Sonsuz Us’a 11.05.2011 tarihinde gönderdiğim “Kürt sorunu nedir?” başlıklı makalem üzerine çokça yorum yapıldı. İçlerinde düzeyli ve mantıklı ve de gerçekten olması gereken bir tartışma ortamının oluşmasına katkıda bulunmuş olanları olduğu gibi; son derece düzeysiz olanları da vardı.
Ben bunlar üzerine fazla bir şey yazmayacağım çünkü makalemle ilgili yorum yapan değerli okuyuculardan birkaçı onlara gereken cevabı verdi zaten.
Ben, makaleyle ilgili “marmaramus” ve de ismini belirtmemiş “misafir” adlı kullanıcıların yazdıklarını samimi buldum daha çok. Hüseyin AKTAŞ adlı kullanıcıya gelince, onda daha çok milliyetçi bir damar sezdim ki, bu, kendisine sosyalist diyen birinde asla olmaması gereken bir özelliktir.
Aşağıdaki makale bu tartışma bağlamında ulusal sorun ve bu sorun konusunda sosyalistlerin takınacakları tavra dair yapılan tartışmaya küçük de olsa bir katkı sunmayı amaçlıyor. Eğer yazı bunu sağlayabilirse amacına ulaşmış olacak.
1) Burjuva milliyetçiliği gericidir!
Milliyetçilik bir burjuva ideolojisidir.
Burjuvazi, bir sınıf olarak içinden çıktığı feodal toplumdan farklı olarak, sınırlarını “aşan” bir sınıftır.
Bunun ne demek olduğunu, kısaca açıklamaya çalışalım.
Kapitalist ekonominin temel dürtüsü olan kâr maksimizasyonu, burjuvaziyi sınırlarını “aşmaya” zorlar. Bu, haliyle, sömürge yarışlarına (savaşlarına) yol açan bir durum yaratır. Bir de rekabet var tabii… Birden fazla kapitalistin aynı amaç için yani kârlılık düzeyini maksimize etmek için yarıştıkları alanlarda (pazarlarda) kapitalistler arasında ister istemez bir “cepheleşme” olacaktır. İşte bu cepheleşme durumu “ulus devlet”lerin temelidir.
Ulus devletlerin tarihi bu bakımdan kapitalizmin tarihiyle eş zamanlıdır diyebiliriz, yani o “ezeli ve edebi” bir şey değil, tarihin belli bir döneminde ortaya çıkmış; bütün insanlık tarihinde bir “öz olarak” varlığını korumuş olan üretimin farklı bir tarzda örgütlenmesinin üst yapıdaki bir “tezahürü”dür.
Marksist felsefenin temel kategorileriyle konuyu şu şekilde özetlemek mümkün olabilir belki: Kapitalist rekabet “öz”dür, ulus devlet ve milliyetçilik ideolojisi de bu “öz” ün tezahürü yani “görünüş”tür.
Sistemin temel dürtükleyicilerinden biri olan rekabet, toplumun maddi tabanında sürekli bir savaş durumunu şart koştuğu gibi, aynı zamanda toplumsal bir üst yapıyla da (milliyetçi ideoloji) meşruluğunu perçinlemeye çalışır. Bunu sağlamak için ulusal marşlar, ulusal bir tarih bilinci, ulusal bir dil, diğer uluslardan “farklı” olma bilinci, ulusal bir bayrak vs. vs.yi kişilerin zihinlerine kazımaya ve de böylece kendine bir “ulus” yaratmaya çalışır. Bu burjuva milliyetçiliği öylesine bir şeydir ki, kişiyi hiç ama hiç sahip olmadığı bir şey (tabii olarak burjuvazinin sahip olduğu bir şeydir bu) konusunda ona bu şeyi (“vatan” örneğin) canla başla koruma ve savunma hissi kazandırır.
Ne güzel demiş şair:
“Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
[…]
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
[…]
vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan,
[…]
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.”
…
Burjuvazi gerekli gördüğünde diğer ülkelerin burjuvazileriyle yaşadığı ve içinden çıkılamaz derin krizleri karşısında bu milliyetçilik duygusunu kullanarak, hiç ama hiç birbirlerini görmemiş, tanımamış insanları, birbirlerine karşı soğukkanlı bir şekilde ve de hiç acımadan kurşun sıktırabilmekte.
Tüm dünya halklarını, sadece kapitalistlerin daha fazla kâr elde etme dürtüsü pahasına bölen bu ideoloji son derece tehlikelidir. Bunun alternatifi olan enternasyonalizmi tüm dünya halkları için bir şiar haline dönüştürmek bir zorunluluk olarak bugün kendisini daha da hissettirmektedir.
…
Burjuva milliyetçiliği ve de bununla beslenene ırkçı ideolojilerin 20. yüzyılda tavan yaptığı en bilindik örnek kuşkusuz Nazizmdir.
Milliyetçi ideolojinin kuşkusuz en gerici ve de en tahripkâr; insanlık için en tehlikeli örneklerinden biridir Nazizm.
Nazizmi doğuran aslında faşizmdir. Nazizm, faşizmin Almanya’da ideolojik kılığa bürünmüş hâlidir.
Burjuva toplumu I. Emperyalist paylaşım savaşı (1914-1918) sonrası içinden ancak faşizm, diktatörlükler, savaşlar vs. vs. ile çıkabileceği derin bir kriz içersine girmişti. Bu krizi aşmanın en etkili yöntemlerinden birisi şüphesiz faşizmdi.
Hatırlanırsa Nazileri Alman orta sınıfları iktidara getirmişti. Savaş sonrası birçok şeyini yitiren orta sınıfların, içinde bulundukları aşağılanmışlık psikolojilerinin dışa vurumuydu faşizm bir yönüyle. Sıkı bir düzen ve de demir bir yumruk isteyen bu orta sınıflar tercihlerini Hitler’den yana kullandılar. Tabi burada işçi sınıfı partilerindeki politik pasiflik ve atalet de büyük rol oynadı. Konumuz gereği buraya girmeyeceğim.
Devam edelim…
Alman orta sınıfları -daha sonra tarihlerine kara bir leke olarak geçecek- Nazizme iten bu zehir, gerici burjuva milliyetçiliğinden başkası değildi. Hitler, Alman halkına (orta sınıflara) onların aslında ne kadar üstün bir ırk, bir millet olduğu ideolojisini aşılayarak onlar nezdinde meşruiyetini perçinledi. (Hitler’in “demokratik” yollardan iktidara geldiği hatırlansın.)
Burjuva milliyetçiliği farklı konjonktürlerde insanları farklı şekillerde “ehlileştirme” işlevi görebiliyor.
Toparlarsak… Bir burjuva ideolojisi olan milliyetçilik, bütün toplumsal bölünmelerin, ayrışmaların, asimilasyonun, ırkçı görüşlerin beslendiği zehirli bir “yatak”tan başka bir şey değildir.
2) Milliyetçilik ilerici olabilir mi?
Şimdi de bu konuyu tartışmaya çalışalım.
R. Luxemburg, “1917 Ekim Devrimi” adlı broşüründe Bolşeviklerin “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” konusunda yaptıkları “hataları”, somut verilerle eleştirdikten sonra şöyle diyor:
“..Bolşevikler, hem kendilerinin hem de ihtilalin zararına olan bu durumda şunu öğretmeliydiler: Kapitalist egemenlikte ulusun ‘kader özgürlüğü’ yoktur. Sınıflı bir toplumda ulusun her sınıfı kendi kaderini farklı bir şekilde tayin etmeye çalışır ve bu burjuva sınıfları için ulusal özgürlük anlayışı, sınıf hâkimiyeti anlayışı arkasında tamamen silinir.”
Alıntılamaya devam edelim:
“Ukrayna burjuvazisi gibi, Fin burjuvazisi de, bu ulusal özgürlük, ‘bolşevizm’ tehlikesini getirecekse Alman egemenliğini tercih etmekte tereddüt etmeyeceklerdir elbet.”
Ben Rosa’nın bu görüşlerine katılamayacağım. Çünkü şu bir gerçek ki, kapitalist sınıflaşmanın bir başka şekli olan ezen / ezilen uluslar ayrımında, ezen ulusun proletaryasıyla ezilen ulusun proletaryasının arasında sınıf temelli bir ilişkinin yeniden sağlanabilmesinin olmazsa olmaz ön koşulu, egemen sınıfın proletaryasının ezilen ulusun proletaryasına güvence vermesinden geçer. Bu ise ezen ve egemen ulusun gerici burjuva karakterinin sosyalistler tarafından kıyasıya eleştirilmesi ve teşhir edilmesiyle başlamalıdır.
Ayrıca sosyalistler her türden ulusal baskıların da karşısında olmalıdırlar.
Yıllardır burjuva milliyetçi ideolojisiyle zehirlenmiş halklar arasında sınıf temelli dayanışmanın yeniden kurulabilmesi öyle bir adımda olabilecek bir şey değildir. Reel politikada işler teoride olduğu gibi “soyut” ve “kolay” yürümüyor. Burada son derece kıvrak ve soğukkanlı politikalara ihtiyaç var.
Kitlelere burjuva ideolojisinin gerici karakterini bıkmadan usanmadan anlatmak sosyalistlerin asli görevlerinden biridir kuşkusuz.
Yıllardır Türk burjuva devletinin baskısı altında kalmış bir ulusta milliyetçi fikirler/duygular ister istemez kök salmıştır. Bizler her ne kadar bunun gerici bir şey olduğunu söylesek de ezilen bir ulus olarak Kürdlerdeki milliyetçi fikirler, ezen ulusun emekçileri arasındaki milliyetçi fikirlerden kaçınılmaz bir şekilde daha kuvvetli olacaktır. Sosyalistler, ezen ve ezilen ulusların emekçileri arasında yeniden bir dayanışmanın kurulmasının ön koşullarını çok iyi tahlil etmelidirler. Eğer Kürdler ayrılmak, ayrı bir devlet kurmak istiyorlarsa onlara “Hayır. Bu son derece gerici bir şeydir vs. vs” deme lüksüne asla sahip olamayız.
Sosyalistler her daim, sınıf temelli bakış açısından bir adım dâhi uzak durmayarak ezilen ulusların her türden taleplerine olumlu yaklaşırken aynı zamanda o ulusların kendi burjuvazilerinin gerici karakterine karşı da ezilen uluslar arasında bıkmadan usanmadan propaganda ve ajitasyon yapmalıdırlar. Şayet ayrı bir ulus devlet haline gelen ezilen bir ulus kendi proletaryasını eziyorsa burada şunu deme lüksümüz asla olamaz: “Bakın biz size demiştik vs. vs.”
Hayır, böyle bir tavır kitleleri sosyalizmden uzaklaştıracak ve onları moralsiz ve güçsüz bırakacaktır. Sosyalistler tersine emekçilerin deneyimleri üzerine siyasetlerini geliştirmeli; sınıf temelli çizgi üzerinde burjuva milliyetçiliği tarafından aralarına husumet sokulmuş halklar arasında yeniden bir bütünlük sağlamak için bıkmadan usanmadan çalışmalıdırlar.
Kürdlerin her türden taleplerine tereddütsüz “evet” demeliyiz, ama bunu yaparken onları milliyetçi burjuva liderlerine karşı da her daim uyarmalı, bu konuda propaganda ve ajitasyonu bir an olsun elden bırakmamalı ve yukarıda da dediğim gibi sadece ama sadece Kürd ve de Türk işçi sınıflarının gündelik deneyimlerinden yola çıkarak onlar arasında burjuva milliyetçiliğinin dar ve gerici yönüne karşı propaganda yapmalı ve kitlelerin bilinçlerini “fethetmeye” çalışmalıyız.
Nihayetinde ezen ulusun burjuvazisi kendi işçi sınıfını da eziyor. Benzer şekilde ezilen ulusun burjuvazisi de kendi işçi sınıfını eziyor. Dolayısıyla temel siyaset, ezen ve ezilen ulusların işçilerini bütün bir burjuvazi sınıfının karşısına çıkarmak olmalıdır.
Burada egemen ulusun sosyalistleri olarak tavrımız her daim kendi egemen burjuvazimizin gerici karakterini teşhir etmek olmalıdır.
Örneğin KCK davalarında işlenen hukuksuzlukları görmemezlik edebilir miyiz? Türk burjuva devletinin işlediği on binlerce faili meçhul cinayetleri görmemezlik edebilir miyiz? Ya da Kürdlerin anadilde eğitim talepleri karşısında kayıtsız kalabilir miyiz? Türk burjuva devletinin Kürdlere karşı yaptığı tutuklamalar, hukuksuzluklar, işkenceler, katliamlar, ayrımcı tutumlar vs. karşısında sessiz kalma lüksümüz olabilir mi?
Troçki, İspanyol Devrimi üzerine yazdığı yıllarda “Katalan Milliyetçiliğinin İlerici Karakteri” adlı kısa yazısında İspanyol komünistlerine, ulusal sorun konusunda almaları gereken tavır konusunda şunları öneriyordu:
“Bir dakika bile unutulmamalıdır ki, bir bütün olarak İspanya ve özellikle Katalonya, şu anda Katalan milliyetçi demokratlar tarafından değil, toprak sahipleriyle ittifak içindeki İspanyol burjuva emperyalistleri, eski bürokratlar, generaller tarafından ve İspanyol milliyetçi sosyalistlerinin desteğiyle yönetilmektedir. Tüm bu kardeşlik, bir taraftan İspanyol sömürgelerine ısrarla boyun eğdirme, diğer taraftan bizzat İspanya’nın bürokratik merkezileşmesi, yani Katalanların, Baskların ve diğer ulusların İspanyol burjuvazisi tarafından baskı altında tutulması anlamına gelir. Gelişmelerin bugünkü aşamasında, sınıfsal güçlerin mevcut bileşimiyle, Katalan milliyetçiliği ilerici devrimci bir etkendir; İspanyol milliyetçiliği ise gerici emperyalist bir etken. Bu ayrımı anlamayan İspanyol komünisti, bunu görmezlikten geliyor, ön sıraya çıkarmıyor, tam aksine bunun önemini örtbas ediyor, İspanyol burjuvazisinin bilinçsiz bir ajanı olmayı ve proleter devrim davasına duyarsız kalmayı göze alıyor.”
Alıntılamaya devam edelim:
“Küçük-burjuva milliyetçi hayallerin tehlikesi nerededir? [buraya dikkat işte!] Bu hayaller, İspanya proletaryasını ulusal sınırlarla bölme potansiyeline sahiptir ve bu da çok ciddi bir tehlikedir. [!]
Ancak İspanyol komünistleri bu tehlikeye karşı yalnızca bir tek şekilde başarıyla savaşabilirler: Egemen ulus burjuvazisinin zorbalığını acımasızca teşhir ederek ve bu şekilde ezilen ulus proletaryasının güvenini kazanarak. [!]
Diğer politikalar, ezilen bir ulusun küçük-burjuvazisinin devrimci demokratik milliyetçiliğine karşı ezen ulusun emperyalist burjuvazisinin karşı-devrimci milliyetçiliğini desteklemek anlamına gelecektir.” (17 Mayıs, 1931)
[alıntıdaki vurgular bana ait.]
Ulusal sorun konusunda sosyalistlerin izleyeceği temel siyaset bu olmalı bence.
Meseleye egemen ve baskıcı ulusu kıyasıya eleştirmekle başlamak gerekir. Hüseyin AKTAŞ adlı kullanıcının yaptığı gibi Kürd tarafını kıyasıya eleştirmekle değil!
İkincisi, Kürdlerin her türden talebine “evet” denmeli. Son olarak da, emekçi Kürdleri, kendi gerici burjuva önderlerine karşı temkinli olmaya, soğukkanlı durmaya ve eleştirel olmaya çağırmalıyız.
Ulusal sorunun sınıf temelli bir çözümü bu siyasette yatıyor.
Sosyalistler kitlelere zorla bir şeyi dayatmamalı ve dayatamaz da. Onların ellerindeki tek araçları: “propaganda ve ajitasyon” olmalıdır. Lenin’in temel siyaseti özünde bunu gerektirir: Kitlelere sabırla gerçekleri anlatmak ve onların bilinçlerini “fethetmek”.
16.05.2011