebebi olduğunu bilir. Klasik iktisatçılar birikimin merkezi konusu olan kâr oranı (r) ile faiz oranı (i) arasındaki farkı tartıştılar. Bunun sebebi kârın aktif yatırıma, faiz oranının ise pasif yatırıma gitmesi gerçeğidir. Verili bir sermaye miktarı, metaların üretilmesinde ya da satılmasında, borç para vermede ya da aktif spekülasyonda kullanılabilir. Kâr oranının her bir durum için risklerle, bilinmezlikler ve hatalarla dolu bir geriye dönüşü vardır. Mesele işadamlarının öğrenmesine geldiğinde ‘ortada bilinenlerle … bilinmeyenler vardır … ama aynı zamanda bilinmeyen bilinmezler de.’ Öte taraftan aynı sermaye miktarı yavaş ve görece güvenli faiz getirisi olan tasarruf mevduatı ya da güvenli bir tahvile de yatırılabilir.
Faiz oranı, aktif yatırıma belli bir oranda geri dönüşü olan bir ölçüt, güvenli bir alternatiftir. Marx, bu iki oran arasındaki farka girişim-kâr-oranı (r – i) der, ki bu da aktif yatırımı hareket ettiren dürtüdür. Keynes de buna çok yakın bir şey söyler. Kâr oranına o, sermayenin marjinal verimliliği (SMV) der ve (…) bununla beraber faiz oranı arasındaki fark konusu üzerine yoğunlaşır. Neo-klasik ve post-Keynesçi iktisatçılar da geniş kapsamlı bir bakışla da olsa bu aynı farklılık üzerine yoğunlaşırlar: Üretim maliyetleri sermaye stokuna denk düşen faizi kapsayan bir ‘fırsat maliyeti’ ile birlikte tanımlanabilir, ki ‘ekonomik kâr’ işletme kârı miktarı ile kâr oranına denk olarak basitçe girişim-kâr-oranıdır (r – i).
Aşağıdaki görsele bir göz atalım. Farz edelim ki şirketin yıllık kârı 100.000 dolar. Ve yine farz edelim ki şu anki faiz oranının getirisi yüzde 4 ve yılbaşındaki sermaye stoku da 1.000.000 dolar. O zaman şirketin sermayesi, şayet güvenli bir tahvile yatırılmış olursa kazanacağı miktar 40.000 dolar olur. Klasik bakış açısından bizler şirketin toplam kârını iki yönden düşünebiliriz: Faize karşılık gelen 40.000 dolar ve işletme kârı olarak 60.000 dolar. Neo-klasik iktisatçılar varsayıma dayalı bu faizi; ücretler, ham maddeler ile amortisman için yapılan ‘gider’lere eşitmiş gibi göstererek tüm bunları maskelemeye çalışırlar. Netice itibariyle, ekonomik kârın tanımı zaten işletme kârı olan 60.000 dolardır. Post-Keynesçi iktisatçılar tipik bir şekilde bu gibi birçok neo-klasik görüşleri benimserler.
Kâr oranı yılın başındaki sermaye stokuna olan yıllık kâr katsayısıdır yani,

İşletme kârına denk düşen oran ise (re) sermaye stokunca bölünmüş işletme kârı miktarıdır ki bu da,

Şurası açık ki, girişim-kâr-oranı faiz oranı ile kâr oranı arasındaki farka eşittir.
Yani, re = r – i = % 10 – % 4 = % 6. Bunun dışında iki faktör daha ampirik seviyede önem kazanıyor. İlki, milli muhasebede yer aldığı şekliyle kâr, ne toplam kâr (P) ne de işletme kârı (PE)dır, ama bu ikisi arasında bir şeydir. Milli muhasebe, ekonomik kârı, ödenen gerçek faizin net gerçek kârı şeklinde tanımlar. O hâlde örneğimizdeki şirket tüm sermayesinin yarısına denk olan 500.000 doları borçlanmış olsaydı 20.000 dolarlık bir gerçek faiz ödemesinde (500.000 dolarlık toplam borcunun yüzde 4’ü) bulunacaktı. Bundan dolayı milli muhasebede kârın ölçümü (P’ = 80.000 dolar) gerçek kâr (P = 100.000 dolar) eksi gerçek borç üzerine ödenen gerçek faiz (20.000 dolar)dir. Bundan dolayı gerçek kârı ölçmek için milli muhasebede yer alan kâr rakamına gerçek para faizini ilave etmemiz gerekir. Sonra, bu miktarla girişim-kâr-oranını daha önce açıklandığı şekliyle hesaplayabiliriz.
İkincisi, dikkat edilmesi gerekir ki, kesrin payında güncel dolar kârını, paydada ise güncel sermaye stoku giderlerini kullandığımızda tüm kâr oranları gerçek oranlar, başka bir deyişle enflasyona uyumlu oranlar olacaktır. Bu yolla hem pay hem de payda benzer fiyatlara –ki bu gerçek bir hesaplamanın esasıdır- etki eder. Kâr oranları (r) konusunda hem P hem de K’nin güncel fiyatlara etki ettiği durumda bu açıktır. (…)
Bu şekilde hesaplanan girişim-kâr-oranı re = r – i bize gerçek oranı verir. (…)
Bu aklımızın bir köşesinde kalsın ve gelin biz bugünkü krize yol açan olayların, en başta da kâr oranı hareketlerinin analizine geçelim.

ABD’de Savaş Sonrası Birikim Şekilleri

Genel kâr oranı

Şekil 1, ABD’nin finans-dışı kuruluşları için kâr oranlarını gösteriyor. Şekil, aynı zamanda kâr oranı eğilimi hakkında da bilgi veriyor. Yukarıda açıkladığımız gibi faiz ödemelerinden önce bizlerin bir kâr hesaplamasına ihtiyacı var, çünkü daha sonra bu miktarı girişim kârını elde etmek için aynı sermaye stokuna denk düşen faizle karşılaştıracağız.

Yayınlanan finans-dışı kuruluşların kârları gerçek faiz ödemeleri olduğu için bizler bu ikinci miktara tekrardan onun yayınlanan kârını ekliyoruz. Sonra gelen şirketler gelirlerini faiz ödemelerinden sağladığı için, bu genişleyen ölçekteki finans-dışı kuruluşların kârı finans kuruluşlarının kârının bir parçasına el atıyor.
Biz, gerçek kâr oranının birçok dalgalanmanın konusu olduğu ve kısa vadede bunun büyük oranda belirli tarihi olaylar tarafından yönlendirilebileceğini görebiliyoruz. Örneğin, 1960’lardaki kâr oranındaki büyük yükseliş Vietnam Savaşı’na ilişkin gerginliği tırmandırmıştı. Savaşlar genellikle -en azından ilk aşamalarda- kârlılık için olumlu bir ortam oluşturur.
Yine Şekil 1’de gösterilen kâr oranının oturmuş eğilimi, kâr oranındaki yapısal kalıplar ile Vietnam Savaşı gibi konjonktürel olaylardan ortaya çıkan kısa vadeli dalgalanmaları birbirinden ayırt etmede işimize yarıyor. Görüyoruz ki, kâr oranı otuz beş yıl boyunca aşağı doğru bir eğilim göstermiş ama sonra istikrara kavuşmuş. Peki, ne oldu da bu tersine döndü?

Verimlilik ve Reel Ücretler

Şekil 2, sorunun ana ipucunu veriyor. Şekil, ABD iş sektöründe 1947–2008 yılları arasında saat başı verimlilik ile iş gücüne saat başı ödenen ücretler arasındaki ilişkiyi resmediyor. Reel ücretler verimlilikten daha yavaş büyüme eğiliminde, bir başka değişle, sömürü oranı artış eğilimindedir. Ama 1980’lerde Reagan’la birlikte reel ücretlerin büyümesi gözle görülebilir bir oranda yavaşlıyor. (…)

Bu aşamaya emeğe yapılan güçlü saldırılar ile gelindi. Göreceğimiz gibi bunun kâr oranı üzerindeki etkisi muazzamdı, çünkü çalışanların maaşları kâr karşısında büyüktü.

Reel Ücretlerin Baskı Altına Alınmasının Kârlılık Üzerindeki Etkisi

Şekil 3, reel ücretlerin baskı altına alınmasının kârlılık üzerindeki büyük etkisini gösteriyor. Şekil, gerçek kâr oranları ile buna ters olarak takip eden çizginin kurumsal finans-dışı reel ücretlerin savaş sonrasındaki kurumsal finans-dışı verimlilik seviyesinde kaldığını gösteriyor. Reagan dönemiyle başlayan emeğe karşı direk saldırıların açık bir amacı vardı: Yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki uzun ekonomik canlılığı körüklemek.

Faiz Oranlarındaki Olağanüstü Düşüş

Az önce gördük ki, kâr oranındaki düşüş reel ücretlerde buna paralel olmayan bir şekilde yürüyen bir düşüşle engellenmiş oluyor. Fakat bu, 1980’lerde başlayan büyük ekonomik canlılığı açıklamanın olsa olsa bir veçhesi sadece. Bu makalenin başında vurguladığım gibi sermaye birikimi, kâr oranı ile faiz oranı arasındaki farklılık tarafından, bir başka deyişle, girişim-kâr-oranı tarafından belirlenir. Ve burada biz, bu büyük ekonomik canlılığa başka bir açıklama buluyoruz: Aşağı yukarı aynı zamanda başlamış olan faiz oranlarındaki olağanüstü ve kesintisiz düşüşler. Şekil 4, ABD’deki 3 aylık T-Bill faiz oranı ile şekil üzerinde kesik çizgilerle gösterilen sermaye malları (Pk) indeks fiyatlarının izini sürüyor. İlk etapta, 1947’den 1981’e değin bu faiz oranları 24 kat artıyor. 1947’de yüzde 0.59 olan bu oran 1981’de yüzde 14.03’e fırlıyor. İkinci etapta, 1981’den bu yana eşit aralıklarla hızlı bir düşüş –yüzde 14.03’ten 2009’da yüzde 0.16’ya- gözleniyor. Piyasa etkilerini siyasi müdahalelerden ayırdığımızda, faiz oranlarının rekabetçe belirlenen teorisini –ki bu konu makalemizin kapsamını aşıyor- tartışmak burada önem kazanıyor.

Her durumda, piyasa faktörlerinin ağırlığı ile politik kararların ilişkisi ne olursa olsun faiz oranlarındaki uzun yükselişler ve bunu takip eden uzun düşüşler en büyük kapitalist ülkeler için de geçerli bir durum olmuştur. Şekil 5, bunu ABD faiz oranlarıyla ABD ticaret ortaklarının faiz oranlarının ortalamasını karşılaştırarak gösteriyor. Diğer öbür şeylerin yanında, ABD’de gözlemlediğimiz bu dinamikler, bir bütün olarak kapitalist merkezin ayırt edici yönüne işaret etmektedir.

Girişim-Kâr-Oranı ve 1980’lerden Sonra Gözlenen Büyük Ekonomik Canlılık

Şimdi tüm bu elementleri bir araya getirebiliriz. Genel kâr oranı (…) ile faiz oranı arasındaki fark bize, girişim-kâr-oranını verir. Bu, birikimin merkezi sürücüsü, endüstriyel sermayenin “canlılığı”nın maddi dayanağıdır. Şekil 3, genel kâr oranının düşüşünden, 1982’den sonra reel ücretlerin geçmişe kıyasla daha yavaş büyümesine neden olan emeğe yapılan planlı saldırılarla çıkıldığını resmediyor. Şekil 4–5, faiz oranlarının 1982’den sonra dramatik bir düşüş sergilediğini gösteriyor. Şekil 6, tarihsel olarak beklenmedik bu iki hareketin net etkisinin girişim-kâr-oranı üzerinde büyük bir yükselişe yol açtığını gösteriyor. Bu, 1980’lerde başlayan büyük ekonomik canlılığın ardında yatan temel gerçektir.
Ekonomik büyüme, doğası gereği çelişkiliydi. Faiz oranlarındaki akıl almaz düşüş çılgınca bir borçlanmayı tetikledi ve sektörel borçlarda muazzam bir patlama yaşandı.
Reel gelirleri reel ücretlerdeki yavaşlama ile kısılmış olan hanehalklarına tüketim harcamalarını rahatça yapabilecekleri, hiç olmadığı kadar ucuz borçlanma olanakları sunuldu. Bunun sonucunda Şekil 7’de gösterildiği gibi hanehalkı borç-gelir orantısı 1980’lerde akıl almaz bir artış kaydetti. İkincisi, bir kere faiz oranı sıfıra kadar düşürüldüğünde (şu an bu oran 0.0017, yani 0.17 seviyesinde) bu, başka hiçbir yerde olmayan bir seviyedeydi. Evet, bu temel oran ile iş çevreleri ya da tüketici borçlarındaki (en düşük faiz oranı, mortgage oranı) oran arasındaki boşluk hâlâ devletçe kısılabiliyor. Fakat bu boşluk finans sektörünün borç kaynağıdır -ki böylece parayı bir oranda alıp başka bir oranda borç verebiliyorlar. O hâlde boşluğu daraltma imkânlarının sınırlı olduğunu söyleyebiliriz.
Ama ya borç-gelir orantısı büyürse? Unutulmamalıdır ki, borçlanma ucuz olduğu müddetçe, biri büyük bir borç yönetimi (…) altına girmeksizin bunun daha da fazlasını karşılayabilir. Ve gerçekten de, Şekil 8’de gösterildiği gibi, 1980’lerde borç-gelir orantısı istikrarlı bir şekilde büyürken borç yönetimine karşılık gelen orantı dar bir alanda sıkışıp kaldı: Hanehalkları fazla borçlandılar ama aylık ödemeleri buna yetişecek düzeyde değildi. Ama 1990’larda, borç büyümeye devam ederken, borç-yönetimi de artış kaydetti. 2007’ye gelindiğinde borç dalgası tarihi zirvesine çıkmıştı. Ama sonra 2008’de, yayılan krizin çalkantılı döneminde, borç gelirlerden daha da fazla düştüğünde bu inişe geçti.
Bu bizi önemli bir noktaya getiriyor: İşçiler yönünden, faiz oranlarındaki düşüş –ki bu onların reel ücretlerindeki düşüş karşısında kısa süreli de olsa yaşam standartlarını korumaya yaramıştı- hanehalklarının borçlanmalarını kamçıladı. Makroekonomik yönden ise hanehalklarının harcamalarındaki büyük artış ekonomik büyümeye ivme kattı. Ekonomik büyümenin öncelikli itici gücü, faiz oranlarındaki akıl almaz düşüşten ve bununla birlikte üretkenliğe bağlı reel ücretlerdeki akıl almaz düşüşten (sömürü oranındaki artış) geldi. Tüm bunlar girişim-kâr-oranı üzerinde büyük bir artışa yol açtı. Aynı iki değişken iki farklı tarafta farklı roller oynadı. Ama atılan zarlar hileliydi.

1930’ların Büyük Buhranı’ndan Dersler

Bugünkü kriz derinleşirken dünyadaki bütün hükümetler batan bankaları ve şirketleri kurtarma telaşına girdiler ve bunu genellikle sarsıcı derecede yeni paralar basarak yaptılar. Tüm gelişmiş ülkelerin, işsizlik tazminatları ve sağlık harcamaları gibi, yaşanan bu düşüşten nasibini almış sözüm ona otomatik denge sağlayıcıları var. Fakat bunların resesyonlar için bir anlamı vardır, depresyonlar için değil. Hükümetler işçilere doğrudan fayda sağlayacak yeni harcama şekillerinin oluşturulması konusunda istekli olmanın hayli uzağındalar. Gerçekten de, bütçe harcamaları konusunda bile iki farklı siyasi kamp arasında derin bir bölünmüşlük durumu hâkim.
Bölünmüşlük, Haziran 2010’da Toronto’da düzenlenen G–20 toplantısında açıkça gözlendi. Bir taraf tutucu, yani “kemer sıkma” önlemleri için baskı yaptı -ki bu sağlık, eğitim, sosyal yardım ve işçi sınıfını destekleyen diğer harcama kalemlerinde kesintiye gidilmesi demekti. Avrupa Merkez Bankası başkanı Jean-Claude Trichet bu toplantılarda, “Kemer sıkma önlemlerinin ekonomik durgunluğu tetikleyeceği düşüncesi doğru değildir.” dedi.
Alman maliye bakanı Wolfgang Schauble, “Talebi destekleyici hızlı önlemler olarak hükümetler borç vermeye bağımlı olmamalılar… Bütçe harcamaları ilişkilerin sürekli bir durumu olamaz.” dedi. Böylesi bir yaklaşım itici gücünü Ortodoks ekonominin, piyasaların mükemmele yakın ve toparlanmak üzere olduğu konusundaki inançtan alır. Sonuçta Şekil 6, finans-dışı şirketlerin girişim-kâr-oranının 2010 yılında kararlı bir düzelmede olduğuna işaret ediyor. Ve kimi yatırım bankaları için para, Meksika Körfezi’ndeki petrol misali üzerinin sıyrılmasını bekliyor. 2010’da Goldman Sachs’in ilk çeyrek gelirleri 3.3 milyar dolardı -ki bu, bir yıl önceki rakamın ikiye katlandığına işaret etmektedir. Goldman Sachs’in 1999 yılında halka açılmasından bu yana gerçekleştirdiği ikinci en kârlı çeyreğidir bu. Ortodoks teorinin iyimser perspektifinde bu, mutlu günlerin neredeyse yine burada olduğunu akla getirir. Avrupa merkez bankacıları 1920’lerin mali açıklı Alman hiperenflasyonunu ve bunu takip eden büyük sosyal ve siyasi sonuçları bir an olsun akıllarından çıkarmıyorlar. Sonuç olarak, ortada Avrupa sermayesi için kemer sıkma programlarının potansiyel getirilerinin uygulamaya dönük sorunu var. Avrupa işçi sınıfı neo-liberal dönemi ABD ve İngiltere işçi sınıfından –Reagan ve Thatcher’da görüldüğü üzere, kriz işçi sınıfına saldırı için harika bir fırsat sunuyor- daha iyi bir şekilde atlattı. Bu bakış açısından, kemer sıkmanın nüfusun çoğunluğu için işleri daha da kötüleştireceği imkânı, şayet işçi sınıfının bugüne kadar sürdürdüğü direnişi zayıflarsa geçerli olabilecek bir risktir.
Amerika tarafından G–20 toplantılarında farklı endişeler dile getirildi. Yalnızca ABD’de hanehalkı gelirleri trilyonlarca dolar düşüş kaydetti ve yeni konut satışları da bugün itibariyle 1981 seviyesinin altına düşmüş durumda. Dahası, Uluslararası Çalışma Örgütü son günlerde “kalıcı ve korkutucu” boyutlara ulaşan küresel iş (çalışma) krizinin eli kulağında olduğu –zaten Arap saçına dönmüş birçok savaş ve küresel “polis eylemleri” ile emperyal bir gücün çok ciddiye alması gereken bir şeydir bu- uyarısında bulunuyor. Netice itibariyle burada da tarihin kritik bir cilvesiyle karşı karşıyayız. Başkan Barack Obama, AB liderlerine, tutumlarını bir daha gözden geçirmeleri uyarısında bulundu. Obama, ‘uyarıcının çok hızlı bir şekilde geri çekildiği ve yenilenmiş ekonomik güçlükler ile resesyonla sonuçlanan geçmişte yapılmış önemli hatalardan ders çıkarmaları gerektiği’ uyarısında bulundu. Obama’nın atıfta bulunduğu ‘önemli hatalar’ 1930’lardaki olaylara dairdi. 1929’daki borsa çöküşünün tetiklediği Büyük Buhran, üretimde şiddetli bir düşüş ve de 1929–32 arasında işsizlikte büyük bir patlamaya yol açmıştı. Fakat takip eden dört yılda üretim yaklaşık yüzde 50 büyüme kaydetti, işsizlik oranı üçte bir oranında azaldı ve hükümet harcamaları da yaklaşık yüzde 40 oranında artış kaydetti. Gerçekten de, 1936 yılı itibariyle üretim yüzde 13 gibi gözle görülebilir bir seviyede büyüyordu. Güçlük, takip eden bu aynı dört yılda federal bütçenin yaklaşık yüzde 5’inin açıkları kapatmaya gitmesiydi. Ve 1937’de Roosevelt yönetimi vergileri arttırdı ve hükümet harcamalarında kısıntıya gitti. Gerçek GSMH hızla düştü ve işsizlik bir kez daha yükseldi. Yapılan hatanın farkına varan hükümet derhal geri adım attı ve 1938’de hükümet harcamalarını ve açıklarını önemli miktarlarda arttırdı. 1939 yılı itibariyle üretim yüzde 8 oranında büyüyordu. Ve yalnızca bu tarihte ABD, çıkması muhtemel savaş hazırlıkları için kollarını sıvadı ve 1942’ye gelindiğindeyse bunu bütünüyle tamamlamıştı. Şekil 9 bu kritik yıllar süresince GSMH oranındaki büyümeyi gösteriyor.
Bu olaylardan çıkarılabilecek birçok ders var. Birincisi, kriz süresince hükümet harcamalarının kısılması ‘önemli bir hata’ olabilir. Bu, Obama’nın görüşü.
İkincisi, mutlak bir şekilde görülüyor ki, ekonomi 1933’te iyileşmeye başladı ve bu -yönetimin 1937’de kamu harcamalarındaki kesintiler konusunda attığı yanlış adımları bir kenara bırakırsak- ABD’nin 1939’da İkinci Dünya Savaşı’na hazırlanması ve 1942’de de savaşa bütünüyle girişine kadar (Pearl Harbor, 7 Aralık 1941’deydi) aralıksız devam etti.
Bu nedenle, savaştan dokuz yıl önce başlamış olan ekonomik iyileşmeyi savaşa bağlayarak açıklamak yanlıştır. Savaşın kendisi ilaveten üretimi ve istihdamı kamçılamıştır. Üçüncüsü, hükümet harcamalarının (barış zamanında) ekonomik iyileşmeyi hızlandırmada kritik bir rol oynadığını söylemek de doğru değil. Dördüncüsü, araya giren hükümet harcamaları sadece mal ve hizmetlerin satın alınması için değil, aynı zamanda kamu hizmetlerinin performansında doğrudan istihdam için de kullanılmıştır. Örneğin İş Proje Yönetimi (WPA) tek başına milyonlarca insanı inşaat, zanaat, eğitim ve yoksullara yardım alanlarında istihdam etmiştir.

Bugünkü Dönem İçin Benzer Politik Sonuçlar

Hükümet harcamaları bir ekonomiyi büyük oranda canlandırabilir. Bu –ki çoğunlukla büyük, açığı finanse eden hükümet harcamalarıyla at başı gider- savaş süresince gözlenmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda, örneğin 1943–1945 yılları arasında, ABD yüzde 25 ortalama ile bütçe açığı veriyordu. Buna karşın, bugünkü bütçe açığı 2010 yılının ikinci çeyreğinde yüzde 11’den daha az. Her ne olursa olsun şurası önemli ki, savaş, üretim ve istihdamı arttırmaya hizmet eden belirli bir sosyal mobilizasyon şeklidir. Bu gibi olaylarda istihdamla sonuçlanan kimi şeyler silah talebi ile diğer yan mallar ve hizmetler ile geri dönüşü olacak diğer kalemler için yaratılan talepten ortaya çıkar. Fakat bunun bir diğer yönü de silahlı kuvvetler, hükümet yönetimi, güvenlik, kamu ve özel kuruluşlardaki bakım onarım gibi işlerde doğrudan bir istihdam yaratılması durumudur. Sonuç olarak savaş anında dâhi bizler farklı iki ekonomik uyarıcıyı birbirinden ayırmak zorundayız: İstihdamı canlandıran (…) doğrudan hükümet talebi ile talebi canlandıran (…) doğrudan hükümet istihdamı.
Aynı iki yöntem barış zamanında yapılan harcamalara, sosyal bir mobilizasyon durumunda, krizle baş edebilmede dengeli bir şekilde uygulanabilir. İlk yöntemde hükümet harcamaları, bundan çıkar sağlayan şirketlerin istihdamını arttıracağı umuduyla iş dünyası ve bankalara yönlendirilir. Bu geleneksel Keynesçi yöntemdir: İş dünyasını canlandır ve elde edilen faydayı istihdama dönüştür. İkinci yöntemde, hükümet özel sektörde iş bulamayanlara doğrudan istihdam yaratır ve bu yeni istihdam edilen işçiler gelirlerini harcadıkları için iş dünyası ve bankalar için bu, kazançların artması demektir. (…) Muazzam miktardaki ‘mali yardım’ son zamanlarda dünyanın tüm büyük ülkelerinde bankalarla finans-dışı kuruluşlara yönlendirildi. Ve bu fonlar genellikle oralarda kaldı: Bankaların sallantıda olan portföylerine payanda vurabilmeleri, sanayinin de borçlarını kapatabilmeleri için buna ihtiyacı vardı. Çok doğru bir şekilde, kimse bu güzel parayı (…) geri dönüşü konusunda son derece az bir umudun estiği böylesine bir ortamda çarçur etmede bir çıkar görmüyor. Bundan dolayı devasa mali yardımların bir kısmı akıp gitti. Ama şayet ikinci yöntem istihdam edilme olsaydı, mesele muhtemelen çok farklı olacaktı. İşsiz kalanların aldıkları gelir onların hayatta kalmaları için harcanmak zorundadır. İkinci yöntem bu yüzden iki büyük avantaja sahip: Buna en fazla ihtiyacı olanlar için doğrudan istihdam yaratır ve onlara hizmet eden iş çevreleri için de büyük bir sıçramaya yol açar.
Ee o zaman hükümeti doğrudan istihdam için program oluşturmaktan alıkoyan şey ne? Cevap tabi ki, ekonominin canlanmasının sermayenin öncelikli tarzı olmasında yatıyor. Gerçekten de, işgücünün doğrudan istihdamı kâr dürtüsünü sosyal hedeflere göre ikinci sıraya koyduğundan bu, doğru bir şekilde kapitalist düzene –sosyalistik olarak- bir tehdit olarak görülür. Dahası neo-liberal plana ucuz küresel emeği –ki varlığı yalnızca ülke dışı için daha ucuz üretim sağlama değil ama aynı zamanda yurt içinde reel ücretlerin büyümesini de kontrol altında tutmaya yarar- daha ileri boyutlarda kullanmasına da müdahalede bulunur. Bundan dolayı zamanımızın problemi, savaşlara sürüklenmeden bir Büyük Buhran’ın yol açtığı sonuçlara karşı mücadele etmek için sosyal mobilizasyona sahip olup olmadığımızdır. Bu küresel bir sorundur, çünkü işsizlik, yoksulluk ve çevrenin tahribatı bütünüyle küreseldir. Ama mobilizasyonlar doğaları gereği yerel ölçekte başlarlar. Hedef, güçlü çıkarların ve korkak devletlerin direnişine karşı bu hareketlerin yaygınlaştırılması olmalıdır.

Faşizm Üzerine

Faşizm Üzerine

Giriş

Faşizm, burjuvazinin “demokratik” sınırlar içerisinde çözemediği ekonomik ve toplumsal krizinin bir sonucu ve bu krizi aşmanın da en barbar ve en insanlık dışı yöntemidir. İşçi sınıfına ve onun devrimci örgütlenmelerine karşı topyekûn bir saldırıyı ifade eden faşizm, krizdeki bir kapitalizmin ne gibi felaketlere yol açabileceğinin de en somut örneği olarak modern tarihe damgasını vuran bir olgudur.
Kapitalizmin bunalımından kasıt, temelde artı-değerin üretilme olanağının yok edilmesi ya da bunun büyük oranda elimine edilmesidir. Faşizmin iktidara el koymasının tarihsel misyonu, artı-değerin üretilme şartlarını, kapitalizmin lehine, şiddet kullanılarak değiştirmesidir. Unutulmamalıdır ki faşizmin ortaya çıkışının bir diğer nedeni de proletaryanın, önderliğinden kaynaklanan devrimci güçsüzlüğüydü.
Emperyalizm çağında burjuvazi, politik egemenliğini en az “maliyetle” yani burjuva demokrasisi yoluyla sürdürmeye çalışır. Fakat büyük burjuvazinin egemenliğinin bu biçimi, ekonomik ve toplumsal güçlerin bir hayli değişken ve istikrarsız dengesine bağlıdır. Nesnel gelişmeler bu dengeyi bozunca, tarihsel çıkarlarını gerçekleştirmek için, büyük burjuvazi, devletin yürütme gücünü merkezileştirmeye çalışır. Faşizm, işte bu eğilimin gerçekleşmesidir. Eğer faşizm, işçi hareketini ezmeyi başarırsa, kapitalizm açısından görevini yapmış demektir. Bundan sonra faşizmin kitle hareketi bürokratlaştırılır ve burjuva devlet aygıtı içinde eritilir.
Faşizm, sosyal demokrat örgütler de dâhil olmak üzere bütün işçi örgütlerinin, en ılımlı olanlarının dahi, tamamen yıkılmasını hedefler. Faşizm sadece zorbalık ve polis terörü rejimi değil; Burjuva toplumu içindeki bütün proleter demokrasisi öğelerinin köklerinin bütünüyle kazınmasına dayanan bir “hükümet” sistemidir. Faşizmin görevi, sadece komünist öncüyü yok etmek değil, bütün işçi sınıfını bölünmüşlük içinde tutmaktır. Onun tarihsel görevi üç aşağı beş yukarı özünde budur.

Faşizm, “modern zamanlar”ın bir ürünü müdür peki? E. Mandel, Troçki’nin Faşizme Karşı Mücadele adlı derlemesine yazdığı Giriş’te şunları söyler, “Yeni bir toplumsal olgunun ortaya çıkışıyla onu anlama çabasının aynı zamana rastlaması, modern tarihin hiçbir olayında faşizmde olduğu kadar belirgin değildir.”

1) Faşizm ve işçi sınıfı

Birinci Dünya Savaşı; siperlerde cehennem hayatına, cephe gerisinde büyük bir yoksulluk ve açlığa, 10 milyon insanın ölümüne, milyonlarcasının ağır yaralanmasına ve ömür boyu sakat kalmasına, ek olarak da Avrupa’nın ekonomik yönden harap olmasına yol açmıştı. Kadınlar erkek çocuklarını, eşlerini; genç kızlar da sevgililerini kaybetmişti bu emperyalistler arası paylaşım savaşında. Savaştan dönenler, geride bıraktıkları yaşama ayak uydurmakta bir hayli zorlandılar.
[E.M. Remarque’nin Dönüş Yolu romanı bu bağlamda okunabilir.]
Savaş, insanlardan çok şeyler almıştı. Vatanları için savaştıklarını, öldüklerini zannedenler yanıldıklarını kısa sürede fark ettiler.

2) Savaş sonrası Almanya

Savaş sonrası Almanya’nın tüm sömürgeleri ve 8 milyonluk nüfusu elinden gitmiş, yüzölçümü de büyük oranda küçülmüştü. Bunlara ek olarak ordusu dağıtılmış, silahları alınmış ve ağır savaş tazminatları ile köşeye sıkıştırılmıştı.
Peşinden gelen 1929 krizi de tüm bunların tuzu biberi oldu adeta.
1932’de Almanya’da işsiz sayısı 6 milyon civarındaydı. Reel ücretler ise 1928’dekine kıyasla üçte bir oranında azalmıştı. Toplumsal huzursuzluk gitgide büyüyordu. Burjuvazi, işçi sınıfına küçük tavizler (kırıntılar) vererek herhangi bir kargaşanın çıkmaması için çaba gösterdi. Fakat krizin ağırlaşması burjuvaziyi endişelendirmeye başlamıştı. Burjuvazi; işçi sınıfına verilen tavizlerin geri alınması, krizin faturasının işçilere ödettirilmesi ve dünyanın yeniden paylaşımının gündeme getirilmesini istiyordu. Faşizm işte bu “tarihsel görevleri” yerine getirmek gibi bir misyon üslendi.

Savaş sonrası Alman markı ani değer kayıpları yaşamıştı. 1921’de 1 dolar 70 mark iken kasım 1923’te aynı 1 dolar 840.000.000.000 marka fırlamıştı!
Yine benzer şekilde, Şubat 1923’te Berlin’de 1 kg etin fiyatı 3.400 marktı. Kasım 1923’te ise aynı etin fiyatı 280.000.000.000 mark oldu!

“Ete ayrılan parayla en son kura göre, çorba için kaynatılmaktan başka [bir] şeye yaramayan biraz kemik alınabiliyordu. Kâğıt paraların üstünde yazılı sayılardan kimse bir şey anlamaz olmuştu: [Y]üce tanrının göklerindeki sayısız yıldız kadar milyonlar ve milyonlar yazılıydı paralarda.” (Anna Seghers, Ölüler Genç Kalır adlı romandan.)

Köylüler borç batağında yüzüyordu. İnsanlar birbirlerine, bankalara borçlanıyor, zamanında ödenmeyen borçlar yüzünden köylüler topraklarını satmak zorunda kalıyordu.
Yoksulluk büyüyordu. Böyle bir ortamda hem sermaye birikimini sağlamak hem de işçi sınıfı üzerinde baskı kurmak için öncelikle işçi sınıfına karşı olan örgütlerin, milislerin, çetelerin desteklenmesi gerekiyordu. Savaştan ağır kayıplarla çıkan Almanya’nın ne doğru dürüst bir ordusu ne de silahları vardı. Dolayısıyla yükselen işçi hareketlerini sadece silah zoruyla bastırmak yeterli olmayabilirdi. Bunun farkında olan burjuvazi, Nazilerin orta sınıflar içerisinden devşirdiği ve işçi sınıfına karşı olan SS ve SA faşist milislerini mali yönden bolca destekledi.
Bu ortamda Hitler, kazanan emperyalist güçlerin dayattığı şartları ve aşağılayıcı davranışları kullanarak kitlelerde var olan öfkeyi körükledikçe körükledi. Alman milletinin ve ırkının itibarını iade edeceğini, güçlü bir ordu, güçlü bir ekonomi inşa edeceğini ve Almanya’yı yeniden süper bir güç haline getireceğini vaaz etti.
Almanya’da Naziler iktidara gelmeden önce Alman burjuvazisi tarafından finanse edildi. Nazi milisleri, bu para desteği ile örgütlendi, 1929 kriziyle birlikte iflas eden binlerce küçük esnafı ve toplumdaki serseri takımını peşinden sürükledi.
İtalya’da 1920’lerde iktidara gelen faşizm, yoksullaşan orta sınıflara dayanarak, hatta serseri gençlikten saldırgan çetelerini oluşturarak ve bunların da ötesinde burjuvaziden mali destek alarak iktidara gelmişti. 1933’te Almanya’da iktidara gelen faşizm, İtalya’nın yaşadığı deneyimlerden dersler çıkararak iktidarını en az hatayla tahsis etmeye çalıştı.

1930 eylülünde Almanya’da yapılan seçimlerde Komünist Parti, 1928 genel seçimlerinde alınan 3 milyonluk oyu 4,5 milyona yükseltti. Nasyonal Sosyalistler ise oylarını, 810 binden 6,5 milyona çıkarmıştı! Oylarını yüzde 700 arttıran Nasyonal Sosyalistler orta sınıfları ve onlarla beraber proleterlerin bir kısmını da saflarına çekmeyi böylece başarmış oldu! Nasyonal Sosyalistlerin bu başarısı aslında, Komintern’e bağlı Alman Komünist Partisi’nin izlediği politikada yatmaktaydı. Troçki, 1931’de olur da Almanya’da Hitler iktidara gelirse bundan ilk önce Alman proletaryasının daha sonra da SSCB’nin etkileneceğini söylüyordu. Böyle bir durumda da dünya burjuvazisi SSCB karşısında Hitler’den yana çıkacaktı. Komintern liderliğinin suskunluğu karşısında Troçki o dönemde şunu yazıyordu, “Faşistler tarafından Alman proletaryasının ezilmesi, Sovyetler cumhuriyetinin en azından yarı yarıya ezilmesine imkân sağlayacaktır.”
Bu tehlike karşısında Almanya’daki iki büyük işçi partisinin (Komünist Parti ve Sosyal Demokrat Parti) tabanlarının faşizme karşı “birleşik bir cephe” oluşturmasının önemini kavrayan çok sınırlı bir muhalefet vardı. Troçki’nin başını çektiği uluslararası sol muhalefet faşizm tehlikesi karşısında proletaryanın nasıl bir politika izlemesi konusunda şunları öneriyordu, “Almanya’da doğrudan doğruya devrimci bir durum için eksik olan tek şey, komünistlerin ve sosyal demokratların devrimci birleşik cephesidir. Güçlü bir faşizmin varlığı, elbette zafer yolunda ciddi bir engeldir. Ama faşizm de, sadece proletarya bölünmüş ve zayıf olduğu ve Alman halkını devrim yoluna sokma imkânından yoksun olduğu için gücünü koruyabilmektedir. İşçi sınıfının devrimci birleşik cephesi daha şimdiden, kendi başına, faşizm için öldürücü bir politik darbe demektir.”

Faşizm tehlikesi karşısında Alman Komünist Partisi, Sosyal Demokrat işçilerle birleşik bir cephe kurulmasına karşı çıktı. Komintern’in çizgisine uygun olarak izlenen bu siyaset Alman proletaryasını faşizm karşısında bölünmüş bir hâlde bıraktı. Komintern o dönem, Alman KP’nin burjuva Sosyal Demokratlar ile işbirliğini devrime ihanet olarak yorumluyordu. Yapılması gereken şey, beklemek ve Hitler’in yükselişine ses çıkarmamaktı! Çünkü KP, Hitler iktidara geldikten sonra iktidara gelmeyi hedefliyordu. Heyhat!

Faşizm, sosyal demokrat olsun, komünist olsun işçi sınıfının bütününü tehdit eden bir sistem olduğu için buna karşı işçilerin birleşik bir cephe etrafında örgütlenmesi önerilerine Komintern ciddi bakmadı. Bu politika işçi sınıfını bölünmüş bir hâlde bıraktı ve faşizmin zaferinin önünü açtı. İşçi sınıfı, ulusun kaderini eline alabilecek bir şekilde tarih sahnesine çıkamadı. Orta sınıflarda artan hoşnutsuzluk ve biriken nefret, işçi sınıfına karşı yönlendirildi. Bu da faşizmin tabanını sağlamlaştırdı.
Peki, iktidara gelen faşizm dayandığı orta sınıfların çıkarları doğrultusunda mı hareket etti? Hayır! Faşizm, büyük burjuvazinin (sermayenin) çıkarları doğrultusunda işçi sınıfını bastırdı, örgütlerini atomize etti ve burjuvaziye rahat bir nefes aldırdı.

3) Faşizm iktidarda

Proletarya, ulusun kaderini tayin edecek bir sınıf olarak toplumdaki diğer sınıfları etrafında toplayamayınca -ki bu tamamen az önce de söylediğimiz gibi komünist öncünün izlediği politikayla ilgiliydi- kitleler ister istemez faşizme yöneldi (sürüklendi). Faşizm de bu ortamda, kapitalizm karşıtı söylemler kullanarak ezilen orta sınıfların, yoksulların ve gençlerin duygularına, zihinlerine dayanarak, kendisine toplumsal bir taban yarattı. İşçilere, üretim araçlarının toplumsallaştırılması; köylülere de toprakların paylaştırılmasını vaaz edip durdu.
Faşizm, büyük bir gericilik dalgası ile otoritesini tahsis etmeye ve insanların bilinçlerine dayanmaya çalıştı. İtalya’da okul öğrencilerine defterlerine geçirmeleri için Duce’nin (Mussolini) şu sözleri yazdırılıyordu: “Ey lejyonerler, askerler, kılıcınızı ve yüreklerinizi kaldırınız, on beş yüzyıl sonra Roma’nın tarihsel tepelerinde imparatorluğun yeniden kuruluşunu selamlayınız.” (E. Morante, Tarih Devam Ediyor… adlı romanından.)

Her ne kadar faşizm, orta sınıflar üzerinde yükselse de mali yönden büyük sermayeye göbekten bağlıydı. Burjuvazinin parasal yardımları ile ayakta durabiliyor, propaganda yapabiliyor, kitleler üzerinde etkileyici olabiliyordu.
Faşizmin kullandığı kapitalizm karşıtı söylem, milliyetçilikle sunulup orta sınıfların bilincine vatan savunması şeklinde zerk edildi. Bu söylem süreç içerisinde Yahudi düşmanlığına dönüştü ve sonuç gerçekten korkunç oldu: Avrupa’da 6 milyon Yahudi’nin katliamı, sürgünler, Gettolar, gaz odaları…
1938’de Almanya, Alman vatandaşlarının Yahudileri serbestçe yok etmesine, mallarına el koymasına izin verdi. İtalya’nın da aynı şekilde davrandığını unutmayalım [Bu politikanın sermaye birikimi koşullarını Alman burjuvazisi için olumlu yönde etkilediğini burada not edelim.].
İktidara gelen faşizm ilk önce devlet aygıtını tam anlamıyla denetimine geçirdi. İşçi direnişini felce uğratıp sendikaları yok etti. İşçi ücretleri ufaltılarak kapitalistlerin kârları garantilendi. Kâr etmeyen şirketler canlandırıldı, burjuvaziye vergi indirimleri ve hatta vergi muafiyetleri getirildi. Savaş ekonomisi devreye sokuldu ve büyük tekellere verilen silah siparişleri ile devlet, sanayinin baş müşteriliğine soyundu.

İktidara gelmeden önce işçi sınıfına ve köylülere, özellikle de küçük köylülere verilen vaatlerin kısa sürede yalan olduğu ortaya çıktı. Faşizm, tarımda büyük mülkleri paylaştırmadı, aksine büyük ve orta mülkiyetin yeniden tahsisi için çaba gösterdi, ayrıca kapitalist ilişkilerin kır alanlarına girmesine de ön ayak oldu. Böylelikle büyük toprak sahiplerinin, tarım emekçilerini yeniden köleleştirilmesinin önü açıldı.
1933’te Naziler, iktidara geldikten sonra binlerce militan emekçiyi, komünisti, sosyalisti, sendikacıları, kısaca kendilerine muhalefet eden, karşı olan herkesi tutuklayıp toplama kamplarına gönderdi. On milyona yakın insan bu kamplarda katledildi.
(E.M. Remarque’nin Hayat Kıvılcımı romanı bu bağlamda okunabilir.)

İktidara gelen faşizmin dış politikası emperyalist bir yayılma oldu haliyle. 1934–36 yılları arası İtalya, Mussolini liderliğinde silah zoruyla Etiyopya’ya el koydu. Ardından Almanya ve İtalya askeri bir anlaşma imzalayarak güçlerini birleştirdi. Hitler, Versay’ın öcünü alırcasına, Avusturya ve Çekoslovakya’yı; İtalya da Arnavutluğu işgal etti. Ardından SSCB ile Almanya arasında Polonya’nın “ortaklaşa” işgal edilmesi için bir anlaşma imzalandı.
Hitler ordularının batı Polonya’ya girmesi ile bu sefer Fransa ve İngiltere, Almanya’ya savaş ilan etti ve böylece İkinci Dünya Savaşı başlamış oldu. Dikkat edilirse, Fransa ve İngiltere ancak sömürgelerinin tehlikeye girmesinin ardından Almanya’ya savaş ilan ettiler. Hitler Almanya’da işçi sınıfını katlederken bu iki devletten nedense hiçbir karşı çıkma gelmemişti. Çünkü başlangıçta Hitler onlar için tümüyle “saygıdeğer” biriydi. Hitler kapitalizmi tehdit eden tehlikeye yani işçi sınıfına ve onun devrimci örgütlenmelerine karşı topyekûn bir saldırıyı simgeliyordu.
Almanya’da işçi sınıfının zaferi hepsinin en büyük korkusuydu. Çünkü işçi sınıfının zaferi diğer ülkelerdeki işçilere de moral verecek ve kapitalizm için bu, adeta kendi sonunun başlangıcı olacaktı. Bundan dolayı Hitler, onlar için başlangıçta saygıdeğer biriydi.
1940 yazı Almanya; Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’u işgal etti. Hatta Fransa’nın başkenti Paris kapılarına dek ulaştı. İtalya da, Almanya ile yapılan anlaşma gereği, İngiltere ve Fransa’ya savaş ilan etti. 1941 haziranı Hitler, “SSCB’nin 8 haftada haritadan silineceği” planıyla bu sefer Rusya’ya saldırıya geçti. Böylelikle Hitler-SSCB arasında imzalanan “saldırmazlık” anlaşması anlamını kaybetti.

Almanya’da iktidara gelen Nazizm, burjuvazinin taleplerini yerine getirmekten başka bir şey yapmadı. Fakat burjuvazi Hitlerin her yaptığına onay vermiyordu. Çünkü Hitler her tarafın yakılıp yıkılması, yani müttefik güçler tarafından işgal edilen bölgelerin tamamında tüm alt yapının yok edilmesini de emrediyordu.

Sonuç

Faşizm, tek başına Hitler’in çıldırması değil, bu düzeni sürdürenlerin başvurduğu bir “yönetim” biçimidir.
İkinci Dünya Savaşı’nda büyük devletler, batı Avrupa’dan Uzak Doğu’ya, Afrika’dan İskandinavya’ya neredeyse tüm yer kürede; karada zırhlı araçlar, havadaysa bombardıman uçaklarıyla kentleri, bölgeleri yerle bir etti. Sonuç: 60 milyon ölü!
Bu barbarlık kapitalist sistemin bir ürünüdür.
“Normal” zamanlarda kapitalizm, burjuva demokrasisi yoluyla iktidarını sürdürmeye çalışır. Kitleleri “öfkelendirmeden” alınacak birkaç reformist uygulama, silahlara başvurmaktan daha ucuz ve sorun yaratmaktan da uzak olduğu için kapitalizm bunu tercih eder. Fakat toplumsal koşullar, kapitalist sınıfı uçurumun kenarına sürüklediği ve sorunun burjuva demokrasisi yoluyla çözülemeyeceği anlaşıldığı anda kapitalist sınıf son çare olarak faşizme başvurur.
1929 ekonomik bunalımı ABD’de Avrupa’daki süreçten farklı yaşanmıştı. Çünkü ABD, krizi çözme konusunda yeterli mali olanaklara sahipti [New Deal’i hatırlayalım.]. Avrupa’daysa kapitalizm, krizi çözebilecek mali olanaklardan yoksun olduğu için çözümü faşizmde buldu.

Gencer Çakır
[Son düzeltme tarihi: 11.09.2011]