Örtü…

Örtü…

Dinin örtüsü

Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile ÖRTÜyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?

Kur’an-ı Kerim, Al-i İmran Suresi 71. Ayet

Hiçbir Müslümanın, Kur’an’ın indirildiği günlerde, “hakkı bildiği halde gizleme” şansı yoktu. 600’lerde herkes için herşey yeniydi ve herkes İslam’ı hepbirden daha yeni öğreniyordu. İşte bu yüzden yukarıdaki gibi “Ey Kitap Ehli” ile başlayan ayetlerin o günlerde seslendiği kişiler Yahudiler ve Hıristiyanlar’dı.

Kur’an’ın indirildiği o günlerde,

Ey Kitap Ehli ile seslenilen Hıristiyanlık 600 yaşındaydı.

Bugünün Müslümanlığı ise tam 1400 yaşında.

1400 yıl: Kitap ehli olmak için fazlasıyla yeterli bir zaman…

  1. yüzyıla geldiysen eğer ve elindeki kitap Kur’an’sa,

senin sevdiğin deyimle kıyamete kadar geçerli olacak kitapsa elinde tuttuğun;

Ehli Kitap seslenmeleri artık 2 değil 3 kitabı kapsamaya başlamıştır artık.

Artık, kibirinle, ayetleri üzerine almama alışkanlığınla fazla uzağa gidemeyeceğin günler gelip çatmıştır. Zannettiğinin aksine, elinde tuttuğun o kitabın imana çağırdığı kişi, öncelikle ve belki de yalnızca SEN olmuşsundur gerilikçi kardeş…

Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi 68. Ayet

De ki: “Ey Kitap Ehli,

Tevrat’ı (Kitapları saymaya başlıyoruz. Kitap: 1)

İncil’i (Kitap: 2 )

ve size Rabbinizden indirileni (Bu da ayetteki gizli kitap, KİTAP 3: Kur’an-ı Kerim)

ayakta tutmadıkça hiç bir şey üzerinde değilsiniz.”

—

“Ey Kitap Ehli,

Tevrat’ı, İncil’i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça

hiç bir şey üzerinde değilsiniz.”

Dinci kesim;

İbadet özgürlüğü adı altında verdiği,

hatta savaş haline getirdiği bu mücadelede

ACABA HİÇBİRŞEY ÜZERİNDE OLMAMA İHTİMALİni düşündü mü?

Düşünseydi Allah’ın gönderdiği İslam ile,

İnsanların yarattığı Müslümanlık arasında böyle bir uçurum olmazdı.

Kur’an ilkelerini ihlal eden adamdan Allah’ın askeri olur mu?

De ki: “Ey Kitap Ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin…”

Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi 77. Ayet

Müslümanların, Kur’an’ın Hıristiyanlara konuştuğunu zannetmesi tarihin herhalde bilinen en dramatik yanlışanlamasıdır. Güzel kardeşim senden bahsediyor, sana söylüyor, seni uyarıyor. Nasıl ki bu yazının amacı ÇİN HALKINI aydınlatmak değil, Kur’an’ın da hedef kitlesi senden başkası değil. Dinci kesimin, Kur’an-ı Kerim’i, müstağniyet perdesini kaldırarak, yeni baştan ve de ilk defa okuyormuş gibi -ki gerçek olan da bu- ele almasında fayda var. Bu yeni bakış açısıyla adım atılan kutsal kitapta onları bambaşka bir İslam bekliyor olacak. İlk günden bugüne Allah’ın Müslümanlara çağrısının, uçlarda yaşamamak, toplumla asgari müştereklerde buluşmak üzerine olduğunun farkına varmak gibi.

De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda MÜŞTEREK BİR KELİMEYE GELİN…”

Kur’an-ı Kerim Al-i İmran Suresi 64. Ayet

Evet, dindar Müslüman kadınlar, üniversiteye gitsinler. Mümkün olduğunca çabuk ve çok. Sorgulamaya başlasınlar kendilerine yaşatılan hayatı. Neden erkek nesli değil değil de kadın nesli? Neden inancından ötürü içeri giremeyenler erkekler değil de kadınlar olmuş hep? İslam neden erkekler için de giyim-kuşam düzenlemesi getirmemiş? Yoksa İslam sadece kadınlara mı gönderilmiş? İslami erkek giyimi diye birşey varsa da neden dindar erkekler bu giyimi terketmiş? Yoksa Müslüman kadınlar dinsiz erkeklerle mi evliler? Erkeğin takım elbise-kravata geçişi neden “ibadet kısıtlaması” başlığında ele alınmamış? Sarık-cüppe gitmiş, gidişi konu bile olmamış, nasıl oluyor da başörtüsü gitmemiş, gittirilmemiş bir türlü? Sarıklar bu kadar bolken, baştaki örtüler neden bu kadar dar? “İnancım mı eğitimim mi?” çatışmasında erkekler eğitim diyebiliyorken, neden kadınlar inanç demek zorunda kalmış hep? Neden sadece kadınlar? Kur’an iffeti çift cinsiyetli bi kavram olarak kullanmamış mı? Öyleyse neden iffet sadece Müslüman kadının konusu olmuş? İslam’ın görmek istediği erkek tipi, namussuz erkek mi? Neden namus sadece kadının, yegane kavgası haline gelmiş? Neden? Neden? Neden?

Kadını değil, İslam’ı örten bu örtüyü kaldırmanı zamanı geldi.

Hemen söyleyelim. İşimiz hiç de uzun sürmeyecek.

Dikkatle okuyoruz;

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları ve kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönün.

Kur’an-ı Kerim Nur Suresi 31. Ayet

Gördün mü bak ayet başörtüsünden bahsediyor diyenler fazla sevinmesin. Kur’an, düz mantık sevmez. Kur’an kafa çalıştıranların kitabıdır. O cümleye tekrar bakalım hemen, şimdi:

Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar.

Farza konu olan davranışlar, fiillerden türerler. Peki, yukarıdaki ayetin fiili nedir? Başını örtmek midir? Yoksa örtüyü yakanın üzerine salmak yani göğüs bölgesinin örtülmesi midir? Bu ayet, kadınların başına örtü geçirmez. Kadınların başında zaten varolan örtüyle ilgili bir yönlendirmede bulunur. O örtünün, göğüs bölgesine doğru aşağı salınmasını söyler. Bu ayet başörtmez. Bu ayet, sadece boyun altı bölgeyi örter. Çünkü, ayetin fiili örtünmek değildir. “Fiil” konusuna bir örnek verelim hemen, konu daha net anlaşılsın. Cuma Suresi’nin 10. ayeti; “Namaz bitince yeryüzüne yayılın;” demektedir. Bu ayetin fiili nedir?

Eğer önceki ayetin fiili; “başınızı örtün” ise, o zaman bu ayetin fiili de “Namazınızı bitirin!”dir. Kur’an “Hadi bitirin namazınızı” der mi? Demez. O ayetin başınızı örtün demediği gibi. Ayet, kadının başında zaten varolan bir örtüye yeni bir fonksiyon yüklemektedir. Nedir peki o örtü? Yada kimlerde bulunur? Ve en önemlisi sadece kadınlara özgü bir örtü müdür?

Suudi Arabistan’ın kralının da başında bir örtü vardır. Şanlıurfamızdaki herhangi bir köylü erkek vatandaşımızın başında da örtü vardır. Sıcak bölgelerde örtünün kullanım kökeni TERMOS ETKİSİ’dir. Bu, erkekte de varolan bir örtüdür. Sıcak yörelerde insanlar, kadın-erkek, dışarıda başını örtmeden yaşayamaz. TERMOS ETKİSİ… Ayetteki örtü, işte o örtüdür. Ve o örtüyü Kur’an örtmemiştir. Yerel koşulların örtüsünün, evrensel bir örtü haline getirilmesi, tümüyle İslam’ın kendisinin dışında gelişmiş bir konudur.

Bir dolu hısım-akrabadan bahsetmek suretiyle şaşırtmacalarla içeren bu ayetin kritik bölümlerini tek tek alalım önümüze.

Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, İffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar.

Süslerini….. göstermesinler.

Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar.

Başörtüsüne temel dayanak olarak gösterilen bu ayetin saçla yada başla en ufak bir ilgisi yoktur. Bu ayet, baştan sona kadınsal süslerle ilgilidir. Nedir bu süsler? Süs kavramı, günlük hayatta kullanımı olmayan, Kur’an’la birlikte tanıdığımız, insan anatomisine getirilmiş yeni ve farklı bir tanımlamadır. Bu kavramı kim getirdiyse, detaylarını ve açılımlarını da bize o verir. Kaynak Kur’an’dır. Ayette, uzun-uzadıya yer verilmiş hısım-akraba listesinin arasında, “kadınsal süs” kavramıyla ilgili ihtiyacımız olan bütün detaylara aslında yer verilmiştir. Hemen bakalım.

Birincisi kadınsal süsler ikiye ayrılır. Ayetin söylediğine göre.

1- Kendiliğinden görünen kadınsal süsler.

2- Görünüp görünmemesi kadının davranışlara bağlı olan kadınsal süsler.

1 kere şunda hemfikir olalım önce. Günlük hayatın akışı içinde, kadınların bazı süs unsurları görünecek. Süslerini,kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. bu ifade, senin tutmadan önce abdest aldığın kutsal kitabına ait. Bana değil.

Peki, bu süsler hangileri olacak? Hangi süsler sakınılacak, hangileri sakınılmayacak? Meselenin düğüm noktası da işte burası.

Ne diyelim buna? Bence en doğru karşılığı: Kur’an mucizesi. İslam aleminin kutsal kitabı olan mucize kitap Kur’an-ı Kerim, düğüm halini almış olan bu konuda, gözümüzün önünde uygulamalı bir deney yapmakta.

Evet yanlış duymadınız.

BU AYET DENEYSEL BİR AYETTİR.

Kur’an’da görsel şekil yoktur. Bunun yerine, insan zihninin imgeleme yeteneğini harekete geçirici cümleler kullanılır. Kur’an, getirdiği “kadınsal süs” kavramının sınırlarını çizmek için de uygulamalı bir egzersiz vermektedir bize;

Gizledikleri süslerin bilinmesi için

AYAKLARINI YERE VURMASINLAR.

Kur’an ayetlerinin kriptografik yapısına bundan güzel örnek az bulunur. Ayaklar yere vurulduğunda ortaya çıkan süs, aslında kadının gizlediği değil ayetin gizlediği süs tanımıdır. Ayet, “Görünüp görünmemesi davranışlara bağlı olan kadınsal süsler”in nasıl tespit edileceğinin tarifini vermektedir.

İSLAM DİNİ’NDE BAŞÖRTÜSÜNÜN YERİNİN OLUP OLMADIĞINI MERAK EDEN HERKES AYAĞA KALKMAYA DAVET EDİLİYOR ŞU ANDA. BİR DENEY YAPACAĞIZ HEP BİRLİKTE. GİZLENMESİ GEREKEN SÜSLERİ ÖĞRENMEK İSTEYEN HERKES AYAKLARINI YERE VURSUN.

KADIN-ERKEK FARKETMEZ. DİLEYEN HERKES VURABİLİR.

AYAK AYAKTIR, SAÇ DA SAÇ. BU DENEYİN KADINLARDA AYRI ERKEKLERDE AYRI SONUCU YOKTUR. FİZİK KANUNLARINDA HAREMLİK-SELAMLIK BİR UYGULAMA YOKTUR ÇÜNKÜ.

AYAKLARINIZI YERE VURDUĞUNUZDA, SALINIM HAREKETİYAPARAK KENDİNİ BELLİ EDEN İNSAN UZUVLARI HANGİLERİTESPİT EDEBİLDİNİZ Mİ?

Belki de asıl soru;

İÇİNİZDE AYAĞINI YERE VURARAK

“SAÇLARINI”

HAREKET ETTİREBİLENİNİZ OLDU MU?

Oturduğu yerde kadınlara yedi kat örtünme fetvası verenler. Size hemen oturmak yok, siz daha uğraşacaksınız. Madem o fetvayı verdiniz o halde, saçlarınızı hareket ettirebilene kadar ayaklarınızı yere vuracaksınız. Başaramıyorsanız bir türlü, usulca yerine oturacak tevbe edeceksiniz. Aşağıdaki Kur’an ruhunu ihlal ettiğiniz için;

Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.

Kur’an-ı Kerim Nahl Suresi 116

İSLAM’LA YAKINDAN UZAKTAN İLGİSİ OLAN

HERKES ŞU İLKEYİ NOT ETSİN BİR YERE.

DİNİ “FAZLA” UYGULAMAK

DİNİ EKSİK UYGULAMAKTIR.

İslam sistematiği, Müslümanları extra uygulamalardan men etmiştir. Fazla ibadet göz çıkarmaz cinsinden davranışlarla İslam dinine “katkı” yapmak yasaktır. Dinini değiştirirsin, bunu herkese ilan edersin, ondan sonra dilediğini yapabilirsin.


Bir çift söz de, sözde İslam ulemasına;

İnsan kalbinin, topuklarda olduğunu zannettiği ortaya çıkan bir doktorun akibeti ne olur?

O saniye doktorluk belgesi iptal edilir.

İşte, İslam’ın kördüğümü olmuş bu ayeti,

ayağını vurmadan okuyan ve okutan tüm bilirkişilerin

ilahiyat diplomaları iptal edilmiştir.


Örtünün dinsel boyutu konusunda daha fazla bilgi isteyenler Tanrı’nın doğum günü’ne başvursun, bizim konunun diğer boyutlarına geçmemiz gerekiyor.

Dinin örtüsü hakkında son söz:

Geleneğin örtüsü diyin, yöremizin örtüsü diyin hatta keyfimizin örtüsü diyin.

Ne derseniz diyin.

O ÖRTÜYE ASLA İSLAM’IN ÖRTÜSÜ DEMEYİN.

Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?

Kur’an-ı Kerim, Al-i İmran Suresi 71. Ayet

Milletin örtüsü

Özgür iradeyi sınırlayan, insan eliyle yoğurulmuş bütün yasakların karşısındayız. Yukarıda ortaya döktüğümüz gerçek, kadınların dinen örtüye büründürülmesinin yanlış olduğuydu. Bu noktada bizi bir başka gerçek daha bekliyor. O da, her insanın yanılma özgürlüğüne sahip olduğudur. Başörtüsü dini bir zorunluluk olmayabilir, bu yaklaşımı İslam’a monte etmek, tümüyle İslam’a karşıt bir hareket olabilir. Fakat her konuda olduğu gibi, İslam konusunda da insanların yanılma hak ve özgürlüğü vardır. Bu yanlış İslam’a karşı bir yanlıştır ve bunun (varsa) bedeli de İslam birimi üzerinden olacaktır. Sen karşındakini yanlıştan döndürmek için, elinden gelen tüm aydınlanma çabasını gösterebilirsin. Ancak, karşı tarafın seni dinleyip dinlememesi de tümüyle onun özgür iradesidir. Yanılma hakkını, doğruyu bulma hakkıyla değiştirmeye karar verirse, o örtü ancak o zaman kalkar. Sen onu buna zorlayamazsın. Mecbur bırakamazsın. Onu ikincil vatandaş ilan edemezsin. Değişmezlere gelmeden, bu anayasanın a harfidir. Eşitlik ilkesidir.

Toplumca kabul edilen ahlaki alt ve üst sınırı aşmayan hiçbir kıyafet, karşı tarafa zarar veremez. Bir insanın başını örtüp örtmemesi kişisel özgürlüğünün sınırları içinde olan bir konudur. Siyasi atmosferin ne olduğu, onu bağlamaz. Devlet, vatandaşına gardrop dayatamaz, şunları şunları at,şunları şunları giy diyemez. Dedirtmeye uğraşanların “devlet”in ne demek olduğuyla ilgili bilgi eksiklerini derhal gidermesi gerekir. Devlet, tepede herkesi gölgeleyen şemsiyedir. Egemen güçlerin kontrolünde bir kalkan değildir.

Televizyonda insanlar gördüm. “Türban siyasi bir simgedir” önermesini desteklemek amcıyla peşinden “delil” olarak “Almanya’da da gamalı haçla üniversiteye giremezsin.” sözleri sarfetmekte olduklarını gözlerimle gördüm. Bir kıraathanede duysaydım anlardım, bu insanların muteber ünvanlı insanlar olmasını gerçekten anlayamadım. Çok fazlasına gerek yok. Birazcık akıl, birazcık mantık ve birazcık sağduyu yeter. Gamalı Haç gibi münasebetsiz bir örneğin, İslam tartışmasında geçerli delil olabilmesi için, Almanya’nın %99’unun Neo-Nazi olması gerekir. Bilgilerine sunulur.

Bambaşka bir noktadayız. Başörtüsü konusunun, toplumsal boyutu burası. Burası doğruların değil gerçeklerin dünyası. Doğruların gerçek olmasını dileriz tüm kalbimizle. Bu yolda elimizden gelen-gelmeyen herşeyi yaparız. Fakat o gün gelinceye kadar da “gerçekçi” olmaktan vazgeçmeyiz.

Fanatik Kemalistlerin dışında kalan, makul ve ezici Atatürkçü çoğunluğun içinde, başörtülü kardeşlerimizin üniversiteye girememesinden ötürü mutlu olan tek bir insanımıza rastlamadım ben bugüne kadar. Hangi nedenle olursa olsun, bazı yurttaşlarımıza üniversite yolunun kategorik olarak kapalı olmasının, hepimizin içini acıtan bir konu olduğu gerçek. “Keşke girse” ama “Girerse bu işin ucu şuralara varır” hesaplaşmaları var kafalarımızın içinde.

Başörtüsünün kendisi dinsel boyutta yanlıştır.

Yasağı ise sosyal boyutta yanlıştır.

Birileri örtünmeyi zorunlu tuttu, birileri de yasak kıldı.

Neresinden tutarsan tut-elinde kalan bu iki zihniyet,

bu ülkeye çok zarar verdi.

“Türban siyasi simgedir”, “Başörtüsü dışarı” diye yürüyüşler düzenleyen rektörlerimizin yürüyüş esnasında üzerlerinde bir başka simgesel kıyafet olan üniversite cüppesi olmasını, büyük bir talihsizlik ve anlık bir basiret bağlanması olarak görüyorum. Simgelere, simgelerle karşılık verilir mi? Sen benim sembolüm, senin sembolün diye diye bu işi karşılıklı maç haline dönüştürürsen, adam da gelir golünü atar elbet. Bu maçta sağduyu, hakemin bitişdüdüğüdür. Çatışmanın sona erdirilmesidir.

Baş örten gelenekten gelen genç kızlar bu iki grubun yarattığı çatışmanın ortasında açtılar gözlerini dünyaya.

Elimizde bir rakam yok. Fakat olmasını da çok isterdim.

Kimbilir kaç kız kardeşimiz,

kendine yeni bir kader çizmek,

o sert muhafazakâr kabuğu kırmak isteyen,

idealleri, hayalleri olan

öncesinde bir üniversitenin, sonrasında da bir kariyerin hayalini kuran

KAÇ KIZ KARDEŞİMİZ

KENDİSİNE ÜNİVERSİTE YOLU KAPANDIKTAN SONRA ZORLA EVLENDİRİLDİ?

Yıllara vurunca, yüzbinlerce olduklarını tahmin ediyorum.

Bizim az gelişmiş, sözde İslami geleneklerimiz;

Kız çocuklarına yetişkin bir yaşa geldikten sonra iki ihtimalden fazlasını sunmaz:

1- Ya evleneceksin.

2- Ya da evde kalmış olarak yaftalanacaksın.

Üçüncü bir kapısı yoktur, güneşin girmediği o kahverengi evlerin.

Sadece bir tanecik ruhsal YANGIN çıkış kapısı vardır.

O da üniversite hayalidir…

Duvarında bir pencere olsun mutlaka,

güneşe bakan.

Kıramıyorsan duvarı,

O zaman da cıvıl cıvıl bir pencere çiz kendine.

Tuğlaya gücün yetmiyorsa, sıvadan başla işe.

Odanın karartılmasına sakın ve de asla izin verme.

Sahici yada hayal farketmez.

Gökyüzü gökyüzüdür…

Kazanmaktan, kaybetmekten öte,

Üniversiteli olabilme olasılığıdır,

milyonlarca gencimizi ayakta tutan.

Herşeyden önce, üniversiteli olabilmenin fikri güzeldir.

Aslına bakarsanız, üniversiteli olamamak, kazanamamak bile birşeydir.

İçinde üniversite geçen bir cümledir herşeyden önce.

Kapısına kadar gelmişsindir, geri dönmüşsündür.

Olabilme olasılığın olmuştur en kötüsünden.

Fakat biz, hem de devlet baba eliyle,

işte o İHTİMALİ aldık o kardeşlerimizin elinden.

SENİN ÜNİVERSİTELİ OLMAN SÖZ KONUSU BİLE OLAMAZ dedik.

“Boşuna girme sınava. Kazansan bile giremezsin içeri…”

Çok ilginç bir ülkedir bizimkisi. Gerçekten, evet gerçekten bir başkadır benim memleketim. Benim memleketimde ilk ve orta öğretim dönemi için herkes seferber olur, “Haydi kızlar okula” diye bağırılır bas bas. Tutucu aileden gelen aynı kız, üniversite çağına gelince de bu sefer “Haydi kızlar eve” denilir. Kıza tam bir eğitim veremediğin gibi, üstüne üstlük bir de kafasını karıştırsın. Devlete isyanla doldurup hayata salarsın ve ondan devletine bağlık yurttaşlar yetiştirmesini beklersin. Dışdünyayla arasına uçurum yerleştirirsin, sonra da dünyadan kopuk olmakla suçlarsın.

Doktorları düşünün. Yürüyüş düzenlediklerini hayal edin. “Hastanemizde kanser hastası istemiyoruz” diye sloganlar attıklarını gözünüzün önüne getirin. Öğrencilerinden korkan bir üniversite… Bu ne özgüvensiz bir üniversitedir? Madem örtünmek karanlık, neden güvenmiyorsun içeride çocuklara verdiğin ışığa? Muhafazakâr korksun senden, “zihnime kimbilir hangi batılı zehirleri zerkedecek” desin. Sen ne korkuyorsun? Kanser hastasından korkan, onkoloji servisi olur mu? İnsanlar hasta olmasın diye yürüyüş düzenleyen adamdan hekim olur mu? Üniversitenin görevi insanları aydınlatmaktır. İçeride verdiğin eğitime güven. Yada güvenebileceğin eğitimler verir hale gel. Bence artık seç birini…

Altını önemle çizerim:

Örtünen kızların üniversiteye alınmaması, siyasi değil sosyal bir sorundur.

Meseleyi siyasetçilerin sahiplenmesi, özü değiştirmez.

Bu sınırlama, sosyal bir vaka olmuş durumdadır.

Canım çıkarsın o da örtüsünü…

Dünyaya onların gözünden bakmayı başaramazsan,

bu meseleyi asla anlayamazsın.

Belki de bu meseleyi sen tam olarak anlayamadığın için,

örtünenlerin sayısı hızla artıyordur. Kimbilir…

Canım çıkarsın o da örtüsünü…

Çıkarsın mı gerçekten?

17-18 yaşındaki kız çocuklarından bahsediyoruz…

Çocukluğundan beri işlenmiş ona.

Başını örtmezsen Allah baba seni cehenneme sokar demişler.

Baban da kafanı gözünü patlatır ayrıca.

İyisi mi sen bu örtüyü kafandan hiç çıkarma…

Onlar böyle demişler seneler boyunca.

Ve bir anda sen çıkagelmişsin…

Çıkar onu üstünden canikom… diyorsun.

Onun o örtüyü çıkarması ne demek sen biliyor musun?

İslam’da bir devrim yapacak.

“Yanlış biliyorsunuz. Kadının örtünmesi şart değil diyecek.”

Ve o daha 18 yaşında.

Aile içinde bir devrim yapacak.

Otoriteyi babadan alacak. Anadan da alacak. Abiden de alacak.

Dışlanma, şiddet görme hatta evden atılma pahasına alacak inisiyatifi.

18 yaşında yapacak bunu.

Oturduğu semtte, kadınların %99′unun başını örttüğü o semtte;

Ey insanlık! Kendimi gerçekleştireceğim ben,

ne dediğiniz umurumda değil diyecek.

“Mahalle baskısı”nı karşısına alacak.

Ve gene 18 yaşındayken olacak bütün bunlar…

Modern hayatın içinde büyüttüğün kendi çocuğun,

18′ine geldiğinde halâ çocuk olacak, ÖSS’ye bile kendin getireceksin,

Hiçbir yük vermeyeceksin sırtına, “o daha çocuk” diyeceksin.

Fakat iş muhafazakâr mahallenin çocuklarına gelince,

her birinden “Che Guevera” destanları bekleyeceksin.

Bir adaletsizlik gördüm sanki…

Muhafazakâr mahallelerde;

Kız çocuk doğar, büyür ve neler olduğunu anlamadan 18′ine geliverir.

Ne ara büyüdüğünün bile farkında değildir.

Geleneğin ona çizdiği yol lisede biter.

Şanslıysa o da.

Yüksek öğrenim görmek?

Mezun olup kariyer yapmak?

Bunlar onun için hiçliktir.

Yoktur böyle bir ihtimal.

Evlenir. Evlendirilir.

Zaten de başka ne yapabilir ki?

Neler olduğunu anlamadan çoluğa çocuğa karışmıştır.

Aslında bu kadar erken yaşta evlenmek zorunda değildim.

Başka bir yol çizebilirdim kendime’nin muhasebesini

en iyi ihtimalle 40′larında yapar.

Muhafazakâr düzene meydan okumasını beklediğin o küçücük kız çocuğu,

değil senin ondan beklediğin şeyleri yapmayı,

senin ondan ne beklediğinden bile haberdar değildir.

Nasıl olsun ki?

O DAHA ÇOCUKTUR.

Hadi yemeğe denilmiştir, sofraya oturmuştur.

Hadi yatağa denilmiştir, gece uykusuna bürünmüştür.

Ve şimdi de hadi evlen denilmektedir.

Sofraya nasıl oturduysa ana kuzusu, öyle de evlenivermiştir.

Bu, bir anlık birşeydir.

Liseyi bitirdin. Üniversiteye almıyolar mı? Bitti.

Yani öyle memleketin bir köşesinde,

28 Şubat 1997′den beri bekleşen kızlar falan olduğunu zannediyorsanız yanıldınız. Burada yada dışarıda eğitime devam eden minik bir azınlık hariç;

O kızların hemen hepsi evlendirildiler.

Ya da vasıfsız işlere sokuldular.

Sen ondan devrim bekliyordun,

o ise şu anda üçüncü çocuğuna hamile…

Sen ona üniversitenin hayalini, bir ihtimal olarak bile vermedin.

Hadi gel kabul et.

Kızların başında gördüğün o örtü,

gördüğün her yerde zihninin içinde,

senin içindeki seni örtmeye başladı.

Kadın-erkek dinlemeyen kara bir çarşaftı bu…

O örtü, önce İslam fobini ve sonrasında Tanrı’yla olan kavganı tetikledi.

Hayatında hiç yapmadığın empatiyi, örtülülerle kurdun.

Nefes alamıyordun.

Bu yüzden de onları görmemek iyi geliyordu sana.

Bu korkunu yatıştırmak adına kimleri mağdur ettiğini düşünmeye dermanın yoktu.

Törenin acımasız yönü bizde, hep cinayetlerle özdeşleşmiştir.

Aydınlar töre cinayetlerine tepki verirler. Sahi…

Bu zalım töre kaç cinayet işlemiştir?

3? 5? 10? 100? 1000?

Ben, yüzbinlerce genç kızımızı ölmeden mezara koyan,

diri diri gömen çok daha tehlikeli bir töre biliyorum.

OKUMASIN ÇOCUK BAKSIN TÖRESİ…

Şubatın son günleriydi

Üniformalılar sakallılara çok kızdı.

Babalarına kızdılar, kızlarına kestiler cezayı.

Mustafa Kemal, kadınlara SEÇME ve SEÇİLME hakkını ta 1934’te vermişti.

Hem de onunla aynı üniformayı giyenler, kadınların çok önemli bir başka hakkını aldılar ellerinden. Kadının eğitim hakkını, kısmîleştirdiler. Bazı kadınlar üniversiteye girebilir bazıları giremez dediler. Bi tane feministin gıkı çıkmadı. Çünkü, hepsi İslam korkusu içindeydi. Tir tir titreme halindeydi. O zaman şunu sorarım ben:

Tir tir titreyen adamdan topluma fikir önderi olur mu?

Serbest bırakırsak şeriat gelir

Bizim üniversitelerimiz batı temelli eğitim verir, dikkatinizi çekerim.

Orta-doğu temelli değil.Üniversitede dersini çalışan, başı bağlı kızlar üzerinden gelmez şeriat. Geleceği varsa;

“Medreseli” erkekler üzerinden gelir.

Şeriat öğretisi, evrensel kentin kelime karşılığında; erir gider bilakis.

Kendimden örnek vereyim herkese. Benim de başörtüsü sorunum.

Bir yazarım ben ve gerçek İslam özünü, o insanlara anlatabilmek istiyorum.

Ve ben başı bağlı o kızlara ulaşmak istiyorum.

Ben onları İslamî değil, bilakis bir an önce İslam’la tanıştırılması gereken bir kesim olarak görüyorum.

Bana söyler misiniz ben o kızlara nasıl ulaşacağım?

Biz o kızlara nasıl ulaşacağız?

Bizim kitabı evde okuyamaz. Darp bile görebilir.

Hadi bir yol bulalım.

İçinden geldiği “İslam” geleneğini sorgulamasını nasıl sağlayacağız?

Onu evkızı olmaya mahkum ederek mi?

Yoksa evrensel kentin kapılarını ona açarak mı?

Evden çıksın, gelsin.

Batı felsefesi okusun.

İktisat teorisini bir öğrensin.

İletişim bilimiyle tanışsın.

Bunları bilsin ki, kendi ruhsal sorgulamalarını daha yüksek bir perdeden gerçekleştirebilsin.

Bilmeyenlere bilgi yok. Böyle bir üniversite sloganı olabilir mi?

Başörtüsü yasağının kalkmasını herşey bir kenara, bu yüzden sevinçle karşılıyorum ben. Sosyal yönden.

Artık herkesin, hangi tip aileden geldiğine bakılmaksızın;

ÜNİVERSİTEYE GİRME OLASILIĞI OLACAK.

Duvarlara pencere resmi çizebilecek artık dileyen herkes.

Pencereyi gerçekten açmaya gücü yeter yada yetmez, o bilinmez.

Kahverengi evlerin hepsine güneş FİKRİ girecek herşeyden önce.

Sevinçliyim bu yüzden.

Peki, çağdaş bir görüntü müdür bu? Bence hiç değildir. Ancak, insanları kıyafetlerine göre sevmek de hiç çağdaş değildir.

Altını önemle çizerim.

Kadını bir çeşit teşhir malzemesi, salt bir fizik varlığı olarak gören, kişilik değil dişilik temelinde kadına bakan anlayışda yanlıştır, kadını sarıp sarmalayan anlayış da. Amerikan filmlerinde görürüz hep. Yetenekli erkekler saha içinde maç yaparlar. Kızlar ise saha kenarında, mini etekleriyle onlara tezahürat yapma halindedir. Batılı olsa da, işte bu da kadını “saha kenarına” iten bir modeldir. İçinde olduğumuz yüzyılda kadının yeri artık sahanın ortasıdır. Öz itibariyle modern kadınla muhafazakâr kadının hedefleri de, hayalleri de, kısıtları da, engelleri de ortaktır. Her ikisi de kendi gerçekleri içinde kendini, çevresine kişiliğiyle, fikriyle ve zekâsıyla kabul ettirme arzusu içindedir.

Size çok şaşırtıcı gelebilir belki, fakat asla şüpheniz olmasın. Kadını soyan zihniyetle, kadını sarmalayan zihniyet siyam ikizidir. İkisinin buluştuğu ortak nokta “içeride” çok büyük bir değerin olduğudur. İçerideki değer için: Biri “O kadar büyük ki açalım herkes görsün” demektedir. Diğeri “o kadar büyük ki açmayalım kimseler görmesin”düşüncesindedir. Bu kadar minik bir nüanstır aradaki.

Başörtülü kızlar konusu, kadınlığın evrensel sorunlarının yerel bir kesitidir.

Mutfak robotu da değildir kadın. Kozmetik malzemesi de. Türban, aynı zamanda bunun da tartışmasıdır.

Modern kesimimizin örtülü görüntülerden morali fazlasıyla bozuluyor. Şahsen ben çağdaş bulmadığım o görüntüye bakarak moralimi asla bozmam. Yolumdan da dönmem, umutsuzluğa da kapılmam.

Mustafa Kemal’i hatırlarım.

O, Türkiye hayalini, kadınların %90’ının örtülü, hem de kara çarşaflarla bezeli olduğu bir ülkeye bakarak kurmuştu. Devrimlerini o insanlara bakarak planlamış ve hayata geçirmişti. Türkiye Cumhuriyeti Paris’in elit cafelerinde tasarlanmış bir devlet değildir. Her çeşitten insana evsahipliği yapan Anadolu’da şekillenmiştir Cumhuriyet düşüncesi.İnsanlarının hepsini sevmişti o. Meseleyi bir bilinç eksikliği olarak görmüş, bu nedenle eğitim ve öğretim hamlesi başlatmış, kendini de başöğretmen olarak konumlamıştı. Türklerin Ata’sı, ayrıştıran değil birleştirmenin yolunu bulan biriydi hep.

19 Mayıs felsefesinde, kendi insanlarından tiksinmeye asla yer yoktur.

“Ne mutlu Türküm diyene” sözünü bir de bu açıdan, örtüsüz düşününüz.

İstiklal marşını okurken onun da gözleri dolar.

Tarih dersini o da senin gibi sever.

Ülkeye zarar verenlere o da senin gibi kızar.

19 Mayıs ruhu, bölünmek değil, birleşmektir.

Türkiye Cumhuriyeti, eğitim ve öğretim mucizesidir.

Öğretilmesi durumunda bir toplumun nerelerden nerelere gelebileceğinin bir ispatıdır. Herşeyiyle doğulu bir toplum, pekâla batılı muasır bir medeniyet olabilir, bunun gösterimidir. Eğitilmek ve öğretilmek şartıyla.

İnsanlarını eksik buluyorsan, yanlışlarını görüyorsan,

çözüm yolu, ona yolunun yanlış olduğunu anlatabilmenin bir yolunu bulmaktır.

Dünyanın örtüsü

Yanlışa düştüğümüz noktalardan biri de “21. yüzyıla geldik halâ türban tartışıyoruz.” sloganımızdır. İslam’ın kendisi bugünün çağdaş dünyasının bir numaralı ve de değişmez tartışmasıdır. Türkiye’nin iç mesele zannettiği şeyler gerçekte birer dünya meselesidir. İşte bu yüzden;

“Elbette ki tartışacağız”

Herkes bilsin ki Türkiye’nin örtü konusunu, şu anda olduğunun tam tersi şekilde, barış ve kardeşlikle çözümlemesi, dünya ve insanlık adına bir gelişme olacaktır. Türkiye’nin türban sorununun barış ve kardeşlik duygularıyla çözüme kavuşturulması, Amerika’nın Irak’la olan sorunun çözülmesidir. İsrail’in Filistin’le olan sorununun sona ermesi demektir bu. Başörtüsü dediğin sorun aslen, İslam geleneği ile modern dünya gerçeklerinin çatışmasıdır. Bu nedenle bu konu, önemli bir konudur. Bu konu aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa toplumuna katılımının konusudur. Modern Türklerin, muhafazakâr Türkleri görmeye “tahammül edebildiği” gün, Parisliler de İstanbulluları kendi ülkesinde, AB vatandaşı olarak görmeye tahammül edebilecektir. Türban, Almanya’da ateşe verilen ve 10 Türkün hayatına mâl olan yangının da fitilidir. Türban Türkiye’nin de değil dünyanın en kritik konusudur.

Medeniyetler savaşı projesinin çürütüleceği, yerine barışın yeşertileceği topraklar bu topraklardır. Ve bu toprakların bu konuları tartışmaktan daha önemli bir işi yoktur. Onca saçma tartışmanın içinde bu konu, tek ve en doğru konudur.

Devletin örtüsü

Ne mutlu Türküm diyene;

Her Türk, eşit derecede Türk’tür

demektir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş mottosu, zannedildiği gibi, Türklüğü pohpohlamak için söylenmiş bir söz değildir.İmparatorluk geleneğinden gelen ve bu geleneği üzerinde sonsuz kadar taşımak durumunda olan, her tarzdan insanın biraraya geldiği o mozaikli o yapıyı birarada tutacak bir zamk olmak üzere söylenmiştir. Ne mutlu Türküm diyene.

Türkiye Cumhuriyeti aslen bir Osmanlı mirasçısıdır. Bizans geleneği-modern Yunanistan devleti gibi değildir Osmanlı devleti-Türkiye Cumhuriyeti ilişkisi. Batı’da olsun doğuda olsun, Türkiye Cumhuriyeti algısı asla Osmanlı tarihinden bağımsız değildir. Dünya, her zaman Türkiye’yi Osmanlı’nın modern bir formu olarak göregelmiştir. Yunanistan’ın yanındaki ülke değildir Türkiye. İran’ın yukarısındaki herhangi bir devlet de değildir. Türkiye çok farklı bir sahnedir. Farklı milletlerin tek devlet çatısı altındaki birlikteliğidir. İmparatorluk gene zannedildiği gibi bir yüzölçümü konusu değildir. Büyük devlet olmakla eşdeğer de değildir.

Üzerinde durmamız gereken İmparatorluk kelimesinin sözlük anlamı:

Kendi topraklarında oturan çeşitli milletleri egemenliği altında toplayan devlet biçimi

Türkiye mozaiği Türklere Osmanlı’dan mirastır.

Türkiye, küçük bir imparatorluktur.

VE BU NEDENLE DEVLET PARADİGMASIYLA DEĞİL

İMPARATORLUK BİLİNCİYLE YÖNETİLMESİ GEREKİR.

Hem doğunun hem batının gözünün kulağının üzerinde olduğu bu ülkenin, artık kendine sıradan bir devlet gibi bakmaktan vazgeçip dünya için ifade ettiği değerin farkına varması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti’nin önem ve değerinin idrakında olmayan tek dünya toplumu Türk toplumudur. “Burası Türkiye!” ile “Orası Türkiye!” arasında bir uçurum vardır. “Burası Türkiye!” diyerek vatanını aşağılayan zihniyetin psikolojik altyapısı ezikliktir. “Orası Türkiye!” olumsuzluğunun altındaki psikolojik motif ise korkudur. Bu muhteşem bir çelişkidir.

Türkiye, bir Belçika yada bir Danimarka değildir. Türkiye’nin sorunları çok sofistike sorunlardır. Farklı milletleri çatısı altında KARDEŞÇE biraraya toplamak. Bu Osmanlı mirasıdır. Türkiye, Osmanlı konusunda reddi mirastan vazgeçip, bu bilinci elde ederse, imparatorluk perspektifine sahip olursa kangren halini almış, çözülmez denilen tüm sorunlar bir anda çözüme kavuşacaktır. Türkiye meselelerine Belçika meseleleri yada Danimarka sorunları gibi sıradan ve tekil bir devletmişcesine bakılamaz. Bu paradigmaya geçildiği gün, Kürt-Türk çatışması isteyen, güneydoğu milliyetçileri, aynı kefeye koyabilecekleri bir Türk kavramı bulamayacaktır en basitinden.

Kürt vatandaşlarından çekin, Alevi vatandaşlarına uzak dur, başörtülü vatandaşlarına sırtını dön. Bu, “Türkler olmasa Türkiye bir cennettir”e doğru bir gidiştir. Hayırsız bir gidiş. Düşünmek gerekir. Vatandaşıyla barışık olmayan bir devlet nereye kadar gidebilir?


Çok kısaca girip, hemencecik çıkacağımız, fazla kalamayacağımız bir nokta da şudur: Bir devletin, güneydoğu sorunsalını ve laik-dinci çatışmasını aynı anda yaşaması asla tesadüf olamaz. Felsefe düzleminde bu iki sorunsalın kökeni ortaktır. Güzel haber şu ki: Laik-dinci barışı, beraberinde güneydoğu kardeşliğini de getirir. Başka bir vakitte ele almak üzere bu konudan çıkıyoruz.


Osmanlı’ya hasta adam demişlerdi. Dünyanın savaşçı, çatışmacı yüzünün onun varisi olan Türkiye Cumhuriyeti’ne giydirdiği imaj ise “sokak çocuğu”. Ne batıya ne doğuya ait, ortada kalmış, kimsesiz bir çocuk…

TANRI’NIN DOĞUM GÜNÜ PENCERESİNDE İSE

TÜRKİYE, BİR OSMANLI PRENSİDİR.

Batının muassır değerlerine bağlı, eğitimli, laik diğer yanda ise geçmişiyle, coğrafyasıyla onur duyan, köklerine bağlı bir prens.

Türkiye’nin Osmanlı vizyonu yüklenmesinin din devleti olmakla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Şundan kimseninşüphesi olmasın. Bütün fikirleri değişse, dünyaya yeniden gelse, Türkiye’nin laik yapısını değiştirmeye Atatürk’ün bile gücü yetmeyecektir.

Siyasetin örtüsü

Anayasalar insanlar içindir. Kemalistlerin bu gerçeği bilmesinde yarar var. “Anayasamız bu şekilde. Bu anayasaya uygun bir şekilde giyin sen de” diyemez hiçbir çağdaş devlet. O şekilde giyinenleri, her şekilde giyinenleri kapsayacak bir anayasa yapar. Anayasalar insanlar içindir. İnsanlar anayasa için değildir. Nüfusunun yarısını dışarda bırakan bir devlet ve anayasa tanımı, eksik bir tanımdır. Tanım gerçekten bu şekildeyse, bunun hemen düzeltilmesi gerekir.

Ülkeyi ortadan ikiye bölen, çatışmacı ve dışlayıcı yaklaşımın, Mustafa Kemal’in Kemaliyle tek ortak noktası isim benzerliğidir. Zaten ben Kemalistlerin, hangi Kemal’in ist’i olduklarını halen çözebilmiş değilim. Esrarengiz, Monşer bir Kemal bekliyorum. Takipçisi oldukları kişinin Mustafa KEMAL olamayacağı o kadar açık ki. Ne yapıyorsa tam tersini yapıyorlar. Hayrettin Karaca’nın izinden gidiyoruz diyip, bütün ormanları ateşe vermeye benziyor bu durum. Felsefik olması gereken bu tartışmayı, “Taayiip, başörtüyüüü Bahçeli’yee taaak” şeklinde veciz sloganlarla sürdüren bir bilinç mertebesiyle, Mustafa Kemal dehasını yanyana koymak Atatürk’e hakaret değil de nedir?

Bu yasak kaldırılmalıydı evet.

AMA BU ŞEKİLDE DEĞİL.

Laiklerle dincilerin maçında dincilerin attığı bir gol olmamalıydı bu özgürlük. Toplam bir özgürlük hareketinin bir parçası olmalıydı.

Slogan herkese özgürlük olmalıydı. “Bizimkilere özgürlük” değil.

Milyonlarca kızkardeşimizin odasına güneş ışığının girmesi, bu sevindirici gelişme, tek taraflı siyasi bir zafer haline getirilmemeliydi. Bu iş, ortaokullara, liselere de inecek mi? Kamu dahil edilecek mi? İnsanlar bu sorularına net ve tatmin edici cevaplar alabilmeliydi. Düğmeye Madrid’lerde değil İstanbul’larda basılmalıydı. Kaçamak kaçamak da değil. İnsanlarının gözünün içine bakarak açıkça ve dürüstçe dile getirilmeliydi plan. Ama olmadı. Dinci unsur olmakla merkez unsur olmak arasında gidiş gelişler yaşayan iktidar partisi, dinci unsur olmayı seçti bu meselede. Oysa bu mesele, merkez olmayı zorunlu kılan bir meseleydi. Toplumla “müşterek bir kelimeye gelinmesi gereken” konuların en başıydı bu.

Hemen söyleyelim. Bizim iktidar partisine getirdiğimiz eleştiri,

laik olamamak falan da değil bilakis Kur’an ilkelerini ihlâl etmiş olmaktır.

Çözüm, yüzde yüzü kapsayan birşeydir. %53′ü tedirgin, %47′yi mutlu eden hamle, içeriğinde ne olursa olsun, felsefede çözüm kategorisine girmez. Futboldaki gol kategorisine girer.

Oysa o kadar muhteşem bir aygıttır ki insan aklı… Sen istersen 70 milyon 487 bin 917 kişiyi tatmin edecek bir çözüm bulur getirir sana.

Eğer gerçekten istersen.


Yanlış anlaşılmaya mahal yok. Biz başörtüsünün sadece üniversitelerde serbest bırakılmasından yanayız. “Kamusal alan” tabirini kullanmayacağız çünkü “Çankaya” kamusalında başörtüsünün bulunmasından ötürü bugün için bu tabir işimizi görmemekte.


Devlet daireleri terimini tercih edeceğiz bunun yerine. Devlet dairelerinde, personele başörtü serbestisi getirilmesine tümüyle karşıyız. Üniversite özel bir konu ve konumdur. Üniversite özgürlük alanıdır. Devlet daireleri ise sorumluluk alanı. Personel “gönlünce” giyinemez, Türkiye Cumhuriyeti devletini bir işyeri olarak düşünecek olursak, bu işyerinde giyinmenin ilkeleri Kılık Kıyafet devrimi ile belirlenmiştir. Trafik polisinin işe kot pantolonla gelme lüksü yoksa, üniforma giymek zorundaysa, aynı işyerinin hiçbir çalışanının, hiçbir devlet memurunun da böyle bir hakkı yoktur. Üniversitede başörtüsü serbest olmalı derkende bir parantez. Sadece öğrencilere serbest olmalıdır. Öğretmenler bu serbestinin dışındadır. Devlet dairesine türbanlı vatandaş giriş yapabilir. Arzu ettiği bütün hizmetleri alabilir. O “müşteri”dir. Memur ise hizmet edendir. Devlet dairelerine başörtüsünün sokulması, özgürlükler konusunun tümüyle dışında kalan bir konudur.

Her devletin bir anlayışı vardır. Örneğin İran “İslam” Cumhuriyeti’nde de devlet dairelerinde personelin başörtüsüz işine gelmesi “yanlış”tır. O devletin paradigması odur. Bu devletin paradigması budur. Devlet taraftır. Bizim devletimiz de kendi personelinin giyimi konusuda laik taraftadır. Dinsel bir inanç ifade eden, inanç derecesinin simgesi olmuş bir kıyafetin devlet koridorlarında varolması, ayrımcılıkları, grupçulukları, “vatandaşına göre hizmet” gibi sorunsalları beraberinde getirmesi çok yüksek bir olasılıktır.

İşte bu nokta, iktidarın samimiyet sınavıdır. Mesele, gerçekten eğitimde fırsat eşitliği meselesi midir? Yoksa başka birşey midir? Ak koyun kara koyunun belli olacağı nokta burasıdır. Sadece üniversiteyle sınırlı kalacaksa, bütün bu tantana özgürlükler yolunda veriliyorsa,

şunu söylemeden kendine edemiyor insan:

Meğer ne çok isterlermiş kızlarının üniversiteye gitmesini.

Yanıp ölürlermiş üniversite için meğer. Helâl olsun…

Başörtüsünün kendisi yanlıştır.

Yasağı da yanlıştır.

Yasağının kalkma biçimi de yanlıştır.

Üstüste bu kadar yanlış.

Ne diyelim?

Tebrikler Ankara.

Dinci unsur, Milliyetçi Hareket’e ne kadar teşekkür etse azdır. Onların sayesinde bir parça da olsa bu konu çoğul bir uzlaşmanın eseri halini aldı. Milliyetçi unsurun bu işi getirmeye çalıştığı nokta ve kattığı boyut, hem siyaseten hem de vicdanen siyasi tarihimizde örneğini hemen hiç görmediğimiz doğrulukta bir harekettir. Bunca yanlışla dolu bu meselenin tek doğru noktası Milliyetçi çizginin konuya sürpriz yaklaşımı olmuştur. Bir siyasi partinin, bir ülke meselesine bu denli SOSYAL olarak yaklaşmasına dikkatli bakın derim. Ömrünüzün sonuna kadar bir daha böyle bir sorumlu bir siyaset örneği göremeyebilirsiniz. Ben bu yaşımda ilk defa görüyorum çünkü.

Freni patlayan bir kamyonun önüne geçerek onu yavaşlatmak ve onunla çarpışarak değil onu yavaşlatarak durdurmak. Benim gözümde yaptıkları budur.

Gönül isterdi ki, bir gün kalkacağı kesin olan bu yasak, daha geniş bir katılımla ve de hayatı sınırlayan diğer tüm yasaklarla aynı anda kalksın.Şunu da söylemeli. Bu yasağın olabilecek en kötü şekilde kalkmış olması bile, bu yasağın sürmesinden daha iyidir. Çocuklar okula gidecekler. Bir sorun varsa, oturulacak, konuşulacak evet gerekiyorsa da kavga edilecek. Her ne olursa olsun, çocuklar bu sırada okulda olacaklar. Zaman durmayacak, gelecekleri için büyüklerin kavgasının bitmesini beklemeyecekler. Onlar o sırada okullarında olacaklar.

Bu yasaklılığın sona erdirilmesi, herşeyden önce çok büyük bir siyasi ranttır. Uygulama yanlıştır, mağdur edicidir. Her mağduriyet kendi tepki dalgasını yaratır. Türkiye farkında değil, bu ülke iki seçimdir bu dalgaları aldı durdu. Bugünden sonra, bu mağduriyetin giderilmesinin, seçmen psikolojisinde oy verme davranışı olarak geri dönmesi çok yüksek bir olasılıktır. Şekil yanlışdahi olsa, en azından yanlışın kendisinden daha doğrudur. Bu niteliğiyle taşıdığı siyasi rantın, halihazırda zaten %40′lar seviyesinde olan bir parti tarafından yüklenilmesi yerine, iki parti arasında bölüşülecek olması, ülkemiz için selametli bir durum olmuştur. Kemalist kanadın, Milliyetçi Hareket’in liderine ithamlarda bulunmadan önce, soğukkanlı olmasında fayda var. Kendisi, gün geçtikçe orantısız bir güç olmaya doğru giden iktidar partisinin, oy artış ivmesini bir dengeye oturtan ve oturtacak olan adam olmuştur. Türkiye’nin ana muhalefet partisinin, sosyal bir yara halini almışböylesi derin bir konuyla ilgili demeci “Türkiye laiklikten sıkıldı herhalde” gibi veciz cümleler olursa, olacağı budur. Siyasi rekabetin kesintide olduğu bu dönemde, iktidar partisinin %60’lara 70’ler ulaşması hiç de zor değildir.

Gerçekte bu yasağı kaldıran tarafın

CUMHURİYET HALK PARTİSİ OLMASI GEREKİRDİ.

İşte o zaman bütün oyun bozulurdu.

Ama zaten, CHP böyle bir vizyona sahip olsaydı, muhtemelen kıyamet saati gelmiş olurdu. Hiçbir koşulda, bizim böyle bir sahneyi görme şansımız yoktu. Dolayısıyla bu son cümleyi kayıtlardan çıkarabiliriz.

Karanlıklardan aydınlıklara ulaşabilmek dilekleriyle

Tanrı’nın doğum günü kutlu olsun.

burakozdemir.com

Aşkın ve İhanetin Kimyası

Kadın ve erkek diye isimlendirilen iki insan, dünya üzerindeki beşeri hayatı yan yana birlikte yaratmış ve yürütmüş binlerce yıldır. Binlerce yıldır sözün, sazın, resmin, romanın, sinemanın temaları hep bu ikilinin paylaştıklarını ya da paylaşamadıklarını anlatmaya, yansıtmaya, tarif etmeye çalışmış. Gerçek sevgi ve bağlılıkla, tam uyum ve doyumla, omuz omuza birlikte yürümenin yolları aranmış türlü yöntemlerle.

İnsan, kendi varlığını devam ettirtmek için doğanın verdiği güdülerle eş seçerek ve üreyerek yaşamını sürdürürken bir yandan en küçük sosyal birim aileyi oluşturmuş, bir yandan diğer toplumsal kurumları geliştirmiş. Bugünkü modern dünyaya gelene kadar geçilen tüm aşamalarda hayat biraz daha değişmiş. Koşullar değişse de kadın ve erkek her yerde yan yana hayata devam etmiş acısıyla tatlısıyla…

Kadın ve erkeği bir sürü zıtlık ve farklılığa rağmen binlerce yıl bir arada tutabilen bu büyük gücün adı aşk. Eş olma, aile kurma, bir toplumun ferdi olma gibi sıralanan ilişki kurma ve sosyalleşme merdivenlerinin ilk basamağında aşk duruyor ve yaşam onunla başlıyor.

Teknoloji ve modern insan modeli, hayatını artık elle tutulur, gözle görülür şeyler ile yaşamayı sürdürse de aşk gizli bir özlem ile herkesin bedeninde yanmaya devam ediyor hala. Arayışlar başka isimlerle adlandırılsa bile psikolojisi aşkla beslenmediği sürece insan mekanik bir canlıdan öteye geçemiyor. Kanımızdan, damarlarımızdan, hücrelerimizden, genlerimizden silip atamayız aşkı…

Bizler binlerce yıldır aşk ile kalbimizi ilişkilendirsek de aslında aşk; beynin yarattığı ve belirlediği bir olaymış. Bilimin yaptığı çalışmalar son yıllarda “aşkın kimyası” olduğunu keşfetmiş. Artık kadın ve erkek arasında yaşanan pek çok şeyin, özellikle de ihanetin, birtakım kimyasal olaylar nedeniyle meydana geldiği laboratuar delilleriyle ispat edilmiş!

Beynimiz aşkın hormonlarını üretmeden önce çevre ve doğa vazifesini yapar ve bizi “aşk”a hazırlar. Aşkımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen hormonlarımız dışındaki nedenler; dünyaya gözümüzü açtığımız ailenin özelliklerinden, ait olduğumuz toplumun kültür, bilinç, sosyal, etik, siyasi bütün yapılarından dolaylı ve dolaysız bir sürü etki alır.

Öncelikle çocuk yaşlarda her birey için, bilinçaltında mükemmel kadın ve mükemmel erkek imajı oluşur. Bu imaj, anne- baba- arkadaş- olaylar- çevre ve bizde iz bırakmış pek çok karakterin bileşiminin kendi süzgecimizden geçmesiyle oluşur. Sözel tarifini her zaman yapamasak da hepimiz için hayal edilen mükemmel bir model mevcuttur. Vakti geldiğinde artık bilinçaltımızda tamamen modellenmiş olan tipe en yakın olan ile karşılaştığımızda dünya duruverir birden. Kalbimiz normalden hızlı atmaya, sesimiz titremeye, ağzımız kurumaya, her yerimiz titremeye başlar ve bulutlarla beraber gökyüzünde dolaşmaya çıkarız. Aklımız başımızda değildir artık ve bizi neredeyse çıldırtan duygular yaşarız.

Bu tür duygular bir takım uyuşturucular alındığında da yaşanır ve yapay olarak dışarıdan verilen bu maddelerin yaşattığı bu duruma “upper” denir. Beyin, upper denilen bu hali yaşatacak neurotransmitter maddelerden otuz tanesini kendi başına da üretecek durumdadır. Dopamin ve neuropinefrin bunlardan ikisidir ve o en mükemmelimizle karşılaştığımızda, beynin salgıladığı bu neurotransmitterler artık Aşk olarak damarlarımızda dolaşmaya başlamıştır.

Bazı aşklar öylesine yoğun yaşanır ki, aşıklar için zaman-mekan kavramları yok olup, var olmanın ötesine geçilir neredeyse. Güneşin batışı, bir şarkının söyledikleri, sevgilinin dokunuşu, gözlerinin bize bakışı, dudağının sıcaklığı; kendiliğimizi bize unutturur ve “O “ oluruz birden bire. Aslında beyin seratonin salgılamaya başlamıştır ve bu salgı bizi pembe dünyaya uçurmuştur damarlarımızda dolaşırken. Cazibenin yarattığı bu ilk durum heyecan, gerginlik, anksiyete ve depresyon benzeri belirtiler verir vücudumuzda. Yemek yiyemez, uyuyamaz, onu görmeden duramayan saplantılı bir hale geliriz.

Ne var ki beyin bu salgıyı sürekli ve ömür boyu salgılayamaz. Bu aşk evliliğe ya da sürekli beraberliğe dönüşüp, cazibe temelinden çıkıp dostluk ve bağlılık temeline oturduysa, artık beyin endorfin salgılamaya başlamıştır. Bu salgının verdiği duygu daha sakin, rahatlatıcıdır ve panik, anksiyete, depresyon durumundan çıkmıştır artık aşk.

Aşk çeşitli evrelerle yaşanır ve cazibe, ilişki, bağlılık aşkın ilk evreleridir.

Hem cazibe hem bağlılık insan ırkının devamı için gerekli koşulların oluşmasını sağlar. Cazibe; çiftleşme ile çocuğun doğmasını sağlar, bağlılık ise babanın ortadan toz olmasını engeller. Böylece aciz çocuğun hayatta kalması için anne ve babanın işbirliği yapmasına yardımcı olur.

Kadın ve erkeğin aşkının hikâyesi tabii ki bu şekliyle sona ermez genellikle. Özellikle de sonraki yıllarda o mutlu sonların devamı başka türlü bir kimyaya dönüşür:

İhanetin kimyası…

Çiftleşme gerçekleşip yeni canlı doğunca, bilim her şey buraya kadar deyip araştırmayı bırakmamış; aşk ve ihanetle ilgili bakın nasıl bir araştırma sonucuna da ulaşmış!

Bazı hayvanların ve tabiî insanın neden çok eşliliğe yöneldiği sorusunun cevabı bir tarla faresinde bulunmuş. Garip gelecek ama evet, bir tarla faresi ihanete ışık olmuş.

Kahramanımız olan fare, geniş çayırlık alanda yaşayan sadakatiyle ünlü bir tür ve ergenliğe ulaştığı ilk zamanlarda çiftleştiği eşinden asla vazgeçmiyor, ömrünün sonuna kadar asla başka bir fare ile çiftleşmiyor. Yapılan deneylerde eşi öldükten sonra bile diğer başka bir farenin bütün cilve ve oyunlarına başını çevirip bakmıyor. Bunu sağlayan şey ise iki hormon sadece, birisi oxcytocin, diğeri vasopressin… Oxcytocin’in sosyal davranışları, vasopressin’in hafızayı etkilediği biliniyor.

İlk çiftleşmeleri sırasında bu farelerin beynindeki oxcytocin ve vasopressin hormonu üretimi rekor seviyeye ulaşıyor ve yapay olarak bu hormonların seviyesi düşürüldüğünde davranışları da değişip ihanetler başlıyor. Sadakati olmayan diğer fare türlerine yine yapay olarak verildiğinde ise en çapkın fareler bile eşlerine son derece sadık hale geliyor.

Bu deneyin sonuçları, insanın sadakatini sağlamak için değil otistik çocukların aileleriyle sağlıklı ilişki kurmasını sağlamak için kullanılacakmış sadece. İnsan üzerinde zorla sadakat yaratmak, evrensel kişilik haklarının ihlali sayılır çünkü…

Bırakalım sadakat kendi istemiyle ve özgür iradesiyle oluşsun insanda, ötesi kölelik olur değil mi?

Aşk sadece kimya ile açıklanabilir mi?

Kimyasal olaylar vücudumuzda bu kadar etken olmasına rağmen aşkı ve ihaneti anlatmak için tek başına yeterli değil. Hormonların dışında yüzlerce faktör, nasıl aşık olacağımıza ve aşkı nasıl yaşayacağımıza, hangi tercihlerle hayatımızı cennet ya da cehennem haline getireceğimize birlikte karar veriyor aslında.

Hayatın tamamı sadece basit birkaç hormonla belirlenseydi bu kadar karmaşa ve mutsuzluk olur muydu ikili ilişkilerde ve ilişkilerden topluma yansıyan tüm acılarda?

Kadın ve erkeğin birlikte olma koşullarını belirleyen, ilişkinin kaderini ve ömrünü etkileyen ciddi farklılıklar yaratan hormonlar daha anne karnında iken kaderimizi yazmaya başlıyor. Döllenme anında x ve y kromozomlarıyla belirlenen cinsiyetimiz, sonraki aylarda annenin hormon salgılarıyla bombardımana uğruyor ve dünyaya gelmeden fizik ve beyin yapısı üzerindeki farklar belirginleşiyor. Dişi ya da erkek olarak nefes almaya başladığımızda ise bu ayırımı pekiştirecek binlerce faktör ve koşul dünyada bizi hazır ve nazır olarak bekliyor.

Kendimizi bedensel olarak keşfetmeye başladığımız ilk anlardan itibaren sorsak da sormasak da cinsiyetimiz ilgili bilgiler üzerimize yağmaya başlıyor.

“Sen kız çocuğusun, etek giyeceksin, tuvaletini ayakta yapamazsın, bebeğinle oyna, asi olmamalısın, etrafı temiz tut, yemek yapmayı ve ev işlerini öğrenmelisin, gece sokağa yalnız çıkamazsın, aman erkek çocuklardan uzak dur yoksa maazallah, gelinliğini hak ederek tertemiz giyeceksin, bir mesleğin olsa ne olacak, nasılsa evlenip kendine baktıracak bir koca bulacaksın, bak gördün mü evde kaldın, biraz kırıtıp sırıtmadın, kocan gelmeden evde olmak senin görevin, çocuklarına iyi anne olamıyorsun, benimle yeterince ilgilenmiyorsun bu yüzden ihaneti hak ettin…”

“Aman oğlum ne kadar uzağa i…miş, ne de büyük tabancası varmış, göster bakalım amcana p…’ni, erkek adam ağlamaz, kız gibi sırıtmasana, adam ol adam çok para kazan, erkek adam bulaşık mı yıkarmış, vurdun mu devireceksin, adam kız kardeşine sarkmış sen ayakta uyuyorsun, evine ve karına bakmak zorundasın, küfür bilmeyen adam adam değildir, bir çiçekle ömür bitmez.”

Bütün bu güzel(!) motivasyonların yardımıyla cinsin iyice tescillenmiş olur ve ömür boyu çıkmayacak bir elbise olarak üzerine giydirilir.

İnsanın hormonları doğasının ve yapısının temel belirleyicisi olsa da, çevre, aile, toplum koşulları davranış biçimlerine negatif yönlendirme ve koşullama yapsa da, düşünerek, tercih ederek, ölçme, değerlendirme yaparak hareket etmesini sağlayan önemli bir farklılığı vardır oysa ki…

İnsanı hayvandan ayıran, salt kimyadan biraz uzaklaştıran yine beyninde yer alan farklı bir bölüm vardır ki o da beynin dış yüzeyini kaplayan kortekstir. Serebral korteks, düşünce, teorik öğrenme, yaratıcılık, beş duyu, bellek ve hisler, problem çözme ve karar verme yetilerini düzenler. Bu bölüm öğrenmeleri ve duyguları biriktirir, içgüdüleri organize eder. Bütün motivasyonları değerlendirmede ve kendi davranışlarımızın şeklini belirlemede etkindir. Beynin kimyasalları üreten kısımlarına uyarılar gönderir, yaşanmış bir hayal kırıklığı nedeniyle aşkın kimyasını oluşturmada baskı yaratabilir. Bu baskılarla irade ve kontrol denilen davranış biçimlerimizi düşünce yoluyla kendimiz belirleyip, hayatımızı içgüdülerimizden ve hormonların direk etkisinden yalıtabiliriz.

Aşk ve ihanet kimyasaldır, aldatmak doğanın gereğidir savının arkasına saklanmaya çalışanlar bir de korteks denilen ve beyni çevreleyen bu yapının niye var olduğunu kendilerine bir sorsunlar.

Yaratılış temelimizin üzerine binlerce yılın kültürünü, sosyopsikolojiyi, bireysel psikolojimizi, örfü ve kanunları oturtarak yıkılmaz tuğlalarla örülmüş ayrı iki tapınak haline gelmişiz kadın ve erkek olarak. Bir tapınaktan diğerine yol yok ve herkes kendi mihrabının önünde ellerini açmış dua ediyor sadece ve sadece kendi öz mutluluğu için.

Tapınak deyince Halil Cibran’ı anmadan olmaz…

Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın…
Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,

Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,

Tanrı’nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,

Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,

Ve Tanrısal âlemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,

Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi.

Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehi eğilip içmeyin.

Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,

Çünkü udtan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır.

Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat’ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,

Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,

Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez…


Mesele aynı tapınağın ayrı sütunları, aynı lavtanın ayrı telleri olmakta…

Mesele Selvi ile Meşe olmakta…

Mesele; Ol’manın sırrını birbirinde bulmakta…

Kaynak: İndigo Dergisi

Kelebeğin Kanadındaki Etki

“Bir” olduğunu bilerek “Birey” oluş ve “Birey” olarak “Bir”e doğru savruluş. Birbirine zıt iki halin beraber ve aynı ruhun sonsuzluğunda ve “Bir”in soluğunda yaşanan müthiş hayat! “Bir” den çıkan “sonsuzluk nefesi” ve sonsuzluğun ilk sesi ve ilk yanılsama! İnsan, “ben varım” sanmakta! Böylece başlar rüya ve böylece uçuşur rüzgâr. Rüzgârın her nefesinde yüz bin tane can kımıldar.

Yanılır insan ve arar yanılmaz gerçeği, kaybolur insan ve sorar tutunacak en sağlam yeri. Bulamaz insan sığınacağı o sıcacık kelimeyi ve buruşur beyni, buruş buruş olup kıvrılır! Kıvrıldıkça beyninin her bir akrep sokmuş eti, yanarda kavrulur insanın o hepten yitirdiği benliği.

Böylece başlar “Deliler Yokuşu”nda çile devri. İnsanın çilesi çok, yeter ki adam gibi çile çekmeyi bilmeli! Bilmek bir ağır yüktür. Bilmemek ise daha da ağır. İnsan ağırlıklar içerisinde yollar almak için vardır. Bu nedenle zihnimizin yönünü, hızını ve istikametini belirlememiz bizim ilk bilmemiz gereken kontrol vasıtamız olmalıdır. Bilmemekte zor, çileyi çekmekte. Birisi öbürünün önünde duruyor! Acaba insan hangi tercihi seçmekte? Seçimlerle hayat renklenmekte ve yine seçimlerle hayat tüm rengini yitirmekte. Sadece seçilmiş ruhlar huzur içinde ilerlemekte. Seçilmiş ruhlar kimlerdir? Seçilmiş ruhlar, “bir”den gelip yine “bir”e gidenlerdir. Gelişte büyük doğum var, gidişte ise büyük aşk. İnsan aşkla kavrulacak ve kendi ruhunu seçip aydınlanacak. Seçilmiş ruhlar kendilerini seçenlerdir. Kendini bilen ruhlar bu seçimi yapabilir. Seçilmiş ruhlar seçme derdinde değildir. Seçilmiş olduklarını bile belki de bilmemektedir. Bilenler ise susup seyretmektedir. Seçilmiş ruhların akrepli kaderi çile değirmeninde erimektedir.

Nereden başlayacağını bilmeyen bir insanın önce nasıl başlayacağını bilmesi gerekir. Nasılını sormuyorsan eğer bütün anlamlandırma çabaların bir hiçtir. Nasıl ile birlikte anlamlar yeşerir. Anlamsız olarak markalandığı anda hayatın herhangi bir anı, işte o anda sormamız gereken sorular nasıllarda saklı.

Değişmek aklı hür kılmaktır. Serbest zihin bizim asıl hürriyet vasıtamızdır. Üzerinde düşüncelerimizi yeşerttiğimiz mantık dinamiklerimizi değiştirebilme kudretimiz, bizim serbest zihin sahibi olduğumuzu bize göstermektedir. Bu şekilde bir yapısı olduğunu kavrayan zihin artık esaret altında bir hüküm serüveni sürmeyecek ve kayıtsızlık ve şartsızlık kaydı ve şartı altında kendini daima yenileyecektir. Serbest zihinler üretebilecek ve yapılara hükmedip onları kendi doğası gibi özgürleştirip değiştirebilecektir. Değişmeyen tek şey biziz. Biz değişimin kendisiyiz. O halde kendi yapımız gereği hep gerçeğe yönelmeli ve gelişim için değişimi daima öz ruhumuzda beslemeliyiz. Gelişmediğimiz zaman biz kendi gerçeğimizi göremeyiz.

Hiçbir düşünceye saplanıp kalınmamalı, düşüncelerin efendisi olup serbest zihin krallığına doğru yol alınmalı! Zihniyle insan nasıllarını kendisi yakalamalı. Yakalayamadığımız anda ise oradan derhal kaçmalı! Çünkü orada bir “saplantılı düşünce pususu” saklı! Bir yanılsamalar silsilesi olan zihnin bu yatay rüyasında elbet kaldıracaksınız ruhunuzu dimdik ayağa!

Doğrularımız bizlerin kabulleridir. Kabul ettiğimiz şeyler bizlerin doğruları. Doğrular asla diğerlerine dayatılmamalı. Dayatmak doğru değildir. Bu doğru üzerinde herkes hemfikirdir. Sadece kendi doğrularımızı severiz. En doğru benim doğrumdur deyip büyük yanlışa sürükleniriz. Yarıştırırız doğrularımızı koşan atlar gibi; atlar yorulur bizler hala hevesli, bu doğru yarışı nasıl ve ne şekilde bitmeli? Doğruları insanlık mayasında eritip te her ruhun ağzına bir damla şurup gibi vermeli.

Zıt salınımlar ve birini tercih etmeye çalışma hatası. Her ikisi de insandır. “Hem” mantığı insanın öz ruhunda vardır. Tercih etmek ve birini seçmek bizim ruh yapımıza uymamaktadır. İnsan her şeydir. Hem et-kemiktir. Hem savrulan her nesnedir. Hem her şeye anlam yükleyen ve ayıran çoğu yapılandıran zihindir hem de tüm bunları aynı anda yaşayan ve her şey olan “Bir”dir. İnsanın sırrı “Bir”de gizli iken “Bir”in sırrı ise “Sonsuzda” saklı!

Matematikteki “salt zihinsel eş-birlikler” sosyal hayatta görünememektedirler. Her şey yanılsamalarla başlamaktadır. Yanılsamaların; yanılmadan bizleri baştan yanılttığı ilk nokta ve sonrada yanıltarak oyaladığı son hali bizlerin “doğruyu”, ilk çıkış noktamız olan aksiyomlarımızda doğrulamadan alıp kabul etmemiz ve ardından bu ilk kabulleri doğrulamadan çıktığımız bu yanılsama serüveninde zihnimiz ile yaşadıklarımız arasındaki şaşmaz çelişkileri doğrulamaya çalışmak olarak bizlere bir zihin serüveni hediye etmektedir.

Böylece yanılsamalar deneyimlere kucak açmakta ve zihin ayırdıkça ayırmakta ve sonsuzluğu yaratmaktadır. Hiçbir şey birbiriyle aynı ve eş değildir. Bu nedenle her ispat çabası hastanelik bir hayaldir. İspat etmeye gayret etmek demek, eşsiz ve benzersiz olan her yapıyı birbirine aynı ve eş ilan etmek için uğraşmak demektir.

Birbirinin aynı ve eşi olan şey zaten o bir olan şeydir ve o bir olanın bakın işte bununla aynıdır demeye çalışan ispatla hiçbir işi olamaz ve böyle bir durumda ispat insanların aklında bile bulunamaz. Bir şeyin kendisiyle aynı olduğunu ispat etmek o şeye sen acaba sen misin? demektir. Buda ispat değildir. Bunun için ise birçok yollar seçilir. Bir önermenin mantıksal doğruluğunu ispat çabası kabul edilen diğer bir önermenin ya da kabul edilen bir aksiyomun doğruluğuna delil olarak gösterilemez. Doğruluğunu ispatsız olarak kabul ettiğimiz temel önermelerimiz bizim çıkış noktamızdır. Bu çıkıştaki “doğru” sadece kabulümüzdür. Doğru kabul edilendir.

Bu kabullerimiz en azından zihnin temel yapısı olarak hep beraber kabul ettiğimiz ortak doğrularda kesişse de bu ortak yapı bazen temel zihin çıkış noktalarımızda bile bizleri doğru ve gerçek analizinde ve bir türlü analizi net olarak yapılamayan bu hayatın ta kendisinde ayırmaya ya da ayrıştırmaya yeter sebep olarak karşımızda ve dimdik ayakta durmaktadır.

İnsandır kıvrım kıvrım akan! Göklerden yağmur damlası olarak yeryüzüne doğru kaçan! Buhar olup göklere sevdalanan! İnsandır zaman denilen korkunç an! Su misali hayatımız akıp gidiyor yine bizim gibi! İçinden çıkamadığımız büyük hatamız, asla bırakmıyor bizi çılgın bir sevgili sanki!

Yaşayıp duruyoruz her nasılsa; düşünüp anlasak ta, oturup ağlasak ta, bilinmeyene sevdalanıp arayıp dursak ta, aklımızı olmazların zoru içerisine sokup beynimizi kıvrandırsak ta yada tüm bunları kafaya takmayıp sabah doğan güneş ile birlikte hissedip akşam o güneş ile birlikte yok olsak ta!

İşte şimdi yaşıyorum kendimi kandıramadığım müthiş anlarımdan birini. Biliyorum artık asla susmayacağım, aşkı elinden alınmış bir mecnun gibi. Ben bir insanım! Etli, kemikli bir can! Ruhumda sonsuzu arayacağım, akışında seyre dalan! Akmadığı zaman, mekânın kirli sularında boğulan! İnsandır zaman! Seyrinin ismini zaman koyan!

Kaynak:indigodergisi.com

Evrensel İletişimde Semboller

İnsanlar binlerce yıl öncesinden beri bir düşünceyi ifade edebilmek için türlü yollar denemişlerdir. Farklı bölgelerinde farklı diller konuşulan bugünkü dünya üzerindeki iletişimde, harflere dayalı alfabe ile konuşmak ve yazmak yetersiz olduğundan ortak algının kavrayışına sunabilmek için belirli kalıp ve sistem içinde pek çok ifade biçimi gelişmiştir.

İnsan toplulukları işaretleri, resimleri, sembolleri, aralarındaki iletişimi sağlamak için kullanmışlardır. Gitgide gelişen çeşitli yöntemlere rağmen sembollerin anlattıkları bir başka derinlik, gizem ve çoğulluk taşır. Bazen uzun cümlelerin anlatamadığını küçük bir sembol ile anlatabilmek mümkündür.

Bütün dünyanın tanıdığı Ying ve Yang sembolü örneğinde olduğu gibi…

Semboller, daha çok duyularla ifade edilemeyen bir soyutluğu anlatmaya çalışan somut nesne ve işaretlerdir. Sembol, antik Yunan kültüründe, kilden yapılmış iki ayrı parça halinde kırılmış bir kabın antlaşmış iki kişi arasında pay edilen kırık parçalarını ifade etmekteydi. Antlaşmanın geçerli kılınması için, iki kırık parçanın birbirine mükemmelen oturması gerekiyordu. Mecazi anlamda sembole, aynı anlamın iki ayrı temsilini birbiriyle irtibatlandıran bütün de denebilir. Sembol kavramı, içerdiği gizli anlama bağlı olan işitsel ya da görsel öğeye indirgenmiş bulunmaktadır. Sembol, böylece, beş duyu ile algılanan görünür gerçeklikten yola çıkılarak, görünmez gerçeklerin keşfini sağlar. Sembolün simgelediklerinin birliği birbiri içinde erime veya karışım tarzında değil, üst üste eklenme tarzındadır. Görünür unsur ile görünmeyen unsur bir bütün oluştururlar ve biri olmadan diğeri anlaşılamaz.

Sembol sözcüğünün, eski Mısır dilinden Grek diline geçmiş olduğu ve eski Yunanca’daki “bir araya getirmek, birleştirmek, bütün haline getirmek, takas yapmak, birbiriyle karşılaştırmak, açıklamak” anlamlarına gelen sumbalein (symballein) fiilinden türetilmiş, syn ve ballein sözcüklerinden oluşan sumbolon sözcüğünden ürediği söylenir.

Bir sembol iki öğe arasında bir bağ kurar. Sembol, sembolik sistemin ve simgelenenlerin benzeşim unsurlarına sahip olabildikleri zihinsel temsil yoluyla “işaret eden” rolünü oynar, Güneş-Ay ikilisinin erkek-kadın, ışık-karanlık, doğru-yalan, hakiki olan-sahte olan ikilisini temsil etmesi örneğinde olduğu gibi.

Semboller geniş kullanım alanını içerir ve çeşitli gruplar halinde ayrılabilirler. Biçimsel, sayısal, dini, sanatsal, siyasi, ezoterik, bilimsel, askeri semboller gibi daha bir çok isim altında ayrılarak incelenebilirler. Sembolleri logo ve amblem ile karıştırmamak gerekir. Logo ve amblemler evrensel bilgileri değil bireysel amaçları göstermektedir.

Semboller ezoterizmin (içrekçilik) epey çokça kullandığı iletişim biçimidir. Ezoterizmde evrensel dil olan sembolizm ile gerçekler; gizleyerek açıklanır, açıklayarak gizlenir. Bazı insanlara bir gerçeği açıkça, bir kalıba sokmadan anlatabilirsiniz. Bazı kişilere ise bunu bir benzetme yoluyla anlatmanız gerekebilir. Çünkü o, henüz o gerçekle açık bir şekilde karşı karşıya gelebilecek durumda olmayabilir. Algılayamama ya da kabul edememe gibi bir durumla karşılaştığınız o anda, onu bir şeye benzeterek, mecazi bir tarzda izah etmek zorunda kalırsınız. Benzetme unsurunuz, herhangi bir nesne ya da bir geometrik şekil de olabilir. İşte o anda bazı olayları sembolik hale getirmiş olursunuz. Semboller basit veya karmaşık şekillerden meydana gelebilir. Bunlar, sayı, harf, geometrik bir şekil, doğadaki bir canlı, eşya veya bunların birleşimlerinden oluşabilir. Sembollerin hepsinin üzerinde bir düşünce gücü yüklüdür ve kesinlikle raslantısal özellikler taşımazlar. Semboller çeşitli seviyelerden anlaşılabilecek farklı anlayışları da bünyesinde barındırmaktadır.

Semboller bazen içimizde hissettiğimiz fakat ifade edemediğimiz gerçekleri somutlaştırmada mucize anahtarlar gibi kilitli kapıları açabilir. Dış dünya ile aramızdaki bilimselliği aşan hakikatleri anlamamıza yardımcı olup ezoterizmin büyüsüne bizi bağlayabilirler.

Semboller ilgisiz olanlara hiçbir şey ifade etmeyebilir fakat ilgisi olanlara çok şey anlatabilirler. Yaşam boyunca edindiğiniz bir takım dağınık bilgileri, bir gün bir sembol ile karşılaştığınızda bir yapbozu sihirle birleştirir gibi bir araya getirip, ortaya çıkan tablonun güzelliğine şaşırıp kalabilirsiniz. Aslında ne sihirdir ne keramet, sadece o sembole yüklenen güce ve anlatıma erişip bir gerçeğe inisiye olmuşsunuzdur artık.

Bir gerçeğe ulaşmak için önce ilgili olup onu sorgulamanız gereklidir, durup dururken size gelen bir bilgi hiçbir şey ifade etmez. Ancak sorgularınız sonucu bazı şeylere cevap ararken karşınıza çıkan bir sembol, sizdeki bilgilerle direk bağlantı kurar ve o basit gibi görünen sembolün nasıl bir derinlik ve anlam çokluğu içerdiğini kavrarsınız. Sembolleri çözmede bilgi ve akıl, göz ardı edilemeyecek etkenlerse de, asıl etken “sezme”dir.

“Sezme”de sezginin rolü varsa da “sezme”sezgi değildir. Her sembol bir bütünün, büyük bir işaretin bir parçasını içerir. Her ne kadar bir sembolde görünenden yola çıkılıyorsa da, her sembol, görüneni değil, görünmeyen bir hakikati içerir.

Sembollere ilgi duyanların bilgilerini arttırmaları, ortaya çıkan o tabloların ayrıntılarındaki zenginlik için gereklidir. Çünkü yaşamın içinde bazen öyle ilginç olaylar, rüyalar, vizyonlar görülüyor ki, öyle olaylar yaşanıyor ki, bunların asıl nedenini anlamak için sembolleri ve bize iletilmek istenen mesajları anlamak gerekiyor. Sembol dilinden anlayanlar için yaşam farklı bir boyut, farklı bir tat kazanır. Çünkü herkesin göremediğini görebilir, yaşamın o an size vermek istediğini ve olayların arkasında yatan gerçeklerin neler olduğunu bulabilirsiniz. Geçmişin bize bıraktığı pek çok sembol içinde yapacağımız yolculukta kendimizi farklı bir boyutta algılayabiliriz bir anda…

Tarihte ‘Gamalı Haç’ olarak da bilinen Hitler’in uçları sağa kıvrık haçı rastgele seçilmiş bir sembol değildir. Bize Mu uygarlığı zamanından kalan uçları sola kıvrık haç mutluluğun, iyiliğin gücünü simgelerken, uçları sağa kıvrık haç ise mutsuzluğu ve kötülüğü simgelemektedir. Haç sembolü daha sonra Hıristiyanlar tarafından kullanılmış fakat dört gücü simgelediği unutulmuş ve yerine ikincil sembol olan İsa’nın çarmıha gerilmesini kutsanmak için kullanılmıştır. Görüldüğü gibi bu sembol asıl anlamının dışında kullanılmakta veya bizler onu bu şekilde öğrenmekteyiz. Bunun dışında birleşik semboller üzerinde oynamalar ile iyi veya kötü amaçlı etkilemeler yapmanın mümkün olduğunu başka bir sürü uygulamadan da biliyoruz.

Yukarıdaki şekilde “Tengri” damgasından türeyen simgeleri görüyoruz. Ortadaki artı işareti hem Hıristiyan dininde hem de Budist dininde kutsal sayılmıştır. Şeklin sağ üst köşesinde görülen şekil mutluluk ve refah işareti olarak bilinir. Eğer dönüş yönü tam tersine doğru olursa, Nazilerin gamalı haçı olur ki, mutsuzluk ve kıtlık getirir. Bu bakımdan dönüş yönünün saat ibrelerinin ters yönünde olması önemlidir.

Yaratılışın Sayısal Sembollerle İfade Edilmesi

Semboller söz konusu olduğunda en bilineni sayısal sembollerdir ve 0’dan başlayarak anlamlandırılan sayılar, yaratılışı ifade edebilmek sembolleştirilir.

0 Sıfır kesintisiz bir daire sembolü ile gösterilir ve yokluk ile sonsuzluk anlamını taşır. Pisagor’a göre daire (sıfır) en mükemmel şekil olup her şeyi içine alır ve her şey ondan yaratılmıştır. İslam dinine göre ise sınırsız ışık ve Kutsal Varlık anlamına gelir.

1 Monad olarak adlandırılır. Sembolü . ile gösterilir. Tekliği ifade eder, yani tek olan her şeyi. Bu nedenle tüm varlıkların bünyesinden çıktığı tanrıyı tanımlar. Mu sembollerinde incelerken (.) noktanın veya bir daire içindeki noktanın tanrıyı temsil ettiğini görürüz… Bunu aynı zamanda doğada gördüğümüz ‘güneş’ ile özdeşleştirmektedirler. Çünkü sistemimizde güneş de tek ve enerji veren, yaşamın devamını sağlayan güçtür. Bir sayısı aynı zamanda tanrının yeryüzündeki yansıması olan insanı da temsil eder. Bu bir bakıma tanrı ile insanın birleşmesini, yani makro ve mikro kozmosun tekliğini ifade eder.

2 Diyad olarak adlandırılır. Sembolü — ile gösterilir. Evrendeki dualiteyi gösterir, yani birbirinin zıttı veya tamamlayan herşeyi. Bunlar erkek ve dişi enerjiyi, aktif ve pasifi, bölünmez öz ile bölünebilir cevheri, iyilik ve kötülüğü, tanrının hem erkek, hen dişil yönünün olduğunu ve insanların bu nedenle iki cins olarak yaratıldığı ifade eder. İki sembolü ile ayrıca güneş ve ay’ı, kükürt ve civayı da anlatır. Kükürt erkektir ve akıldır, civa dişidir ve ruhtur. Eski Mısır’da Osiris ve İsis ile temsil edilir.

3 Sembolü : Triad olarak adlandırılır. Monad ile diyad’ın birleşmesinden oluşur. Yani erkek ile dişi enerjinin birleşiminden oluşan eser, çocuğu anlatır. Eski Mısır’da Osiris ve İsis’in çocukları olan Horus ile temsil edilir. Bunu akıldan çıkan, fikirle oluşan eser olarak da görebiliriz. Üç sayısı ve üçgen bu nedenle en çok kullanılan ve çok kutsal sayılan bir sembolizmadır. Yaratılışın temelinde birin üçe, üçün bire yansıması yatmaktadır. Birin sembolü olan nokta(Göz de aynı anlama gelmektedir) ve üçün sembolü olan üçgenin iç içe kullanıldığı birleşik sembolde de bu anlatılmaktadır. Üç sembolü ayrıca insanın oluşumundaki ateş, su ve toprak ile tanrının oluşumundaki ruh, can, bedeni anlatır. Ruh ateşten, can sudan ve beden topraktan üretilmiştir. Üçgen aynı zamanda evreni de temsil eder.

4 Sembolü : Tetrad olarak adlandırılır. Kainatı kaostan düzene geçiren dört temel gücün ifadesidir. Bunlar Ateş, Su, Toprak ve Havadır. Bunlara mahşerin dört atlısı da denilir. Kare yerine, Hristiyanlar için de kutsal sayılan haç veya + işareti de kullanılır. Dört sayısı genellikle dünya ve fiziksel gerçekle ilgili sayıdır ve düzeni tanımlar. Dünyanın ve fiziksel gerçeğin dört yönü, dört boyutu ve dört mevsimi vardır.

5 Sembolü : Açıklaması : Pentad olarak adlandırılır. İnsanın ve üzerinde yaşadığı dünyanın sembolüdür. Diyad ile triad’ın toplamı olan pentad dünyasal sevginin ve evliliğin sembolüdür. Ateş, su, toprak ve havanın toplamından oluşan dünyayı temsil eder. Yine bu dört elementin birleşiminden oluşan insanı da temsil eder (5. Element)

6 Sembolü : İç içe geçmiş ve iki farklı yöne bakan üçgenler de yine çok eski bir semboldür. Bu yıldıza adalet yıldızı denilir. Yıldız evrenin altı yönünü gösterir; kuzey, güney, doğu, batı, aşağı ve yukarı. Yukarı bakan üçgen tanrıya ulaşmayı, aşağı bakan üçgen ise yeniden doğuş yasası gereği geriye dönüşü anlatır. Bu uçlardan herbiri bir fazileti temsil eder.

7 Sembolü : Kutsal üçlü triad ile düzeni oluşturan tetrad’ın birleşmesinden oluşmuştur. Tekamül yasasının sembolüdür. Evrende pekçok şey yedi üzerine kurulmuştur. Sesin yedi ana notası, ışığın yedi ana rengi, insandaki yedi ana çakra gibi.

8 Sembolü : Oktad olarak adlandırılır. İç içe geçmiş iki kareden oluşan, sekiz kenarlı bir yıldızdır. Özellikle Türk işleme sanatlarında çok karşılaştığımız bu sembol adaleti temsil eder. Bu sayı dördün iki katı veya üstün halidir. Fiziksel dünyanın dengelenmesini temsil eder.

9 Sembolü : 9 Dokuz tamamlama ve hikmeti temsil eder. Dokuz üçün karesidir ve son tam sayı olarak bir devrenin tamamlandığını haber verir. Dünya kültürlerinde 9 sayısı hemen hemen hep aynı şekilde gösterilmiştir. Bazen bunu spiral bir girdaba benzer şekilde de ifade edildiğini görüyoruz. Yani bir akış ve bitişin simgesi adeta.

10 Sembolü : Tetraktis olarak adlandırılır. Dört bölümlü üçgenden oluşmuştur. İlk dört sayının toplamı olan on sayısı mükemmelliğin sembolüdür. Aynı zamanda kamil insanı, yani insanla tanrının bir olmasının sembolüdür. Sıfır ile bir sayısının yan yana gelmesiyle oluşan on sayısı hiçlikle, tekliğin ahengini ifade eder. Bu nedenle makro kozmosun da kutsal sayısıdır.

Sayılara verilen bu anlamlar ilginç bir sembolik hikâye ile öykülendirilebilir:

“Başlangıçta büyük bir hiçlik vardı. Bu hiçliğin içinde ise büyük bir potansiyel güç saklıydı. “O” vardı, “O” sıfırdı. Kendini görmek istedi ve her şey o ilk noktadan, o ilk zerreden fışkırmaya başladı. Artık her şey birdi. Yaşamı yaratmak için kendini tekrarlaması gerekti. Bir başka Bir’le birleşti. Dual evren yaratıldı. Yaşamın içindeki zıtlıklar ikinin içine gizlendi. Artık evren yaratılabilirdi. İki karşıt gücün birleşmesi yeni bir oluşum yarattı, bu üçüncü oluşum evrendi. Bir’in üç’e yansıması bu şekilde oldu. Evren yaratıldı ve üç ile sabitlendi, üçgen oldu. Evren içinde yaratmak için dört temel güce ihtiyaç vardı.

Su, hava, toprak ve ateş ile dörtgen oluşturuldu. Evren kaostan düzene dönmeye başladı. Mahşerin dört atlısı dünyaları oluşturdu. Bu dört elementi tamamlamak için, beşinci element insan, dört ile birin toplamı ile oluşturuldu. Dünya ve insan yaratılmış, adeta beş köşeli bir yıldız olmuştu. Yaratan, insana kendi özelliklerini emanet etti. Yukarı doğru tırmandığında O’na ulaşılacak, çalışmazsa tekâmül yasası gereği tekrar bedenlenecekti. Böylece ruhların tekâmül süreci başladı. İnsan ve tanrı iç içe geçmiş ayrılmaz iki üçgen olmuştu. Üç sayısının iki defa tekrarı ile altı oluşturuldu. İnsanın nasıl tekâmül edeceği ise yedi ile belirlendi. Tüm ahenk bunun üzerine kuruldu. Kutsal üçgen ve düzeni oluşturan dörtgen ile yedi oluşturuldu. Tekâmülü sınamak için adaletli bir değerlendirme yapılması gerekmekteydi. Fiziksel düzeni denetlemek için dört sayısının iki defa tekrarı ile sekiz oluşturuldu.

Değerlendirmenin sonu bir sürecin bitişiydi. Bu tamamlanma ve hikmete ulaşmaydı. Spiral yolun sonunda varılmak istenen son nokta vardı. Sekiz köşeli Adalet Yıldızı, Bir ile birleşerek dokuz oluşturuldu. Son noktaya gelinmişti. Birlik, hiçlikle buluştu, 1 ve 0 yan yana geldi. Ruhlar çıktıkları ana kaynağa dönmeye başladı.

İlk dört sayının, ilk dört anlatımın toplamı olan On ile mükemmel insan, kâmil insan olundu.”

Sayılarla yaratılışı anlatan bu ilginç hikâyenin ardından, iletişimimize evrensel bir sembolle son noktayı koyabiliriz…

Barış…

Barış…

Barış…

Nesrin Dabağlar