ÇALIŞMANIN KUTSANMASI

ÇALISMANIN KUTSANMASI

1770’te, Londra’da “Alisveris ve Ticaret Üstüne Bir Deneme” adli imzasiz bir yapit yayimlandi. O dönemde belirli bir yanki uyandirdi. Büyük bir insansever olan yazar söyle diyordu: “Ingiltere’nin fabrika isçisi güruhu, Ingiliz olduklari için, kendini olusturan tüm bireylerin, dogustan kaynaklanan bir hakla, Avrupa’nin baska ülkelerindeki isçilerden daha özgür, daha bagimsiz olma ayricaligina sahip bulundugu saplantisina kaptirmisti kafasini. Bu düsünce, askerlere yararli olabilir, yigitlik asilamak bakimindan. Ama fabrika isçileri, bu düsünceyi ne denli az benimsemis olurlarsa, hem kendileri, hem de devlet için o kadar iyi olur bu. Isçiler, kendilerini hiçbir zaman üstlerinden bagimsiz sanmamalidirlar. Böylesi özgürlük ve bagimsizlik hayranligi, bizimki gibi bir devlette, belki de nüfusunun sekizde yedisinin malinin mülkünün az oldugu ya da hiç olmadigi bir devlette çok büyük tehlikedir. Endüstrideki yoksullarimiz bugün dört günde kazandiklarini alti günde kazanmaya razi olmadikça, tam iyilesme gerçeklesemez.”

Böylece, Guizot’dan (Gizo) yüz yil önce Londra’da çalisma, insanin soylu tutkulari için bir fren olarak ögütleniyordu açiktan açiga.

Napoléon, 5 Mayis 1807’de, Alman kenti Osterode’dan sunlari yaziyordu: “Halklarim ne kadar çok çalisirsa, kötülükler o kadar azalir. Ben bir buyurganim (…) ve pazar günleri, dua saatinden sonra, dükkânlarin açik tutulmasini ve isçilerin islerine gitmelerini buyurmaya hazirim.” Tembelligi kökünden söküp atmak ve onun dogurdugu böbürgenlik ve bagimsizlik duygularini bastirmak için, “Ticaret Üstüne Deneme” yazari, yoksullari ideal çalisma evlerine (Idea Workhouse) kapamayi öneriyordu. Ona göre, bu evler, yemek saatleri disinda, dolu dolu 12 saatlik bir ugrasmayla, günde tam 14 saat çalisilan terör evleri olacakti.

Günde 12 saat çalismak; iste, 18. yüzyil filozof ve ahlakçilarinin ideali. Öteleri olmayanin (nec plus ultra) nasil da astik sinirini! Günümüzün islikleri, isçi kitlelerinin hapsedildigi, yalnizca erkeklerin degil, kadinlarin ve çocuklarin da 12-14 saat zorla çalismaya mahkûm edildigi ideal çocuk iyilestirme evleri durumuna gelmistir. (7)

Demek, “Terreur” (Terör) Dönemi kahramanlarinin çocuklari, 1848’den sonra, fabrikalarda çalismayi 12 saatle sinirlayan yasayi bir devrim basarisiymis gibi kabul edecek denli çalisma dininin alçaltisina teslim etmisler kendilerini! Onlar, “çalisma hakki”ni devrimci bir ilke ilan ediyorlardi. Yaziklar olsun Fransiz isçi sinifina! Yalnizca köleler böylesi bir alçalmaya düsebilirlerdi. Kahramanlik Dönemi’nin Yunanlisina, böyle bir alçalmayi düsünebilmesi için yirmi yillik bir kapitalist uygarlik gerekirdi.

Zorunlu çalismanin acilari, açlik iskenceleri, Incil’de sözü geçen çekirgelerden daha çok sayida isçi sinifinin üzerine abanmissa, onlara kucak açan isçi sinifinin kendisidir.

1848’de isçiler, elde silah, istedikleri bu çalisma eylemini yine kendi ailelerine zorla kabul ettirdiler; karilariyla çocuklarini, endüstri babalarina teslim ettiler. Aile yuvalarini kendi elleriyle yiktilar; karilarinin sütlerini kendi elleriyle kuruttular. Gebe kadinlar, çocuk emziren zavalli kadinlar maden ocaklarina, fabrikalara gittiler, belleri büküle büküle, sinirden öle öle. Erkek isçiler, kendi elleriyle çocuklarinin yasamini söndürdüler, canliligini yok ettiler. -Yuf olsun isçilere! Nerede o ortaçag halk öykülerimizin, eski masallarimizin o sözünü sakinmayan, dobra dobra konusan, sarap düskünü halalari, teyzeleri! Durmadan taban tepen, yemek pisiren, sarki söyleyen, neseler yaratip canlilik saçan, agrisiz sizisiz, saglam ve gürbüz çocuklar doguran kadinlar nerede? Bugün, uçuk renkli ciliz çiçekler örnegi, solgun tenli, bozuk mideli, kolu budu tutmaz olan fabrika kizlarimiz ve kadinlarimiz var!… Saglam zevkler tatmamislar hiç ve bu konuda yüzlerini güldürecek hiçbir sey söyleyemezler! -Ya çocuklar? Çocuklara 12 saat çalisma! Gözün çiksin yoksulluk!- Ama, Manevi ve Politik Bilimler Akademisi’nin bütün Jules Simonlari, Cizvitlerin tüm Germinysleri, çocuklari aptallastirmak, içgüdelerini bozmak, bedenlerini çürüge çikarmak için, kapitalist isliklerin bozuk havasi içindeki çalismadan daha yikici bir kötülük bulamazlardi.

Çagimiz, çalisma yüzyilidir, diyorlar; aslinda acinin, yoksullugun, kokusmuslugun yüzyilidir.

Bununla birlikte, burjuva filozoflar, ekonomiciler, söyledikleri güç anlasilan Auguste Comte’dan gülünç ölçüde açik seçik Leroy-Beaulieu’ye, sarlatanca romantik Victor Hugo’dan, böncesine kaba saba Paul de Kock’a kadar kentsoylu yazarlarin hepsi, çalismanin büyük çocugu Ilerleme Tanrisi’nin onuruna mide bulandirici sarkilar söylediler. Onlara bakilirsa, mutluluk egemen olacakti dünyada; daha simdiden ha geldi, ha geliyor gibiydi. Bu baylar, geçmis yüzyillara uzanip günümüzün tadini tuzunu kaçiracak seyler getirmek için, derebeylikteki yoksullugun kirini pasini eselediler. Bu karni tok, sirti pek, daha dün büyük senyörlerin çanak yalayicisi, bugün kentsoylularin kalem usagi olanlar canimizdan bezdirmediler mi bizi, retorikçi La Bruyère’in anlattigi köylüyle. Eh, peki! Alin size, 1840 kapitalist ilerleme yilinda isçilerin yararlandigi nimetlerin parlak bir tablosu. Bu tabloyu, bu baylardan biri, enstitü üyesi Dr. Villermé çiziyor. Bu kisi, 1848’de kitlelere kentsoylu ahlakinin ve ekonomisinin aptalliklarini asilayan bu bilginler derneginin üyesiydi. Thiers, Cousin, Passy ve akademisyen Blanqui de bu dernekte yer aliyordu.

Dr. Villermé, islikler kenti Alsace’dan, hani su insanseverligin ve sanayi cumhuriyetçiliginin gülleri Kestnerlerin, Dollfuslerin Alsace’indan söz ediyor. Ama, doktor, isçilerin yoksunlugunu önümüze sermeden önce, eski endüstri zanaatçisinin durumunu anlatan Alsaceli bir islik sahibine, Dollfus-Mieg Sirketi ortaklarindan Th. Mieg’e kulak verelim:

“Mulhouse’da, bundan elli yil önce (1813’te makineli modern endüstri dogarken), isçilerin hepsi, kentte ve çevredeki köylerde oturan ve hemen hepsi, bir evi, çogu kez bir küçük tarlasi olan topraga bagli kisilerdi.” (8)

Çalismanin altin çagiydi o dönem. Ama o günler, Alsace, endüstrisi ve pamuklulariyla dünyayi mala, Dollfuslarini, Koechlinlerini milyonlara bogmuyordu. Ama yirmi bes yil sonra, Villermé, Mulhouse’a gittiginde, modern minotaure (9) kapitalist islik, ülkeyi fethetmisti; insan çalismasina olan susuzlugu içinde isçileri yuvalarindan koparip almisti, onlari daha bir egip bükmek, içlerine çalisma istegini daha bir sokabilmek için. Isçiler makinenin sesine kosuyorlardi binler ve binlerce.

“Bunlarin büyük bir bölümü, 17 binde 5 bini,” diyor Villermé, “kiralarin yüksekligi yüzünden, komsu köylerde oturmak zorundaydilar. Kimileri de, çalistiklari islikten bir buçuk fersah ötelerde oturuyordu.” “Is, Mulhouse’da, Dornach’ta, yaz-kis sabahin besinde basliyor, aksamin besinde sona eriyordu.. Her sabah kente gelislerini, her aksam dönüslerini görmeli. Aralarinda, solgun benizli, bir deri bir kemik kadinlar var, hepsi de çamur deryasinda yalinayak yürüyen, yagmur ya da kar yagdiginda, semsiyeleri olmadigi için, yüzlerini ve boyunlarini korumak için önlüklerini ya da etekliklerini baslarina geçiren kadinlar. Onlarin yani sira, onlar kadar kire pasa batmis, solgun benizli, partallar içinde, üstleri baslari makine yaglarina bulanmis sürü sürü gencecik çocuk var. Bunlar, su geçirmez giysileri altinda yagmurdan daha iyi korunuyorlar. Sözünü ettigimiz kadinlar gibi koltuklarinin altinda günlük yiyecekleri bile yok. Yalnizca, eve dönünceye kadar agizlarina atacaklari ekmek parçasini ellerinde tutuyor ya da ceketlerinin altinda sakliyorlar.”

“Böylece, en az 15 saat sürdügüne göre, upuzun bir günün yorgunluguna, bu zavallilar için, sik sik zahmetli gidis gelislerin yorgunlugu da ekleniyor. Sonunda, aksamlari evlerine uyuma gereksinimiyle yorgun argin dönüyor ve ertesi gün, açilma saatinde atölyelerde bulunmak üzere evden çikiyorlar, doyasiya dinlenmeden.”

Iste simdi, kentlerde oturanlarin üst üste, tikis tikis yasadigi berbat konutlar:

“Mulhouse’da, Darnach’ta ve komsu evlerde, iki ailenin birer kösede, iki tahta arasinda yere serpilmis samanlar üzerinde yattigini gördüm. Haut-Rhin ilinde pamuk sanayisi isçilerinin içinde yasadiklari asiri yoksulluk, su yürekler acisi sonucu doguruyordu: Üretici tüccarlarin, kumasçilarin, fabrika müdürlerinin ailelerinde yasayan çocuklarin yarisi 21 yasina basarken, dokumaci ve pamuk iplikçisi ailelerdeyse, ayni çagdaki çocuklarin yarisi iki yil önce ölüp gidiyorlardi.”

Villermé, islik çalismalarindan söz ederken, sunlari ekliyor:

“Oradaki çalisma, bir is, bir görev degil, bir iskencedir. Ve bu iskenceyi alti ile sekiz yas arasindaki çocuklara uyguluyorlar. Bu, özellikle pamuk ipligi isliklerinde çalisan isçileri yipratan, her Tanrinin günü çekilen sonu gelmez bir iskencedir.”

Çalisma süresi konusunda da Villermé, ceza sömürgelerinde kürek mahkûmlarinin günde 6 saat, Antiller’deki kölelerin 9 saat, oysa 1789 Devrimi’ni gerçeklestirmis ve o gösterisli Insan Haklari’ni ilan etmis olan Fransa’da, bir buçuk saat yemek molasiyla birlikte, atölye isçilerinin günde 16 saat çalistirildiklarini saptiyor. (10)

Ey burjuvazinin devrimci ilkelerinin acinasi basarisizligi! Ey Ilerleme Tanrisi’nin iç karartici armagani! Filozoflar, hiç çalismadan para pul, han hamam edinmek için yoksullara is verenlere, insansever diye alkis tutuyorlar. Bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumlari saçmak, su kaynaklarini zehirlemek daha iyidir. Fabrika isçiligini baslatin, ne nese kalir ortada, ne saglik, ne de özgürlük. Yasami güzel ve yasanmaya deger yapan ne varsa, hepsi gitti gider. (11)

Ekonomi uzmanlari da, isçilere “toplumsal zenginligi artirmak için çalisin!” deyip duruyorlar hep. Ama, bir baska ekonomist, Destut de Tracy, onlara söyle yanit veriyor: “Yoksul uluslarda halkin rahati yerindedir. Zengin uluslardaysa, halk, genellikle yoksuldur.”

Tracy’nin izleyicisi Cherbuliez de söyle ekliyor: “Isçiler üretken anaparalarin birikimine katkida bulunarak, kendilerini er geç ücretlerinin bir bölümünden yoksun birakacak olaya yardim etmis oluyorlar.” Ama, kendi yaygaralariyla sagirlasmis ve aptallasmis olan ekonomi uzmanlari “kendi gönencinizi yaratmak için çalisin!” diyorlar isçilere yanit olarak. Anglikan Kilisesi rahibi saygideger Townshend, Hiristiyan hosgörüsü adina sunlari söylüyor boyuna: “Çalisin, gece gündüz demeden çalisin! Çalisarak yoksullugunuzu artirirsiniz; sizin yoksullugunuz da, yasa gücüyle sizleri zorla çalistirmaktan kurtarir bizi. Yasa zoruyla çalismak çok sikinti verir, çok zorlanma gerektirir, çok gürültü patirtiya yol açar. Açliksa, tam tersine, gürültüsüz, sessiz sürekli bir baski degildir yalnizca, çalisma ve ugrasin en dogal dürtüsü olarak, en etkili çabalara da yol açar ayni zamanda.”

Çalisin, çalisin isçiler, toplumsal serveti ve kendi yoksullugunuzu artirmak için çalisin. Çalisin ki, daha da yoksullasarak daha çok çalismak ve yoksullasmak için birtakim nedenleriniz olsun. Kapitalist üretimin acimasiz yasasi budur iste.

Isçiler, ekonomi uzmanlarinin aldatici sözlerine kulak verdikleri için, kendilerini canla basla çalisma tutkusuna adamislardir. Isçiler, tüm toplumu, toplumsal organizmayi bastan basa sarsan sanayideki asiri üretimin bunalimlari içine atiyorlar. Öyle ki, mal çoklugu, alici yoklugu yüzünden islikler kapaniyor ve açlik, isçi nüfusa adeta kirbaçla veryansin ediyor. Çalisma dogmasiyla serseme dönen isçilerin, sözde gönenç döneminde baslarina bela ettikleri asiri üretim, bugünkü yoksulluklarinin nedenidir. Bugday ambarina kosup “Açiz, bir seyler yemek istiyoruz! Bir tek mangirimiz bile yok. Isin dogrusu bu, ama metelige kursun atmakla birlikte, bugday hasadini ve bagbozumunu yine de bizler yaptik..” demeye gerek yok. Sanayi manastirlarinin kurucusu Bay Bonnet de Jujurieux’nün ambarlarini kusatip, söyle haykirmanin da geregi yok: “Bay Bonnet, iste sizin iplikçi, dokumaci kadin isçileriniz, bir Yahudi’nin gözünü yasartacak denli yamali pamuk giysileri içinde soguktan titresiyorlar. Ama bununla birlikte, tüm Hiristiyan dünyasinin hoppa kadinlarinin ipekli giysilerini dokuyanlar onlardi. Zavalli kadinlar günde 13 saat çalisiyorlardi. Süslenmeye zamanlari yoktu. Simdi issizdirler ve dokuduklari ipeklileri hisirdata hisirdata giyebilirler. Sütdislerini döktüklerinden beri, kendilerini sizin servetinize adadilar ve perhizli bir yasam sürdüler. Simdi günleri bos geçiyor ve çalismalarinin meyvalarini almak istiyorlar biraz. Haydi Bay Bonnet, ipeklilerinizi veriverin, Bay Harmel muslinlerini, Bay Pouyer-Quertier kasalarini, Bay Pinet de, soguk ve islak küçük ayaklari için potinlerini verecek… Bastan ayaga giyinik ve kipir kipirdirlar, onlari seyretmek hosunuza gidecektir. Haydi, hik mik etmeyin. -Siz insanligin dostusunuz, üstelik Hiristiyansiniz degil mi?- Canlarini dislerine takarak kazandirmis olduklari servetinizi kadin isçilerinizin buyruguna verin. -Siz ticarete gönül baglamis degil misiniz?- Öyleyse mallarin dolasimini kolaylastirin; iste size haphazir tüketiciler. Onlara sinirsiz krediler saglayin. Bunu, Adem ve Havva’dan bu yana tanimadiginiz ve size hiçbir sey, hatta bir bardak su bile vermemis olan tüccarlara da yapmak zorundasiniz. Kadin isçileriniz, ellerinden geldigince bunu saglayacaklardir. Vadenin son buldugu günde kaytarmaya baslar, imzalarinin protesto edilmesine yol açarlarsa, onlari iflasa sürüklersiniz; eger haczedecek hiçbir seyleri yoksa, borçlarini duayla ödemelerini istersiniz: onlar, les gibi tütün kokan, kara cüppeli papazlardan daha iyi yollarlar cennete sizi.”

Ürünlerin genel bir dagiliminda bunalim anlarindan ve evrensel bir eglenceden yararlanacak yerde açliktan ölen isçiler, gidip baslarini isliklerin kapilarina çarpiyorlar. Solgun yüzler, bir deri bir kemik bedenler, acinasi sözlerle fabrikacilari kusatiyorlar: “Iyi yürekli Bay Chagot, sevecen Bay Schneider, daha is verin bize. Bize aci çektiren açlik degil, çalisma tutkusudur.”

Ve ayakta zor duran bu zavallilar 12-14 çalisma saatini sofralarinda ekmek oldugu zamankinden iki kat daha ucuza satiyorlar. Sanayinin insanseverleri de ucuza üretim yapmak için, issizlikten yararlaniyorlar. Eger sanayi bunalimlari, gecenin gündüzü izledigi gibi, asiri çalisma dönemlerini ister istemez izliyor ve kaçinilmaz yoksullukla çikar yolu olmayan issizligi ardindan sürüklüyorsa, o zaman acimasiz iflaslari da getiriyordur yedeginde. Üretici, üretme kredisi buldugu sürece, çalisma kudurganliginin dizginlerini koyverdi mi, islenecek ham madde saglamak için habire borçlanir da borçlanir. Piyasanin bogazina kadar dolup tastigini; mallar bir türlü satilmayinca da, bono vadelerinin dolacagini düsünmeksizin, durmadan üretir de üretir. Kuyrugu sikisinca da gidip Yahudi’ye yalvarir, ayaklarina kapanir, kanini, onurunu ayaklar altina atar. Rothschild: “Birazcik altin isi görür. Deponuzda 20 bin çift çorabiniz var. Ben onlari dört metelige satin alirim…” diye yanitlar onu. Çoraplari alinca da, onlari 6-8 metelige satar ve hiç kimsenin olmayan çil çil yüz meteligi indirir cebine. Ama üretici, daha iyi atlayabilmek için geri geri çekilmistir. Sonunda iflas sökün eder ve depolar dolup tasar. O zaman kapidan içeriye nasil girdikleri bilinmeyen mallar pencereden disari firlatilir. Çünkü, yok edilen mallarin degeri yüzlerce milyonu bulmustur. Geçen yüzyilda bunlar, ya yakilir ya da suya atilirdi. (12) Ama bu sonuca varmadan önce, üreticiler, yigilan mallari için pazar pesinde dünyayi dolasiyorlar, pamuklularini piyasaya sürmek için de hükümetlerini, Kongolari yurt topraklarina katmaya, Tonkenleri almaya, Çin Seddi’ni topa tutup yerle bir etmeye zorluyorlar. Son yüzyillarda Amerika’da ya da Hindistan’da kim satis tekelini elde edecek diye, Fransa ile Ingiltere arasinda ölesiye bir savasim sürüp gidiyordu. Binlerce genç ve gürbüz insan, 15., 16. ve 17. yüzyillarin sömürge savaslarinda, denizleri kanlariyla kizila boyamislardi.

Mallar gibi anaparalar da bollasiyor. Para babalari, onlari nereye koyacaklarini bilemiyorlar. O zaman, sigaralarini içerek aylak aylak güneslenen uluslara gidiyorlar, demir yollari dösemeye, fabrikalar kurmaya ve çalismanin ugursuzlugunu götürmeye. Fransiz sermayesinin disa akisi, bir sabah diplomatik güçlüklerle sona eriyor: Fransa, Ingiltere ve Almanya’nin, hangi tefecinin önce alacagi konusunda saç saça, bas basa birbirlerine girmek üzere olduklari Misir’da; sonra da netameli borçlari toplamak amaciyla mübasirlik yapmak üzere Fransiz askerlerinin gönderildigi Meksika Savaslari’nda. (13)

Bu bireysel ve toplumsal yoksunluklar, büyük, sayisiz ve sonsuzmus gibi görünseler de, isçi sinifi “istiyorum onu!” deyince, yaklasan aslanin karsisinda toz olan sirtlan ve çakallar gibi, ortadan kalkacaklardir. Ama isçi sinifi kendi gücünün bilincine varmak için, Hiristiyan ahlakinin, ekonominin, liberal düsüncenin önyargilarini ayaklar altina almalidir. Dogal içgüdülerine dönmeli; kentsoylu devriminin metafizikçi savunucularinin hazirladigi veremli Insan Haklari’ndan binlerce kez daha kutsal olan Tembellik Hakki’ni ilan etmeli; günde üç saatten çok çalismamaya kendini zorlamali, günün ve gecenin geri kalan saatlerinde tembellik etmeli ve tika basa yemeli.

Buraya kadar isim kolaydi, hepinizin çok iyi bildigi kötülükleri dile getirmekten baska bir sey yapmadim, ne yazik ki! Ama verilen sözlerin bir saptirmaca; daha yüzyil basindan bu yana içine itildigi asiri çalismanin insanoglunun basina gelen belalarin en korkuncu olduguna isçi sinifini inandirmaya kalkismak, benim gücümü asan bir istir. Ancak, akillica düzenlendigi, günde en çok üç saatle sinirlandigi zaman, çalismanin, tembellik zevkinin tadi tuzu, insan bedenine hayirli bir alistirma, toplumsal düzene yararli bir tutku olacagini anlatmak da yine beni asan bir istir. Yalnizca fizyologlar, saglikbilimciler ve komünist iktisatçilar bu ise girisebilirler. Ilerideki sayfalarda, modern üretim araçlari ve onlarin sinirsiz üretim güçleri belli olduguna göre, isçilerin o ipe sapa gelmez çalisma tutkularini bastirmak, ürettikleri mallari tüketmek zorunda olduklarini kanitlamakla yetinecegim.

TEMBELLİK HAKKI – YIKICI BIR DOGMA

TEMBELLIK HAKKI

YIKICI BIR DOGMA

Sevme, içme ve tembellik disinda,
Tembellik edelim her seyde

Lessing

Kapitalist uygarligin egemen oldugu uluslarin isçi siniflarini garip bir çilginlik sarip sarmalamistir. Bu çilginlik, iki yüzyildan beri, acili insanligi inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadir. Bu çilginlik, çalisma aski; bireyin, onunla birlikte çoluk çocugunun yasam gücünü tüketecek denli asiriya kaçan çalisma tutkusudur. Rahipler, iktisatçilar ve ahlakçilar bu akil sapincina karis çikacak yerde, çalismayi kutsallastirmislardir. Bu gözü kapali, bu dar kafali adamlar, Tanrilarindan daha bilge olmaya kalkistilar; bu güçsüz ve zavalli yaratiklar, Tanrilarinin ilendigi seyi yeniden sayginliga kavusturmak istiyorlar. Ben ki, ne Hiristiyan, ne iktisatçi, ne de ahlakçiyim; onlarin yargilarini Tanrilarin yargisina; din, ekonomi ve özgün düsünce konusundaki vaazlarini da, kapitalist toplumdaki çalismanin korkunç sonuçlarina havale ediyorum.

Kapitalist toplumda çalisma, her türlü düsünsel yozlasmanin, her türlü örgensel bozuklugun nedenidir. Iki elli usak takiminin baktigi Rothschild ahirlarinin safkan atlarini; Normandiya çiftliklerinin topragi süren, gübreyi tasiyan, ekini ambarlayan agir yük hayvaniyla karsilastirin bir. Ticaret misyonerlerinin henüz Hiristiyanlikla, frengi ve çalisma dogmasiyla kokusturamadiklari soylu vahsilere, sonra da, bizim o zavalli makine usaklarina bir bakin hele. (3)

Bizim uygar Avrupamizda, insanin dogal güzelliginin izini bulmak isteyince, onu, ekonomik önyargilarin henüz çalisma düsmanligini kökünden söküp atamadigi uluslarda aramaniz gerek. Ne yazik ki, simdi yozlasan Ispanya, bizden daha az fabrika, daha az tutukevi ve kislasi olmakla övünebilir. Ama sanatçi, kestaneler gibi esmer, çelik bir çubuk gibi dümdüz ve esnek, gözüpek Endülüslü’yü seyretmekten zevk duyar; hele delik delik “capa”sina görkemle bürünmüs dilencinin Ossuna düklerine “amigo” diye seslenisi karsisinda insanin yüregi yerinden oynar. Içindeki ilkel hayvanin körelmedigi Ispanyol için çalisma, köleliklerin en kötüsüdür. (4) O büyük çagin Yunanlilari da, çalismayi hor görüyorlardi; yalnizca köleler çalisabilirdi; özgür insan, bedensel devinimlerden, zekâ oyunlarindan baska sey bilmezdi. Bu, ayni zamanda, Aristoteles’in, Phidias’in ve Aristophanes’in üyesi olduklari bir ulusun içinde insanin dolastigi, soluk alip verdigi bir dönemdi; bu, çok geçmeden Iskender’in fethedecegi Asya’nin göçebe sürülerini bir avuç yigidin Marathon’da yenilgiye ugrattigi dönemdi. Eskiçag Yunan filozoflari, özgür insani alçaltan çalismayi asagi görüyorlardi. Sairler, Tanrilarin armagani olan tembelligi övüyorlardi: O Melibae, Deus nobis hoec otia fecit. (5)

Isa, Dagdaki Söylev’inde tembelligi ögütlemisti:

”
Tarlalardaki zambaklarin gelisip serpilisine bakin. Onlar ne çalisiyor, ne de yün egiriyorlar. Buna karsin söyleyeyim size, Süleyman, o görkemi içinde daha göz alici giysilere bürünmüs degildi. (6)”

Sakalli ve ürkütücü Tanri Yehova, hayranlarina ideal tembelligin en üstün örnegini vermis, alti günlük çalismadan sonra sonsuzluga dek dinlenmistir. Buna karsilik, çalismayi organik bir zorunluluk sayan irklar hangileridir? Overnyalilar (Auvergneliler); Britanya adalarinin Overnyalilari Iskoçlar, Ispanya’nin Overnyalilari Gallegoslar, Almanya’nin Overnyalilari Pomeranyalilar, Asya’nin Overnyalilari Çinliler. Bizim toplumumuzda çalismayi çalisma olarak seven siniflar hangileridir? Toprak sahibi çiftçilerle küçük kentsoylular. Birileri topraklari kapmis, öbürleri dükkânlarina siki sikiya baglanmis, yeralti dehlizlerinde köstebekler gibi devinip dururlar, gönüllerince dogaya söyle bir bakmazlar hiç.

Ne var ki, isçi sinifi, bütün uygar uluslarin üreticilerini bagrinda toplayan o büyük sinif, bagimsizlasarak insanligi kölece çalismadan kurtaracak ve insan-hayvani özgür bir varlik durumuna getirecek olan isçi sinifi, tarihsel görevini unutup içgüdülerine ihanet ederek, kendini çalisma dogmasina kurban etmistir. Cezasi sert ve korkunç olmustur. Tüm bireysel ve toplumsal yoksulluk, çalisma tutkusundan dogmustur.

Tembellik Hakkı

TEMBELLIK HAKKI

PAUL LAFARGUE

BASSÖZ YERINE

Tembellik Hakki, kapitalist düzenin kiyasiya elestirisi, devrimci yazinin basyapiti, sosyalizmin klasigi niteligiyle, Komünist Manifesto’dan sonra, tüm Avrupa dillerine en çok çevrilmis olma onurunu tasiyor.

Kimilerine göre, bu yapit, yalnizca sosyalizmin degil, Fransiz yazininin da klasigidir. 1880’de Egalité dergisinde bölüm bölüm yayinmlanan, sonra da 1883’te kitaplasan bu “saldiri yapiti”, 1905-1907 arasinda, Çarlik Rusyasi’nda 17 baski yapmis ve Lenin’e bakilirsa, 1917 Ekim Devrimi’nin kotarilmasinda büyük etkisi olmustur. Yapiti ele almadan önce, Fransa’da sosyalist düsünce ve eylemin önderlerinden biri olan, özellikle de Marx’in damadi olarak taninan yazarin yasami ve kimligi üzerinde duralim.

Fransiz sosyalizm tarihinde, Marksizmi ülkeye ilk getiren düsünür ve eylem adami Paul Lafargue, 1842’de Küba’nin Santiago kentinde dünyaya gelmistir. Soyu sopu, uluslararasi bir nitelik tasimaktadir. Dedesi Bordeauxlu Fransiz, babaannesi zenci-beyaz melezi, annesinin babasi Fransiz Yahudisi, anneannesi de Karaibli bir kizilderiliydi.

Paul Lafargue, dokuz yasindayken ailesiyle birlikte Fransa’ya göçer. Buna, göçten çok, dede yurduna kavusma demek gerekiyor.

Lafargue, Bordeaux ve Toulouse’da ortaögrenimini yaptiktan sonra, Paris’te Tip Akademisi’ne yazilir ve ayni siralarda kralci hükümete karsi yogunlasan gençlik eylemlerine katilir.

O günlerin -ve tüm günlerin- Paul Lafargue’i cumhuriyetçi, sosyalist, materyalist ve ateisttir. Fransa’da sosyalist düsüncenin halk arasinda yayilmasi için vargücüyle çalismis, eylemlerini daha çok Isçi Partisi safinda yogunlastirmistir.

Paul Lafargue, Marx’la tanismadan önce Proudhoncudur. Ahlaki ve ekonomi bilimini her türlü Tanrisal ögeden arindirma girisiminin temsilcisi Proudhoncu.

Lafargue, gençlik eylemlerine katildigi bu dönemde, kültürünü artirma yolunda yogun bir okuma tutkusuna kaptirir kendini. Kant’tan baslayarak okudugu ve etkilendigi düsünürler arasinda Hegel, Feuerbach, Littré, Taine, Claude Bernard, Fourier, Saint Simon, Darwin, Auguste Comte ve özellikle Proudhon’u sayabiliriz.

Önceleri baglandigi cumhuriyetçi ve demokratlardan kopup, “gençlik düslerinden ‘vazgeçerek’, hükümetin degil, toplumun degismesini isteyen” isçilere katilir. Artik yolunu bulmus, sosyalizmi seçmistir, daha çok Proudhoncu olarak.

Gençlik deviniminin militani Lafargue, kongrelerdeki tartismalarda sesini yükselterek dinle bilimin uzlasamayacagini ileri sürüyor: “Bilim Tanriyi yok saymiyor, daha iyisini yapiyor, onu gereksiz kiliyor.” Düsüncesini, bir yazisinda “ilerlemenin tek yolu, Tanri’ya savas açmaktir” diyerek özetliyor.

Lafargue, bir ara Blanquicilere yanasiyor, sonra da Enternasyonal’e üye oluyor. 1865’te, Londra’da Genel Konsey’e, Fransiz isçi devinimi üzerine bir rapor sunuyor ve bu olay dolayisiyla da Marx’la tanisiyor. Marx, Lafargue’in coskusuna, politik gücüne hayran oluyor. Engels’e yazdigi bir mektupta, ondan “yakisikli, zeki, enerjik ve sportif” olarak söz ediyor. Hem, öyle olmasa, en sevdigi kizini, Laura’yi ona verir miydi?

Paris’te hükümete karsi direnise geçen gençleri kiskirttigi gerekçesiyle akademiden uzaklastirilan Lafargue, tip ögrenimini Londra’da sürdürüyor. Laura’ya olan tutkusu, iki yillik bir bekleyisten sonra, evlilige dönüsüyor. Marx, kiziyla evlenecek bu gencin yasamiyla yakindan ilgilenmektedir. Engels’e yazdigi bir mektupta, kaygilarini söyle dile getiriyor: “Anladigima göre… Lafargue evlenmeden önce doktorasini Londra ve Paris’te yapacak. Buraya kadar bir sorun yok. Ancak, dün melezimize (Lafargue’i böyle tanimliyor) yine söyledim, eger Ingilizlerin o sogukkanliligini benimsemezse, Laura ona kisa zamanda güle güle der. Bunu kafasina koymak zorunda. Yoksa yapacak hiçbir sey yok.”

Sonunda Lafargue Londra’da ögrenimini tamamliyor ve Laura ile evleniyor. Yil 1867. Kari koca Paris’e yerlesiyorlar. 1868’de bir ogullari, iki yil sonra bir kizlari, bundan bir yil sonra da bir ogullari dünyaya geliyor. Ne var ki, hiçbiri yasayamiyor. Ve Lafargue tiptan soguyor, kendini tümüyle sosyalist düsünce ve eyleme adiyor. Laura ile omuz omuza.

1870’te Fransiz-Alman savasi patlak verince, Paris’ten ayrilip Bordeaux’ya tasiniyorlar. Alti ay süren savasi Fransa yitirmis, imparatorluk yikilmis, yerini III. Cumhuriyet adiyla kentsoylu bir yönetim almistir. Lafargue, bu durum karsisinda Ulusal Savunma adli bir gazete çikararak isçi devinimini canlandirmaya çalisiyor. Bu dönemde Fransa, büyük bir ekonomik bunalim içindedir. Thiers hükümeti, dolayli dolaysiz vergileri yükseltmis ve çalisan yiginlari dayanilmaz yükler altina sokmustur.

Iste, adina Komün denen ayaklanma, 18 Mart 1871’de bu kosullarda patlak verir. Bu, isçinin sinifinin uyanisidir. Kentsoylu hükümet, bu ayaklanmayi kanla bastirir. Lafargue, tutuklanacagini anlayinca Ispanya’ya geçer. Burada kaldigi bir yil içinde, “Kapital”in Ispanyolca’ya çevrilmesine yardimci olur. Yil 1873. Fransa, hâlâ büyük bir ekonomik bunalim yasiyor, amansizca sömürülen isçi sinifinin bilinçlenmesine de yol açarak. Lafargue, önde gelen bir sosyalistle, Guesde ile tanisiyor bu dönem ve Fransa isçi sinifini örgütlemek üzere kollari siviyor. 1877’de Egalité gazetesinde bu yönde yazilar yaziyor 1880’de, Londra’da Engels’in evinde Marx ve Guesde ile birlikte örgütün programini hazirliyor. O günlerde, “Tembellik Hakki” da Egalité’de tefrika olarak yayimlaniyor…

Lafargue’in yasam öyküsünü tüm ayrintilariyla anlatmaya sayfalar yetmez. Yalnizca, 1891’de milletvekili seçilerek Bourbon Sarayi’na girdigini belirtmek gerek. Bu seçim, gerici basinda büyük tepkilere yol açiyor. Lafargue, “yabanci” sayiliyor ve “Marx’in damadi”nin Almanya’ya gönderilmesi öneriliyor. Bütün suçlamalara karsin, Lafargue, Fransiz Sosyalist Partisi’nin kuruculari arasinda yer almistir. Ne yazik ki, sosyalizmin zaferini göremeyecektir. 26 Kasim 1911’de, onu esi Laura ile bir koltukta kucak kucaga son solugunu vermis olarak bulurlar. Kendilerini öldürmelerinin nedenini, biraktigi mektupta söyle açiklamaktadir Lafargue: “Bedence ve ruhça sapasaglamken, yasama zevk ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparip götüren acimasiz yaslilik, enerjimi felce ugratip istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime, gerek baskalarina yük olacak duruma düsürmeden, canima kiyiyorum. Yillardir, yetmis yasimi asmamaya söz verdim kendime. Yasamdan ayrilmanin yili olarak bu dönemi seçtim ve kararimi uygulama yolunu tasarladim: deri altina siyanür enjekte etmek. 45 yildan beri kendimi adadigim davanin, yakin bir gelecekte basariya ulasacagindan emin olmanin büyük sevinciyle ölüyorum.”

Tembellik hakki deyince, söyle yan gelip yatmak, ekmek elden su gölden bir yasam gelir insanin aklina önce, “armut pis, agzima düs” deyimine uygun bir yasam… Oysa, emek vermeden insanca bir yasam elde edilemez.

Aslina bakarsaniz, tembellik insanin dogasinda var. “Çalisma” sözcügünün Fransizcasi Travail “zahmetli is”, “aci veren is”, bir tür “iskence” anlamini içeriyor.

Eskiçag Atinasi’nda, çalisma, kölelere özgü, asagilik bir ugras sayiliyordu. Gelgelelim, çalisma insan dogasina ters düsse de, ter dökmeden yasamanin olanagi yok artik. Bu gerçeklik dogrultusunda, yüzyillar boyu tembellik yerilmis, çalisma kutsanmis. Tembellige karsi savas, her toplumda atasözlerine yansiyan bir yer edinmis. “Çalismaya usanan, aç kalir”, “Baga bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun”, “Çalisan el, tok karin üzerindedir”, “Çalisan kul yoksun kalmaz.”

Insan dogasina inat, çalismayi yücelten tutum, daha çok din çevrelerinde yanki bulmus. “Allah çalismayan kulunu sevmez” diyen Müslümanlik da, “Çalismayana ekmek yok” yildirisini savuran Hiristiyanlik da, çalismayi bir dinsel görev durumuna sokarak tembellige savas açmislar.

Peki, Paul Lafargue, neden tembelligi savunma geregi duymus? Bunu en iyi o anlatacak. Biz söyle bir deginelim.

Lafargue’in yetistigi dönem ve çevre, genel olarak, isçi kitleleri için insanlik disi bir ortamdi. Aydinlar arasinda, öldürücü çalismaya karsi bir tepki filizlenmekteydi.

1848’de, çalisma saati Paris için günde 10, tasra için 11 saatti. Yasama Meclisi, 9 Eylül 1848’de fabrika ve yapimevlerinde toplu çalisma saatini 12 olarak saptiyor. Sonralari bu 17 saate kadar çikacakti. Iste Lafargue, sosyalistlerin bile çalisma zorunlulugunu insanlik disi noktalara vardirdigi bir dönemde, tembellik hakkini savunmak geregini duydu. Aslinda, bir düsünürün dedigi gibi, buradaki “tembellik” sözünün yerine “bos zaman” sözünü koyarak Lafargue’i aklamak gerekir.

Babeuf’ten, Robert Owen’dan Marx’a kadar tüm sosyalist düsünürler, zorunlu çalismayi ögütlemislerdir. Lafargue bunlari biliyordu. Ve yine biliyordu ki, Cabet,, icarei adli ideal ülkesinde tembellige çok az yer veriyor, yazin 7, kisin 6 saatlik sevilesi bir çalisma ugrasina çagiriyordu insanlari. Oysa Lafargue, günde üç saatlik bir çalismayi yeterli buluyordu. Bütün bu saydigimiz sosyalist düsünürlerden çok önce, tembellik, yani bos zaman hakkini Rousseau dile getirmistir. 1758 tarihli d’Alembert’e Mektup adli yazisinda: “Halkin, ekmegini kazanmak için harcadigi zamandan baska zamani yoksa, yazik. Ekmegini sevinçle yiyebilmesi için de zamani olmasi gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmegini. Halkin çalismasini isteyen su adaletli ve iyiliksever Tanri, onun dinlenmesini de ister. Doga da halkin ayni zamanda çalismasini ve dinlenmesini; didinmesini, ayni zamanda da haz duymasini ister. Çalismaya karsi duyulan tiksinti, yoksul insanlari çalisip didinmekten daha çok bunaltir.”

Lafargue, çalismaya degil, insani insanliktan çikaran asiri çalismaya karsi savasiyordu. Ona göre, 19. yüzyildan beri isçi sinifinin basina bela olan sey “asiri çalisma”ydi. Bu tempo, isçileri her türlü düsünsel yozlasmaya, organik rahatsizliklara götürüyordu. Bu yalnizca bir kötülük degil, ayni zamanda delilikti. Iste Lafargue, isçileri, bellerini büken bu delilikten kurtarmaya çalisiyordu.

Bos zaman, T.S. Eliot’a göre “kültürün temelini” olusturur. Lafargue’in Tembellik Hakki’ni okurken, Eliot’in bu sözünü aklinizdan uzak tutmamanizi dilerim.

Vedat Günyol

Tahta Kılıcın Sihri

İstanbul’un fethine ilişkin efsaneler, hem Türkler hem de Bizanslı Rumlar tarafından ince ince işlenmiş, gelecek kuşaklara tüm güzellik ve incelikleriyle miras bırakılmıştır. Efsanelere göre, İstanbul gibi bir şehrin fethi, mucizelerle olabilirdi ancak…

Gerek Osmanlı gerekse Bizans toplumlarından aktörlere yer verilen bir fetih efsanesi çok ünlüdür.

II. Sultan Mehmet’in saldırı üzerine saldırı tazelediği, Türk toplarının cehennemi bir ateşle surlarını dövdüğü kuşatma günlerinden bir gün, Tanrı bir meleğini Agapios adındaki bir keşişe gönderir. Melek, getirdiği tahta kılıcı Agapios’a verir ve bunu Bizans imparatoru Konstantinos Paleologos’a vermesini söyler. Bu kılıç sayesinde Türkler şehri alamayacaklardır.

Keşiş Agapios, kendisine verilen ilahi görevi yerine getirmek üzere hemen Bizans sarayına gider ve imparatorun huzuruna çıkarak;

“Yüce Tanrımız bu kılıcı size gönderdi efendimiz. Bu kılıcı alın ve onunla düşmanınız Türkleri yok edin!”

Konstantinos Paleologos kılıcı alır, ama tahtadan yapılmış olduğunu görünce müthiş öfkelenerek keşişe bağırır:

“Benim elimde şanlı Davud’un her savuruşta dört mızrak boyu uzayan olağanüstü kılıcı var. Bu tahta kılıç ne işime yarar ki!”

Saraydan kovulan ve kalbi kınlan keşiş, o üzüntü ve kızgınlıkla doğruca genç Türk padişahının huzuruna çıkar, hikâyesini anlatarak tahta kılıcı ona sunar. Genç padişah kutsal armağanı büyük bir sevinçle kabul eder. Kısa bir süre sonra Bizans düşer, genç Türk padişahı böylece “Fatih” olur…

Bunu biliyor muydunuz?

29 Mayıs 1453 teki fetihten bir gece önce, son Bizans imparatoru 11. Konstantinos Paleologos Dragezes, bugün “Gül Camii” diye bilinen “Aya Theodosia” Kilisesinde düzenlenen ayine katılmış ve İstanbul’un kurtuluşu için, halkı ile birlikte dua etmişti. Bizanslılar kilisenin içini güllerle donatmışlardı o gece.

Ertesi gün İstanbul düşüp de Osmanlılar kente girince, buraya da geldiler ve bir gül tarlasına dönüşen kiliseyi görünce şaşkınlığa uğradılar. Rivayet odur ki, işte o zaman bu kilise hemen camiye dönüştürüldü ve adı da Gül Camii oldu. Ancak, bu güzel hikâyenin gerçeklerle pek örtüşmediğini söyleyebiliriz. Çünkü minaresinde yapılan incelemelerden edinilen bilgiler, kilisenin 15. değil, 16. yüzyılda camiye çevrildiği yolunda.

Rumelihisarı efsaneleri

İstanbul’un fethi bin yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nun da sonu olmuş, bir çağ kapanıp bir yenisi açılmıştı. Tarihin bu çok önemli olayı, elbette ki efsanelere de konu olmuştu…

Yedinci Osmanlı padişahı Sultan II. Mehmet, büyük dedesi Yıldırım Bayezid’in yapmak istediği, ancak 1402 Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesiyle başaramadığı bir işin üstesinden gelmek ister. İstanbul’u fethetmek… Bu amaçla, Yıldırım Bayezid’in Boğaz’ın Anadolu yakasında yaptırdığı Güzelce Hisar’ın, yani bugünkü adıyla Anadoluhisarı semtinin (Editörün notu: Semtin adını bileşik, kalenin adını ise tarihi gerekçelerle ayrı yazmayı tercih ettik) karşı kıyısına bir hisar da kendisi yaptırtmak ister. Ama Boğaz’ın o yakası Türklerin elinde değildir o tarihlerde. Ayrıca, Bizans ile görünüşte de olsa iyi komşuluk ilişkileri sürmektedir o yıllarda.

Genç Türk sultanı, bu ilişkiyi bozarak imparatoru kuşkulandırmak istemediği için, Boğaz’ın Rumeli yakasındaki küçük bir toprak parçasını dostça dileklerle elde etmeyi tasarlamıştır. II. Mehmet, gizlice Müslüman olan bir rahipten aldığı mektuptan esinlenir. Rahip, Boğaz’ın Rumeli yakasındaki kiliselerden birinin papazıdır. Şöyle der Osmanlı padişahına yazdığı mektupta;
“İstanbul’u fethedecek ulu emir sensin. Burada bir kale ve Akdeniz Boğazı’nda iki kale yapılıp, İstanbul’a iki taraftan zahireye benzer şeylerin girmesine müsaade olunmadığı taktirde, şehirde kıtlık ve pahalılık olması muhakkaktır. Azametle Edirne’den deniz gibi askerle bu bizim tarafı şereflendiriniz.”

Genç padişah bu mektuba çok sevinir ve İmparator Kontantinos’un da iznini alarak Karadeniz’deki Terkos kalesi yöresine ava gider, ardından da İmparator Kontantinos’a avladıklarından göndererek dostluğunu gösterir. Padişah, hediye av hayvanları ile birlikte bir istekte de bulunur imparatordan. Boğaz’ın Rumeli yakasında, hisarın bugün bulunduğu yerde bir av köşkü yapmak. İmparator Konstantinos (Konstantin) bu işten kuşkulanır, ama doğrudan “hayır” cevabı verip onun düşmanlığını da kazanmak istemez. Konstantinos, padişahı bu işten vazgeçirmek için dolambaçlı bir yola başvurur, sonunda ve elçileriyle şöyle bir haber yollar;

“Eğer padişah bir sığır derisinin kapladığı alanı aşmayacak kadar bir çiftlik yaparsa kabul ederim. Ama bir sığır derisinden fazla olursa iznim yoktur. Zira barışa aykırı olur bu iş.”

II. Mehmet imparatorun teklifini ikiletmez. Kendisine mektup yazan papazın da önerisi ile imparatorun göndermiş olduğu sığır derisini ince şeritler halinde dilim dilim güzelce kestirir, sonrasında da şeritleri uç uca ekleyerek geniş bir alanı çevirir. Sınırları belirlenen bu alan içine de Rumelihisarı’nı yaptırır. Plan o şekilde uygulanır ki, Anadoluhisan tarafından karşı sahile bakıldığında, kufi yazıyla “Mehmed” adı okunur hisarın planında. Hisar inşa edildiğini haber alan Konstantinos, “Barışa aykırı kale yaptınız” diyerek hemen elçisini yollar. Osmanlı padişahı, dilim dilim kesilmiş sığır derisini krala gönderir elçinin yanına kattığı kendi adamlarıyla.

“İşte izninizle bir sığır derisi büyüklüğünde bir bina yaptık. Fazla yaptıysak yıkalım” der.

Bizans imparatorunun tüm çabalarına karşın, II. Mehmet Çanakkale Boğazı’nın iki yakasında da kale yaptırarak, Bizans’ın tüm lojistik destek kanallarım kapatmış olur. Ve Şehr-i İstanbul’un zaptı giderek yaklaşır…

Bunu biliyor muydunuz?

İstanbul’u zapt etme amacıyla, 14. yüzyıl sonlarında, Yıldırım Bayezid tarafından Asya kıyılarında yaptırılan Güzelce Hisardan (Anadolu Hisarı) sonra, 1452 yılında da Fatih Sultan Mehmet, Hermaion tepeliğinde, aynı amaçla ve sadece 4 ay 10 günde bu muazzam eseri inşa ettirdi. Hisara, “Boğazkesen” adını da bizzat Fatih vermişti.

Üç büyük kulesinin, Fatih’in üç büyük komutanının kendi paralarıyla yaptırdıkları bu dev eserin uzunluğu 250 metre, yamaçlara doğru eni de yaklaşık 125 metredir. Deniz kıyısındaki çok kenarlı büyük kule Çandarlı Halil Paşa tarafından yaptırılmış; yamaçta, Bebek yönündekini, fetihte büyük kahramanlıklar göstermiş Zağanos Paşa, kuzeyde Sarıyer tarafındaki kuleyi ise Saruca Paşa inşa ettirmiştir. Bir dönem “hapishane” olarak da kullanılan Saruca Paşa Kulesi, bu nedenle, “Karakule” olarak da anılır.