Darwin’in yanılgısı

Darwin’in yanılgısı

İnsan evrimindeki en önemli şey nedir? Beynin gelişimi mi yoksa iki ayak üzerinde dik duruş mu?
İnsan evrimine ivme kazandıran asıl şeyin, ben, insanın arka ayakları üzerinde dik duruşu olduğunu düşünüyorum. Beynin gelişimi ise –ki bu dik duruş olmadan olamazdı- bunun peşinden gelmekte, yani tali önemdedir.

“Eğer molekül saati doğru işliyorsa, en çok altı milyon yıl önce, (…) goriller ve şempanzelerle son ortak atamızı paylaştık. Bu yaratık, iki ayak üzerinde dolaşmış olabilirse de, günümüzdeki pek çok insansı maymunun ve maymunun yaptığı gibi daha çok dört ayak üzerinde yürüyordu. Bir milyon yılı biraz aşkın bir süre sonra atalarımız sizin benim gibi iki ayaklı oldular. İnsan evrimindeki en büyük dönüm noktası; işte bu olaydı daha sonra gerçekleşecek beyin büyümesi değil.”
[S. J. Gould, Pandanın Başparmağı, Versus Kitap, Mayıs 2010, s. 145. (vurgular bana ait.)]

Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü adlı kısa -ve de tamamlanmamış- makalesinde F. Engels de, az önce alıntıladığımız satırların yazılmasından yıllar önce benzer bir görüşü savunuyordu.

Alâeddin Şenel İnsanlık Tarihi adlı eserinde şunları söyler:

“…İki ayak üzerinde dikilme bir ‘organik devrim’ sayılabilir. Çünkü dikilmenin (ayak sayısını yarı yarıya azaltmak gibi özürleri yanı sıra) insanın anaatalarını ve insanın soyunu, hem organik hem toplumsal hem kültürel evrime götüren geniş ve derin uzantıları olmuştur. Alekseyev gibi kimi yazarlar, hominid karakteristik özelliklerden en eskisi olan dikilmenin ZÖ [Zamanımızdan Önce] 3 milyon dolaylarında gerçekleştiğini ileri sürmüşlerdi. Bugün, yeni buluntular, bu tarihi ZÖ 4-5 milyonlara dek gerilere çekmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, dik yürümenin öteki (ellerin ve beynin gelişmesi) hominid karakteristik özelliklerden önce kazanıldığı görüşü pekiştirilmiş olmaktadır.”
[İmge Kitabevi, 2. baskı / Ekim-2009, s. 66]

Peki, iki ayak üzerinde dik duruş insana ne gibi bir avantaj sağlamıştır?
Bu dik duruş, insan ile doğa arasındaki zorunlu ilişkide devrimci bir atılıma işaret eder. Şöyle ki, elleri serbest kalan insan üretime başlayabilecek; içinden çıkıp geldiği maymunsulara büyük bir “fark atarak” kendini diğerlerinden ayırabilecektir.

“Antropologlar, dikilmenin en önemli sonucunun, ön ayakların bedenin yükünü taşıma ‘tutsaklığından’ kurtulması olduğunu söylüyorlar. Ön ayakların yükten kurtulup, nesneleri evirip çevirme, taşıma, onları araç olarak kullanma yolunda ‘özgürlüğe kavuşması’ olduğunu belirtiyorlar. Bu gelişme, hominid anaatalarımızın nesnelerle ilişkisinin yoğunlaşmasının fizyolojik altyapısını döşemiştir. Onları nesneleri yönlendirmeye, nesneler üzerinde daha başarılı bir egemenlik kurmaya götürmüştür. Bu yöndeki gelişmeler, insanın yakın hayvan anaatalarını, giderek daha ‘sistemli’ biçimde ‘araç kullanan canlı’ durumuna getirmişti.”
[A. Şenel, a.g.e., s. 66]

İnsan, üretim ile kendini tanımlar. Zaten kültür denilen şey de ‘doğanın sundukları karşısında insanın yapıp ettiği her şey’ değil mi? Bu bağlamda ‘üretim olmadan ne insandan ne de onun kültüründen bahsedebiliriz’ gibi bir önermeye ulaşmamız pek doğal görünüyor. O hâlde insan son çözümlemede, “politika” yaparak değil ama “üretim” yaparak kendini tanımlayan bir hayvandır.

Ellerin serbest kalması ve de başparmağın diğer parmaklar karşısında konumlanması; insana nesneleri tutma, kavrama becerisi kazandırıyor. Bununla beraber göz çukurlarının başın iki yanından öne doğru kayması üç boyutlu görme yetisini tetikliyor ve tüm bu gelişmeler beynin gelişimine bir itilim sağlıyor. Beynin gelişimi tüm bu şeylerin gerisinden -ya da ona paralel- geliyor ve insanın maddi evrimini adeta bir “gölge” gibi takip ediyor.

İnsanın düşünsel üstünlüğüne yapılan aşırı vurgunun büyük bir aldatmaca, idealist bir tarih görüşü olduğunu düşünüyorum. Elbette iki ayak üzerindeki dik duruşu diğeri karşısında aşırı yüceltmek de yanlış. Bu ikisi arasında, son çözümlemede diyalektik bir ilişki var. Alt yapı ve üst yapı arasındaki diyalektik ilişki, nihayetinde burada da devreye giriyor.

Hazır insanın evrimi konusu açılmışken, bu evrimin “tedriciliği” ya da “sıçramalı” doğası konusunda da birkaç şey söylemeye çalışalım.

Evrim düz bir çizgi mi izler? Evrimin “son” uğrak yeri “insan” mıdır? ya da evrim uzun, kesintisiz, düz bir tedrici hareket mi sergiler?
Bu sorulara verilecek cevaplar can alıcı önemdedir kuşkusuz.
Evrimin tedriciliği konusundaki Darwin’ci “evrimin tedrici doğası” yaklaşımını –yalnızca bu yönüyle tabi ki- bilimsel bulmuyorum. Darwin “eksik halkalar”ın fosil kayıtlarında gizli olduğu ve bulunan yeni fosil kayıtlarıyla bu halkaların tamamlanacağına sarsılmaz bir inanç besliyordu. Ama fosil kayıtları Darwin’i haksız çıkarıyor.
Darwin’in arkadaşı Thomas H. Huxley, Türlerin Kökeni adlı kitabı hakkında yazdığı mektubunda Darwin’e şu uyarılarda bulunuyor:

“Doğada sıçrama olmaz [görüşünü] bunca çekincesiz benimsemekle kendini gereksiz bir yük altına sokmuşsun.”
[S. J. Gould, a.g.e., s. 199]

Darwin’ci yaklaşımın bu “gediği” onun doğa ve evrim konusundaki devrimci görüşlerine bir darbe vurmaz elbette, ama bu “gedik” kapanmadan da Darwinciliği sağlam temellere nasıl oturtacağız?
Kesintili denge (“punctuated equilibrium”) kuramı sanırım bu gediği kapatan bir kuram olabilir. Buna göre evrimsel gelişimde, sıkıcı uzun tedricilik yer yer kesintili süreçlerle “bozulur.” Nitel “sıçramalar” evrimde başat bir rol oynar. Fosil kayıtları bu yaklaşımın apaçık bir kanıtını sunar. Bu aynı zamanda, doğanın gelişiminin diyalektik doğasına “cuk” oturan da bir yaklaşımdır.
Darwin’in yaşadığı dönemde organik doğanın gelişme yasaları konusundaki o akıl almaz çabası ve bu konuda ortaya koyduğu görüşlerin şüphesiz devrimci bir tarafı var. Bu konuda Darwin’in önemi elbette yadsınamaz. Ama iş gerçekliğin somut analizine gelince Darwin’in beklentilerine ters düşse dahi gerçekliğin bizlere söylediği şeylere kulaklarımızı tıkamamalıyız. Buradaki temel yaklaşım, somut gerçekliğin doğru düzgün bir analizi ve bilimin evrenselliğini savunmak, yoksa kişi ya da kurumların ortaya koyduğu görüşleri dogmalaştırmak değil.

28.08.2011

Kapitalizm kaderine mi terk edildi?

Kapitalizm kaderine mi terk edildi?

Burjuva iktisadının önde gelen ideologlarından IMF’nin danışmanı Prof. Roubini, Aljazeera’da 18 Ağustos 2011 tarihinde yayınlanan
Is capitalism doomed? başlıklı makalesinde kayda değer şeyler söylüyor.
Örneğin, “İktisadi olarak ABD, Euro bölgesi, İngiltere ve Japonya hepsi birden bir rölanti hâli içerisindedir.” saptaması ve devamında da politika yapıcılarının “şapkalarındaki tavşanları” tükettiğini söylemesi…
Alıntıyı aynen buraya alalım:

“Geçen yıla kadar, politika yapıcıları kâğıtların fiyatlarını arttırma ve ekonomide iyileşmeyi tetikleyen; örneğin mali teşvikler, sıfıra yakın faiz oranları, karşılıksız para basmalar (…), trilyonlarca dolarlık kurtarma paketleri, bankalar ve finans kuruluşları için nakit para sağlanması ile her seferinde şapkalarından çıkaracak tavşanlar bulabiliyorlardı. Ama artık çıkarılacak tavşan kalmadı.”

Roubini, yolun sonuna yaklaşıldığı uyarısında mı bulunuyor?

2007’de uç veren mali kriz, devletlerin ekonomiye sıkı müdahaleleri ile bir nebze olsun yatıştırılmaya çalışılmıştı ama bu tersine yine aynı krizi tetikleyen kamu borçlarını büyüten bir noktaya geldi. Dolayısıyla kriz devletlerin kamu borçları biçiminde sürmeye devam ediyor. Bu, sistemin kendi boynuna geçirdiği ipin ilmeğini sıkmak ile aynı şey değil mi?

Şimdi hükümetler krizden çıkmanın yollarını dünyanın farklı yerlerinde, gelişmiş ekonomilerden az gelişmiş ekonomilere kadar, kemer sıkma önlemleri ile çözme peşinde. Ama bunun tereyağından kıl çekercesine kolay olmayacağı aşikâr. Roubini de bunun farkında:

“Orta Doğu’dan İsrail’e, oradan İngiltere’ye ve Çin’de yükselen popüler öfkeye kadar ve de hemen akabinde diğer gelişmiş ekonomiler ile yükselen pazarlarda vuku bulan, halkın desteğini alan gösterilerin birleştikleri yer; hepsinin büyüyen eşitsizlik, yoksulluk, işsizlik ve gelecekten endişe duyma gibi konular olduğudur.”

Peki, Roubini, makalesinin başında da saptadığı, “en gelişmiş ekonomilerin çift dipli bir resesyonun eşiğinde” olduğu böylesine bir ortamda sisteme nasıl bir yol haritası öneriyor?

“Pazar odaklı ekonomileri işlevsel hâle getirme ve olması ve de olabileceği şekilde işlemelerini sağlamak için (…) İngiliz ‘bırakınız yapsınlar’cı ekonomi modelini (…), ticaret açıklarıyla işleyen kıta Avrupa’sı refah devleti modelini bir kenara bırakmak zorundayız. [Çünkü] bunlar [artık] işlememektedir.”

Kısaca Roubini, uçurumun eşiğine gelmiş sisteme “düzenli geçiş”in -eğer bazı önlemler alınırsa- mümkün olabileceğini telkin etmekte; aksi takdirde sistemi şiddetli toplumsal ve politik istikrarsızlıkların beklediğini söylemektedir.

“[…] 1930’larda olduğu gibi alternatif [!] sonu olmayan durgunluk, depresyon, para birimi ve ticaret savaşları, sermaye kontrolleri, finansal krizler, egemenliğin iflası ve şiddetli sosyal ve siyasi istikrarsızlıklar [olacak].”

Roubini’nin bu uyarıları ne kadar dikkate alınır bilinmez ama sistemin yüz yüze kalacağı muhtemel “alternatif”ler için şartların moleküler düzeyde de olsa olgunlaşmaya başladığını düşünüyorum.
İspanya’da, Yunanistan’da, ABD’de, Arap coğrafyasında, İsrail’de vs. bu olgunlaşmanın emareleri görülebilir. Tek eksiklik elbette güçlü politik önderliklerin olmaması, ama karamsar olmak için de çok erken.
Oyun daha yeni başlıyor…

21.08.2011

Kapitalizm nasıl işler ve kapitalist ekonominin krizleri üzerine

Giriş

Üretim ve üretim ilişkilerinin kapitalistçe düzenlendiği bir ekonomide devirsel olarak açığa çıkan krizler, sistemin “yapısal” krizleridir ve bu, ekonominin ne bir hastalığı ne de bozukluğudur; aksine, kapitalist ekonominin “normal” bir işleyişidir.
Bu bağlamda kapitalist ekonomide krizler, bir organizmada kan dolaşımının oynadığı rolün “aynısını” oynar diyebiliriz.
Problemin bu şekilde ortaya konması, yani böylesine sisteme “içkin” (mündemiç) ve “yapısal” olan bir olguyu hastalık addetmemek, onun çözümü konusunda daha gerçekçi ve “kalıcı” önerileri tartışmamıza vesile olabilir.

Tarihsel olarak baktığımızda her büyük kriz, açığa çıktığı ortamın (toplumun) verili koşullarında (sınıfsal kutuplaşmalar), tetiklediği olaylarla bu ortama damgasını vurur. 1929 Buhranı, kapitalist ekonominin tarihinde dramatik bir dibe vuruşu simgeler. Bu kriz ve açığa çıkardığı toplumsal gerilimler, yani çetin sınıf mücadeleleri, devrimler, karşı devrimler, faşizm, II. Dünya Savaşı vs. yirminci yüzyıl tarihinin şekillenmesinde doğrudan bir rol oynamıştır.
Bu kısa yazıda kapitalist ekonominin devirsel işleyişi, krizler ve yol açtığı felaketler ve de son yaşadığımız dünya krizi ile sonrasında yaşananlara kısaca değinmeye çalışacağız.

1) Kapitalist ekonominin devirsel işleyişi

Üretim yapmayan hiçbir toplum ayakta kalamaz. Yaşamın sürekliliğinin garantisi, üretimin sürekliliği ile kopmaz bir şekilde iç içe geçmiştir. Üretimin sürekliliği toplumun sürekliliğinin bir ön koşuludur.
Kapitalizmde üretim, hem “sürekli” hem de “genişleyen” bir ölçekte olmak zorunda. Bu sağlanmadığı sürece kapitalist üretimden yani sermaye birikiminden asla bahsedemeyiz.
Ama sermaye birikiminin bu temel yasası, içinde kendi karşıtını da barındırır ve bu bize, krizleri anlamamızda rehberlik eder. Çünkü sermaye birikiminin kendisi kapitalist rekabetin mantığıyla öylesine çelişik bir hareket sergiler ki, onun bu hareketi aynı zamanda kendisinin yıkımına yol açar. Amiyane tabirle buna “bindiği dalı kesmek” diyebiliriz.
Marx, “Kapitalist üretimin gerçek engeli, bizzat sermayenin kendisidir.” derken tam da bunu kasteder aslında.
Ne anlatmaya çalıştığımızı gelin biraz deşelim.
Kapitalist üretimin asıl dürtükleyicisi, kârın kaynağı olan artı-değere susamışlık, yani daha fazla kâr elde etmeye susamışlıktır.
Söz konusu olan birden fazla kapitalistin aynı ortamda (pazar) birbiriyle kıyasıya rekabeti olunca, burada ister istemez rekabet de bir başka belirleyen olarak devreye giriyor.
Hiçbir kapitalist kuşkusuz boşlukta üretim yapmaz. O, kendisi gibi diğerlerinin de bulunduğu bir ortamda (pazar) üretim yapar/yapmak zorundadır. Birbirinden bağımsız ama aynı sınıfa mensup bu rakip “savaşçılar” arasında kıyasıya bir savaş sürer.
Bu savaşta kapitalistlerin en vurucu silahı “birim maliyeti düşürmek”tir.
Bu ise emeğin verimliliğini arttıran ileri teknolojileri icat edip, makineleri (yani ölü emeği) canlı emeğin (emek gücünün) yerine ikame etmeye bağlıdır. Süreç içerisinde sermayenin bileşimindeki “değişen” ve “değişmeyen” kısımlarda bir orantısızlık baş gösterir ve artı-değerin bizzat üreticisi olan emek-gücü azar azar bu sürecin dışına itilir. Nihayetinde “[k]apitalizmin tarihi, her bir birim metaın içerdiği değişmez sermaye miktarının (girdiler, araç gereç, makine vs.) göreli olarak arttırılmasının tarihi[…]” değil midir?
[Aktarım E. A. Tonak’ın “Batan Piyasalar” adlı kitabından.]
Kâr oranlarındaki düşmenin asıl nedeni tam da burada yatar ve bu, aynı zamanda bize krizlerin nedenini de verir.

Kapitalist üretim çevrimlerini kabaca iki gruba ayırabiliriz: 10’ar yıllık “küçük” çevrimler ve 5 küçük çevrimi içinde barındıran 50’şer yıllık “büyük” çevrimler. Küçük ya da büyük olsun, her bir çevrim “canlılık”, “durgunluk” ve “kriz” evrelerinden oluşur.
“Küçük çevrimlerin periyodik olarak tekrarlanması, kapitalist kuvvetlerin iç dinamiğinden ileri geliyor ve piyasanın var olageldiği her yerde her zaman kendini gösteriyor. (…)
[B]üyük (elli yıllık) kapitalist gelişme dilimlerine gelince, bu dilimlerin karakterini ve süresini kapitalist kuvvetler arasındaki karşılıklı etkiler değil, ama kapitalist gelişmeyi kanallarından geçirip akıtan şartlar belirlemektedir.” Örneğin Engels, 1847 krizi devrimin anasıyken, 1840-50 “boom”unun muzaffer karşı-devrimin anası olduğunu yazarken tam da bu konuya değinmeye çalışır.
[Tırnak içindeki aktarım, Lev Troçki’nin “Kapitalist Gelişme Eğrisi” adlı makalesinden.]
Toparlarsak… Kapitalist yeniden üretim (genişleyen ölçekte) sürecinde bir aşama olan ve de düzenli aralıklarla uç veren krizler sistemin genlerine kazınmıştır ve ona “mündemiç”tir.

2) Krizler ve yol açtığı felaketler

Kriz dönemleri, kapitalistler için en “kritik” dönemlerdir.
İçine su alan ve batmak üzere olan bir sandal düşünün. Sandalın batmaması için bazılarının “elenmesi” gerekir. Piyasadaki ilişkilerde de aynı şey geçerlidir. Tabi burada esas belirleyici şey, her zaman olduğu gibi, rekabet gücüne sıkı sıkıya bağlı “ekonomik üstünlük” ve “güç”tür.
Diğerleri karşısında rekabet gücü en sağlam olan ayakta kalır ve diğerlerini yutma pahasına gelişimini sürdürür. Buradaki “savaş” ilk bakışta yalnızca kapitalistler arasındaymış gibi görünür, ama şu bir gerçek ki, bu kriz dönemleri aynı zamanda modern toplumu ikiye bölen sınıfların karşı karşıya geldiği en kritik dönemlerdir de. Krizin şiddetine bağlı olarak kapitalistler, hem kendi sınıfına ait rakip kapitalistleri yutma hem de kendi karşıtı olan sınıfla (işçi sınıfı) çetin savaşlara girişmekle karşı karşıya kalır. “..Dolayısıyla iki gelişme sürecine sahibiz: Ulusal zenginlik ve ulusal gelirdeki azalma sürer, ama sınıfların gelişimi bununla birlikte geriye değil ileriye doğru devam eder. Giderek daha fazla insan proleterleşmekte, sermaye de giderek daha az sayıda elde yoğunlaşmakta, bankalar birleşmeyi sürdürmekte, sınaî işletmeler tröstlerde toplaşmaktadır. Sonuç olarak sınıf mücadelesi azalan ulusal gelir temelinde kaçınılmaz olarak keskinleşir. Sorunun bütün özü buradadır. Ayaklarının altındaki maddi temel ne kadar daralırsa, sınıflar ve gruplar ulusal gelirden kendi paylarını almak için o kadar vahşice savaşırlar.”
[http://www.marksist.net/kitaplik/ceviriler/Trocki-%20Dunya%20Ekonomisi.htm]
…

Kapitalist ekonomi I. Savaş öncesi aşağı yukarı yirmi yıllık bir canlılık/genişleme dönemi yaşadı. Sonrasında I. Savaş’ın başlangıcından II. Savaş’ın başlangıcına kadar sürecek bir durgunluk ve kriz dönemine girildi. İki savaş arasındaki bu 25 yıllık döneme; emperyalist savaş, 1917 muzaffer Rus Devrimi, İtalya ve Almanya’da faşizmin yükselişi, sömürgelerde devrimci hareketler, ABD’de New Deal (faşizmin bir başka versiyonu), İspanya’da devrim ve karşı devrim, Avrupa anakarasında çetin sınıf savaşları (Fransa’da 1936 yılında fabrika işgalleri vs.) damgasını vurdu.
İşçi sınıfının diktatörlükler ve de faşizm ile yenilgiye uğratılması, atomize edilmesi burjuvaziye derin bir soluk aldırdı ve kapitalist sistem savaşla birlikte 1970’lerdeki petrol krizine kadar sürecek uzun bir “canlılık” (boom) dönemine girdi. II. Emperyalist savaş, kapitalist ekonomiye rahat soluk alabileceği bir hareket alanı kazandırdı.

3) Son yaşanan kriz ve sonrası

Üretim sektörü, “değer”in ve de kârın kaynağı olan “artı-değer”in üretildiği yegâne sektördür. Burada yaratılan artı-değer bir sonraki üretim çevrimine yatırılır ve sistem her seferinde genişleyerek ilerlemesini sürdürür.
Bu konuyu az önce tartışmıştık…
Burada yapmak istediğimiz şey, bugünkü krizin ön koşulları üzerinde konuşmak olacak.
1970’lerden bugüne kapitalist ekonomide dikkat çeken bir eğilim var: Üretim sektöründe yaratılan kârın büyük bir kısmı tekrardan üretime aktarılmıyor [!], fakat üretim dışı sektörler içinde en büyük yeri işgal eden finans sektörüne aktarılıyor [!]. Finans sektörü, üretimden her geçen gün artan oranlarda pay alarak büyüyor (şişiyor).
Peki, bunun krizle ne ilişkisi olabilir diye sorabiliriz kendimize.
Şöyle ki, kârlılığın asıl kaynağı artı-değer iken ve bunun da yaratıldığı yegâne sektör üretim iken, finans sektörünün artı-değerden her geçen gün artan oranlarda pay alması, yeniden üretimde ve de sermaye birikimi üzerinde “basınç” uyguluyor. Mevcut sermaye, üretim dışı sektörlere kaçınca (tekrardan üretime aktarılmayınca) artı-değerin büyümesi sağlanamıyor [!].
Finans sektörünün kârlılığı üretime sıkı sıkıya bağlı olduğundan [!], kârlılık -ister istemez- süreç içerisinde düşme trendine giriyor.
Nihayetinde hikâyenin yine başına dönmüş oluyoruz: Kâr oranlarındaki düşme krizlere yol açar…
2007’de başlayan ve takip eden yıllarda tüm dünyaya sirayet eden bugünkü krizin sebebi özce budur.

Sonuç

Yakın tarihten çıkaracağımız sonuç; kapitalizmin, kendi krizleri tarafından “otomatik” bir şekilde ortadan kalmadığı [!] aksine sistemin, içine girdiği krizleri -en hafifinden en şiddetlisine kadar- aşmayı “başarabilmiş” olduğudur. Toplumda gerilimler yaratma; insanlığı, doğayı ve de ekonomiyi yok etme pahasına oldu tabi ki bunlar. Her şeye rağmen sadece krizlere karşı tepkisel ölçekte değil ama tüm bunların tetikleyicisi olan kapitalist sistemin bir bütün olarak aşılmasının bugün hala güncelliğini koruduğu ve bunun ön koşulunun da işçi sınıfı ve onun politik örgütlenmesinden geçtiğini “tereddütsüz” söyleyebiliriz.
Kapitalizmin, tüm bu çelişkiler yumağının bir beşiği olmasına ve de gelişimini bu şekilde sürdürmek dışlında başka bir “seçeneği” olmamasına rağmen neden hala çökmediği bir tarafa, ama neden hala işlemeye devam ettiği sorulmaya değer tek soru bence.
Seçeneksiz bir kapitalizm karşısında Başka Bir Dünya Mümkün sloganını yılmadan haykırmamızın önünde bir engel var mı sizce?

Gencer Çakır

(Bu metin, 30-31 Mart/1 Nisan 2011 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi’nde düzenlenen “Hacettepe Sosyoloji Günleri” için hazırlanmış bir konuşma metnidir.)

Ulusal sorun üzerine

Sonsuz Us’a 11.05.2011 tarihinde gönderdiğim “Kürt sorunu nedir?” başlıklı makalem üzerine çokça yorum yapıldı. İçlerinde düzeyli ve mantıklı ve de gerçekten olması gereken bir tartışma ortamının oluşmasına katkıda bulunmuş olanları olduğu gibi; son derece düzeysiz olanları da vardı.
Ben bunlar üzerine fazla bir şey yazmayacağım çünkü makalemle ilgili yorum yapan değerli okuyuculardan birkaçı onlara gereken cevabı verdi zaten.
Ben, makaleyle ilgili “marmaramus” ve de ismini belirtmemiş “misafir” adlı kullanıcıların yazdıklarını samimi buldum daha çok. Hüseyin AKTAŞ adlı kullanıcıya gelince, onda daha çok milliyetçi bir damar sezdim ki, bu, kendisine sosyalist diyen birinde asla olmaması gereken bir özelliktir.

Aşağıdaki makale bu tartışma bağlamında ulusal sorun ve bu sorun konusunda sosyalistlerin takınacakları tavra dair yapılan tartışmaya küçük de olsa bir katkı sunmayı amaçlıyor. Eğer yazı bunu sağlayabilirse amacına ulaşmış olacak.

1) Burjuva milliyetçiliği gericidir!

Milliyetçilik bir burjuva ideolojisidir.
Burjuvazi, bir sınıf olarak içinden çıktığı feodal toplumdan farklı olarak, sınırlarını “aşan” bir sınıftır.
Bunun ne demek olduğunu, kısaca açıklamaya çalışalım.

Kapitalist ekonominin temel dürtüsü olan kâr maksimizasyonu, burjuvaziyi sınırlarını “aşmaya” zorlar. Bu, haliyle, sömürge yarışlarına (savaşlarına) yol açan bir durum yaratır. Bir de rekabet var tabii… Birden fazla kapitalistin aynı amaç için yani kârlılık düzeyini maksimize etmek için yarıştıkları alanlarda (pazarlarda) kapitalistler arasında ister istemez bir “cepheleşme” olacaktır. İşte bu cepheleşme durumu “ulus devlet”lerin temelidir.
Ulus devletlerin tarihi bu bakımdan kapitalizmin tarihiyle eş zamanlıdır diyebiliriz, yani o “ezeli ve edebi” bir şey değil, tarihin belli bir döneminde ortaya çıkmış; bütün insanlık tarihinde bir “öz olarak” varlığını korumuş olan üretimin farklı bir tarzda örgütlenmesinin üst yapıdaki bir “tezahürü”dür.
Marksist felsefenin temel kategorileriyle konuyu şu şekilde özetlemek mümkün olabilir belki: Kapitalist rekabet “öz”dür, ulus devlet ve milliyetçilik ideolojisi de bu “öz” ün tezahürü yani “görünüş”tür.

Sistemin temel dürtükleyicilerinden biri olan rekabet, toplumun maddi tabanında sürekli bir savaş durumunu şart koştuğu gibi, aynı zamanda toplumsal bir üst yapıyla da (milliyetçi ideoloji) meşruluğunu perçinlemeye çalışır. Bunu sağlamak için ulusal marşlar, ulusal bir tarih bilinci, ulusal bir dil, diğer uluslardan “farklı” olma bilinci, ulusal bir bayrak vs. vs.yi kişilerin zihinlerine kazımaya ve de böylece kendine bir “ulus” yaratmaya çalışır. Bu burjuva milliyetçiliği öylesine bir şeydir ki, kişiyi hiç ama hiç sahip olmadığı bir şey (tabii olarak burjuvazinin sahip olduğu bir şeydir bu) konusunda ona bu şeyi (“vatan” örneğin) canla başla koruma ve savunma hissi kazandırır.
Ne güzel demiş şair:

“Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
[…]
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
[…]
vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan,
[…]
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.”

…

Burjuvazi gerekli gördüğünde diğer ülkelerin burjuvazileriyle yaşadığı ve içinden çıkılamaz derin krizleri karşısında bu milliyetçilik duygusunu kullanarak, hiç ama hiç birbirlerini görmemiş, tanımamış insanları, birbirlerine karşı soğukkanlı bir şekilde ve de hiç acımadan kurşun sıktırabilmekte.
Tüm dünya halklarını, sadece kapitalistlerin daha fazla kâr elde etme dürtüsü pahasına bölen bu ideoloji son derece tehlikelidir. Bunun alternatifi olan enternasyonalizmi tüm dünya halkları için bir şiar haline dönüştürmek bir zorunluluk olarak bugün kendisini daha da hissettirmektedir.

…

Burjuva milliyetçiliği ve de bununla beslenene ırkçı ideolojilerin 20. yüzyılda tavan yaptığı en bilindik örnek kuşkusuz Nazizmdir.
Milliyetçi ideolojinin kuşkusuz en gerici ve de en tahripkâr; insanlık için en tehlikeli örneklerinden biridir Nazizm.
Nazizmi doğuran aslında faşizmdir. Nazizm, faşizmin Almanya’da ideolojik kılığa bürünmüş hâlidir.
Burjuva toplumu I. Emperyalist paylaşım savaşı (1914-1918) sonrası içinden ancak faşizm, diktatörlükler, savaşlar vs. vs. ile çıkabileceği derin bir kriz içersine girmişti. Bu krizi aşmanın en etkili yöntemlerinden birisi şüphesiz faşizmdi.
Hatırlanırsa Nazileri Alman orta sınıfları iktidara getirmişti. Savaş sonrası birçok şeyini yitiren orta sınıfların, içinde bulundukları aşağılanmışlık psikolojilerinin dışa vurumuydu faşizm bir yönüyle. Sıkı bir düzen ve de demir bir yumruk isteyen bu orta sınıflar tercihlerini Hitler’den yana kullandılar. Tabi burada işçi sınıfı partilerindeki politik pasiflik ve atalet de büyük rol oynadı. Konumuz gereği buraya girmeyeceğim.

Devam edelim…
Alman orta sınıfları -daha sonra tarihlerine kara bir leke olarak geçecek- Nazizme iten bu zehir, gerici burjuva milliyetçiliğinden başkası değildi. Hitler, Alman halkına (orta sınıflara) onların aslında ne kadar üstün bir ırk, bir millet olduğu ideolojisini aşılayarak onlar nezdinde meşruiyetini perçinledi. (Hitler’in “demokratik” yollardan iktidara geldiği hatırlansın.)
Burjuva milliyetçiliği farklı konjonktürlerde insanları farklı şekillerde “ehlileştirme” işlevi görebiliyor.

Toparlarsak… Bir burjuva ideolojisi olan milliyetçilik, bütün toplumsal bölünmelerin, ayrışmaların, asimilasyonun, ırkçı görüşlerin beslendiği zehirli bir “yatak”tan başka bir şey değildir.

2) Milliyetçilik ilerici olabilir mi?

Şimdi de bu konuyu tartışmaya çalışalım.

R. Luxemburg, “1917 Ekim Devrimi” adlı broşüründe Bolşeviklerin “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” konusunda yaptıkları “hataları”, somut verilerle eleştirdikten sonra şöyle diyor:

“..Bolşevikler, hem kendilerinin hem de ihtilalin zararına olan bu durumda şunu öğretmeliydiler: Kapitalist egemenlikte ulusun ‘kader özgürlüğü’ yoktur. Sınıflı bir toplumda ulusun her sınıfı kendi kaderini farklı bir şekilde tayin etmeye çalışır ve bu burjuva sınıfları için ulusal özgürlük anlayışı, sınıf hâkimiyeti anlayışı arkasında tamamen silinir.”

Alıntılamaya devam edelim:

“Ukrayna burjuvazisi gibi, Fin burjuvazisi de, bu ulusal özgürlük, ‘bolşevizm’ tehlikesini getirecekse Alman egemenliğini tercih etmekte tereddüt etmeyeceklerdir elbet.”

Ben Rosa’nın bu görüşlerine katılamayacağım. Çünkü şu bir gerçek ki, kapitalist sınıflaşmanın bir başka şekli olan ezen / ezilen uluslar ayrımında, ezen ulusun proletaryasıyla ezilen ulusun proletaryasının arasında sınıf temelli bir ilişkinin yeniden sağlanabilmesinin olmazsa olmaz ön koşulu, egemen sınıfın proletaryasının ezilen ulusun proletaryasına güvence vermesinden geçer. Bu ise ezen ve egemen ulusun gerici burjuva karakterinin sosyalistler tarafından kıyasıya eleştirilmesi ve teşhir edilmesiyle başlamalıdır.
Ayrıca sosyalistler her türden ulusal baskıların da karşısında olmalıdırlar.
Yıllardır burjuva milliyetçi ideolojisiyle zehirlenmiş halklar arasında sınıf temelli dayanışmanın yeniden kurulabilmesi öyle bir adımda olabilecek bir şey değildir. Reel politikada işler teoride olduğu gibi “soyut” ve “kolay” yürümüyor. Burada son derece kıvrak ve soğukkanlı politikalara ihtiyaç var.
Kitlelere burjuva ideolojisinin gerici karakterini bıkmadan usanmadan anlatmak sosyalistlerin asli görevlerinden biridir kuşkusuz.
Yıllardır Türk burjuva devletinin baskısı altında kalmış bir ulusta milliyetçi fikirler/duygular ister istemez kök salmıştır. Bizler her ne kadar bunun gerici bir şey olduğunu söylesek de ezilen bir ulus olarak Kürdlerdeki milliyetçi fikirler, ezen ulusun emekçileri arasındaki milliyetçi fikirlerden kaçınılmaz bir şekilde daha kuvvetli olacaktır. Sosyalistler, ezen ve ezilen ulusların emekçileri arasında yeniden bir dayanışmanın kurulmasının ön koşullarını çok iyi tahlil etmelidirler. Eğer Kürdler ayrılmak, ayrı bir devlet kurmak istiyorlarsa onlara “Hayır. Bu son derece gerici bir şeydir vs. vs” deme lüksüne asla sahip olamayız.
Sosyalistler her daim, sınıf temelli bakış açısından bir adım dâhi uzak durmayarak ezilen ulusların her türden taleplerine olumlu yaklaşırken aynı zamanda o ulusların kendi burjuvazilerinin gerici karakterine karşı da ezilen uluslar arasında bıkmadan usanmadan propaganda ve ajitasyon yapmalıdırlar. Şayet ayrı bir ulus devlet haline gelen ezilen bir ulus kendi proletaryasını eziyorsa burada şunu deme lüksümüz asla olamaz: “Bakın biz size demiştik vs. vs.”
Hayır, böyle bir tavır kitleleri sosyalizmden uzaklaştıracak ve onları moralsiz ve güçsüz bırakacaktır. Sosyalistler tersine emekçilerin deneyimleri üzerine siyasetlerini geliştirmeli; sınıf temelli çizgi üzerinde burjuva milliyetçiliği tarafından aralarına husumet sokulmuş halklar arasında yeniden bir bütünlük sağlamak için bıkmadan usanmadan çalışmalıdırlar.
Kürdlerin her türden taleplerine tereddütsüz “evet” demeliyiz, ama bunu yaparken onları milliyetçi burjuva liderlerine karşı da her daim uyarmalı, bu konuda propaganda ve ajitasyonu bir an olsun elden bırakmamalı ve yukarıda da dediğim gibi sadece ama sadece Kürd ve de Türk işçi sınıflarının gündelik deneyimlerinden yola çıkarak onlar arasında burjuva milliyetçiliğinin dar ve gerici yönüne karşı propaganda yapmalı ve kitlelerin bilinçlerini “fethetmeye” çalışmalıyız.
Nihayetinde ezen ulusun burjuvazisi kendi işçi sınıfını da eziyor. Benzer şekilde ezilen ulusun burjuvazisi de kendi işçi sınıfını eziyor. Dolayısıyla temel siyaset, ezen ve ezilen ulusların işçilerini bütün bir burjuvazi sınıfının karşısına çıkarmak olmalıdır.
Burada egemen ulusun sosyalistleri olarak tavrımız her daim kendi egemen burjuvazimizin gerici karakterini teşhir etmek olmalıdır.
Örneğin KCK davalarında işlenen hukuksuzlukları görmemezlik edebilir miyiz? Türk burjuva devletinin işlediği on binlerce faili meçhul cinayetleri görmemezlik edebilir miyiz? Ya da Kürdlerin anadilde eğitim talepleri karşısında kayıtsız kalabilir miyiz? Türk burjuva devletinin Kürdlere karşı yaptığı tutuklamalar, hukuksuzluklar, işkenceler, katliamlar, ayrımcı tutumlar vs. karşısında sessiz kalma lüksümüz olabilir mi?

Troçki, İspanyol Devrimi üzerine yazdığı yıllarda “Katalan Milliyetçiliğinin İlerici Karakteri” adlı kısa yazısında İspanyol komünistlerine, ulusal sorun konusunda almaları gereken tavır konusunda şunları öneriyordu:

“Bir dakika bile unutulmamalıdır ki, bir bütün olarak İspanya ve özellikle Katalonya, şu anda Katalan milliyetçi demokratlar tarafından değil, toprak sahipleriyle ittifak içindeki İspanyol burjuva emperyalistleri, eski bürokratlar, generaller tarafından ve İspanyol milliyetçi sosyalistlerinin desteğiyle yönetilmektedir. Tüm bu kardeşlik, bir taraftan İspanyol sömürgelerine ısrarla boyun eğdirme, diğer taraftan bizzat İspanya’nın bürokratik merkezileşmesi, yani Katalanların, Baskların ve diğer ulusların İspanyol burjuvazisi tarafından baskı altında tutulması anlamına gelir. Gelişmelerin bugünkü aşamasında, sınıfsal güçlerin mevcut bileşimiyle, Katalan milliyetçiliği ilerici devrimci bir etkendir; İspanyol milliyetçiliği ise gerici emperyalist bir etken. Bu ayrımı anlamayan İspanyol komünisti, bunu görmezlikten geliyor, ön sıraya çıkarmıyor, tam aksine bunun önemini örtbas ediyor, İspanyol burjuvazisinin bilinçsiz bir ajanı olmayı ve proleter devrim davasına duyarsız kalmayı göze alıyor.”

Alıntılamaya devam edelim:

“Küçük-burjuva milliyetçi hayallerin tehlikesi nerededir? [buraya dikkat işte!] Bu hayaller, İspanya proletaryasını ulusal sınırlarla bölme potansiyeline sahiptir ve bu da çok ciddi bir tehlikedir. [!]
Ancak İspanyol komünistleri bu tehlikeye karşı yalnızca bir tek şekilde başarıyla savaşabilirler: Egemen ulus burjuvazisinin zorbalığını acımasızca teşhir ederek ve bu şekilde ezilen ulus proletaryasının güvenini kazanarak. [!]
Diğer politikalar, ezilen bir ulusun küçük-burjuvazisinin devrimci demokratik milliyetçiliğine karşı ezen ulusun emperyalist burjuvazisinin karşı-devrimci milliyetçiliğini desteklemek anlamına gelecektir.” (17 Mayıs, 1931)
[alıntıdaki vurgular bana ait.]

Ulusal sorun konusunda sosyalistlerin izleyeceği temel siyaset bu olmalı bence.
Meseleye egemen ve baskıcı ulusu kıyasıya eleştirmekle başlamak gerekir. Hüseyin AKTAŞ adlı kullanıcının yaptığı gibi Kürd tarafını kıyasıya eleştirmekle değil!
İkincisi, Kürdlerin her türden talebine “evet” denmeli. Son olarak da, emekçi Kürdleri, kendi gerici burjuva önderlerine karşı temkinli olmaya, soğukkanlı durmaya ve eleştirel olmaya çağırmalıyız.
Ulusal sorunun sınıf temelli bir çözümü bu siyasette yatıyor.

Sosyalistler kitlelere zorla bir şeyi dayatmamalı ve dayatamaz da. Onların ellerindeki tek araçları: “propaganda ve ajitasyon” olmalıdır. Lenin’in temel siyaseti özünde bunu gerektirir: Kitlelere sabırla gerçekleri anlatmak ve onların bilinçlerini “fethetmek”.

16.05.2011

Kürt sorunu nedir?

Seçimlerin de yaklaşmasıyla daha bir hararetli hâle gelen bu konuya ufak da olsa değinmek ya da sitede tartışmaya açmak istedim.
18.04.2011 tarihinde yazdığım makalemi sizlerle paylaşıyorum…

Haberler az önce son dakika geçti: “YSK, 12 adayı veto etti.”
BDP, 12 Haziran seçimlerine bağımsız adaylarla girmeyi planlıyordu, ama gelin görün ki bu girişim yine devlete “toslamış” oldu.

Dün (17 Nisan), “Doğumunun 100. Yılında Behice Boran’a Saygı” etkinliği dolayısıyla düzenlenen bir sempozyum için Mimar Sinan Üniversitesi’nin Fındıklı kampusundaydım.
Sabahki ilk oturumda sosyolog İsmail Beşikçi ile Dr. Tarık Ziya Ekinci konuştular. Kürt sorununun dünü bugünü üzerine konuşan her iki konuşmacıdan da çok şey öğrendim.
İsmail Beşikçi, konuşmasında, devletin 80 yıldır Kürtlere uyguladığı asimilasyoncu politikayı şöyle özetledi:
“Temel olarak devletin Kürt halkına karşı olan asimilasyoncu politikasını üç başlık altında toplayabiliriz.
1) Kürt toplumu ile ilgili yapılan bilimsel araştırma ve çalışmalara engel olmak, yasaklamak ve bunları yapan bilim insanlarına ağır cezai yaptırımlar uygulamak.”

[Örneğin sıcağı sıcağına yaşanan Pınar Selek davası ve de İsmail Beşikçi hakkında Q harfi nedeniyle açılan yeni dava!]

“2) Kürtlerin siyasi olarak örgütlenmelerini önlemek.
3) Kürt burjuvazisinin oluşmasının önüne geçmek.
Devletin Kürt halkına dayattığı şey tek kelimeyle özetlemek gerekirse: ‘Türkler gibi ol ve Türkleş.’
Doğuya yatırım yapmak isteyen Kürt burjuvazisinin önüne çeşitli engeller çıkınca ve bölge, ekonomik olarak bilinçli bir şekilde geri bıraktırılınca oradaki nüfus ister istemez batı illerine kayıyor. Devletin temel düşüncesi de böyle bir ortamda Kürtlerin süreç içerisinde Türkleşmesi.”

Beşikçi, konuyu genel hatlarıyla böyle özetledi. Ayrıca şu da var. İsmail Beşikçi, konuşmasında Güney Afrika örneği üzerinden bir karşılaştırma yaptı ve özetle şunları söyledi:
“1960’larda 70’lerde ve 80’lerde Güney Afrika için dünyanın ‘en ırkçı devleti’ denirdi. Güney Afrika’da beyaz yönetim yerlilere şunu söylüyordu: ‘Sizin renginiz kara. Siz beyazların içine karışmayın. Sizin mahalleleriniz, okullarınız, hastaneleriniz, otelleriniz, parklarınız, plajlarınız, sinemalarınız vs. ayrı olsun.’
Bunun için Bantustan, dikenli tellerle çevrili çok geniş alanlar, kuruldu. Yerliler oralarda yaşıyorlardı. Elektrik, su, kanalizasyon gibi, iletişim gibi temel altyapı hizmetleri çok yetersizdi, fakat yerliler buralarda kendilerini yaşıyorlardı. İç özerklikleri vardı.
Türkiye’de ise Kürtlere şu söyleniyor: ‘Türklerle birlikte yaşayacaksın, ama Türk’e benzeyerek yaşayacaksın. Kendi öz değerlerini terk edeceksin… Başka şansın yok.’
Kendi değerlerim, kendi öz dilim dediğin zaman inkâr var, imha var.”
(Aktarım “Mesele”nin 52. sayısından.)

İsmail Beşikçi, devletin bu siyasetinin “dünyada eşi benzeri olmayan;” ırkçı, asimilasyoncu bir siyaset olduğunu birkaç kere üzerine basa basa söyledi dünkü konuşmasında.

Düşünün ki bir halk, 80 yıldır Türk burjuva devletinin yok etme politikasına maruz kalmış, kendisine büyük acılar çektirilmiş; düşünün ki bir halk, yerinden yurdundan edilmiş, köyleri boşaltılmış, yakılmış, yıkılmış; düşünün ki bir halk, bu baskılar karşısında tarihin her döneminde başkaldırılarda bulunmuş; devletin bu siyasetine karşı siyasetler geliştirmeye, kendi varlığını korumaya çalışmış. Ve yine düşünün ki, devletin yıllardır ezmeye, yok etmeye çalıştığı bu halkın her karşı koyuşu bizlerin kafalarına her daim “terör” diye kazımış -ve kazımaya da devam ediyor…
Tarık Ziya Ekinci, “Kürt Siyasal Hareketlerinin Sınıfsal Analizi” başlıklı kitabının önsözünde şunları söylüyor:
“Kürtlerin demokratik talepleri sürekli bölücülük, kışkırtıcılık, devlet düşmanlığı gibi suçlamalarla bastırıldı, halen de bastırılıyor. Bu inkârcı politika kaçınılmaz olarak toplumda yaygın bir Kürt düşmanlığı oluşturdu. Fırat’ın doğusu uzun yıllar yasak bölge ilan edildi. Bölgeye güvenlikle ilgili yatırımlar dışında hiçbir hizmet götürülmedi. Kürt toplum yapısı ile bölgenin ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sorunlarına ilişkin her türlü inceleme ve araştırma yasaklandı. Bu tür çalışmalar suç sayıldı. Yıllarca salt baskıcı yöntemlerle milyonlarca Kürdün asimile edilebileceği ve sorunun aşılacağı düşünüldü. Her türlü haktan yoksun bırakılarak baskı altında tutulan ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören Kürtler kaçınılmaz olarak topluma ve devlete yabancılaştılar.” (s.5)

Alıntılamaya devam ediyorum:
“Kürt hareketlerinin sınıfsal analizlerini konu alan bu çalışmanın (adı geçen kitap) birincil amacı, toplumda oluşturulan yaygın kanaatin aksine Kürt siyasal hareketinin bölücü amaçlar taşımadığını, Kürtlerin ayrılmak değil, her alanda Türklerle eşit olmak istediklerini bilimsel verilerle göstermektir.” (s.6)

İsmail Beşikçi de “Mesele” dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda şunları aktarıyor:
“Kürt sorunu nedir? Kürt sorunu, bir bakıma, Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan haklarının gasp edilmesiyle ilgili bir sorundur.”

Kürt halkına ağır bedeller ödeten, her iki halkı birbirine düşman eden -ki temel dayanağını buna borçludur- Türk burjuva devletini, bugün yaşadığımız sorunların asıl sebebi olarak görmemezlik edemeyiz. Her iki halka da, ama özellikle de Kürt halkına, derin açılar yaşatmış bu devletin geçmişte yaptıkları -ve şimdi de yapmaya devam ettiği- şeylerin ciddi ciddi sorgulanması elzem hale gelmedi mi bugün?
Beşikçi, “Her türlü sorunun temelinde Kürt sorunu var, fakat bu pek algılanmış bir sorun değil.” diyor; yine benzer şekilde Ekinci de şunları söylüyor:
“Bugünkü nesnel koşullarda Türkiye’nin önündeki en önemli sorun Kürt sorunudur. Bu sorun çözülmeden ülkede barışın, demokratikleşmenin, kalkınarak ilerlemenin ve uluslararası saygınlığa kavuşmanın koşulları oluşmayacak ve Türkiye bir üçüncü dünya ülkesi olmaktan kurtulamayacaktır.” (s.5)
…

“Kürt sorunu yoktur, sorunu olan Kürtler vardır,” diyerek ve bu sorunu her defasında çözümsüzlüğe terk ederek; sürekli irin kusan bir yarayı sarmak ve iyileşmesine yardım etmek yerine her defasında bu yarayı kaşıyarak kanatmaya çalışmak bu sorunu daha ne kadar “sorun” olmaktan çıkaracak?