Şiiri sevmenin bir önceki aşamasını çoktan geçtim. Kısa denemeler bile yaptım. Anladım ki; ben şiir olmadan bendeki şiircilik bitmez…:)
Mısralara aç, yazabilme duygusuyla kıvranan bu naçizhane kalemi elimden bırakmak istemiyorum. Olmadığım kadar iyi hissediyorum yazarken. Sadakatsiz davranıyorum bazen, köşe yazıları, politik yazılar, gündelik koşuşturma içinde unuttuğum mısralar, en ufak bir boşlukta hatırlatıveriyorlar kendilerini… 🙂 Tüm şair ve şiirlerine ulaşmak mümkün değil. Burada tanıştırılmak, tanıştırmak, tanışmak isterim.
Ben şiiri seviyorum…:)
Günaydınım,
Bu sabah yenice uyandım,
Bu sabah sevice uyandım,
Sana uyandım bu sabah…
Hem nasıl uyandım,
Evren parmak ısırdı bu uyanışa…
Günaydınım…:)
Ben, sana uyandım…
Delişey,
Canım kardeşim, iyi ki varsın.
İnsanı ‘hayat’a döndürebilecek bir günaydın bu! 🙂
Şiir demişken dün okuduğum ve çok beğendiğim bir şiiri asarak bende seni selamlıyorum
Müsveddeler
“Tekirdir tekerlenir bir saranı bulunmaz”
diyen o adama….
1-
Anlatarak bitiriyorum hayatımı
Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat
Bir çiçek çizdim bu akşam avcuma
İsmini herşey koydum.
Simli ojeler sürdüm yalnızlıktan sıkıldığımdan.
Müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım
Yıldızlı bir gecenin.
Yıl 2000
Tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
Tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
Bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.
Kuşların şarkılarından anlarım.
Kimse hayra yormaz beni
Kuşbaz ve uçmaya meraklı,
Ütüsüz giyerim karabasanlarımı
Sakarım, sık sık çarpar deviririm yazgımı
İçimdeki suyu döktükten sonra işte, ondan sonra
Şikayetim yok, rahatım.
Taşralı ve safım.
Yağmurda unutulmuş bir Tanrı’yla ahbabım
Balkonda asılı kalır günlerce gökkuşağım,
Deterjan reklamına çıkacağız biz ikimiz Tanrı’yla
Ben böğürtlen lekeli çocuğu oynayacağım,
O kirli beyaz gömleğim.
Ah bir de şu gömleğe, göynek diyecek kadar
Cesur olaydım.
Teyzem öldü.
Kırkı yeni çıktı
En iyi hikayeleri ölüler anlatır
Ölülerin anlattığı hikayeler
İnşirah suresi gibi insanı ayartır
Kırmızı günleriyim ben takvimlerin
Okullar tatil oluyor ben söz konusu olduğumda
Şeker istemeye geliyor çocuklar.
Oyun oynuyoruz,
Sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru.
Siyah iş günleri müdahale ediyor hayatıma
Mor bir köşe yastığı gibi isyankar oturmak istiyorum,
Ben oysa divanın en ucunda.
Çorba pişirmek istiyorum,
Sonra kalkıp ekmek kızartmak,
Bıçağın ucuyla kazımak aşkı fazla kızardığında.
Söyleyin ateşe,
Ruhunu üflemesin benden gayrısına.
Çiçek silindi bu sabah ellerimi yıkadığımda
“Ellerim bomboş…”
Kötü şiirlerden koru beni Tanrım
Amin!
2-
Bir şaşkınlık şarkısı olarak besteliyorum aşkı
Kaprisli notalar, huysuz sololarla
Bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana,
Çaresiz bekliyorum,
Düdük çalıyorum,
İki el ateş ediyorum havaya.
Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında
Ulumak gibi ağlıyorum
Köpekler koşuyor sağımda solumda
Tanrım!
Diyorum sadece
Başka bir şey diyemiyorum zaten o an.
İyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar
Sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
“Üzgünüm” diyor,
Bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!
Yoksul çocuğuydun sen benim 23 Nisan sabahımın
Şiir okutmadım sana, folklor oynatmadım.
Yoksulluk diyorum,
O an,
Ucuz lafların çalılarına takılıyor şiirimin elbiseleri.
Sen tuz ol en iyisi sevgilim
Ben ekmekle duruma müdahale edeyim.
Bırak hazır soyunmuşken
Kuru öksürüğüne elma kabuğu ve tarçın tavsiye edeyim.
Tasfiye ettiler beni kediler aralarından
Yar olmaz bundan sonra sarmandan sana.
Beni tasfiye ve tavsiye arasındaki karışıklıkta
Müsait bir yerde bırak sevgilim.
Hem otuzumu geçtim azıcık
Gerisini ben yürürüm artık.
Çizgili olsun, buruşsun yüzü,
Şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım.
Yokuş aşağı şarkımı söylerdim, sarhoş
“Kanatlarım vardır benim uçarım”
Koşup kaşe kabanından yakalardın uyduruk şarkılarımı
Ne çok ısıttın beni,
Ne çok ısıttım seni,
Buruştu ve kirlendi
23 Nisan’da takılan simli ve tül kanatlarım
Kurtulamadım, üstümde kaldı.
Ben sevgilim…
Bir çocuk bayramı gibi yaşamak isterdim her aşkı
Cezaya kaldım.
Bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı
İmlamı iyice bozsam da farketmez artık.
Kime ne “de-da”ları ayırmasam?
Noktalarda durmasam,
Bir ünleme koşsam yalnızca,
Sonu uçmak olan çığlığa.
Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı?
Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.
3-
Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman,
Atıyor kendini raylara.
Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.
Sevdiğim adamlar çarpıyor camlarıma
Bir kelebek gibi kocaman, kara
Pervazlarımda kuruyorlar sonra
Begonya tozlanıyor,
Unutmanın gözyaşları sanki bu tozlar.
Annemin temizlik günleri gibiyim
Yorgun, solgun ve beyaz.
Kardeşim ayağını sallıyor sevdiği şarkılarda
Birini çok sevmek gibiyim
Sütle siliyor tozlarımı kardeşim.
Kestane pişiririz diyoruz sobada
Hayallerimiz çatlıyor sonra, çıtırdıyor, kızarıyoruz.
Bu şiirden bir bölümü attım
Kilometrelerce uzağa
Tavşanlı pijamalarımla balkona çıkıp el salladım ardından
Havaya uçuracaktı şiirimi az daha,
Attım.
Lokum getirmişti ve kitap,
Ben ruhunu getirsin istemiştim oysa.
Onu da tam buradan attım.
Ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde
Ölü yada diri arananlardanım.
Bir Doğuş şarkısı söyletiyorum bazen hayatıma:
“Aramızda uçurumlar söz konusuyken”
Uçurumlarda tenzilat varken hazır
Uçalım, hadi uçalım
Ben nasıl olsa
Bu müsveddelerin ortasında yalnızım.
Didem Madak
Boyunayım
ama enine olmayı tercih ederdim.
ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim
taşları ve o ana sevgisini emen
bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan,
bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazık ki
sanki özenle boyanmış ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi,
pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden.
benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç
ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkışmanın anlamını bilir,
bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin.
bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında,
ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya.
aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan.
uykuya dalmadan düşünürüm de bazen
ben de onlar gibiyim aslında –
düşüncelerim bulanır sonra.
uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana.
sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, gökle aramızda.
ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım:
o gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin
Slyvia Plath
Çok küçük bir yalanı
Çok büyük bir orantıda
Dinlediniz mi..
anladık iyisin,
ama neye yarıyor iyiliğin.
seni kimse satın alamaz,
eve düşen yıldırım da
satın alınmaz
anladık dediğin dedik,
ama dediğin ne?
doğrusun, söylersin düşündüğünü,
ama düşündüğün ne?
yüreklisin,
kime karşı?
akıllısın,
yararı kime?
gözetmezsin kendi çıkarını,
peki gözettiğin kimin ki?
dostluğuna diyecek yok ya,
dostların kimler?
şimdi bizi iyi dinle:
düşmanımızsın sen bizim
dikeceğiz seni bir duvarın dibine
ama madem bir sürü iyi yönün var
dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
iyi tüfeklerden çıkan
iyi kurşunlarla vuracağız seni
sonra da gömeceğiz
iyi bir kürekle
iyi bir toprağa.
Bertolt Brecht
Tee üniversitedeyken..
Ben bunu bestelemiştim yauu:)
Sevdiğim her adam biraz ihanet kokuyordu.
Yalan dolanmıştı dillerine.
Akıllarında başka kadınlar varken,
Seviyor gibi bakıyorlardı gözlerimin içine.
Sevdiğim her adam biraz şereften yoksundu.
Sadece bana gelince.
Babama benziyorlardı biraz.
Babam gibi gidiyorlardı,
Arkalarına bakmadan.
Anneme hiç sarılamayışıma bir de.
Bir ukte gibi içimde…
Sevmeye başladığım her adam sırtımdan vuruyordu.
Bir duaya karşılık bir beddua gibi.
Bana vazgeçmek kalıyordu.
Tanrıdan, duadan, sevmekten…
Masaya oturup elimde çatlayana kadar içki bardağını sıkıyordum.
Sevdiğim her adam başka bir kadını seviyordu.
Çocuk gibi, köpek gibi, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum…
Ecem Parlayan.
Yav gözünüzü seviyim, bırakın böyle şiirleri artılamaktan.
Mazoşit misiniz nesiniz yau:)
Olmuyosa olmuyodur.
Sebebi herkesin malumudur.
Hatta o kadar ki;
Gerisi oynamaya karar vereceğiniz, veya vermeyeceğiniz bir oyundur.
Hem oyna, hem ağla.
Neyse..
Hastayım böyle şiirlere:)
güftesi Bertolt, bestesi gamarodan… ne zaman dinleyeceğiz? 🙂
KIRMIZI GÖZLÜ BALIK
Hey! Kırmızı gözlü balık
Çok mu ağladın?
Kim bilir? Belki de akşamdan kalmasın.
Canın sıkılır mı senin de bazen hım?
Belki de sık sık?!
Sana birkaç şey soracağım kırmızı gözlü balık,
Karaya keşif yolculuğu yapmak hiç aklına geldi mi?
Peki, küçücük bir akvaryuma hapsedildiğini hiç ufacık olsun sezdin mi?
Ufacık yaşamın boyunca
deniz nedir bilmeyeceksin öyle mi?
Ne kocaman şeyleri bilmiyorsun
Kırmızı gözlü balık değil mi?
Ve bunları sana anlatmamın hiç bir yolu yok öyle mi?
Zeliha Kılınç / 26 haziran 2012
gamaro senin de sevdiğin her adam başka bir kadını sevmedi mi? Seni de kullanmadılar mı?
Şaire sevgiler ve saygılar.
Karşılaştığı insanların sevgi ile sadizmi ne derece bir acımasızlıkla sentezlemiş olduğunu aşikar eylemiş.
Sevgi çoğu zaman bencil beklentiler arasında soluk bir detay olarak kalır, lakin akıl bu detayı seçebilecek ölçektedir.
Tehlikeli oyunlar oynamak için diğerinin varlık alanında tepinen adamın geride bıraktığı yıkıntının şiire konu edilmesi bana bir cinayetin izlerinde seyir halinde olduğum duygusunu verir nedense.
Daha güzel oyunlar vardır oysa ve şiir de bunlardan biridir. Sözcüklerin diziliminde sergilenen incelik, bu mahareti sergileyebilen kişinin zihninin derinliği konusunda da ciddi bir veri demektir.
Bu güzel bir oyundur, biraz deniz bulunur, biraz martı, biraz çağlayan gümbürtüsü, biraz orman uğultusu ve biraz da insan kuruntusu.
Oyunda ustalaşabilmenin temel kuralı, insan olmanın adaletle bağlantılı olduğu konusunda ve bu ilkeyi bütün ilişki biçimlerinde de uygulayabilme ustalığıdır bence.
Şiirdeki mazoşizm konusunda haklıyız lakin sado-mazoşizm diyebilirsek haklılığımız hakikate ersin 🙂 Lakin kişinin varlık alanına sado-mazo sayrıllığı çerçevesinde yel yepelek giren kişiler hakkında yaptığımız zaman, tanımı doğru yerine oturtmuş oluruz kanaatindeyim.
Sevgi adil bir oyundur ve oldukça eğlencelidir. Tek başına oynayamazsın. Kendi ihtiyaç güdülenmenden sıyrılabilip birliktelik duygusuna varabilme yeteneğidir, sanatsaldır, insan aklı için verimli bir alandır.
Oyun bozanlar sessizce fısıldarlar kendilerine; neden oynayamıyorum? 🙂 Ben duyarım o fısıltıyı oyun bozan gizlese de… 🙂
Oyun
Pencereden içeri sızan o manzara
Doğru soruların sorulduğu münazara
Soru sormak zor iş sevmek gibi aslında
Kaderi sevmemi söyleyen bir zampara
İki gram etmez aklını koysan kantara
Aklın ağırlığını taşıyamıyor o maskara
İnandıkları zulüm oluyor saldırıyor etrafa
Sevebilirim seni imamlar kadar akıllı (!) olmasamda
Sevebilirim seni allahsız bir suçlu olsamda
Oysa üzerime kurşun yağdırdı onlar
Hangisinin yüzüne baksam kirli, kapkara
Sevebilirim yine de allahın sopası olmuş
soysuzların tükürür gibi suratına
Yabancı
Çok yaşa sen Yabancı, kalemin de yaşasın…:)
Tek başıma yaşamak istemiyorum 🙂
Sevgisinin kaynağına indim şiddet kaynıyordu
Doğrusunun kaynağına vardım nefret taşıyordu
Varlığının aynasında durdum zulüm yansıyordu
Bütün çelişkiler bir bir vurdu bildiklerimi
Bütün doğrular alıp götürdü cinayetin izlerini
Nefesim kesilirken tutuverdin bileklerimi
Tanrı neredeydi üflerken ruhundan ruhuma nefesini?
Yabancı
Ben Sana Mecburum
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..
Atilla İLHAN
Beğenenlere sonsuz teşekkür ederim, beğenmeyenler içinse tek söyleyeceğim herkesin zevki farklıdır. 🙂
Şiirden bahsetmiyorum.
Şiirin altındaki psikolojik örgüden bahsediyorum.
Çok basit bir cevabı olan sorudan, sevdiğim herkes ihanet kokuyor bi ben misler gibiyim’e uzanan yol.. enteresan olsa gerek.
Ha bi de babam gibi’si var..
Belirttiğiniz üzre; Farklı bir zevk anlayışı sanırsam.
Neyse:)
Sevgili Delişey,
Hepsini yeniden çalmam lazım.
Lanet olası öğrencilik yıllarımızda bi cubase bile yoktu ki.. yaptığımız kaydedelim:)
Sen tanıdığım en müthiş Marxist bir aşk eleştirmenisin. Proleterya’nın sembolü çekiç değil, darbeli matkap olmalı sence.
”Dilimin sınırları dünyamın sınırları anlamına gelir” (Wittgenstein)
Halbuse Ocham’ın usturası için ideal bi alandı xenixciim:)
Çok daha basit* bir açıklaması var diyorum ben bütün bunların.
Var yahu..
Bilen biliyor, bilmeyen de biliyor.
Yok ama yok..
Gönül komplike ister illa;
Çok emek verdim amaaa..(pöff:)
Sevmesini bilmeyenler.. (höff:)
İhanet kokuyordu.. (hyynaaaeeaa:)
Hepsi gitti.. (konkordato:)
Ha bi de babam!
🙂
Len bi gidin yau, sevmeye mecbur edici ajanlar.
Elma’nın seni seveceği varsa sever, sevmezse sevmez, asıl bu trip nooluyo, aman ben ne güzel soydum ne güzel ısırdım da, hiçbiri kütürdemedi felan..
Eee, sonra?
Oturdum, ağladım, höykürdüm, pöykürdüm, töykürdüm..
Ben annamıyorum imanıma:)
Bu arada aşkımın sorusunu da yanıtsız bırakmiim.
Beni seven adamlar başkalarını da sevdimi bilmem.
Sevdilerse bile, demek ki süper kullanmışlar beni hiç farketmedim, ya da hiç sallamamışlar(:) ne olursa olsun hakkımı helal ediyorum:)
Yok yau, eleştirmenlik filan ne haddimize, elmalarla armutları karıştırmayalım diyorum naçizane.
E bi de portakal tezgahında çin kilidi görünce, şaşırıyo tabi insan..
Yani..
🙂
Bence Ecem 20 li yaşlarda falan, o yaşlarda ilişkilere bakış açısı böyle olması da normal.
Tüm bunlar gençlikle açıklanabilirdi elbet..
Hey gidi günler:)
Neyse..
Erdal Erzincan’ı gördüm geçenlerde.
Gördüm dediysem, televizyonda..
Yaş kırkı buldu ya, kesmiş bıyıkları.
20’li yaşlarında ama, bıyıklar demirbaştı:)
Yani işte..
Her sevdiğim adam, diyorum.. ihanet kokuyordu biraz.
Yaş kaç?
Onsakız:)
BİZDEN BAŞKALARINA, ONLARA, ÇOCUKLARA
O gün içime çok şarap döktüm
O gün içime çok kahve döktüm
Sanırım lekelerin ülkesine gelin gidecektim
Zamanın başı bacaklarımın arasından çıkmıştı
Galiba yine doğuruyorum
Bu sefer melek biçiminde bir bebek
Bir daha sefere yürek, en son kelebek.
Kendimi Hz. Meryem’in Pulbiber Şubesi gibi hissediyorum.
Tüm zamanlarım kanatlanıp uçuyordu.
Rahmin kadar konuş diyorlardı bana
Hamile kalıyordum oysa durmadan roman kahramanlarından
Lekelerin ülkesine gelin gidecektim
Gidip bir ambulansa şoför olacaktım.
Kanamalı bir hastam var abi, durmadan doğuruyor da…
Ya da caddede tramvay
Kırmızı bir kaynaştırma harfiydim
Elbette çanlarımı çalacaktım
Ben tünel olacaktım, sevgilim istiklal!
En son taksime varacaktık.
Ünlü bir aşk şarkıcısı olacak,
İstanbul’un vücudunda turneye çıkacaktım.
Annemin ölümünü eskiciye satacaktım
On mandal karşılığında.
Bol rüzgarlı bir balkonum olacaktı, dalgalanacaktım
Soba çıra parçaları hayal etmeye başlamıştı.
Kışın çam kokulu soluğunu istiyordum
Hayatımın gizli yerlerine fare zehri koymuş bekliyordum.
Zamanın başı bacaklarımın arasından çıkmıştı
Eski eski kokuyordum.
Büyüyordum, büyüdüğümden emindim, biliyordum.
Kendimi elimde ekşi bir elma gibi atıp tutuyordum.
Havaya atıp yakalıyordum
Aramızdan geçen zamandı, biliyordum kanatları
Kimbilir bu gidişin dönüşü olacak mıydı?
Mahallemizde bomba patladı
Kulemiz yıkılmadı
Yıkılmadı, ayaktaydı!
Pulbiber Mahallesi / sf. 29-30-31
Didem Madak
ah umut geceyi yakıyor ışıldayarak
alev alev köprülerinden geçilmiyor
yalnızlık kalesinin zindanındaki sen
sığınağından bakıyorsun….gözlerin ışıl ışıl
o gözlerin uğruna
kendimi ateşle atıyorum bende
her yerde kaos var benim içim huzurlu
alevlerin arasından yeniden doğuyorum
yanmadan adam yanmadan aşk olmaz be gülüm…
Şiirin, altındaki psikolojik örgünün, iddia edildiği gibi histerik krizler yahut şu bağlılık, bağımlılık ikilemine başvurmadan açıklanması gereken arka plan sahibi olduğunu atlayanların detay yoksunu olduğunu düşünmek gerekir.
Sevdiğim her adam biraz ihanet kokuyordu.
Yalan dolanmıştı dillerine.
Akıllarında başka kadınlar varken,
Seviyor gibi bakıyorlardı gözlerimin içine.
Sevdiğim her adam biraz şereften yoksundu.
Sadece bana gelince.
Babama benziyorlardı biraz.
Babam gibi gidiyorlardı,
Arkalarına bakmadan.
Anneme hiç sarılamayışıma bir de.
Bir ukte gibi içimde…
Sevmeye başladığım her adam sırtımdan vuruyordu.
Bir duaya karşılık bir beddua gibi.
Bana vazgeçmek kalıyordu.
Tanrıdan, duadan, sevmekten…
Masaya oturup elimde çatlayana kadar içki bardağını sıkıyordum.
Sevdiğim her adam başka bir kadını seviyordu.
Çocuk gibi, köpek gibi, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum…
Ecem Parlayan.
İmgelem yoksunu bir şiir mi? Hayır diyemeyiz.
Peki uyaksız, alakasız bağlantılar mı var? Hayır.
Duyguyu yaşayan kişinin nevrotik duygular içinde olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır.
Fazlaca talepkar lakin vermek konusunda katı davrandığını anlayabilir miyiz? Yine hayır.
Sonuç ortada bazıları pragmatizmi anlamak istediği gibi anlamış 🙂
venüs yırtığı
Düşleri bitli kız
Bir fil ve bir barbie öpüşüyor
Dişleri bitli kız
Çek ellerini orandan anne kızıyor
Eylül fikri düştü göğsüme
Memelerim tomurcuklandı
Kış
Yaşamı kovalayan bir korkuluk gibi
kollarını açtı
Gece demlendi Aşklar şahlandı
Tırnaklarım uzadı Saçlarım aktı
Belki bir ölüyüm
Yattığı yeri ısıtmaktan aciz
Işığa ve suya hasret
Oysa tam şimdi, tam burada
Zincirleme seks tamlamasının son patlamasında
Sözcüklerin sözcüklerime abansa
Önce kanatları kurtulsa
Güvercinin
Sonra tırnakları batsa
Oysa ikimiz de adım gibi biliyoruz
Adın ancak adımla uzar
Senin bütün harflerin bende var
Ve ikimiz de biliyoruz
Aramak unutmaktan geçer
Biri ellerime dur desin.
VARLIK / EKİM 2005
Ah yabancı ah:)
Basit bir cevabı vardır dedim ben, histerinin neresi basit?
🙂
Tamam tamam, şöyle yapalım..
Bir insanın her sevdiği ihanet kokuyor ve gidiyorsa babası gibi..
Yaşı da 18-20 arasıysa kahramanımızın..
O zaman..
Bu kişi iyi yazar tabi.
🙂
Burada sorun nitelikte. Şiir dediğin uyakla, ilhamla falan yazılmaz ki! Her oldu, bitti de uyaklıysa şiir olmaz. Her güzel ifade şiir olmaz. Yoksa eli kalem tutan herkes biraz şairdir, biraz şiir yazar olur ki, bu da şiire yazık etmek olur.
Diğer yandan;
Ben bu mevzuları sevmiyorum.
Hani, ne kadınlar sevdim zaten yoktular..
..filan.
Bi tane Attila İlhan yeter.
Yoksullar hizaya çekildi açlığın emriyle
Öfkenin emriyle ölçülüp biçildi hainler
Efendiler yargılandı emriyle temiz vicdanın
Acizler sorgulandı suçun emriyle
İşkenceciler incelemeye alındı emriyle yaraların
Bunca bedbaht içinde suskunlardı en mutsuzları
Suskun halk yığıldı barikatlara
Dayanmıştı kemiğe konuşma arzuları
Bütün dünya karşılamaya geldi onları caddelerde
Öyle doluyular ki taşınamaz bir yükle
Konuşmak isteyince
Çığlık ATEŞ olup fışkırdı kalplerinden
Sözcüklerin yerine
Anna Hebert
Münteha o sevda budandı vaveyla…
Son, suya misal.., son, suya mugayir.
Bir mümbit siroko yardı, aksa ağaç ayrıktı.
Ayrık ağaç çattı, gündüz güne berattı.
Yazan : oik0s
Çizen : Marsseh
İçre
Aradıkça açıldı yeni sorular, bulduklarımda
Açtıkça kayboldu ezeli buluntular, gördüklerimde
Gördükçe utandırdım kendimi, bildiklerimde
Bildikçe azalıyor mu insan, unuttuklarında?
Yazan ve çizen temiz çalışmış 🙂
Birçok şarkının notası eksikken,
Şeytanın çaldığı piyanoya, ney üfleyip iştirak ediliyorken,
İncir yaprağıyla örtünüp, çıplaklık gizleniyorken,
Ben, acemi kelimelerimle nutkumun tutulduğunu nasıl anlatabilirim? 🙂
Denizin içinde “deniz” arar gibiyim…
Ve halaa…!!!
Teşekkür ederim delişeyce…:)
Hepinize…
Birbirine dolanan hayaller yumağıdır hayatımız
kim karar verebilir birbirine dokunan taş ve su hakkında,
kimin kimi ayakta tuttuğuna,
ve günün aslında kumdan, tuzdan ve ışıktan oluşmadığına?
Boşlukları doldurduğumuzda belirecek hayatın anlamı,
taşı ve suyu doğru yorumladığımızda,
bir yarı öbür yarıyı anlayacak:
olgunluk bize yaban meyvesi gibidir;
gevşek ağızlarımıza dokunan zehir!
Kim sana verdiklerimi, senden aldıklarımı çözebilir?
Birbirine dolanan hayaller yumağıdır hayatımız,
hayalleri dik tutmak gerekir
ben yumuşak tuşlarına basacağım hayatın
sen çatıyı kur.
Sırları soracağım ben,
sen hayatın anlamını ara.
Yazın yönünü değiştireceğim ben
sen yolculuğa çık.
Ben arka bahçeyi özleyeceğim
sen inat et…
Birhan Keskin
Çöl
Çöl yürüyor
duyuyor musun?
düşüncenin dibinden
usun arasından sızıp sinsice
gizli kollar edinip nice
en sona,en derine doğru
en varılmaz yerine doğru
insanın.
Ah,sezdiğin var mı?
akrepler mi,kırkayaklar mı,
kirpiler mi?
Tanrı korusun
bin yüzüyle bir okyanusun
yayılıyor dalga dalga çöl
gelgit gibi ine kalka çöl
ulaşıp zerreden zerreye
çengeller uzatıp her şeye
oyduğu bin geçit boyunca.
Saplanıp ete ve tunca
aynı kolaylıkla dişleri.
Çöl yürüyor senden içeri
adım adım,bir ağır pusun
arasında,uzun uzun
toplanıyor nice kıskaç
boynuz,pençe,diş sürüsü. Kaç
bu salgından kaçabilirsen
hangi ine deliğe girsen
orda yeni bir tuzak sana
sen yüzünü dönsen ne yana
karşında hep onu bulursun.
Tarlanı boz, harmanını sun
yeterse bu aç ağızlara
ah silinip gitmekte ara
kurtuluşu! İlerliyor çöl
dinlemeden ova yayla göl
örterek her rengi biçimi
basıp bağı, çiğneyip çimi
yolup gülü…Duymuyor musun?
Sus ey şiir! Anılar, susun!
Ah hiçbir önleme yok gerek
kuşu kanadından ederek,
göğü güneşinden , indi çöl
her adımda döl üstüne döl
salan o çekirge sürüsü
yıkımın o bilge sürüsü
ve yayıldı.
Uyuyor musun?
gecesinde bilincin, usun
bir sezilmez,sinsi dirlikte
doymaz bin ağızla birlikte
canın kaynağına, yüreğin
kuytu çekirdeğine değin!
Sait Maden
içimi sıkıştıran bir şey var şuramda
çamur sıçramış kenarına şansımın
çıkmaz
sokaklarında yaşadığım kentin
barışmak çok uzakta
ben çaresiz, yarısı örülü köprü
gözüm karşı yakada.
gönül gözüm tavuk karası
batar çıkar karanlıklarda sığ sulara
-bu küslük beni bitirir-
kaderim
ucundan yakılmış sigara
nerede kaldı güzel günlerin gemisi
gelmedi hala
oysa senin olduğun her yer
deniz kenarı bana.
oysa o kadar kolay ki mutlu olmamız
yeterli malzememiz var ben seviyorum seni
aldırma
bebeğimiz çok küçük daha.
aldırma
içimi sıkan bir şey var şuramda
tarifsiz olmasının deli eden baskısı
ama şuramda
ama tam ortasında bedenimin
ellerin değince ürperen yerlerimin
bedenim
ne çok özledi seni
ve bu şiiri ne kadar basitleştiriyor değil mi
olsun
özledim
kendimi terkediyorum kaçıncı defa
yazdıklarımın uzağına düşüyor hayat
ben başa dönüyorum , ben boşa dönüyorum
gittiğim her yerde elleri yakamda
gözüm karşı yakada
ben yarım bir köprü
ulaşamadım sana.
Özgür Ballı
Elimden yumruk yapar çeneme dayardım,
Eskiden düşünürken böyle yapardım,
Şimdi yumruğum açık!
Avuç içim başıma dayalı düşünürken…
Nedir beni bu hale getiren?
Yüreğim ketum da değilken…
Bir kargaşadır beynimi zorluyor.
Düşünceler zihnimde hop oturup hop kalkıyor…
Çünkü artık bu şehir ayak uçlarımdan akmıyor,
Ne sessizlik bitiyor,
Ne vıcık cıvık anlamlar!
Tükenmeye ramak kaldı yine yeniden…
Tükürmek istiyorum zihnini piç etmişlere,
Tükürmek istiyorum yüzlerine kaç kere…
Ne gördüklerimi istiyorum,
Ne de beklediğimdir gördüklerim…
Çok başkadır benim istediklerim…
Bundandır kuzeyin kutbuna yürümelerim!
Delişey,
GÜZELLEME
Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların
Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur
Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki
Sabahlara kadar koynumda yatmışsın
Bak bende yalan yok vallahi billahi
Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur
İşe bak sen gözlerin de burda
Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık
İyi ki burda yoksa ben ne yapardım
Bak çocuğum kolların işte çıplak işte
Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün
Gözlerin sabahın sekizinde bana açık
Ne günah işlediysek yarı yarıya
Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların
Bunların konuşması olur öpülmesi olur
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde
Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
Uzanmış seni usulca öpmüştüm
Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu.
Cemal SÜREYA
(Üvercinka)
Ey Zalım
Ey zalım olan zalım bu Dünya çok dardır
Ne kadar essen, yağsan, gürlesen sonu bahardır
Gördüğün duman değil, belki buhardır, belki de hardır
Adamı adam eden içindeki ardır, yoksa hüsrandır
Ey zalım olan zalım, her gelecek günün bir de gerisi vardır
Her yaptığın işin elbet bir de hesabı vardır
Asır da yaşasan bir ömür sonu yalandır, sen ne isen namın kalır
Adamı adam eden içindeki ardır, sonu hüsrandır
Ey zalım olan zalım kainat çok geniş baktığın pencere dardır
Bir fındığın içinde bile, bir yaşam, bir hayat her zaman vardır
Özün halis, ve de her zaman doğru isen, işte o sana kardır
Adamı adam eden içindeki ardır, yoksa hüsrandır
Ey zalım olan zalım, ister isen zamanı bir de geriye sardır
İçinde bulunduğun an sana fırsat en doğru hasbi zamandır
Doğru olmak insana uyar, sana ise yalan ve de dolandır
Adamı adam eden içindeki ardır, yoksa hüsrandır
Ey zalım olan zalım, insan; aha var aha da yoktur
Hakikatı hak bilip yaşamak insan olanda vardır
Zulüm eden bir kişinin gönlü zaten kendine dardır
Adamı adam eden içindeki ardır, yoksa hüsrandır
Durdu Yüce

AŞK İÇİN PRELÜD 1
İstasyon önünde bir top ağaç
ağacın
gölgesinde
ben
ve uzanıp giden
sapsarı bir tül
bozkır
ve bir türkü
“daha senden gayrı aşık mı yoktur
nedir bu telaşın vay deli gönül”
ve bir tren
ne bir düdük çalar
ne el eder
kar yüklü yağmur yüklü
kalbim gibi
keder yüklü
bir tren
durmaksızın geçer
o böyle bir akşam böyle bir trene
bineceğini düşler
ben
böyle bir akşam böyle bir trenden
ineceğimi
avunuruz.
BEHÇET AYSAN
Sevgili Peyote,
Bu güzel paylaşı için, emeğine yüreğine sağlık:)
Küçücük bir bakışın
Çözer beni kolayca
Kenetlenmiş parmaklar gibi
Sımsıkı kapanmış olsam
Yaprak yaprak açtırırsın
İlkyaz nasıl açtırırsa
İlk gülünü gizem dolu
Hünerli bir dokunuşla
Hiç kimsenin yağmurun bile
Böyle küçük elleri yoktur
Bütün güllerden derin
Bir sesi var gözlerinin
Başedilmez o gergin
Kırılganlığınla senin
Her solukta sonsuzluk
Ve ölüm
Barış Pirhasan
Yarıda kalmış aşklarının hesapları içinde
Denizlere açıldı içimizden biri
Niçin gittiğini söylemeden.
Doyulmamış arzularla doluydu yelkenleri.
Yıpranmış kelimelerin verdiği güvenden.
… Bulacak sanıyordu yenilikleri.
Her an bir yeni su vardı,
Her yeni suda bir yeni an.
Deniz, dalgalarıyla gösteriyordu dışından
Yaşananla düşünülenler arasındaki farkı.
Bitmiyordu köpüklerle renkler
Bir başka damlada, bir başka ışıkta başlamadan.
Gözlerinin önünde bir oyun, ardında bir oyun.
Dışında ne varsa yeni, ne varsa gerçek.
Yeni manzaralarla gelen yeni duygular
Hani, eski kelimelerle olmasa
İnsanın ömrünce devam edecek.
Gözlerinin önünde bir oyun, ardında bir oyun.
Anladı,ölmekle yaşamanın birleştiği noktada
Yeni rüzgarlarla esen yeni korkulara
Yeniliklerini bağışlamayan kelimelerin
Nasıl düşman sığınaklar halinde direndiğini.
Anladı, bütün olmuşlarla olanların
Ve bütün olacakların
O kelimelerin içinde
Kendisine varmadan eskidiğini.
Özdemir ASAF / KELİMELER
Veda
Senin derinliklerinden, diz çökmüş,
benim gibi mutsuz bir çocuk, bakıyor bize.
Onun damarlarında tutuşacak yaşam için,
bizim yaşamlarımızı birbirine bağlamaları gerekirdi.
O eller, seninkilerin kopyası eller için,
benim ellerimi öldürmeleri gerekirdi.
Onun yeryüzüne bakan gözleri için,
seninkilerde gözyaşı göreceğim bir gün.
Bunu istemiyorum, Sevgilim.
Ki, hiçbir şey bizi bağlamasın
hiçbir şey bizi birleştirmesin.
Ne dudaklarına aromasını veren kelime,
ne de kelimelerinin söylemedikleri.
Ne yaşayamadığımız aşk baharı,
ne senin hıçkırıkların, pencerenin kenarında.
Denizcilerin aşklarını seviyorum
öpüyorlar, ve gidiyorlar.
Bir söz bırakıyorlar arkalarında
Bir daha dönmüyorlar asla.
Her limanda bir kadın, bekliyor:
denizciler öpüyorlar, ve gidiyorlar.
(Bir gece ölüme yatıyorlar
denizin yatağında.)
Öpücüklerde, yatakta ve ekmekte
paylaşılan aşkı seviyorum.
Sonsuz olabilen
ve bir an görünüp kaybolabilen aşkı.
Tekrar sevebilmek için
Kendini özgür kılan aşkı.
Yakınlaşan o kutsal aşkı
Uzaklaşan o kutsal aşkı.
Artık gözlerim gözlerinde büyülenemeyecek,
artık acım, senin yanında hafiflemeyecek.
Ama nereye gitsem, senin bakışını götüreceğim,
nereye yürüsen, benim acımı götüreceksin.
Senindim, sen de benim. Başka?
Bir viraj aldık birlikte, aşkın geçtiği yolda.
Senindim, sen de benim. Hep o sevdiğim olacaksın,
o bağrına ektiklerimden biçtiğim.
Ben gidiyorum. Mutsuzum: ama ben hep mutsuzum.
Senin kollarından geliyorum. Nereye gidiyorum, bilmiyorum.
… Bir çocuk hoşçakal diyor, senin kalbinden.
Ben de ona hoşçakal diyorum.
Pablo Neruda
Çev. Yiğit Günay
YÜZLER
Elimde olmadan yüzleri
Kartlar gibi karıyorum
Ve hepsi benim için değerli.
Bazen biri yere düşüyor
Ve ne etsem eylesem
Kart yitip gidiyor.
Daha başka bir şey bildiğim yok.
Güzel bir yüzdü yine de,
Çok seviyordum.
Öteki kartları karıyorum.
Odamdan kaygılı,
Yüreğim, söylemek istiyorum,
Sürdür yakmayı da
Bu kartı değil,
Bir başkası geçti onun yerine:
Yeni bir yüz bu,
Oyun eksiksiz kalıyor
Ancak hep sakat.
Bildiğimin hepsi bu
Kimse daha fazlasını bilmiyor.
J. Supervielle
Teğet
Herkes kırılamaz;
Bazen ipince bir dal olmak gerekir
Kırılmak için:
Ama dünya kütüklerin…
Ağlayamaz herkes;
Ağlayabilecek kadar büyümek gerekir:
Dünya ise küçüklerin…
Sevemez herkes;
Bir orman olmak gerekir sevmek için:
Bak ki dünya çöllerin…
Ve vâkur bir damla olmak
Dalga için.
Katılmak okyanusa aşk için, isyan için!
Yılmaz Odabaşı
Üç Kez Seni Seviyorum Diye Uyandım
Üç kez seni seviyorum diye uyandım
Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.
Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.
Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
… -Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.
Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.
Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.
Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.
İlhan Berk
ŞİMDİ SEVİŞME VAKTİ
Çıplak heykeller yapmalıyım.
Çırılçıplak heykeller
Nefis rüyalarınız için
Ey önünden geçen ak sakallı
kasketli,
Yırtık mintanından adaleleri
gözüken
Dilenci
Sana önce
Şiirlerin tadını
Aşkların tadını
Kitaplardan tattırmalıyım
Resimlerden duyurmalıyım,
resimlerden…
Şu oğlan çocuğuna bak
Fırça sallıyor
Kokmuş manifaturacının ayağına
Dörtyüzbin tekliğinden
On kuruş verecek.
Seni satmam çocuğum
Dörtyüzbin tekliğe.
Ne güzel kaşların var
Ne güzel bileklerin
Hele ne ellerin var, ne ellerin
Söylemeliyim
Yok
Yok… meydanlarda
bağırmalıyım,
Bu küçük
Güllerin buram buram tüttüğü
Anadolu şehri kahvesinde
Kiraz mevsiminin
Sevişme vakti olduğunu.
Resimler seyrettirmeli, şiirler
okutturmalıyım.
Baygınlık getiren şiirler.
Kiraz mevsimi, kiraz
Küfelerle dolu pazar.
Zambaklar geçiriyor bir kadın.
Bir kadın bir bakraç yoğurt
götürüyor
Sallıyor boyacı çocuğu fırçasını
Belediye kahvesinde hakla o eski,
o yalancı
O biçimsiz bizans şarkısı.
Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem
Nasıl etsem, nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam
Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu…
Bir kere duyursam hele
güzelliğini, tadını,
Sonra oturup hüngür hüngür
ağlasam
Boş geçirdiğim bağırmadığım
sustuğum günlere
Mezarımda bu güzel, uzun kaşlı
boyacı çocuğunun
Oğlu bir şiir okusa
Karacaoğlan’dan
Orhan Veli’den
Yunus’tan, Yunus’tan…
Sait Faik Abasıyanık
ŞEHİRDEN BİRİ
Denize bakıyorum, tersine bir yaşamanın tadsızlığı bir hüzün olarak alıyor içimde yerini
Bu yüzden meyve suyu içiyorum durmadan ve galiba bu yüzden durmadan seçimlere gidiyorum
Ayı oynatanları seyrediyorum, dağın dizginlerini, bilmeden satın alıyorum salon çiçeklerini
Ve sanırım bu ilk bende olmuyor, çünkü denize bulaştım. bunu ellerimin maviliğinden anlıyorum
Aşk filmlerine ve röntgen filmlerine ve her ırktan ve her çeşit gemi tayfasına alıştığımdan
diyorum
O da derdi.
Birtakım adamlar ki elleri ceplerinde ve artık gözleri patlamış uygarlıktan
Mavilik ve hendese ve gemilerin gidip gelmesi bir tutku olarak yer alıyor yaşamalarında
Denize bakıyorum, ve bir eski kralın düşüne girdiğimi iyice biliyorum sabaha karşı
Bir otelin onuncu katından atılan bir aşk mektubu usulca önüme düşüyor kıyıda
Artık okunmaz mı güllerin eskimiş yasası, geçerli değil mi tiyatroda önemli bir öge olan merdiven
diyorum
O da derdi.
Denize bakıyorum, başımız dönüyor herşeyden, imkandan ve kullanılmamış sınırsızlıktan
Atıyorum sinema biletlerini, matinenin de suarenin de ve satın aldığım bütün çiçekleri
Uzun uzun soluduğum bu akşam bir başkasının eskiden yaşadığı bir akşamı andırıyor
Sevmenin, umudun, mutululuğun bir ağustos perşembesi gibi olduğu köşebaşlarında
diyorum
O da diyor.
Şimdi bir köşede bir bakkalda biliyorum
O, bir kadına bir savaşı anlatıyordur
Hüznün bir cephe olarak kullanıldığı
Ve yoksulluğun bir silah olarak.
Turgut Uyar
Elektrikler söndü dün gece,
Zorbela toplayıp satrancın taşlarını
M E C B U R E N yattık
Simsiyah kediler gibi dolaşıyor koğuşta
Uyuyan dostların nefesleri.
D O L A Ş S I N L A R azıcık !
Tam ben de eve doğru açılıyordum
Şıpırdatmadan hiç kürekleri,
Yanmaz mı o tepemdeki yüz mumluk ışık!
Bir kürek mahkumunu Boğazda sandal sefasına
Haklılar, bırakmazlar tabii ama…
Ya’u ne güzel şeymiş meğer K A R A N L I K !
Can Yücel
biraz müzikal siir ilham 😉
Teşekkür ederim dostum:)
“Bir kadın kıvrılmış köşede kendine bulduğu yeri seviyor,
bir adam kadına açtığı köşeyi yere göğe sığdıramıyor.
Öyle büyütecek bir durum yok aslında.
Büyüyor.”
Sen yokken gittim
Korkularımın üstüne
Hiç ardıma bakmadım
Gümüş şiirler yazdım sen yokken
Çok yangın çıktı yüreğimde
Küllerini bile savurmadım
Irak denizlerin fırtınasıydım
Uzak iklimlerin sert rüzgarları
Kulaçlarken denizinde gurbeti
Kanlı savaşlarım,
Belalı sevdalarım olmadı hiç
Ama hep sustum,
Hep ağladım, hep yandım sen yokken.
Bekliyorum dönüşünü yeniden,
Bir gelsen,
Hayatın önünden alsan beni
Bir gelsen,
Sellerin önünden alsan beni
Bir gelsen,
Ölümlü düşlerimden alsan beni.
Çok durdum güneşe karşı bir başıma
Savrulurdum rüzgarlarında sensizlik denizinin
Sen yokken,
Az dolaşmadım gönlümün kuytularında
Üşüyen karanfilim şimdi buruşuk parmaklarda
Bir kırağı ayazıydım gecenin kollarında
Zifirlerinde sadece ben üşürdüm.
Hiç aldırmadım esen rüzgara
Hiç dinlenmiş bir yürekle çıkmadım ortaya
Yinede hiç yıkılmadım giden trenlerin ardından
Ama bütün yangınlar beni yaktı önce
Hep ortasında kaldım vurgunların
Vurgun nedir ki? deme
Bir babanın serzenişi nasılsa öyle
Bayrakları indirilmiş,
Bozguna uğramış bir hisardım sen yokken
Hep sustum,
Hep yandım, hep ağladım sen yokken.
Bir gelsen,
Yangınlardan alsan beni,
Bir gelsen,
Dünyalarımdan alsan beni,
Bir gelsen,
Şafaksız gecelerden alsan beni,
Ama ne zaman gelsen,
Akşam kızılı gözlerimle bulacaksın beni.
Cahit KÜLEBİ
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine! dir.
Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım
O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler
Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.
Ece Ayhan
Ben bu kapıları bir bir açarım açmasına ama kırarım
Şehzadelerle gitti ölü devin altın anahtarları
Masallara dönük yüzlerinizde o hiç eksilmeyen kaygu
O donuk maviliği masal cennetlerinin
Bırakın işte gözleriniz alın işte yumruklarınız
ama siz aptalsınız aptalsınız
Birgün masallaşırsam görün işte cüceliğimi
Aktıkca büyüyen sulardı benim şarkılarda aradıklarım
Ben bu kapıları bir bir kırarım kırmasına ama siz korkaksınız
Daha çocuk bile değilsiniz siz
Devler çizersiniz altın sarayların kapılarına
sonra durup ağlarsınız ağlarsınız
Bu kan sizin kanınız , evet ama ya siz kimsiniz
Neden böyle yorgunsunuz neden böyle aldatılmış
Alıcıkuşlar döner ürpertili etlerınize
Mumyaların gölgesinde piramitler dikersiniz
Atı otu iti eti bırakıp gerçek saraylarda
sürülerle kaçarsınız kaçarsınız
Aktıkça büyüyen sulardı benim şarkılarda aradıklarım
Hasan Hüseyin Korkmazgil
Pia
ne olur kim olduğunu bilsem pia’nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia’yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldız basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia’nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia’nın
ölsem eksiksiz ölürdüm
Atilla İlhan
Kamçılı karanlıktı geldin üstüme
Bütün masalları dolaştın
Ay zeytin gece
Ay vurmuştu alnına
Perçemlerin Tokat akıtması
Yorgundu atılmış yılan derisi
Değiştirilmiş güvercin gömleği tende
Nereye gidiyorsun, dedim
Zeytinlerin arasından
Siste silinip giderken yollar
Aydı zeytindi geceydi
Korkmadım bağırdım ardından
Aydaki zeytindeki gecedeki delikanlı
Nereye böyle
Aldı rüzgar sesimi duyurmadı
Vurdu geçti durduğum yeri
Gümüşünü silkeledi yüzüme
Atının kanatları
Ben öldüm, ölüm bulunamadı
Kamçılı bir karanlıktı
Hikayemin gecesini dürdüm de
Kimse çıkamadı dışarı
Ay kaldı zeytin kaldı gece kaldı
Sis kaldı yollar kaldı
Karanlıktı
Murathan MUNGAN
Zeytine not: Herşey güzel olacak:)
Ne yapmak istedim bu sabah biliyor musun?
Sabahın huzur veren sessizliğinde,
Yıkanıp yağmurun ince yağan selinde,
Gelebilmek istedim sana doğru…
Avuçlarımı ısıtan bir bardak sıcak çayla,
Düşüncelerimle akabilmek istedim yanına…
Yanıbaşında duran şiirin içindeki şiirde
Zühre olmak istedim belkide…
Ne demiş şair;
“Tahir olmak da ayıp değil,
Zühre olmak da…
Hatta sevda yüzünden…”
Uzak şehirlerin sisli puslu akşamlarında,
Bir kilise çanı, bir ezan sesi kulağımda,
Dünyanın yarım kalan tüm aşklarına,
Ağıt yaktım bu sabah…
Henüz kirlenmemiş duyguların temizliğiyle sana geldim.
Gözlerine süreceğim ela gözlerimin feri ile,
Tutulan dilekler kabul görecek gibi,
Yağmurlu bir şehri araladım güneşe,
Ve gözlerindeki umutsuz siyahın dehşetini aldım,
Yeşilin yansıttığı ben kaldım geriye gözlerinde…
Seni sevdim, sevginin en yalın haliyle..
delişey,
“Avuçlarımı ısıtan bir bardak sıcak çayla,” avuçları bir bardak sıcak çay değil sevgilinin elleri ısıtmalı..
Yalnız doğdum,
Yalnız öleceğim…
Ama yine de,
Yalnızlığımın bilinmesini istemem,
Ağladığımın da..
Ben hep yalnız ağlarım…
Duş alırken,
Kuytu bir yerden geçerken,
Karanlık bir köşeyi dönerken,
Issız bir yolda yürürken,
Ben hep yalnız ağlarım…
Elektrikler kesilince,
Işıklar sönünce,
Güneş tutulunca…..
Ay doğmayınca,
Uzun kış gecelerinde,
Yorganı başıma çekince,
Yalnız kaldığım her fırsatta,
Ben hep ağlarım….
Yalnız kaldığım zaman ağlarım,
Ama yalnızlığıma ağlamam,
Ağlamak için yalnız kalırım,
Ben hep yalnız ağlarım…
Rahatlamak için ağlamam,
Çünkü ağlayarak rahatlamam,
Ağlamak için ağlarım,
Ben hep yalnız ağlarım……
Anlaşılmak için de ağlamam,
Çünkü ağlayınca anlaşılmam,
Anlaşılmadığım için ağlarım,
Ben hep yalnız ağlarım…..
Bazan sevinçten ağlarım,
Bazan hüzünden,
Bazan neş’eden,
Bazan kederden.
Bazan anımsadıklarımdır beni ağlatan,
Bazan anımsayamadıklarım,
Bazan sevdiklerimdir,
Bazan sevmediklerim…..
Ben hep yalnız ağlarım…
Bazan eskiden çektiklerim,
İçindir, gözyaşlarım,
Bazan eskiden çektirdiklerim,
Ve bazan ilerde,
Çekeceklerimle,
Çektireceklerim…..
Ben her yalnız kaldığımda ağlarım……
HACI

Yalnızlık Paylaşılmaz
Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan..
Dışından anlaşılmaz.
Ya da kocaman bir yalan,
Kovdukça kovalayan..
Paylaşılmaz.
Bir düşün’de beni sana ayıran
Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.
Özdemir Asaf
AŞK
Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,
Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.
Bir ısıtır,bir üşütür,bir ağlatır,bir güldürür;
Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.
Özdemir ASAF
Seni anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana…
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara.
Akan yıldıza.
Bir kibrit çöpüne varana.
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni…
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini…
Ahmet Arif
Beyaz Ölüm Kuşları
Sonra bir gün anneler de ölür
Böcekler ve kertenkeleler ölür
Boşalır suyu havuzun kum seddi yıkılınca
Sivrisinekler ve kağıttan kayıklar ölür
Sonra o gün çocuklar da ölür
Biz hepimiz önce küçük bir çocuktuk
Sonra büyüdük hepimiz çocuk olduk
Balçıktan bir külçe olan dölleri
En iri elleriyle kepçeliyen
Ve biçimliyen
Ve hep önce kendidiyle biçimliyen
O dehşetli yontucuyu
Doğumu ve gebelik sanatının bütün hünerlerini
Sütten bir mermere eşsiz bir incelikle işliyen
Anneyi o usta nakkaşı
Unutmadık
Önce anne doğurdu çocuğu acıya
Sonra çocuk acıya anneyi ve ölümü kattı
Sonra herşey ve herkes çocuktan var oldu
Geçti sarp kayalardan aştı nice dağlar
İçti ağulu sütünü hayat denen annenin
Sıkıntının kutsal kabında yıkadı ellerini
Hüznü kuşlara dağıttı unutmasınlar diye onu
Acıyı gömdü toprağa gayrı açar mezarlık çiçekleri
Böyle vardı bir ırmak kıyısına
Anne bir tedirginliktir nerede olsa
Bağırgan bir karmaşadır onun sesi
takılır gibi eski bir gıramafona titrek bir iğne
– bu ayıp bu günah
bu çok ayıp günay
-el ne der sonra
ayak ne der
bırakmaz çoçuğu çocukça yaşamıya
ama bir gün anneyle de hesaplaşılır
çocuk yalnız annesine yaşar çocukken
anne yalnız çocuğuna yaşamaz anneyken
bölüşür anneliği babanın kasığında
çocuğun bakışında çelişkidir büyüyen
ağlamak bir soru olur sevginin yarım payında
-ah baba
niye baba
ve bir gün babalar ölür
tanrı bir ürpertidir çocuğun yüreğinde
her tanrı biraz baba gibidir
yiğit ve erkektir çocukları koruyan
umacılar ve peri masallarının korkulu padişahı
çünki tanrıyı yaratan ve öldüren şeyler aynıdır
vurunca acının ilk gölgesi yaratır kuşkuyu
acının padişahı elbette zalim olur
ve bilincin duvarına çarpınca şaşkınlığı
bir soru önce acıya sonra acıya uzanır
-hey tanrı
hani tanrı
böylece o gün tanrı da ölür
şimdi annenin yüreğinde ışıyandır
sevginin ıslak soluğuyla örgülü tapınak
bir gün bir kalem bir hokka içindeki kana bulaşır
akıtır mürekkebini sevda denilen papirüse
hani ki bir kuş gelir bir tapınağın duvarına yuva
yapar
çökertir tapınağı daha bir güzelleşir yuva
işte artık ne anne ne tapınak
yıkılır gözyaşlarının sığınağı da
sonra bir gün anneler de ölür
gerilir gıcırtısı bir tüfek tetiğinin
öfke yalnız tekliği besler büyür çocuk
çocuk büyür
sesi nemli yine elleri yine soğuk
hayat sığmıyorsa gövdene yüreğini sığdır çocuk
nemli bir sesi sığdır o gittikçe nemlenen
çocuk çocuk sana bir dost gerek
işte yeniden giyiniyor kendini çocuk
bir çiçek gibi kopardı başkalarına uymıyan
yanlarını
kendini üstlemişsin var olmak için susmalar köprü
çocuk çocuk sana bir aşk gerek
sen iyilikler ve güzellikler uzmanı
suskunun gizemli sabrı
bir teraziyi en iyi kullanan
iğnenin ve ipliğin mercek gözlü büyücüsü
karnaval gecesinin eğlentisiz parmak çocuğu
ey hayat canbazı
ey ip şaşkını
ezberle o incecik tel üzerinde
hayatı dengeliyen asayı:
aşkın ve dostluğun ayrımı yoktur çocuk
ikisini de doğuran şey aynıdır
bir kuşa bakarken hüzünlendiren, bir güle baktıkça yürek kanatan,
bir yüreği açmadan solduran, bir kadınla yatarken çocuk gibi ağlatan,
uyuz bir kedi gördükçe kanı kudurtan, suyu yüz derece sıcaklıkta donduran,
anneyi üreten babayı çoşturan çocuğu güldüren, seni izmirlere çılgın gibi koşturan,
bir vagon penceresinden şaşkın baktıran, bir mektubu ısrarla bekleten,
umudu dalında çürüten, acıyı dayanılır kılan bir çıbanı irinle onduran aşka merhem sürdüren
güneşsiz bir gök gördükçe öldüren öldüren öldüren.
Sevgi: tragedyanın kaynağı yaşamın kökeni insanı
Var kılan umut
Ah nasıl ayrılır aşk ve dostluk birbirinden
Can canı sever ötesi yok bunun çocuk
Ölümü ve ölümün ölümsüzlüğünü
Sevgiyi ve sevginin ölümsüzlüğünü
Ah elbette aşktır dostluğu mayalayan
Ama kim anlatabilir bu parmak çocuğa
Bir dostla bir sevgili arasındaki ayrımı
Hayır’lara evet’lerle direten
Çirkini öptüren kötüyü sevdiren
Aşkı sevgiliyle değil kendinle yorumla
Kim ki kendini açığa komaktan korkmaz
O saygın bir insandır
Herkes kendi yorumunun cellatıdır biraz da
Böylece lady chatterley de sevilir giovanni de
Böylece lady chatterley ve giovanninin sevgilisi de
Elbette her aşk yalnızca kendine sorumludur
Ama elbette her aşk kendine sorumlu
olunca
bir gün aşk da ölür
ve başlar sıkıntısı kuralsız bir çelişkinin
yapışkan bir sevişmenin sancısı doldurur
boşlukları
ve tutku aç bir güve gibi kemirirken sevdayı
dölün pasıyla bulanırken sevginin beyazlığı
ah şimdi kim inandırabilir bu eski çocuğa
aşkın ve dostluğun varlığını
bir gün ansızın yiter dostalar ve sevgililer
etin ve kemiğin sıcaklığıyla solar sevdalar
işte o gün her şey ölür
şimdi bu yüreği nerelerde beslemeli
bütün saksıları kırılıyorken güneşin büyüsüyle
ve ölümler ilençliyorken en masum sevinçleri
ve her sevgi kendisiyle çelişiyorken
şimdi bu nasıl doğmaklar olur yeniden beyazlara
ama şimdi kim kandırabilir sizi
bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için.
Arkadaş Zekai Özger
Bak göreceksin bende başladığını güzün
Ayaza karşı titrer dallardaki yapraklar
Sararır tek tük kalır düşerler bütün bütün;
Kuş sesleri kesilmiş yıkık boş tapınaklar.
Bak göreceksin bende alaca karanlığı:
Nasıl güneş batıdan solgun solgun gidince
Kefen örten eliyle ezerse her ışığı
Ölümün kan kardeşi kapkara çirkin gece.
Bak göreceksin bende ateşin korları var:
Genç ve dinç günlerinden kalma küller üstünde
Ölüm döşeğindeymiş gibi fersiz yatarlar;
Eceline ermiştir ateş kendi gücünde.
Senin bunları görmen arttıracak sevgini
Ayrılık yakın diye çok seveceksin beni.
That time of year thou mayst in me behold
When yellow leaves, or none, or few, do hang
Upon those boughs which shake against the cold,
Bare ruin’d choirs, where late the sweet birds sang.
In me thou seest the twilight of such day
As after sunset fadeth in the west,
Which by and by black night doth take away,
Death’s second self, that seals up all in rest.
In me thou see’st the glowing of such fire
That on the ashes of his youth doth lie,
As the death-bed whereon it must expire
Consumed with that which it was nourish’d by.
This thou perceivest, which makes thy love more strong,
To love that well which thou must leave ere long.
Shakespeare
Bir adamım
Anlamaya çalısan
Bu dünyada kaybolma nedenimi
Bu gece
Kör oldum
İsaretleri göremeyecek kadar
Yalanlarının ağlarını yakalayamayacak kadar
Uyumak için çok karanlık
Dua etmek için çok geç
Ulaşmak için çok zor
Kurtarmak için çok fazla
Bir zamanlar bir dostumdun
Simdi düsmanımsın
Hırs nefrete dönüsüyor ve sen
Nefreti ugrunda savasmaya değer yapiyorsun
Tarihi tekrar yazacağım
Ve benim gözümde var olmayacaksın
Çizgiyi geçtigin gün
Aşkin savas olduğunu anladım
Hayat geçiyor
Şimşek çakmasından daha hızlı
Çakıyor sen daha diyemeden..
Hosçakal..
Kaçmak için çok korkak
Saklanmak için çok gururlu
Düşmek için çok uzak
Tırmanmak için çok yüksek
Gardlarımı aldım
Kapıyı açtım
Sana istediğini verdim
Daha fazlasını veremedim
Herseyimi verdim
Ama sen ya hep ya hiç dedin
Senin için hersey sadece bir oyun
Senin asla kaybetmediğin bir oyun…
Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir’in Dinekbağı’ndan.
Küçücük bir ev önünde yaşarım yapyanlız.
Yılda bir çiçek açar,
yılda bir kayısı veririm,
avuç içi kadar.
Yaz olur,
bir kadın silkeler dallarımı,
bir çocuk yerde bağırır,güler,
bense hoşnut olurum.
Hem zaten benim
ne söğütler gibi nezaketim vardır,
ne kavaklar gibi gururum.
Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir’in Dinekbağı’ndan.
Dinekbağı’nda üç insan severim,
bir çocuk,
bir genç kadın,
bir genç adam,
benim kadar sessiz sedasız,
benim kadar halim selim.
En güzel ay nisan ayı,
toprak yumuşak yumuşak,
en güzel ay nisan ayı.
Yamur yağdı,çiçek açtı,
bir hoş oldu içerim,
en güzel ay nisan ayı.
Kavaklar uzakta upuzun,
bir sağa,bir sola,
başı döner kavakların.
Ben bir kayısı ağacı,
başımda çiçeklerim.
Ben bir kayısı ağacı,
üç insan severim:
bir çocuk,
bir genç kadın,
bir genç adam.
Çocuğun adı Ahmet,
kadının adı Fatma,
adamın adı İbrahim.
Ahmet küçük ve sarı,
Fatma tombul ve beyaz,
İbrahim uzun ve narin.
Bir tek toprak odaları var üçünün,
toprak odanın bir tek penceresi.
Ben bir kayısı ağacı,
bazan eğilir bakarım odaya,
yerde bir eski yatakla yorgan görürüm,
duvarda bir eski kırık ayna,
yerde bir eski kilim,
bir eski hasır.
Bir kayısı ağacı,
bazan eğilir bakar odaya,
çiçeklerinden utanır.
Dün gece gaz yakamadılar,
ayışığında gördüm üçünü.
üçünün suratı asık.
Önce oturup
zeytin ekmek,taze soğan yediler,
sonra baktılar birbirlerinin gözüne,
sonra esnediler.
Gökyüzü bembeyazdı.
Gökyüzü çiçeklerimin renginde.
Gökyüzünde kavaklar.
Fatma uzandı İbrahim’in yanına,
sağa döndü.
Tombul,beyaz yüzü pencerede,
gözleri açık durdu sabaha kadar.
Çiçeği en önce kayısı döker.
Ben bir kayısı ağacıyım,
döküyorum çiçeklerimi.
Yer beyaz beyaz,
başım yeşil yeşil,
kayısılarım memede.
Haziran gelecek,
güneş yakacaktır tepemi,
kayısılarım balla,şekerle dolacaktır.
Ben bir kayısı ağacıyım,
haziran gelecek,
avuç içi kadar kayısılarım
Ahmet’in ekmeğine katık olacaktır.
Ben bir kayısı ağacıyım.
Kötü bir düşüncedir almış beni.
Geçti bağları budama zamanı,dedim,
dedim,çarşıda dört döner ibrahim,
dedim ekmek parası,
zeytin parası,
gaz parası.
Dedim, insanlar
neden yaşatılmıyor
ağaçlar kadar olsun.
Ben bir kayısı ağacı.
Fatma’nın,İbrahim’in,Ahmet’in
yumurtası,şekeri,eti.
Gittikçeartmakta kederim.
Günlerden pazartesi.
Gene geldi,elinde çanta,o şişman adam.
Şişman adam bir düşman gibi beni seyreder,
ben şişman adamı bir düşman gibi seyrederim.
Durmuş İbrahim kapıda,
yüzü dalgın ve sinirli,
bakıyor eli çantalı şişman adama.
Şişman adam uzattı gövdeme elini,
pencereden korkmuş kuzular gibi baktı Ahmet,
büktü boynunu kuzular gibi.
Ben bir kayısı ağacıo.
Gövdemde sarı kağıt.
Yol parasını verememiş İbrahim,
verilmiş haciz kararı.
Yapmayın, dedim.
yılda bir çiçek açarım,dedim.
Etmeyin,dedim.
ekmeğe katık oluyor kayısılarım,dedim.
Bir öğle vakti baktım,
kavaklar uzakta upuzun,
bir sağa,bir sola.
Ben kışlık odun,
altı lira
1947,Kırşehir
Şair Abdulkadir
shakespeare sonnet 116
mutlu birleşmesine hiçbir engel yok bence
gerçekten sevenlerin. sevgi demem sevgiye
bir döneklik yaparsa bir değişme görünce,
başka yola saparsa sevgili saptı diye:
hayır, sevgi besbelli sağlam bir nirengidir,
boraları gözler de sallanmaz, göğüs gerer,
gemilere yön veren yıldızların dengidir,
değeri bilinmeden başı ta göğe erer.
zamanın soytarısı değildir sevgi asla,
gül yüzlüler göçse de orağına düşerek
o değişmez kısacık günlerle haftalarla,
direnir ve kanatlanır mahşerin ucuna dek.
yanılıyorsam bunda ve çıkarsa yanlışım,
ne hiç kimse sevmiştir, ne ben şiir yazmışım.
Türkiye, Türkiye dağlarını duman almış,
üzümler memleketi, tütünler memleketi,
Türkiye, Türkiye çok gülmüş, çok ağlamış,
sabırlı, bağrı yanık insanlar memleketi.
Bulut gibi köpürmüş topraktan bereketi,
pehlivan dağlarında şafaklar büyümüş
ve o nehirler delirip gür gür gelirler
bir şarkı gibi dağdan denize yürümüş.
Sen Türkiye’sin, sağdıcım, kirvem Türkiye.
İnsanların, insanların, ah senin insanların,
morca gözlerinden öpsem, namuslu gözlerinden,
Asiye’m işveli, Hatice fistanı dal işlemeli,
sen kırk köyün içinde şanlı Zeyneb’im.
Şabanı vurdular yirmi yaşında, köprü başında
gel yılmaz Mahmud’um, gel Bilaloğlan.
Arabamın atları, deh deh deh aman da,
ha burası Karadeniz, gemiler yatar limanda,
deryalar aslanı şems-i bahrî Kamil Reis,
bu insanlar senden gelir, sana gider,
tarlaya savrulmuş buğday gibi Türkiye.
Sen Türkiye’sin, ekmeğim, tuzum Türkiye.
Omzumda mavzer, koynumda çevresin
ve kıl heybemde taze lor peyniri.
Gök rengi süt, karanfil rengi şarap,
batan güneş gibi bakır taşkömürü
ve rüzgara vermiş saçlarını nefti ormanlar
ve köylere karşı sarışın harmanlar.
Ferik elması, kavun, karpuz, dut ve kayısı,
fındık da sende, ceviz de sende, badem de sende,
alnımın teri, gözlerimin nuru Türkiye.
Sen Türkiye’sin, evim barkım, köyüm obam Türkiye.
O senin çifte çarşılı harp görmüş şehirlerin,
sahilde Mersin, yayla türküsü Konya.
Adana’nın yolları taştan, yola çıkıp Maraş’tan
ezanla birlikte vardık bir akşam Urfa’ya.
Bursa’nın, ya Bursa’nın ufak tefek taşları,
uçan yıldızı dondurur Ardahan’ın kışları.
Erzincan’da bir kuş var kanadı gümüş pul pul
ve göğe kılıç gibi çekmiş minarelerini
şehirler padişahı canım İstanbul.
Türkiye, Türkiye, ay’lı yıldız’lı Türkiye,
sen Mehmed’sin omuzların Anadolu yaylası,
Aladağlar, Toros’lar dev gibi gövden,
Sen şehid oğlu, şehid babası,
sana selam olsun dünya’dan, hürriyet’ten…
~ Attila İLHAN ~
Bir güzellik yap kendine!
Ve sadece sahip olduklarını düşün; mutlu ol onlarla!
Sahip olamadıkların üzülsün senin olmadıklarına…
Bir güzellik yap kendine!
Keşkeleri hiç düşünme!
Mutlu ol seçimlerinle.
Bırak keşkeler üzülsün senin seçimlerine…
Bir güzellik yap kendine!
Her yeni günü senin günün ilan et ve şımart kendini olabildiğince!
Bırak dünler üzülsün seçilmediğine…
Bir güzellik yap kendine!
Kalbinde daha da büyüt sevgisini sevdiklerinin!
Bırak sevmediklerin üzülsün kalbinde yerleri yok diye!
Bir güzellik yap kendine!
Sev kendini, kimseleri sevmediğin kadar.
Mutlu ol varlığınla!
Bırak seni sevmeyenler üzülsün!
Yüreklerine sığamayacak kadar büyüksün diye!
Paul Auster
YALNIZ İNSAN
Yalnız insan merdivendir
Hiçbiryere ulaşmayan
Sürülür yabancı diye
Dayandığı kapılardan
Yalnız insan deli rüzgar
Ne zevk alır ne haz verir
Dokunduğu küldür uçar
Sunduğu tozdur silinir
Yalnız insan yokki yüzü
Yağmur çarpan bir camekan
Ve gözünden sızan yaşlar
Bir parçadır manzaradan
Yalnız insan kayıp mektup
Adresimi yanlış nedir
Sevgiler der fırlatılır
Kimbilir kim tarafından
Louis Aragon
Ey ömrüm, pınar başında yorulmuş bir ceylan gibi Fuzuli ve Ş.Galip’in dizelerinde soluklan! (Okuya okuya Şair-e olcam sanırsam:) ) Neyse sevdiklerimden birisi:
Çeşm-i Giryanım görüp
Ol ki her sa’at gülerdi çeşm-i giryânım görüp
Ağlar oldu hâlime bî-rahm cânânım görüp
Eyleyen ta’yin-i cezâ-yi müdâvâ derdime
Terk edip cem’ etmedi hâl-i perîşânım görüp
Lâle-ruhlar göğsümün çâkine kılmazlar nazar
Hiç bir rahm eylemezler dâğ-i hicrânım görüp
Tut gözün ey dûd-i dil çerhin ki devrin terk edip
Kalmasın hayrette çeşm-i gevher efşânım görüp
Pertev-i hur-şîd sanmam yerde kim devr-i felek
Yere urmuş âf-tâbın mâh-i tâbânım görüp
Suda aks-i serv sanmam kim koparıp bağ-bân
Suya salmış servini serv-i hırâmânım görüp
Ey Fuzûlî bil ki ol gül-‘ârızı görmiş değil
Kim ki ayb eyler benim çâk-i girîbânım görüp
Fuzuli
Bir günaydın şöyle seslendi;
“Ama ben illegal daha güzelim. :-)”
Bir ah şöyle çekti kendini;
– Ah çocuk ah
Sen beni illegal iken görecektin
Bir omuzdan bir omuza yüz arma fişeklerim vardı
Ah çocuk ah
Bir denizden bir denize ırmaklarım vardı
Ah çocuk ah
Ben daha güzeldim eskiden; illegal iken…
Akşam Genco Abi okudu, biz kendimizden geçtik. Peki neden okudu! Kendimize gelelim diye.. İşte öyle!
Paylaşmak geldi içimden, Düzene kafa tutmuşken…
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
NAZIM HİKMET RAN
“Karga gül dalına konsa
Gülün kadrini ne bilir
Kendi kadrini bilmeyen
Elin kadrini ne bilir?” (Pir Sultan)
Bir süre sonra,
bir eli tutmakla bir ruhu zincirlemek arasındaki
ince farkı öğrenirsin,
Ve aşkın yaşlanmak,
birlikte olmanın da güvende olmak
anlamına gelmediğini öğrenirsin,
Ve öpücüklerin sözleşme
ve hediyelerin de vaat olmadığını öğrenmeye
başlarsın,
Ve yenilgileri
başın dik ve gözlerin açık karşılamaya başlarsın,
bir çocuğun üzüntüsü ile değil, bir yetişkinin
zerafeti ile,
Ve herşeyi bugünü düşünerek yapmayı da öğrenirsin
çünkü yarın ile ilgili herşey belirsizdir.
Bir süre sonra güneş ışığının yakıcı olduğunu
öğrenirsin
eğer fazla maruz kalırsan
Bu yüzden,
başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden
kendi bahçeni yarat
ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ve göreceksin ki dayanıklısın…
Ve kuvvetlisin,
Ve değerlisin.
Veronica A. SHOFFSTALL – BİR SÜRE SONRA
Her şeye tıpatıp uyan ve her şeyi çoktan bilenlerin şarkısı
bir şey yapılması gerektiğini ve de hemen
çoktan biliyoruz
ama daha erken olduğunu bir şey yapmak için
ama artık geç olduğunu bir şey daha yapmak için
çoktan biliyoruz
ve işlerimizin yolunda olduğunu
ve bunun böyle süreceğini
ve bunun anlamı olmadığını
çoktan biliyoruz
ve suçlu olduğumuzu
ve suçlu oluşumuzda bir suçumuz olmadığını
ve elimizden bir şey gelmeyişinde suçlu olduğumuzu
ve bunun bize yettiğini
çoktan biliyoruz
ve belki de ağzımızı tutmanın daha iyi olacağını
ve ağzımızı tutmayacağımızı
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz
ve kimseye yardım edemeyeceğimizi
ve bize kimsenin yardım etmeyeceğini
çoktan biliyoruz
ve yetenekli olduğumuzu
ve hiç ve gene hiç arasında seçme yapabileceğimizi
ve bu sorunu temelden incelememiz gerektiğini
ve çaya iki tane şeker attığımızı
çoktan biliyoruz
ve baskıya karşı olduğumuzu
ve sigaraların pahalılaştığını
çoktan biliyoruz
ve her seferinde bir şeyin olacağını önceden kestirdiğimizi
ve her seferinde haklı çıkacağımızı
ve bundan bir şey çıkmayacağını
çoktan biliyoruz
ve her şeyin yalan olduğunu
çoktan biliyoruz
ve bir şeyi atlatmanın her şey değil de hiçbir şey olduğunu
çoktan biliyoruz
ve bizim bunu atlatacağımızı
çoktan biliyoruz
ve bütün bunların yeni olmadığını
ve yaşamanın güzel olduğunu
ve bunun her şey olduğunu
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz
ve bunu çoktan bildiğimizi
çoktan biliyoruz.
Hans Magnus Enzensberger
Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Beklesen de olur, beklemesen de
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırır beni sana
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
Ihlamur çiçek açtığı zaman.
Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
Ihlamur çiçek açtığı zaman.
Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Bahaeddin KARAKOÇ
Ben acılar denizinde boğulmuşum
İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını
Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni
Duyarım yosunların benim için ağladıklarını
Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime
Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını
Bu ne karanlık, bu ne zindan gece böyle
Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını
Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma
Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek
Baksana;herkes içime dökmüş artıklarını
Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa
Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse
Yılların içimde bıraktıklarını…
ACILAR DENİZİ/Ümit Yaşar Oğuzcan
Ne sigaralarda tat kaldı
Ne gönlümü avutur tazeler,
Önümde açık duran tek umut
…Kapısı daraldıkça daraldı.
Her gece gökte bir küçük yıldız
Seninleyim diye el eder
Ne onun uzaklığı azalır,
Ne benim içimdeki kederler.
Kırların kokusu bile duyulmuyor,
Yeşeren otların, sararan otların, yanan otların.
Hatıralar kervanlar gibi gitti gider
Yağmuru bile kalmamış bulutların.
Aldatır beni küçük yıldızım,
Atlar gibi soluyarak kanımı içer,
Bir yandan tarlalar yeşerir,
Bir yandan tırpanlar biçer.
Koca gemilerdir bulutlar
Yara yara suları gider.
Yakıp her gece yıldızları
Gemiciler zevk eder.
Bense boyuna yalnız, boyuna derbeder
Yüzer dururum umutsuzluk denizlerinde,
Tepemden turnalar geçer bağırarak
Hatıralar turnalar gibi gitti gider.
Yurdumuzun herhangi iki
Kasabası arasında gezerken
Bir sararmış diken görürseniz
Bilin işte benim o diken.
İlhan Berk
Penguen
benim de içimde saklı tuttuğum
buzlu kıyılar, çığlık hatıraları
ben de senin kadar kaçkınım ve yaralı.
Kim bağışlayacak beni, penguen
çizdim senin beyaz ve narin yerini.
Bir yanım bembeyaz ışık
kör ediyor, bir yanım zehir gece
parktaki salıncağa binmeyi
beceremedim bugün ben de.
Penguen bana sırtını dönme.
Unutmadım aramızdaki beceriksiz dili.
Dünya yordu bizi. Benim de söyleyemediklerim
var. Hiç söyleyemeyeceğim onları belki de.
Uzun bir yolu geliyoruz seninle, yolu,
geldikçe anlıyorum ki, biz,
bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile.
Penguen,
kim bağışlayacak beni?
çizdim senin beyaz ve narin yerini
elimde unuttuğun ince metalle.
Penguen
O büyük ve muazzam zamanda unuttum
Kanatlarım çok oldu üşüyor benim
Bu beyaz ıssızlıkta göğsüme düşüyor
Bu yüzden eğik boynum.
Bir kuşun anısı kalmış bende, saklı
Bundan gözlerimdeki kayalık,
İçimdeki serseri buzullar
Dürtme içimdeki narı
Üstümde beyaz gömlek var.
Birhan KESKİN
MERHABA CANIM
ben az konuşan çok yorulan biriyim
şarabı helvayla içmeyi severim
hiç namaz kılmadım şimdiye kadar
annemi ve allahı da çok severim
annem de allahı çok sever
biz bütün aile zaten biraz
allahı da kedileri de çok severiz
hayat trajik bir homoseksüeldir
bence bütün homoseksüeller adonistir biraz
çünki bütün sarhoşluklar biraz
freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır
siz inanmayın bir gün değişir elbet
güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü
çünki ben okumuştum muydu neydi
biryerlerde tanrılara kadın satıldığını
ah canım aristophones
barışı ve eşek arılarını hiç unutmuyorum
ölümü de bir giz gibi tutuyorum içimde
ölümü tanrıya saklıyorum
ve bir gün hiç anlamıyacaksınız
güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüvericek ellerinizden ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müreni seviceksiniz
(zeki müreni seviniz)
Arkadaş Zekai ÖZGER
Ben seni severim sevmesine de toplum buna hazır değil
Nükleer denemeler kyoto sözleşmesi küresel ısınma falan.
Belki sen çok küçüksün belki benim ruhum ölü
Biraz Nietzsche biraz Kant kafan karışmış belki
Parlıamanet’i de bozdular tutunacak dalımız mı kaldı?
Pavyonda tanıdığım bilge bir pezevenk vardı!
Kötü kitaplar okumak kötü yaşamak gibidir derdi.
İyi kitaplar okudum bir boka yaramadı..
Ben seni severim aslında da düzenim bozulur diye korkuyorum
Durduk yere başımıza saçma sapan bir aşk çıkar
Sinemaya gitmeye ele ele tutuşmaya falan kalkarız
İşin yoksa çiçek al,saç tara, parfüm sık.
Küsmesi,barışması,ayılması,bayılması
Hatta eninde sonunda kaçınılmaz ayrılması
Meyhanede tanıdığım gerzek bir filozof vardı!
Güzel kadınlar insanın ömrünü uzatır derdi.
Bir sürü güzel kadın girdi hayatıma
Hepsi ağzıma sıçtı..
Ben seni severim belki de rabbim buna hazır değil.
Her şeyin güzelini sever o ideal birliktelikler ister
Seninle benim yan yana oturacağımız çekyata
Ne ilahi adalet sığar ne de diyalektik..
İçime çöreklenmiş sığ bir sığır var benim.
Ben seni severim sevmesine de
İş çıkarmasana şimdi ne gerek var güzelim..
A.Lidar
Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış,
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış,
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.
.
Ölüm âsude bahâr ülkesidir bir rinde,
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında yatan kabrinde,
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
.
YAHYA KEMAL BEYATLI
Zeki Müren’i severiz 🙂
Bir Daha Bana Benzeme Angel
Yağmura çok teşekkür ederim
Bu gece yalnızca cesedime yağdı
Bana bir şey olursa diye korktum
Seni birkaç saniye düşünürsem;
Düşünürken üşürsem diye korktum
Oturup siyah portakallar yedim
Oturup korkunç kitaplar okudum
içimde bir sıkıntı gibi cinayet
içimde bir sığıntı gibi telaş
içimde felaket gibi bir merak
Hislerimin uzağına düştüm, şimdi çok üzgünüm
Şimdi çocukluğumun da uzağına düştüm
Daha da düşersem diye korktum
Seni birkaç saniye düşünürsem;
Ay kıvrılırsa diye
Kan kıvranırsa diye
Can sıçrarsa diye ölürken bir yerlere,
Daha da ölürsem diye korktum
Seni birkaç saniye düşünürsem;
Sessem, sersem bir heceysem eğer
Seni bir kelime edersem diye korktum
Seni kötü bir cümlede kullanırsam
Adını söylerken takılırsam, yanlış telaffuz edersem
Böyle bir günah işlersem
Tanrı affeder diye korktum
Yağmura çok teşekkür ederim
Bu gece yalnızca bu şiire yağdı
Saol aşkım
Saol kırık kolum, kesik bileğim, kırık yüzüm,
Kesik geleceğim, kırık sonsuzluğum
her şeye rağmen
yağmura bulanmış, güzel bir yazdı
Küçük İskender / 1 Temmuz 2004
DİYALEKTİĞE ÖVGÜ
“Şu adım başı zulüm kıyım ortamında
her egemen yeni bir sömürü peşinde.
Şiddet tek güvence. Düzen değişmesin!
Haksızlıklara karşı çıt çıkmıyor ortalıkta
ama ezilenleri dinlerseniz, derler ki:
“Dileğimiz gerçekleşemez hiçbir zaman…”
Oysa, yaşam sürüyorsa, dememeli “hiçbir zaman.”
Hiçbir zaman kesin değildir kesin sanılan.
Hiçbir şey nasılsa öylece kalamaz,
bir gün buyruktakiler başlayacaktır buyurmaya.
Öyleyse kim diyebilir “hiçbir zaman.”
Zulüm sürüp gidiyorsa kimin yüzünden: Bizim!
Bir gün kimin yüzünden yıkılacak: Gene bizim!
Kim yıkılsa ayağa kalkacak sonunda
ve bir gün mutlaka dövüşecek yeni baştan.
Onu kim durdurabilir bilinçle donanmışsa
çünkü bugün yenilen, yenecektir yarın,
ve hep “bugün” doğacaktır “hiçbir zaman”dan. “
Bertold Brecht
Silahlara veda
Geceye rüyaya ve sana
Yalnızlığın geyik gözlü köşesinden
Düzenlerin çıkmazına
Çizdiğim resmin
Saat kulesi ağlıyor
Ağzım o çeşit yok
Şişe bu çeşit var
Sen bir gece gelsen
Güneş doğmasa
Gitmeden yine gelsen
Bu yeni geleni
Bu bize bakanı
Sana bir anlatsam
Güneş doğmasa
Sandıkların içini göstersem sana
Çizdiğim resmin
Yalnızlığın geyik gözlü köşesinde
Bir rafa koyabilsen
Olup biteni ve onları
Sabaha kadar konuşsak
O ürkek ürkek bakanı sana bir anlatsam
Ateşi karı tüfeği çeksem
Ocağa pencereye kapıya
Kemana veda
Yağmurda şeytan ve şapkası
Silahın ölümünü kutluyorum
Tren kaçırmış gibiyim
Sana veda
Sezai Karakoç
Bütün ayraçları kaldırdın ama unuttuğun
Bir şey vardı yine de, çiçekleri sulamadın
Gökyüzü sarardı o zaman bulutlar kirlendi
Ve ne kadar az konuşur olduk günboyu
Birden ayrımsadık ki ayrılık orda başlıyor
Tam da susuşların birbirine eklendiği yerde
Ezberlenecek hiçbir şey yok bu dünyada
Kirletilmemiş bir bulut bile yok artık
Böyle diyorsun her yolculuğa çıkışımda
Yaşadığın kent de sana benziyor gitgide
Ne zaman dönmeyi düşünsem yangın çıkıyor
Ya da erteletiyorum biletimi son anda
Uzun bir sessizlik oluyorsun dağlara baksam
Karşılıksız mektuplar kadar burkuluyor kalbin
Yazdığım şiirler de canımı sıkıyor artık
Fotoğraflarımı yırtıp atıyorum tek tek
Ve ben bütün yapraklarımı döküyorken şimdi
Eylül diyorsun, tam da orda başlıyor ayrılık
Üşüyünce ağlıyorsun yalnızım dememek için
Uçaklar gemiler trenler çiziyorsun duvarlara
Kendine bir deniz bul artık bir de rüzgâr
Parçalanacağın bir uçurum bul bu dünyada
Tek tutkun o kenti bırakıp gelmek olmalı
Ve gelirken havaya uçurmak bindiğin otobüsü
Birden ayrımsadık ki ayrılık orda başlıyor
Tam da çiçeklerin sulanmadığı yerde
Konuşacak bir şeyler bulamıyorsak günboyu
Derim ki ayrılık gündemdedir ne yapılsa
Ve sen bütün ayraçları kaldırdığını sanmıştın
Ama unutmuşsun yine de ayrılık ayracını
Ahmet TELLi
Sonsuz tenin bir serap olduğunu
bilen kadınlar
sonsuz tine büyücülerle yönelen kadınlar
kısık bir perdenin o gerçeği
gösterdiğinden umutlu
bir perdenin kısık yeri kadar
incelen kadınlar
dünya, nedir onlardaki yansın
demir mi, ateş mi, belki cehennem
pervaneler işte, renkli camlara
çarpa çarpa hayal kanatlarını
tükenen kadınlar
Gülten Akın
Bölünen Kadınlar Şiiri
Bu kenti sevdim dedim
Benim olsun demedim ki
Sevdim dedimse akşam kızıllığını
Gönlüm gibi akıp giden şu çayı
Şu ormanı şu denizi şu dağı
Benim olsun demedim ki
Vuruldumsa gözlerinin gül bahçesine
Yürek çizen şimşeklerse kaçamak bakışları
İşte buna sevmek derler dedimse
Çattımsa acıların en güzeline
Yedirdimse uykuları o tatlı kuşa
Benim olsun demedim ki
Bu akşam kankırmızı şarap istiyor canım
Bu akşam dünyanın bütün şarkılarını
Bu akşam dünyanın bütün özlemlerini
Bu akşam beni yalnız bırakın
Bu akşam yalnızca onu düşüneceğim
Onu ve kendimi yalnızca
Hasan Hüseyin Korkmazgil
Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması,
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
Deniz minareleri, midyeler,
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak,
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem,
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak.
Yaralansak…
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.
Rabindranath TAGORE
Şiir
İyice görüyorum artık düzeni.
orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda,
aşağıda da bir çok kişi.
ve bağırıyor yukardakiler aşağıya:
“çıkın buraya gelin ki,
hepimiz olalım yukarıda.”
ama iyice gözlediğinde görüyorsun,
neyin saklı olduğunu
yukardakilerle, aşağıdakiler arasında.
bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta.
yol değil ama.
bir tahta bu.
ve şimdi görüyorsun açıkça;
bu bir tahterevalli tahtası.
bütün düzen bir tahterevalli aslında.
iki ucu birbirine bağımlı.
yukardakiler durabiliyorlar orada,
sırf ötekiler durduğundan aşağıda
ve ancak;
aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece
kalabilirler orada.
yukarıda olamazlar çünkü,
ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı.
bu yüzden isterler ki;
aşağıdakiler sonsuza dek
hep orada kalsınlar.
çıkmasınlar yukarı.
bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden.
yoksa durmaz tahterevalli.
tahterevalli evet, bütün düzen bir tahterevalli.
BERTOLT BRECHT
Teşekkürler baal:) nicedir okumamıştım iyi oldu hatırlattın…
“bütün düzen bir tahterevalli aslında.”
Kimsede görmediğim bir şiir
yüzü al ve akşamı aşıyor
Eski bir tanrı gibi kendi dininde
Uzun süren bir dönemi düşlüyor olmalı
İçindeki bir içkinin sıcaklığında
Suskunluğu bir başkaldırı olmalı
Elleri ayakları sinemalara bulaşmış
Romanlara bulaşmış
Genel helalara bulaşmış
Dağları iyi bilmediğinden
Denizleri anımsamış olmalı
Gözleri o yüzden çırpıntılı
Kara başlıklı geçmiş,
Sonsuz gelecek
Şimdi burda vakit gece ya
Bir yerlerde ey gözleri maden
Gündüz olmalı
Taşın içinde bir gündüz
Demirin, ağacın
Turgut Uyar
Dalgın ve ötesiz berisiz
Ve de tanımaksızın
Yüzüyorum ölü denizinde
Kendi varlığımın.
Suyu hissettiğimden
Hissediyorum sıkıntıyı…
Görüyorum seni, ey çalkantı,
Hayat-huzursuzluk…
Bana has yelkenler ki…
Çark etmiş dümeni…
İnsan sureti gibi soğuk
Yıldızlı bir gökyüzü.
Gökyüzüyüm ben, rüzgârım…
Gemiyim ve denizim…
Hissediyorum ki ben değilim…
Yadsımak isterim onu.
(Fragmanlar)
Fernando PESSOA
Adada Gece
Bütün gece seninle yattım
denizin yakınında, adada.
Yabanıl ve uysaldın sevinçle uyku arasında,
ateşle su arasında.
Belki çok geç
birleşti düşlerimiz
dorukta ya da dipte,
aynı rüzgârla kımıldayan dallar gibi yukarıda,
birbirine dokunan kızıl kökler gibi aşağıda.
Belki ayrıldı düşün
benimkinden
ve aradı beni
önce olduğu gibi
karanlık denizde,
sen henüz kendin değilken,
ben farkında değilken senin
yelken açmış geçiyordum yanından,
ve gözlerin aradı
şimdi sana cömertçe verdiğimi
– ekmeği, şarabı, aşkı ve yabansılığı –
çünkü hayatımın armağanlarını
beklemiş kadehsin sen.
Seninle yattım
bütün gece,
karanlık toprak dönerken
yaşayanlarla ve ölülerle,
ve ansızın uyandığımda,
henüz tam karanlık değilken,
kaydı elim belinde.
Ne gece ne de uyku
ayırabilirdi bizi.
Seninle yattım,
ve uyandığımda, ve ağzın
kurtulduğunda düşünden,
verdi bana toprağın lezzetini,
deniz suyundan, yosundan,
hayatının derinliğinden,
ve aldım öpüşünü,
sabah kızıllığıyla ıslanmış,
bizi çevreleyen denizden
bana gelmiş.
Pablo Neruda
Çeviren: İsmail Aksoy
“Kaptanın Dizeleri” nden
Harikulade.
Bu sevdiğim şairlerin şiirleri beni pamuk gibi yapıyor biliyor musun Baal:))
Dokunduğumuzda alev alev yanan avuç içlerimizin sıcaklığı öldü önce…
Benim için ölen bir şey daha vardı, elaya çalan gözbebeklerindeki ışıltılı bakışı..
Önce bal tonunda olan tarafı, daha sonra…
Daha sonrası da var; ayaklarımızla adımladığımız şehrin sokakları enfarktüs geçirmiş olmalı, bir daha geri gelemedi bitkisel hayatta…
Uzunca süre konuşamadık, haber alamadık birbirimizden, konuşamamak neymiş o zaman anladım…
Susmanın ötesi bir sey!
Açık aralığından mutluluk lezzetleri sızan dudakları kaybettim karanlık bir dehlizde… Işıksız, zifir gece gibi soğuk ve tatsız kaldım…
Sadece kendime ait bir yolculuğun körlüğü..
Sağırlığı, bir duyamamanın sessizliği ve ölümü hayatın…
Öncesiz sonrasız bir hiçlik! Yitik toprakların öyküsünü hatırlattı duygularım…
İnsan bir kez doğuyor ve bir kez ölüyor hayatta…
Bir hakkımız var yaşamda.
Ama…
Sen gittin ya, içimden bir kelebek kanat çırptı can çekişti…
Gittin ya hani her şey ölmeye başladı tek tek..
Delişey / 2012
Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı?
Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?
Victor Hugo
ÇİLE [Necip Fazıl Kısakürek]
Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde…
Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tulbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı
Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı
Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al san rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!
Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye
Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
Makânı bir satih, zamanı vehim.
Bütün bir kahinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.
Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!
………………………………………….. …
………………………………………….. …
………………………………………….. …
………………………………………….. …
Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.
Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?
Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selam sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.
Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!
Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.
Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle…
Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.
………………………………………….. .
………………………………………….. ..
………………………………………….. ..
………………………………………….. ..
Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!
Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.
Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehir kıymak gibi, beynimde.
Lugat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar söyleyin bana, ben kimim?
Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?
Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!
Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.
………………………………………..
………………………………………….
………………………………………….
………………………………………….
Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.
Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mavera dede.
Yandı sırça saray, ilahi yapı,
Binbir avizeyle uçsuz maddede.
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İçiçe mimari, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!
Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.
Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.
Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak…
ÖLÜMDEN SONRA
Öldük, ölümden bir şeyler umarak.
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü.
Nasıl hatırlamazsın o türküyü,
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
Alıştığımız bir şeydi yaşamak..
Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok;
Yok bize arayan, soran kimsemiz.
Öylesine karanlık ki gecemiz,
Ha olmuş ha olmamış penceremiz;
Akarsuda aksimizden eser yok.
Cahit Sıtkı TARANCI
En azılı ve dönek şeriatçı devşirme necip fazıl…
Ayrılık
Seninle benim aramdaki
dünyanın en uzun dizesi,
bir ucundan girince,
yokluğuna rastlıyorum.
Çaresizce uzaklaşırken,
gövde ve kesilmiş kafa birbirinden,
hep ötekine kalıyor yaşam.
Sen bana eşit uzaklıktasın, ben sana,
diyorlar birlikte.
Öyleyse ayrılık diye bir şey yok
Seninle benim aramdaki,
topu topu iki adım,
gölgelerimiz serilmiş soluk soluğa
savaşçılar gibi
kılıçlarını bırakmış.
Aslı Erdoğan
şimdi bu blog, ağ günlüğü ve ağ günlüğü altında konular/başlıklar görüntülenmesi ya da oluşturulması olayına baktım;
nasıl oldu oluyor bu; konu ya da başlık kirliliği yapmayalım bizde böyle mi deneyelim ne yapalım bilmem ki;
Bir gece miydi o hani…
Ansızın gelebilen,
Ne o gece olabildi,
Ne ansızın geldin sen…
Bir gece ansızın gelebilirim:)
////////////////////////////////////////////////////////////////
Ben soğan doğrasam sen mantar,
Sen yumurta eklesen ben tuz,
Sonra ben seni öpsem sen beni,
Ne lezzetli olurdu,
O mantar yemeği…
:))
delişey,