Sana, Bana ve Hayata Aforizmalar

1- Zifiri karanlıkta, yoğun sis içinde varoluş merdivenini inen adam, ürperti ve endişeyle kendi koluna yapıştığında muhkem trabzana tuttuğunu sanıyor. Bu yanılgılı güvenç düşüşü kolaylaştırmaktan başka neye yarıyor? Düşüş, biteviye düşüş.

2- Kadim bilgilere katılıyorum: Dünyanın gerçekliği içinde çok renkli maceralar bulunan bir düşazmadan başka bir şey değil; bütün sahici maceranın sonu birkaç ıslaklıktır. Denizi avuçlandığında avucunda kalan azıcık nemden başka nedir? Dünya serçe parmağını denize sokup da parmağında ıslaklık kalan adamın denizden nasibi kadardır? Hatırla!

3- Tek başına bilmek (bilmek için bilmek) anlamı öğürtüyor; bugün sadece anlamak istiyorum. Bugün sadece inanmak istiyorum.

4- Katılıyorum: Eve dönmenin bir yolu da evden hiç ayrılmamaktır. Fakat evden hiç ayrılmayarak eve dönenin eviyle evden yaban düşüp eve dönenin evi aynı ev değildir. Evinden çıkmadıysan çıkma! Çıktıysan dönüşe giden yolların hakkını ver!

5- Bütün hakikatler basittir. Düşünce zirveye tırmandıkça yüklerinden ve karmaşasından kurtulur. Düşüncede yükselenler göğe ağdıkça küçük gözlere küçük görünür. Hakikat yolunda karmaşa ve bulanıklık bir derinlikli yücelik değil, nakısa sayılmak lazımdır.

6- Buharlaşan gerçekliğin yerine taşlaşmış/doldurulmuş/ambalajlanmış kavramları koyuyor, sonra da bu yeni kavram-puanlara tapınıyor filozoflar. Her canlı hakikati fosilleştiriyor, bir talaş çorbasına çeviriyorlar. Hayat dolu yabani ceylanı öldürüp içini külle dolduruyorlar. Filozoflar: Mumya ustaları, ölü gömücüler, mezar bekçileri, yapma çiçek imalatçıları…

7- Ah! Felsefe yapan ne çok, düşünen ne az! “ Yel otlamakla” “hikmet süzmeyi” birbirine karıştıran ne çok. Gargara yapan ne çok, sindirim yapan ne az. Bugün sadece düşünmek istiyorum.

8- Var ediliş / ediliyor olmak borçlu kılıyor insanı. Yaşamak bir bedel ödeme (yani bir imkansızlık) keyfiyetinden başkaca ne olabilir?

9- İşte yaşamak da öyledir. Tıpkı yeni alınmış pabuçlar gibi. İkl zamanlar dar gelir ve “vurur”, sonra bollaşır, kağşar ve “düşer”.

10- “Yalnız yaşamak için ya bir hayvan ya da bir tanrı olmak gerek” diyor Aristoteles. Biri var ki bunların her ikisi de olmak zorunda: filozof.” diyor filozof. Ama unutulan biri de var ki bunların her ikisi de olmamak zorunda: İnsan.

11- Kainata “nasıl?” sorusunu doğru sormanın işareti nasıl‘ın içinden niçin‘e bir yol, bir geçit olduğundadır. Niçin’siz nasıl’dan başı bozuk ve determinist bilim, nasıl’sız niçin’den de sofistike safsata doğuyor. Hayır, çözüm niçin’le nasıl’ ı buluşturmakta değil. Tahmin edildiğinin aksine böyle değil. Çözüm, nasıl’ ı ne için ve nasıl sorduğumuzdadır.

12- Çölünü incitmelisin! Bil ki çölünü incittiğin yerde göverecek vaha… Tohumun çürüdüğü yerde ağaç yeşermiyor mu?

13- Hayır ben bu dağların kuşu değilim. Yüreğim kanatlarımdan daha geniş çünkü…

14- Hep başladığın noktaya dönmek. Hep “baş üstü” çakılış, göğün derinliklerinde yüzdüğünü sanırken kanatlarınla toprağı kazar halde buluyorsun kendini. Dönüp dolaşıp hep aynı çukura düşüş. Yolda kalmanın acısı: hepsi bu.

15- Bir şey üzerine düşünme, bir şey düşün.

YUSUF ÖZKAN ÖZBURUN

Aşk Bir Teslimiyettir

Aşk. Evet!.. Yüreğinin tozlu yollarında yürürken ayağına takılan kıymıktan ayırdet aşkı. Ya da bir gülün dikeniyle kanayan parmak ucundan sızan şeyin aşk olduğunu farket… Şizofren uykularda, gecelerde ve gündüzlerde kulağına takılan sessiz uykuların adıdır aşk. Ya da kendine rakip gördüğün bir yanılsama… Çırpınan yüreğinin sonsuz ve sorunsuz bir limana yanaşması… Şahdamarının atışından tanı aşkı: Tıpkı öncekilere benzemeyen… İçinde giderek büyüyen boşluğu dolduran şey ne ise, odur aşk. Bütün kayıpların ardından bir daha gitmemecesine gelip sana sığınan cılız fakat kudretli teslimiyettir aşk… Kendim için derken, birden ona doğru yönelmektir; onunla aynı sesi paylaşmaktır… …

Aşk. Evet! Gecelere mil çeken bir uykusuzluk nö betinin ardından neden uyuyamadığını anlamamak ve anlatamamaktır çoğunda… Özlemenin nasıl bir özlemek olduğunu veya sevmenin nasıl bir sevmek olduğunu da… Küçük kayboluşların ardından sanki kıyametler kopacakmış gibi korkarak beklemek ve hiçbir şey yapamadan sadece düşünmek. Ayrılık otundan sürekli kaçarak dibe, en dibe, dibin de dibine sığınmaktır aşk. Yalanlar söylemektir kontrol edemediğin duygularının karşısında: – Ben mantıklıyım, esir olmam kendi dışımdaki gerçeklere diyerek… Aşk, duygunun kuvveti karşısında böylesi yalanlara inanmaktır çoğunda ama bitimsiz bir çoğalmadır içe doğru… Kibir ve gurur kulelerinden inmektir aşkın bir tanımı da: Geniş ve uçsuz-bucaksız bir ovada sonsuz bir koşuya çıkmak, tozu dumana katmaktır… Geceleri uyumamaktır, uyunduğunda bir sevgili ile paylaşmaktır en güzel düşleri. …

Aşk. Evet! Sığınmaktır aşk: Hem de sığınmanın bütün teslim oluş şartlarını kabul ederek. Yüreğe sığınmak, ele sığınmak, söze sığınmak ve bir omuza sığınmak… Kışkırtılmış hayat karşısında kendini bilmek ve yorumlamaktır aşk. Ezilmiş, kapılardan kovulmuş, hep yenilmişlerin işidir biraz da… Dünyayı elde etmeye çalışan isteklerin son bulduğu bir vadidir ve biraz da dünyadan geçmektir… Yüreğin sürgülerini bir bir açmaktır, ilk öpücüklerin şefkatiyle zangır zangır titremektir, kırılan hayat zincirlerini birlikte bağlamaktır… Ve en çok da birlikte ağlamaktır… …

Aşk. Evet! Kalbe hücum eden isyan ordularının seslerini duymadan, onların emrine girmeden ve kaçarak bu seslerin ürkütücülüğünden kendi içine dönmektir aşk… Sessizce kapatılan bir kapının ardında dünyayı yeniden keşfetmek, okyanuslara yeniden şekil vermek, insana rağmen yapılan bütün savaşları yeniden yorumlamak ve en önemlisi onurlu bir başkaldırmadır… Belki hiç açmayacağımızı düşündüğümüz kendimize ait sandığın kilidini yüce bir düş için 10 aralamaktır. Bir sevgili karşısında dudağın kuruması, kalbin bütün eczalar hazır olsa bile onulmaz bir acıyla sınanması, kıskançlık toplarının habire yürek tellerine çarpmasıdır aşk… Aşk, kalbin üstündeki kum saatinin her gün biraz daha dolup boşalması ve her zaman seni yeni diriliklere götürmesidir. …

Aşk. Evet! Yanlış bir dünyada, yanlış insanlarla oynanan oyundan sıkılmaktır ve bu oyunu kendin için yeniden kurgulamak ve hayatın ötesinde bir platoda yeniden canlandırmaktır. Alışkanlıklarından vazgeçmektir çoğu zaman, yeni alışkanlıklarla tamamlandığına inandığın duygularını kontrol etmek, bu duyguları yaşarken yeni bir hayatın içinde olduğunu hissetmek… Aşk acıdır her zaman; yarına çıkacak bütün engellerle karşında duran fakat onlarla baş edecek gücü her zaman sana şırınga eden kutsal bir güç… Kalbindeki eski sevdaların gölgesini kazıyıp atmaktır aşk; ancak o zaman ıskaladığın hayatı yeniden anlamlandırmak ve seni yarına çıkaracak sonsuz mutluluk işaretine sarılmak denen şeyi anlarsın. Kalbindekini saklamadan söylediğin şarkıların içinde kendini bulmaktır aşk. Elinden kayıp giden ve artık yitikler arasında olduğunu bildiğin değerlerini yeniden hatırlamaktır. Sonsuz bir pencere kenarında, sana kocaman okyanustan bir elbise dikmeye çalışan sevgiliyi düşlemektir aşk… …

Evet. Aşk! Karanlık boşluklarda bir sevgili hayalinin tebessüm ettirdiği deli zamanlardan çıkma bir masaldır… Bütün kabusları, bütün ağlamaları, bütün yalnızlıkları, bütün mutsuzlukları onun büyüsüyle sonsuzluğun çukuruna atmaktır. Üstünde dolaştığın yerkürede keşfedilmemiş bir yeni zaman çağlayanı gibi gürül gürül akmasıdır içinin… En ince detayı bile düşünülmüş bir aşk romanı okumaktır… Bütün acı ve yaşanması istenmeyen gerçekler arasında kendine özgü bir yol bulup nehirler gibi akmaktır. Seni senden alıp, senden de kutsal bir yolculuğa çıkaran ilahi sırdır aşk… Aşk ki, öncesiz ve sonrasız bir teslimiyettir…

Özcan ÜNLÜ

Gücün mânevî kapısı: Kalbimiz

Yeryüzünde baş döndürücü işler yapan insanlara sunulan manevî gücün, hangi kanaldan geçerek geldiğini merak ettiniz mi? Tarihi değiştiren insanları incelediğinizde keşfedeceksiniz:

Onlar duygularıyla yaşadılar. En inanılmaz örneğini Peygamberimizden(asm) öğrendik:

Öylesine içten gülü yordu ki, dağlara taşlara neşe saçıyordu; ama, ağladığında da sabahlara kadar, gözyaşları dinmiyordu. Neden duygu ve neden kalp?

Başarıya odaklanan bir dostum bana şöyle yazmıştı: “Başaracağım, çünkü tüm hedeflerim aklımda…” Ona şu cevabı verdim: “Lütfen o hedeflerini kalbine yükselt; çünkü arzularını sana verecek kudrete, aklın yalan söyleyebilir; ama kalbin kesinlikle doğruyu söyleyecektir.”

Aklımız düşünür, kalbimiz hisseder. Gerçek niyetimiz aklımızdan değil, kalbimizden geçendir. Aklımız madde kadar dar, kalbimiz ruh kadar engin bir evrende gezinir. Güç kalptedir ve Peygamber(asm) şu sözle kalbimize dikkat çeker: “Şüphesiz Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Ancak amellerinize ve kalplerinize bakar.”

Keskin ve güçlü duygularla dile getirilen bir istek, ilgisiz ve duygusuz binlerce istekten daha çarpıcı ve sarsıcıdır; çünkü canlıdır. Çünkü ruh candır ve ruhtan çıkan her şey, canlılık özelliğiyle birlikte çıkar. Eğer söylediğiniz sözlerden kıyamete kadar sizi destekleyecek ruhaniler yaratılmasını istiyorsanız, kalbinizle, içtenliğinizle ve duygularınızla isteyin. Çünkü söz ağızdan, duygu yürekten kopar. Söz, maddesel bir enerjidir; en fazla metrelerce uzağa gidebilir, sonra dağılıp yok olur. Oysa duygu, ruhsal bir enerjidir; maddeye çarpmaz, madde onu emerek sindiremez. Maddenin sınırlarından sıyrılır, ruhaniler arasında sonsuza değin dalgalanmaya ve işitilmeye devam eder.

Duygular, bir defa istemenin gücünü, bir milyon kez istemek kadar büyütebilir. Sesi çığlığa dönüştüren duygudur. Kimyasal bomba ile atom bombası arasındaki güç farkı, bombaların büyüklüğünden kaynaklanmaz; yoğunluğundan, içeriğinden ve tekniğinden kaynaklanır.

Zübeyir Gündüzalp’in “insan ne düşünüyorsa odur” sözü doğru; ama, çoğu kişi “ben düşündüğümü başaramıyorum” diyerek itiraz ediyor. Düşündüğünüzü başaramamanızın asıl nedeni, düşüncelerinizi duygu üretecek kadar yoğunlaştırmamanızdır.

Başkasında etki yapan her şey, başkasına verdiğinizden kaynaklanır. Başkasına bir şey vermiyorsanız, onda hiçbir etki oluşturamazsınız. Malınızdan bir parça vererek etkilersiniz. Peki sevdiğinizde verdiğiniz nedir? Seven, malından değil, ruhundan bir parça veren insandır. Mal verildikçe azalır, ruh verildikçe kopyalanır.

İslâm Peygamberi(asm) der ki: “Kalbiniz incelip duygulandığında dua etmeyi ganimet bilin.” Kuran’da denir ki: “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Muhakkak ki O (Allah) haddi aşanları sevmez .” Neden kalbiniz inceldiğinde, neden yalvara yakara? Çünkü duygusal incelik daha fazla ruhsaldır; çünkü daha fazla duygusaldır.

Kişisel gelişim ve değişim stratejilerinin eninde sonunda başvurmak zorunda kalacağı bir dizi Peygamber sözüne dikkatinizi çekiyorum: “Şu üç dua vardır ki, hiç şüphe yok kabul edilir: Mazlumun duası, misafirin duası, babanın çocuklarına duası. Kafir de olsa mazlumun bedduasından sakının. Çünkü onun Allah’a ulaşmasına engel olacak hiç bir perde yoktur. Çok günahkâr da olsa, zulme uğrayan kimsenin duası kabul edilir. ”

Tüm bu sözlerdeki ortak temaya dikkat edin: Acı ve çile çeken insanlar, hastalar, mazlum ve masumlar, yetimler, kimsesizler, anne babalar… Derin ve samimi duygularla kuşatılmış insanlardır bunlar. Söz ve anlam bu insanların ağızlarından değil, kalplerinden çıkar. Bu insanların güçleri ellerinde veya dillerinde değil, ruhlarındadır. Kendinizi derin duygu ve isteklerle kuşatmanız için, hasta ve yetim olmak zorunda değilsiniz. Hastaların ve yetimlerin yardımına koşun, en azından onlara güler yüzünüzle ve şefkat ellerinizle destek olun yeter.

Yoğun duygularla istediğinizde, ruhunuzdan bir özellik veya güç, çevreye yayılır. Bir gül çiçeği saldığı kokusuyla sevimli simaları nasıl kendine çekerse, insan da ruhundan çevreye yayılan duygulu isteklerle sevgiyi ve dostluğu öyle kendine çeker.

Her duygu, tüm evreni kapsayacak kadar genişleme potansiyeline sahiptir. Kalbinizdeki sevgi, her şeyi kuşatabilecek kadar büyüyebilir. Öfke katliama dönüşebilir. Şefkat tüm yavrulara dağılabilecek kadar gelişebilir. Paranızı birkaç kişiye, tebessümünüzü birkaç bin kişiye; ama sevginizi milyarlarca kişiye dağıtabilirsiniz. Para paylaşıldıkça azalır; ama, olumlu duygu paylaşıldıkça artar.

Paranızla dünyayı satın alamazsınız; ama sevginizle tüm evren gönül rızasıyla size ait olur. Beni seven, “sen BENİM kardeşimsin” derse, doğru söyler. Sevdiğim çiçeğe baktığımda, “ben sana aitim” dediğini hissediyorum. Yaratıcının cömertliğine hayran kalıyorum: Yer yüzünün en fakir insanına, tüm evreni kendisine mal edecek enginlikte bir sevgi çekirdeği bağışlamıştır. Ay onundur, Güneş ve dağlar onundur. Yağmurla bir sevgili gibi sevişmekte hürdür.

Milyonlarca insan doğuştan getirdiği bu zenginliği kullanmadan ölmüştür. Çünkü nefret etmekte hür bırakılan ve ne yazık ki nefret etmeyi tercih eden tek yaratık, insan nesli arasından çıkmıştır. Ya nefret etmiş; ya da sevgisine karşılık, yani menfaat beklemiştir; yani gerçekten sevmemiştir. Çıkarcı sevgi, sevgi midir?

Düşünceler dış dünyaya, duygular iç dünyamıza, ruhsal alana yakındır. Duyularımız ve sezgilerimiz ise her iki alandan da kaynaklanan veriler alır. Düşüncenin hayata etkisi Batı düşünürlerinin ve gelişim uzmanlarının iddia ettiği gibi mutlak ve doğrudan değildir, ruhsal boyut vasıtasıyladır. Duygu üretemeyen ve bu yüzden ruhsal enerjiyi maddî enerjiye dönüştüremeyen düşüncelerle, fizik dışı alana erişemezsiniz. Duygusuz düşünce boşlukta kürek çekmeye benzer. Suya daldırdığınız kürek denizden nasıl güç alırsa, duyguya bulaştırdığınız düşünce de ruhunuzun sahibinden öyle güç alır.

Duygu, gücün yansıdığı alandan, ruhtan gelir. Daha derin duygu, daha etkileyici güçtür. En yenilmez insan, karşınızda en keskin ve kesin duygularla direnen insandır. Heyecan bulaşıcıdır. Kendi duygularına hâkim olan başkalarının duygularına da hâkim olabilir. Başkasını sevindiren, ancak sevinebilendir; ağlamayan ağlatamaz.

İnsan, akıl kadar küçük bir vücudun, kalp kadar büyük bir ruhla buluşturulmasının ürünüdür. Sevgi dolu bir bebeğin gözlerine bakınca, büyük bir ruhla dünyaya gönderildiğimizi görüyorum. Ama bazılarımız kalplerinden kopup salt akıllarına dayanarak küçülmeyi tercih ediyorlar.

Bazı geceler, düşünüyorum: Büyükleri bizden farklı kılan nedir? Hayatlarını irdelerken, hep aynı farkla, belki de bir tek temel farkla karşılaşıyorum: Öylesine güçlü duyguları var ki, gerekirse sabahlara kadar uyumadan çalışabilirler; gerektiğinde, günlerce aç kalmaya hazırlar; ihtiyaç varsa, hayatlarını feda etmekten zerre kadar tereddüt etmezler. Çünkü, insanı yırtınırcasına çalıştıran tek enerji kaynağı duygudur.

Oysa ben, bazen duygusuz, üşengeçliğinden, çayını içmekten aciz zavallı. Beni gecenin karanlığında ansızın çarpacak bir deprem mi uyandırmalı? Bir kalp krizine yakalanınca; “eyvah, tüm emeklerim boşa gidiyor” feryatlarıyla mı kendime gelmeliyim? Yaratıcımızın şanına layık zirvelere yükselmek istiyorsak, her gece uyumadan önce kendimizi sorgulamalıyız.

Bence bu söz aklımızdan çıkmasın: “Kalbiniz incelip duygulandığında dua etmeyi ganimet bilin.” Ağlamak da bir duygulanmadır; sevinmek de. Şiddetli acımızı olduğu kadar, şiddetli sevincimizi de Yaratıcımızla paylaşalım. O zaman zenginliğin kapısının kalbimizden geçtiğini keşfedeceğiz.

Muhammed Bozdağ

Öpmek taklit sayılmaz.

Sevdim o reklamı. Reklamını yaptığı ürüne katkısı olur mu, bilmem. Ama sevdim işte… Senaryoların böylesi insanî boşluklarımızı bulanını, unutulmuş yanlarımızı vuranını seviyorum ben. Çocuk annesi için geçiriyor aklından: “O da süt içiyor, beni taklit ediyor. O da yürüyor; beni taklit ediyor… O da öpüyor ama öpmek taklit sayılmaz.”

Taklit yaparken, işin içine ruhunu koymazsın; sadece bedeninle olursun işin içinde. Kalbini koymasan da olur taklit; kalıbını ustalıkla koyabilmen yeter. Taklit yaparken, bir başkasına benzersin; sen değilsindir oradaki. Sen sen olmadığın ölçüde başarılısındır taklitte. Senin sen olmadığını bilerek bakarlar sana taklit yaparken. Taklidin gücü senden kaynaklanmaz; kendini benzettiğin kişinin kredisini kullanırsın taklitte. Taklit; bir başkasını bilen başkalarının bakışına bağlıdır. Bir başkasına benzemeyi önemseyen başkalarının dikkati ve nazarı kadardır taklidin gücü. Taklit hep daha sonra gelir; taklit edilen ise daha öncedir. Orijinal olan, bir şeyin sonrası değildir. Tekrardır taklit; yine yine yapılabilir; aynı kalıba defalarca dökülebilir. Ama asil ve orijinal olan bir defalıktır; ilk ve son kezdir. Bir kereliğine gerçekleşir; eşsiz ve benzersizdir. Benzer biçimde yineleniyor gibi görünse de, yenidir o. Çünkü, aslın ardındaki kalp her defasında yeni ve taze bir heyecanla vardır. Kalıba aynı şablonlarla dökülse bile, kalbin çerçevesi olmaz, çerçeveleri kırar kalbin kıpırtıları. Asil olanda da, bedensel bir biçimden söz edilebilir belki ama ruh her an yeni bir halde yoğrulur, kalp halden hale hallenir her dem. Taklit az buçuk simetrik olur; bir karşılıklılık saklar içinde. “Sen öyle yaptın ben de öyle yapabilirim!” demeye getirir sözü taklitçi. Hep geç kalır taklitçi o yüzden. Asil olan ise, aniden bastırır, hazırlıksız yakalar. Ama taklit planlanır, zamanlanır. Hesabı kitabı vardır taklidin. Asl’olan ise hesapsızdır, ölçüye gelmez, tartıya çekilmez.
İşte bu yüzden “öpmek taklit sayılmaz.” Öpücüğün ardında bir çift dudaktan fazlası vardır. Kalıplar değildir buluşan öpücükte, kalplerin sınırsız çarpıntısı dolaşır birbirine. Kendinde olmadan öper insan sevdiğini. Anne çocuğunu sayarak öpmez. Kendini bir başkasına benzetme hevesiyle öpemez anne. Başka anneler çocuklarını öptü diye taklide kalkışmaz elbette. “Çocuğum beni öptü, ben de onu öpeyim” diye karşılık verme hesabı yapmaz. Hazırlıksız yakalanır öpücüğün çekimine. Ayakları kayar; gözleri kararır. Anne öper; çünkü şefkat eder. Sevgili öper; çünkü âşıktır. Dost öper; çünkü sever.

Taklit sayılmaz öpmek; çünkü öznesi dudaklar değil, kalptir öpücüğün. Sevmek, şefkat etmek, aşık olmak kalıbın değil, kalbin eylemidir. Kalbî eylemlerin tekrarı olmaz. Taklidi olabilir mi sevmenin? Kimin sevmesini kalıba dökebilir insan? Aşkın kopyası çekilebilir mi? Önündeki sevgililere göz ucuyla bakıp “Bu aşk tam bize göre sevgilim, gel ben de seni böyle seveyim!” diyebilir mi adam/kadın? Belki “ben de böyle bir aşk mektubu yazmalıyım!” dediği olmuştur insanın. Aynı kelimeleri aynı cümleleri ustalıkla yan yana dizse bile, o mektubu yazdıran, o harfleri hizaya getiren o eşsiz aşkın yatağında ırmak edip akıtabilir mi kalbini?
İnsan sevdi mi bir kere; kendinden geçer, kendini aşar, kendinde olmaz. Kendinde olmayan nasıl olur da bir başkasına benzeme hesabı yapar? Taklide mecali olur mu hiç kendinden geçenin? Değil bir başkasına kendine bile benzemez insan. Kendi kendisinin taklidini bile yapamaz.

Hep ilk defadır sevmek. Hep bir defalıktır. “Bir daha”sı olmaz. Yeni baştan sarılmaz bantlar gibi. Tekrarı olmaz. Ağır çekimde seyredilemez. Eşsiz ve benzersiz bir inşadır sevmek ve sevilmek ve sevildiğini bilmek.
Meleklerin Adem’e (as) secdeleri örneğin. O secde hep ilk defadır, bir defadır, biricik bir andır. Tekrarı olsa bile, “bir daha” sayılmaz. Hiç hesapsız, hiç kesip biçmeden, hiç ölçüp tartmadan, hiç önünü ardını gözetmeden oldu o secde. Oysa, İblis’in tek bir secdesi bile olmadı Adem’e (as). Çünkü, hesap kitap derdine düştü. Karşılaştırma yaptı. Teraziye koydu duyduğu emri. Toprağı ve ateşi kıyasladı. Ateşten olanın topraktan olana secde etmesini lüzumsuz gördü ya bir kere. Üstünlüğü Rabbinin tercihinde değil, yaratılanın malzemesi üzerine kilitledi ya. Kalbine yâr olanın aşk ateşinden değil de, kalıbının ateşinden pay çıkardı ya kendine. Artık iflah olmazdı. Velev ki kendisi topraktan, Adem (as) ateşten olsaydı da öylece ve mecburen, hesap ederek ve planlayarak secde edecek olsaydı, yine kurtaramazdı, yine aklanamazdı. O yüzdendir ki, meleklerin milyonlarca kez tekrar edilen secdesi hep asil ve orijinaldir; çünkü aşktandır. İblis’in mağrur secdesizliği ise taklit ve tekrardır; çünkü aşksızdır. Ve tüm taklitler gibi geç kalmıştır, geride kalmıştır. Ve hep aşağıda kalacaktır. Asla asil olamayacaktır.

Dedim ya sevdim reklamı. Süte değil secdeye iştahımı artırdı. Secde de alnımıza değen kutsî bir öpücük değil midir? Kocaman bir “Aferin!” değmez mi can kulağımıza her secdede? “Seni onaylıyorum. Varlığın benim için çok çok önemli. İyi ki var ettim seni. Sen bi’tanemsin.” haberini duymaz mı insan alnını secdeye değdirdiği her demde. Yine yine ama hep yeni. Tekrar ama hep taze. Çok kereler ama ilk ve son defa. Var edildik diye bir defa…
Başkaca var ediliş yok ki… Taklidi değil ki bir anımız bir sonrakinin. Kopyası değil ki bugünümüz bir öncekinin. Nefesimiz gibi her dem yeni, hep ilk defa, hep son defa… Taklit sayılmaz öpücük…

Senai Demirci

Her Şeyin Bir Anlamı Var

Her şeyin bir anlamı var. Bana diyorsun ki ‘bu dünya anlamsız ve ben burada olmayı kendim seçmedim’. Bu sözcüklerde burası ile orası arasında asılı duran bir hayatın izleri var. Yokluk ve varlık arasında yürüyen bir ip cambazının hüneri var. Sevdim diyorsun. Sevdiğin zaman gelmeyecek adamları sevdin. Sesini duysa da çağrına icabet edemeyecek adamları. Onları sevmekle erkenden giden bir sevgiliyi çağırıyordun aslında. ‘Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden / Çok seneler geçti dönen yok seferinden’. Çocukluğunun en büyük aşkı artık dönülemeyecek uzak ülkedeydi ve sen en uzak adamları seversen ve onlar seni severse, bir mucize olursa yani, belki onu geri getirebileceğini düşünüyordun. Yitirilen bir daha ele geçmedi. Uzak yakın olmadı. Canının acısı gün be gün katmerlendi. Hayatı sadece acıyan yerlerine bakarak tanıdın. Var olduğunu sadece yaralarına bakarak hissettin. Ruhun en derinlerine yerleşen ve bir burgaç gibi insanın içini oyan bir ağrıyla okudun kendini. İçinde katıksız gözyaşı olan bir hokkaya banılarak yazılmış bir hayat. Oldun mu öldün mü bilemedin.

Şimdi diyorum ki ben sana, her şeyin bir anlamı var. Çiçeğin, böceğin, dalları eğen rüzgarın, ağzımızdan çıktıktan sonra yüzyıllarca uzayda asılı duran sözcüklerin bir anlamı var. Hiçbir şey kaybolmuyor. Her hıçkırık, hayal kırıklığının yaydığı her titreşim, içimizde bir coşkunun pır pır kanatlanışı kaybolmuyor. Kainat gibi insan da enerjisini sakınıyor. Sonra dağınık duran her şey, biz onu çağırmasını bilirsek, bir yapbozun parçaları gibi birleşip bir şey söylüyor. Sonra yine dağılıyor. Konuşuyoruz seninle. Yavaş yavaş iyileştiğini hissediyorum. Öfken azalıyor. Artık Tanrıya kızmıyor gibisin. Ve artık şükür ki yaralarından ibaret değilsin. Hayatın çiçek tozları gibi oradan oraya neşe içinde uçuşuyor. Varoluşuna sinmiş olan o ıstırap sanki daha derinlere, kımıldadığında hissetmeyeceğin bir yerlere iniyor. Onunla da başın hoş olsun, çünkü bir anlamı var.

Evet her şeyin bir anlamı var. Aşığın derdi de teslimiyet. Ötekini yücelterek, onunla özdeşleşip onun vasıtasıyla yücelerek kusurlarımızı örtmek istiyoruz. Aşığın tasası teslimiyetle faniliğin sınırlarını zorlamak. Kendi yalnızlık ve kısıtlamalarını fark eden aşık; anlam, kuvvet ve gayesini maşukuyla yekruh olmakta buluyor. Kendini aleve atan pervane misali. Olmak bilmektir. Daha da ilerisi var : Yanmak bilmektir.

Herşeyin bir anlamı var. İnsan düşüyor, kalkıyor, kendisine bir hikaye kuruyor. Kendi hikayesine çok inanıyor, az inanıyor, hiç inanmıyor. Başkalarının hikayesine inanıyor. Kendisine inanılacak değişik hikayeler buluyor. Bir ömrü bir hikayenin parçası olmak için tükettiği oluyor. Anlatmayı seviyoruz değil mi? Sana senin hikayenin seni başkalarından farklı kılmaya çalıştığını, acılarına tutunmakla diğer fanilerden kendini ayırdığını söyledim. Biricik olmak istiyordun. Diğerleri bu hayatın bu kadar beyhude olduğunu nasıl göremiyordu? Ne oluyordu da ağız dolusu kahkahayla gülebiliyorlardı? Herşeyin basit bir kurmaca olduğunu nasıl fark edemiyorlardı? Evet seni onlardan ayıran başka bir hikayen olmalıydı. Sen varlık dünyasında yokluğu tecrübe edebiliyordun. Olmamak sanatında ilerlemiş, yaşamıyor gibi yaşamak ilminde mertebe edinmiştin.

Herşeyin bir anlamı var. Uçurumun kenarı sıra cesaretinden yürümüyordun. Sana uzanacak bir el olsun ve korktuğunu hissetsin istiyordun. Hiçliği yaşarken hiçlikten nasıl ürktüğünü, uçurumun sana baktığını bir kişi olsun anlasın. Yokluktan kaçayım derken varlığı inkar ediyordun. Oysa görünmez olduğunda bile ardında sesler bırakıyordun. Burukluğun sesi, aşkın sesi, teslimiyet arzusunun sesi, özlemin sesi. O sesleri duyabilen herkes, orada değil de burada olduğunu, aramızda dolaştığını anlıyordu. Kalbi kırıklar birbirini bu seslerden tanır. Sahi, ruhun izlerini kim silebilir?

Her şeyin bir anlamı var.

Doç.Dr.Kemal Sayar