İyiyi hatırla, kötüyü affet

İki arkadaş bir çölden geçiyorlardı. Yürürlerken kavga ettiler ve biri diğerine tokat attı. Tokadı yiyen, toprağa şöyle yazdı: “Bugün en iyi arkadaşım bana tokat attı.”

Yürümeye devam ettiler ve bir havuza vardılar. Burada yüzmeye başladılar. Tokat yiyen havuzda boğulmak üzereyken arkadaşı onu kurtardı. Ve ölümden dönen adam taşın üzerine “Bugün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı” diye kazıdı.

Arkadaşı ona “Daha önce toprağa yazdın ve şimdi de taşa kazıdın. Neden böyle yaptın?” diye sordu. Arkadaşı yanıtladı, “Birisi seni kırdığında bunu en kısa sürede unutmaya çalışmalısın. Dolayısıyla sen bana tokat attığında kısa sürede rüzgarla silinip gitsin diye bunu toprağa yazdım. Hayatımı kurtardığında sonsuza kadar kalıcı olsun diye de taşa yazdım. Birisi sana iyi bir şey yaptığında bu hiç unutulmamalı ve uzun zaman hatırlanmalıdır.”

Sizi inciten şeyler affedilip unutulmalı ve iyi şeyler de sonsuza kadar hatırlanmalıdır.

O zaman hayat kısa, acısız ve ferah yaşanabilir.

Koku ve Ses

Hayatımız boyunca duyduğunuz bütün sesler arasında en
az tanıdığımız,daha doğrusu hiç tanımadığımız tek ses,
kendi sesimizdir. Başka sesler bize birçok şeyi hatırlattığı
halde kendi sesimiz bize hiçbir şey hatırlatmaz. Sesimiz,
hafızamızda tek bir ışık bile yakmaz.

Kendi sesimiz bize yabancıdır
Kendi kokumuzu da alamayız.
Kokumuz da yabancıdır bize.

Bu kadar yakın olup da sesine ve kokusuna yabancı
olduğumuz tek insan kendimiziz. Belki de bu yüzden
kendimizi tanımayız. Belki de bu yüzden bir başka insanın
sesine ve kokusuna bu kadar çok ihtiyaç duyuyoruz. Belki
de bu yüzden aşık oluyoruz. Belki de, bir başkasının sesini
ve kokusunu kendi sesimizin ve kokumuzun yerine
koymaya, bir başkasının sesini ve kokusunu bir parçamız
gibi hissetmeye aşk diyoruz. Belki de, sevdiğimiz insanın
sesine doğru akıp gitmemiz, aslında kendimize doğru
yaptığımız bir yolculuk.

Kendi sesimize ve kokumuza hafızamızda yer yok.
Biz kendimize yabancıyız.
O yüzden başkalarının sesiyle sevinip, başkalarının sesiyle
acı duyuyoruz.
Aşkı aramak, hep kendi sesimizi, kendi kokumuzu aramak
belki.
Hafızamızda bizi dolaştıracak bir kılavuzu bulmaya
çalışmak.
Terkedildiğimizde duyduğumuz acı, bir parçamızı
kaybetmekten.
Terkettiğimizde ardımızda bıraktığımız keder, terkettiğimiz
insanın sesini ve kokusunu kendimizle birlikte götürerek
geride bıraktığmız boşluktan.

Aşkı yaşarken bunu hiç bitmeyeceğini sanmamız, bize
bağışlanan büyük yanılgı sonucu, aşık olduğumuz insanın
sesini ve kokusunu kendi parçamız sanmamızdan.

Sesler ve kokular olmasa geçmişimiz olmazdı.
Sesler ve kokular olmasa aşklar olmazdı.
Sesler ve kokular olmasa acılar ve sevinçler olmazdı.

Aşk kendimizin sandığımız bir sesin ve kokunun aslında
bize ait olmadığını, bir başkasının sesi ve kokusu olduğunu
anladığımız zaman bitiyor. Yanıldığımız sürece aşığız biz.

Seslerini kokularını istediklerimizin, vücutlarını da
isteyeceğiz. Seni seviyorum dediğimizde, sen benim sesim
ve kokumsun demek isteyeceğiz. Kendi hafızamızda
başkalarının sesleri ve kokularını kılavuz yapıp
dolaşabileceğiz ancak. Kendi geçmişimize ancak
başkalarıyla ulaşabileceğiz.

Aşk tanrısı, dünyayı yanılın emriyle yaratacak.
Hep yanılacağız.
Hep yanılıp yanıldığımız için hep acı çekeceğiz.
Ama sevinçlerimizi de bu yanılgıya borçlu olacağız.
Yanıldığımız sürece seveceğiz.
Sonra yanıldığımızı anlayacağız.
Ve gidip yeniden yanılacağız

Ahmet Altan

Aklın düşünebildiği her şey kazanılabilir…

Stone’la calısırken, kendisi bana;”Senden bir hedef belirlemeni istiyorum; bu oyle buyuk bir hedef olsun ki, onu elde ettiğinde, seni cıldırtsın ve ona ulasmanın tek nedeninin, sana ona hedef koyarak ulasacagını öğretmiş olmam oldugunu anlamanı saglasın.” Yılda ortalama sekiz bin dolar kazanıyor oldugum o donemde; ”Yılda yüz bin dolar kazanmak istiyorum.” dedim.Bunu nasıl basaracagıma dair hiç bir fikrim yokdu.Hiç bir stratejim olmamasına, hiç ihtimal vermememe ragmen; ”Bunu ifade edeceğim, buna inanacagım, bu dogruymus gibi davranıp, bunu yayacagım.” dedim ve oyle yaptım…

Bana öğrettiği seylerden biri, her gun gozlerimi kapayarak, hedeflerime simdiden ulasmıs oldugumu zihnimde canlandırmakdı.Yuz bin dolarlık bir banknot hazırlayarak bunu tavana yapıstırdım. Böylece, uyandıgımda ilk yaptıgım sey yukarı bakıp o banknotu gormek olacak, bu da bana boyle bir duam oldugunu hatırlatacaktı.Sonrasında ise gozlerimi kapatarak, bu yılda yuz bın dolarlık yasam biçimini yasadıgımı zihnimde canlandıracaktım.Otuz gun boyunca onemli bir sey yasanmaması yeterince dikkat cekiciydi.Ne bana atılım yaptıracak herhangi bir buyuk fikir aklıma gelmişti, ne de kimse bana para teklif etmişti…

Bunu ızleyen dort hafta içinde, aklıma yuz bin dolarlık bir fikir geldi.Oyle birden bire aklıma geldi.Yazmıs oldugum bir kitap verdı; ”Her biri bir ceyrekden, dort yuz bin adet satarsam, yuz bin dolar kazanırım.” diye dusundum. Söz konusu kitap zaten vardı ama, hiç boyle dusunmemiştim. (aklınıza, hedefiniz dogrultussunda, ilhamla gelen bir fikriniz olursa, ona guvenip, harekete gecin.) Dort yuz bin adet kitabı nasıl satacagımı bilmiyordum…

Sonra, markette ”National Enquirer” gazetesini gordum.Bu gazeteyi daha once defalarca gormustum ama daima arka planda kalmıstı.O gun ise, sanki birdenbire ustume atlamıs ve on plana gecmişti ve ben; ”Bu gazetenin okuyucuları kitabımdan haberdar olurlarsa, dort yuz bin kişinin mutlaka gidip kitabımı alır.” diye dusundum…

Altı hafta kadar sonra, Newyork’ taki ”Hunter College” da altı yuz kısılık bir ogretmen grubuna vermiş oldugum konferanstan sonra, bir kadın yanıma yaklastı ve; ”Harika bir konusmaydı, sizinle roportaj yapmak isterim.Buyrun kartım burada” dedi. Kartta yazılana gore, ”National Enquirer” gazetesi için serbest calısan bir yazardı.Kafamın içinde ”Alacakaranlık Kusagı” filminden bir parca calmaya basladı; ”vay be, hedef koyma işi gercekden işe yarıyor.” dedim.Beklenen makale geldi ve kıtabımın satısları yukselişe gecti…

Burada belirtmek istediğim nokta, bu kişi de dahil olmak uzere, butun bu olayları ve insanları hayatıma cekmiş olmam.Kısa kesmam gerekirse, o yıl yuz bin dolar kazanamadım.Kazandıgım para, doksan iki bin üç yüz yirmi yedi dolardı. Buna bozulup, ”işe yaramadı” dediğimizi mi zannediyorsunuz yoksa? Hayır, boyle bir sey söylemedik. ”Bu olaganustu bir sey.” dedik. Sonra esim bana; ”Yüz bin dolarda ise yaradıgına gore, bir milyon dolar için de işe yararmı ne dersin?..” diye sordu. Cevabım; ”Bilmiyorum.İşe yarayacagını dusunuyorum.Haydı gel deneyelim.” oldu…

Yayıncım, ilk ”Tavuk Suyuna Corba” kitabımın telif hakkı için bana yazdığı cekin uzerine imzasıyla birlikte bir gulen yuz yapmıstı, cunku bu onun hayatı boyunca yazdığı ilk BİR MİLYON DOLARLIK ÇEKDİ…

Boylece sonucu kendi deneyimimle gormus oldum, cunku onu test etmek istedim. Hedef koyup inanmak gercekden işe yarıyormu? Bunu test ettik; kesinlikle işe yaradı ve ben artık hayatımın her gununu hedeflerle yasıyorum…

(scrt)

Kamp ateşi

-Elif, inanılmaz bir şekilde insanlar seni seviyorlar. Bu işin sırrı nedir? Yani sen ne yapıyorsun da insanlar seni bu kadar önemsiyorlar, seviyorlar?
– Şafak; küçükken bir izci kampına katılmıştım. İzci kampında bayıldığım bir şey vardı: Kamp ateşi. O, sihirli bir şeydi. Kamp sırasında hepimiz hipnotize olmuş gibi onun başına toplanırdık. Sonradan kamp ateşi üstüne çok düşündüm ve onu kendime bir yaşam felsefesi haline getirdim.
– Nasıl yani, kamp ateşinden nasıl yaşam felsefesi olur?
– Kamp ateşi, öncelikle herkesi yanı başına davet ediyor. Hiç ayrım yapmaksızın. Yani ne ırka bakıyor, ne cinsiyete, ne dine bakıyor ne de tuttuğun spor takımına… Güzelliğinle de ilgili değil, dış görünüşünle de… Zengin ya da fakir olman da fark etmez. O seni sadece yanına çağırıyor. Bu öyle güçlü bir çağrı ki, herkes yanındakini sevsin sevmesin oraya gidiyor. Kamp ateşi, yanına gelenlerin içini ısıtıyor; onlara ışık veriyor. Yanına gelenleri dinliyor. Onların anlattıklarını yargılamıyor; sadece dinliyor. Anlatılanlar doğru da olsa, yalan da olsa, anlatan kişi abartsa da sadece onları dinliyor ve tüm sıcaklığını ve ışığını vermeye devam ediyor.
Ben de yaşamımda böyle yapmayı seçtim. Bir kere, çevremdeki herkese önyargısız yaklaşıyorum. Hangi siyasi görüşten, hangi çevreden geliyor ya da kiminle ne çıkar kavgası var; hiç ilgilenmiyorum. Gelen kişiyi olduğu gibi anlamaya çalışıyorum. İlişkilere önyargısız başladığım gibi, yargısız devam ediyorum. Yani insanları kategorize edip, “sen şöyle dedin, demek ki şundanmışsın” demiyorum ya da “siz hangi taraftansınız, necisiniz” diye sormuyorum. Öncelikle, insanlara bir kabul edilme duygusu, sıcak bir karşılama, sıcak bir dostluk vermeye çalışıyorum.
Hem okuyorum hem de yeni birçok şey deniyorum. Çevremdeki insanları dinliyorum. Bu bana öyle çok bilgi veriyor ki, hemen her zaman anlatacak bir şeylerim var. Kamp ateşinin önyargısızlığını bilgiye karşı da kullanıyorum. Böylece yeni gelen tüm bilgileri de alabiliyorum. Bütün bu bilgiler, konuşmalarıma yansıyor. İnsanlar, anlattıklarıma karanlıkta buldukları ışık gibi yaklaşıyorlar. Bir kamp ateşi gibi anlatıyorum, aklımdan geçenleri… Kamp ateşinin bir iddiası yoktur; ormanı aydınlatacağım demez, o an oraya ışık verir sadece, kamp sakinleriyle sohbet eder.
Kamp ateşinin bir özelliği de, bu ateşi yakmanın değişik yolları vardır. Kibritle de ateş yakılır, sürtünme gücüyle de, büyüteçle de, hatta bir buz parçasını büyüteç olarak kullanarak da ateş yakılabilir. Ben de çoğu zaman sohbet etmeye, insanları dinlemeye, sıcaklığımı ve ışığımı paylaşmaya hazırım.
İnsanlar, hep de benimle birlikte değiller. Kamp ateşi sürekli yanmaz. İzciler ateşle vedalaşır, giderler. İhtiyaç olunca yeniden yakarlar. Ben de onlar bana ihtiyaç duyduğunda hazır olmaya çalışıyorum; ama her zaman yanlarında değilim. Öyle her çağırdıklarında da sanılanın aksine gitmem. Kamp ateşi her zaman kolayca yanmaz; hem bazen benim de keyfim olmaz, bazen ben de kolayca tutuşmam. Çaba harcandığına inanırsam, hemen gelirim ama.
İnsanlar, bir ateşi beslemek için kendileri odun toplar getirirler. Gerçekten benimle ilişkiye giren insanların birçoğu, bazen kendi öykülerini getiriyorlar, bazen başkalarının öykülerini…
Bir kamp ateşinden başka kamp ateşi kurmak mümkündür. Yanan odunlardan birini alıp başka bir odun kümesini tutuşturabilirsin. Bazen benim anlattıklarımı ya da yansıttıklarımı alıp başka insanların problemlerini de çözüyorlar.
Kamp ateşi, birçok işe yarar: Isınmak, kurumak ve elbiseleri kurutmak, işaret vermek, yemek pişirmek, içilecek suyu kaynatarak mikrop ve parazitleri öldürmek, duman saçarak sivrisinek gibi haşereleri kovmak. Ben de insanların yaşamında böyle farklı ihtiyaçlara hitap ediyorum sanırım. Bazısı derdini paylaşmaya geliyor. Bazısı yeni öğrendiği fıkrayı anlatmaya. Bazısı bir soru sormaya. Ben bir kamp ateşi gibi hepsini kucaklıyorum. Sıcaklığımı ve ışığımı paylaşıyorum.

Melih ARAT

Yaralara dair…

Yaşlı ve çirkin bir tüccar; karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş… Sabaha karşı, yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış.

Ne var ki tüccar, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin ehliymiş.

Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa, bu zayıf ve çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin hiç iz bırakmadığını görmüşler…

Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler…
Ancak en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile tüccara hiç bir şey yapamıyormuş…
Sonunda korkup kaçmışlar… Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha -ama bu kez aşk adına- tüccarla sevişmek istemiş.

Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış… Gel gelelim güzel kadının her dokunuşunda tüccarın bedeninde yeni bir yara beliriyormuş. Dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar… İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda tüccar kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş….

Tam bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz? Aşktan bunca korkmamız bu yüzden değil mi?

Kimsenin kollarında yığılıp can vermek istemiyoruz. Çünkü zaten, her yanımız kılıç yaralarıyla dolu. Ama bir şekilde kapanmış, kabuk bağlanmış yaralar onlar… Nasıl yapmışsak yapmışız, üstesinden gelmişiz…

Ama biri, kabuk tutmuş yaraları okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden….

Birine teslim olduğumuzda, anlatmaya başladığımızda, içimizi döktüğümüzde bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor….

O yüzden değil mi içimizi tutmamız?

Birisine teslim olmaktan korkmamız? Ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmamız?

“Anlatsam mı, anlatmasam mı?” kararsızlığımız…

“Bu sevgi beni acıtır mı?” kuşkularımız…

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğini iyi seçmek.

Gabriel Garcia Marquez