AziZ Kırılış/ IV- Muhsin diye bir adam

http://www.sonsuz.us/node/3096

At kurtul ondan. 15. yüzyılın bu en ünlü yazmasının bir kopyasını mı? Evet. Şaka yapıyorsun. Hayır! At ve kurtul ondan. Yak, bir yerde unut, kütüphanenin kapısına bırak. Kütüphanenin kapısı mı hahahaha cami avlusu gibi. Cami avlusu bile olur. Arapça yazılar ilgilerini çeker, korurlar…Uzaklaş ondan, kurtul. Uyuyamam. Nasıl yani tek gerekçe bu mu? Uyuyamazsın ama hiç değilse ölmemiş olursun.

Aslında gerçekten filmlerde olur böyle şeyler…En azından ben böyle düşünüyordum. Sabah evden çıkarken kapıdaki paspasın altına sıkıştırılmış kağıdın kenarını görünceye dek…beyaz, minik bir üçgen… 45derece olmalı, evet ama konumuz bu değil elbette! Neler yazabilirdi o kağıtta neler!…S. Dünyası’nda posta kutusunu kullanan yazar kahramanına “kim olduğunu” soruyordu. Kendini ve felsefe tarihini keşfe davet eden bu cümle örneği bir soru? Bir cevap? Evet! kesinlikle cevap istiyorum, soru sormasın kimse bana…ki bunu düşündüğüm günün saat 15:30’unda Muhsin diye bir adam beni aralıksız sorduğu iki sorunun idiotluğu ile sarsacaktı…İki soru… Aynı
kahveden “hüüüüpp…!” diye çekilen yudumların ardından; “Sahafı nereden tanıyorsun?” sorusuna; “Sahaftan” …cevabımdan duyduğu memnuniyetsizliği anlatırcasına buruşturduğu yüzü ile (tam o anlarda midesi de ağrıyor olabilir, gastrit..tedavisi zor ve inatçı bir hastalıktır…uzun süre aç kalmamak, kahve ve sigarayı bu denli peş peşe içmemek gerekir-bana ne ya…bana ne…cidden aziz sana ne…sen bu işten nasıl yırtacaksın onu düşün…) Bak koçum bizim bu şehrin her yerinde gözümüz kulağımız vardır…Ölmek mi istiyorsun? “hayır…” “hüüüüüppp…!” Hah işte yine başlıyoruz… “Sahafı nereden tanıyorsun?” (…) , (….) Ölmek mi istiyorsun?

Muhsin; üzerinde: “Öğleden sonra 15:30’da yeşilçam’da muhsini bul, kulağı kesik, kime sorsan gösterir…” yazan notta bulmam gereken adam. Buldum çok şükür, zira kapınızın önüne bırakılmış bir nota “neden?” diye soramazsınız! Neden Muhsin’i bulayım? … Yer yer anlatıcı olduğum için bu hikayenin sonunda ölmediğimi düşündüğünüzü biliyorum. Hikaye nihayete ermeden ben böyle zannettiğim için nihayete ermiş gibi yazmış ve ölmüş de olabilirim… e o zaman da bu cümle beni… neyse yani hikaye asla sona ermez… ermedi de. Muhsin’le yaptığım anlaşmanın ne kadar akla uygun olduğunu bilmiyorum bunu daha sonra düşünmek ve mümkün olsa şu an sadece uzun uzun uyumak, uyandığımda latince dahil arapça ve farsçaya literer düzeyde hakim olmak istiyorum.

Bankanın ışıklı tabelası; akşamüstü son müşterilerinin paralarını cebe indirerek onları güvenli bir parasızlığa teslim eden banka çalışanlarının birer aziz olduğu hissini yaratıyordu Aziz’de. Değerli olanı değerlendiren, koruyan bir yer, sizin için saklayan bir yer… Sıra numarası almanız yeterli! … 512, tahmini bekleme süresi 7 dakika… Yedi dakika insan hayatı için pek de uzun sayılmayabilir. Öte yandan Tanrı’nın evreni 7 günde yarattığı düşünülürse çok da kısa olmayabilir… yedi dakika boyunca orada, dışarının vahşi kalabalığından yalıtılmış takriben 15 dakika sonra kapanacak olan bankanın ergonomi dumuru sandalyelerinde beklerken aziz ablasının oğluna hediye ettiği kumbarayı ve anahtarını bulan kadını düşünüyordu…du mu? Neden di’li geçmiş zaman ve üçüncü tekil? Olaylara dışardan bakma bu olmasa gerek… 15 dakika sonra kapanacak olan bankanın ergonomi dumuru sandalyelerinde beklerken ablamın oğluna hediye ettiğim kumbarayı ve anahtarımı bulan kadını düşünüyordum.

Yer yer bu hikayenin cidden dışında bir yerlerde evinde, ofisinde güvenli, rahat berjerinde kahvesini içen bir anlatıcı olmayı çok isterdim. Bir anlatıcı… Neden yazar demek istemiyorum bilmiyorum ama bir anlatıcı aslında hiçbir şeydir…Bunun kitle için yararından bahsetmeyiniz lütfen! Zira; ben bizzat anlatıcı açısından değerlendiriyorum bu durumu ve evet bir anlatıcı hiçbir şeydir… Hiçbir şey yaşamamıştır…Anlattıkları da orada burada alınmış notlar, tanık olunmuş kareler, işitilmiş laflar kadar uzak ve araktır… Ne kadar ayıp!… Ve evet şu an bir arakçı olmayı çok isterdim…

“Beyefendi….”…”Beyefendi”…ben olmalıyım…dönüyorum…yürüyüşümü ve düşüncelerimi kesintiye uğratıp dönüyorum…Aramızda 20-25 adım bulunan orta yaşlı bir kadın bana seslenirken aramızdaki uzaklığı kapatıyor..19,18,17, ….Anahtarınızı düşürdünüz…Saf ve pek belli olmayan bir şekilde seviniyorum, çok ama çok seviniyorum fakat; kadın bunu kesinlikle anlamıyor….Belli belirsiz bir sesle “Bir ses duymuştum” diyorum…Bu; orta yaşlı, daha önce hayatımın herhangi bir anında yüzlerce kez görmüş olabileceğim fakat; hiçbirinde bana böyle akıl vermesine neden olacak cesareti, tanışıklığı kendisine vermediğim bu kadın “Bakacaksın o zaman” diyerek muzaffer bir edayla önce aramızdaki uzaklığı eski konumuna getirerek sonra giderek uzaklaşıyor.. 23,24,25,26,27……..Kadına müthiş sinirleniyorum aslında fakat; bu da belli olmuyor. Öte yandan anahtarımı bulmuş olması, dahası bana anahtarımı verme isteği benim gözümde onu bu öfke halesinden kurtarıyor…

Buyrun. Bankacı kadının; beyaz bir gömleğin ve az önce ayağa kalktığında gördüğüm siyah pantolunun içinde kesinlikle görünmeyen, hatta olduğundan şüphe duyduğum, şaşırtıcı bir biçimde neredeyse yok denilecek sureti ile karşımda durup, küçücük ve üzerlerini işaret etmek istercesine boyadığı gözkapakları olmasa asla fark edilmeyecek gözleriyle gözümün içine içine bakarak uzattığı kağıt; sigorta poliçeleri ve kapsamları ile ilgili…Evet düşündüğünüz şey… Evet hımmm…Bunu ben de düşündüm…Yani sigortalatacağınız şeyin çalıntı olmaması gerekir değil mi? Diğer yandan bu yazma bir “buluntu” ve en başında düşündüğüm şey şu an da geçerli, onu bir müzeye teslim etmeliyim…Fakat onu bir müzeye teslim edersem Muhsin’in benden istediği ve benim de yaşamak istiyorsam yapmam gereken şeyi nasıl yapabilirim? Acaba gerçekten yaşamak istiyor muyum? Lanet olası o upuzun kalas mesai bitimine hepi topu birkaç saat kala o upuzun öğleden sonra, yapışkan bir sıcağın hüküm sürdüğü temmuz gününde tam da ben ören yerinden geçerken sırtıma, dahası sırtımı ortalayarak omuriliğime düşmeyebilirdi…Evet! ve o zaman bu yazma kesinlikle bende olmazdı. Çünkü; benim aylak aylak sahaflarda gezecek zamanım olmazdı…işler yoğun olur bizim dairede…e malumunuz İstanbul….yer gök kaçak yapı…bir de tarihi eserleri koruma mevzusu olunca…Tarihi eser…İşte bu yazmayı hayatta kalmaya çalışırken korumanın bir yolu olmalıydı…Bunun parayla bir ilgisi elbette yok, tuhaf bir yolla da olsa kayda alınmış olmasının iyi bir fikir…neyse…Bankacı kızın yüzünde göz farlarını takip ederek bulduğum küçücük gözlerinin içine bakıyor olduğumdan pek de emin olmayarak, gözlerimi biraz da kısarak aynı dikkat ve ciddiyetle bu küçücük gözlere bakarak poliçe evraklarını aldım…

devam edecek:)

Jean Genet/Açık Düşman-ŞİDDET VE ZORBALIK

(…) “Şiddet ekonomik bir potansiyeldir.” Şiddet daha yukarıda yer alıyormuş gibi tanımlandığında veya betimlendiğinde, zorbalığın ne olduğunu söylemek gerekir: özgürlüğe son veren ve bunu özgür bir gerçekleştirme edimini inkar etme veya durdurma isteğinden başka sebep olmaksızın yapan teatral hareket veya hareketler. Zorbaca hareket özgür bir edimi kıran harekettir. (…) Zorunlu şiddet örneklerinin sayısız olması gibi, zorbalık olayları da sayısızdır çünkü zorbalık her zaman şiddetin karşısına çıkar. Gene, hayatın ta kendisi olan kesintisiz bir dinamiğin karşısına demek istiyorum. Zorbalık en beklenmedik biçimlere bürünür, ilk anda zorbalık olarak ortaya çıkarılamayan biçimler: düşük kiralı toplu konutların mimarisi, bürokrasi, kelimenin-gerçek ya da bilinen anlamda- yerine rakam koyma, trafikte yayaların yavaşlığına oranla hıza verilen ayrıcalık, makineyi kullanan insana göre makinenin üstünlüğü, adetlere üstün gelen yasaların düzenlenmesi, cezaların sayısal artışı, herkesin çıkarına olan bir bilgiyi engelleyen gizli tutma alışkanlığı, karakollarda tokatın yararsızlığı, polisin esmer tenlilere sen diye hitap etmesi, bahşiş karşısında dalkavukça yerlere kadar eğilme, kaz adımlarıyla yürüme, Haipong’un bombalanması, kırk milyonluk Rolls-Royce…Elbette ne kadar sayıp döksek, zorbalığın büründüğü ve kendini onlar aracılığıyla dayattığı çok çeşitli görünümleri andıran olayları tüketemeyiz. Ve devrimci şiddetin sürdürdüğü hayatın tüm o kendiliğinden şiddeti, örgütlü zorbalığı mat etmeye ancak yetecektir (j. Genet, Açık Düşman, Metis Yay.1994, syf:76-77/exlibrisMarsseh)

Marsseh: Bugün zihnimin gürültüsüne tezat sakin sessiz okumamı bu sayfalar uzun süre düşünmeme neden olacak şekilde böldü..Bir adam hırsız, Fransız edebiyatının lanetli yazarı, Hizmetçiler, Balkon gibi müthiş oyunların yazarı günlerdir süren 68 ruhu mu , yeni bir 68 mi tartışmasından, son olan olaylarda polisin kontrolsüz ve orantısız güç uygulamalarından, iktidar erkinin zorbalığına kadar şiddeti bir kez daha düşünmeme yardımcı oldu. Genet bu makaleyi 1977’de Le Monde’a ilk sayfadan yayınlanmak üzere gönderdiğinde Fransa oldukça karışmış. Ve yine aynı makalede Genet; polisin görevleri ve Özgürlükler Ülkesi(!) Amerika ve zorbalığı hakkında Ulrike’nin sözlerine yer vermiş. izninizle onu da alıntılamak istiyor ve her türlü şiddet içermeyen (kendiliğindenlik ve muhalefet içeren) özgürlük eylemine yöneltilen şiddeti, bu şiddeti haklı çıkarmaya çalışan zorbalığın kapital ve didaktik duruş ve söylemini kınıyorum.

(…) Polisler, psikoljik savaş taktikleriyle, gerilla eyleminin ayakları üzerine oturttuğu olayları tersine çevirmeye çalışıyorlar. Şöyle ki devlete tabi olan halk değildir, devlet halka tabidir; çokuluslu hisse senedi ortaklığına dayalı şirketlere ve onların fabrikalarına ihtiyacı olan halk değildir, halka ihtiyacı olan o pislik kapitalislerdir; polisin amacı halkı suçlulardan korumak değil, emperyalist sömürücülerin düzenini halktan korumaktır, halkın adalete değil, adaletin halka ihtiyacı vardır; bizim burada Amerikan birliklerinin ve tesislerinin varlıklarına ihtiyacımız yok, Amerikan emperyalizminin bize ihtiyacı var. Kişiselleştirme ve psikolojileştirme yoluyla, kendi oldukları şeyi bizim üzerimize yansıtıyorlar: Kapitalizm antropolojisinin kalıpları, maskelerinin, yargıçlarının, savcılarının, gardiyanlarının, faşistlerinin gerçekliği: Kendi yabancılaşması içinde kendinden memnun, sırf başkalarına işkence ederek, ezerek, sömürerek yaşayan, varoluşunun temeli mesleki başarı, terfi, diresek oyunları, başkalarından yararlanma olan; Üçüncü Dünya’daki ve buradaki birkaç milyar insanın yoksulluğundan, sömürülmesinden, açlığından ve sefaletinden zevk alan bir pislik (j. Genet, Açık Düşman, Metis Yay.1994, syf:80-81/exlibrisMarsseh)

Marsseh: Genet; The Black Panter Party, Amerikalı siyahlar, Filistinliler, Kızıl ordu fraksiyonu gibi oluşumların ya da grupların yanında yer almıştır. Şimdi bize okyanus aşırı demokrasi havariliğine soyunan Amerikanın neredeyse 1970lerin sonuna kadar ırkçı faaliyetler içinde olduğu, siyahlara yöneltilen suçlamalar ve yapılan duruşmaların kayıtları, tartışmaları belgelerle mevcuttur… Yine bize her fırsatta özgürleşme adı ve talebiyle “muhteşem amerika” örneğini sunanların kara panterlere yönelik yürütülen ırkçı saldırıları belki duruşma örnekleri ile okuması iyi olabilir….neyse ya….yaz yaz..sıkıntım bir gr. hafiflemedi..parmaklarım ağrıdı…okumak lazım….

Bir prova alır mıydınız…

(damat fısıltılı bir sinirle kendini sahneye atar.gelin derdini anlatmak istercesine onu takip eder)Ne demek ya ?

Gelin: Aydıncım evet hayatımı sonsuza dek seninle ve tek eşli geçirmek istiyorum fakat bunu yapamıycam..? (izleyicileri mahcup birbakışla selamlayarak-el sallayıp şirinliği abartabilir) (kararlı)bunu yapamıycam.

Damat:(Derin nefes alıp yerinde huzursuz birkaç devinimden sonra) Nurancım, canım bana bir daha söyler misin neyi yapamayacaksın ?burada insanlar da duysun.

Gelin:Sakin değilsin ama sen.

Damat: yook… yookk çok sakinim(sahte bir cesaret verircesine) hadi hayatım (derin nefes alıp huzursuz devinime devam ederek)

Gelin: Peki. (izleyicilere yine mahcup bir yarım bakışla) sahne fobisi olmalı.

Damat: (neredeyse çıldırarak) duydunuz mu? Sahne fobisi diyor üstelik bir tiyatrocu .

Gelin: (damata hafif sokulur gönlünü almak istercesine) Ya bahara falan geniş geniş şöyle açık havada falan kıysak

Damat: Neye?

Gelin: “Ne “neye?

Damat: Neye kıysak?

Gelin (olağan) haa..bizee…

Damat: Yok kesin ateşin falan var ( gelinin, alnını yoklar) ya birazdan soracak memur Nuran, kendi rızanla falan emin misin diye..lütfen ya….

Gelin: Anne diyorlar Aydın.

Damat: Kim aşkım?

Gelin: Bak sen de çoraplarını sorup duruyorsun..

Damat: Nerede aşkım?

Gelin: (sinirli) Gelecekte Aydın!! Gelecekte!!

Damat: hayddeee…

(Gelin omuzlarını sallar bu krizden çok uzak bir yerde endişelidir.)

Damat: Güzel gelinim, sinirli gelinim bir tanem bulurum ben çoraplarımın nerede olduğunu falan, çocuklar da üzmez seni tembihlerim.

Gelin: Hangi çocuklar ?

Damat : ehh yani ….ben de onu diyorum Nurancım hangi çocuklar? Hadi canım, bak gelecek şimdi kırmızı yakalı havalı bi memur burada kostümüyle ezecek bizi. Hem ne kadar zor olabilir ki? Bir evet tamam ben seviyorum bu adamı zaten ilk gördüğüm andan beri aşığım, hep bu günü düşledim, onsuz yaşayamam falan diyeceksin. Bu kadarcık.

Gelin: (şüpheyle) Bu kadarcık?

Damat: hıhı

Gelin: yok çok heyecanlıyım yapamıycam, karıştırıcam herşeyi, sufle falan mı istesek

Damat: Nuran saçmalama gelinim, ne suflesi?

Gelin: BulduMM. (keşfetmenin ışıltısıyla) ProvA. Minik bi prova alamaz mıyız aşkım hıı…(tüm kırılgan haliyle)

Damat: (düşünür) Peki. Ama nikah memurunu kim oynayacak?

(nikah memuru ilk sırada izleyicilerin arasındadır-çiftin dışında kimse bilmez) sahnenin karanlık bir köşesindeki askıda nikah memurunun kostümü aydınlanır damat memuru seçer)
Damat durumu memura : gördünüz gelin biraz heyacanlı yardımcı olsanız falan diye özetlerken kostümünü nikah memuruna giydirir ve bu mizansenle prova görünümünden nikaha geçilir:)

PS: sahnede izlemek mümkün olmadı, tiyatrocu arkadaşlarımızın sahnede süpriz nikahı için yazmıştım:) çok güldük sonra çok:) süpriz nikah severlere ilham dileğiyle:)

PEKİ, O ZAMAN HANIMEFENDİYE YOLU GÖSTER ALEX/Efsun Hanım – Büyülü ormanda geri dönüş için varoluşçu kırıntılar…

Ne kadar korkabilirsin diye sorduğunda bir ayağı çoktan yerden kesilmişti bile…tebessümü kesin ve keskindi…”hiç” dedim. Yalan söyledim.tebessümü biraz daha gergin yayıldı yüzüne.

Gergin: kitapları defterleri kaplamak için kullanılan renkli jelatinleri biraz daha çekiştirmek…

Hiç: büyük yalan.

Hayatımın geri kalanını pis bir hisle geçirmeyeyim diye atlamadığını, yüksekte-yerde olmayan ayağını diğer ayağının yanına tumturaklı bir edayla indirip gösterişli bir el devinimiyle sanki bu kareye dolan müziğe eşlik ediyormuşcasına, sanki ispanyol dansına hakim ve hatta bir ispanyolmuşcasına …kendimden nefret etmemem için benimle dans ettiğini biliyorum..beni çok sevdiğini, onu çok sevdiğimi biliyorum….

“Gerçek bu değil” diyor Alice ayaklarını henüz öğrendiği izlenimi uyandıran dansa alıştırmak istercesine…aynı anda öğrenmeye çalıştığım bir dilin fonetiğinde geziniyorum.. “Alice senin kahramanın değil” diyor kraliçe…

-Sen de kraliçe değilsin diyorum…ne kabalık!.

Kaba: kıvrılmasını istediğiniz yönün tersine bir kat çizgi-kesik atmadan asla katlayamayacağınız mukavva.

-Onlarca iyilik yaptım senin için!

Herhangi birinin herhangi bir yerde sizin için yaptığı, yapabileceği bir iyiliğin emin olun sizin zekanız ve algınızla büyük bir ilişkisi vardır diyor. İyilik mi yardım mı? Üstüne basarak çok net “iyilik” diyor..ne kadar da izafi..hıh diyorum.

…..
Apar topar çıkıyorum, henüz ısırdığım ve yutmaya vakit bulamadığım kurabiyenin parçaları büyüyor ağzımda…Aydan çalınmış gizemli bir şey yiyor gibiyim..Kurabiye büyüyor, düşünce ve endişe büyüyor..Sağda inmeliyim..

Ötenazi hakkımı istiyorum..bugün…diyor…gözlerimi kocaman açıp bakıyorum..bunca güzel bir kadın…nasıl olur bunu söyler? onca yıl sonra her şey çok iyi gitmişken…her şey çok iyi gidiyorken..

….bugün….pembe bir çamaşır ipiyle boğulmak fikri…ayağımın takıldığı 7.caddedeki aralıkta ayağımın boynumla birlikte kırıldığı fikri…çok ama çok uzakta herkesin unuttuğu bir japon amcadan ya da dededen bir kılıcın ya da bir gurur borcu harakirinin miras kaldığı (ne demekse) fikri incitmiyor…bugün…pink floyd “devision bell” dinleyerek hiç de üzülüp ah etmeden “tamam” diyorum: “tamam genç; bahşiş fena fikir değil” …..

Herşeyin tasarısı beklentiler ölçüsünde iyi ya da kötü olabilirdi….izafiyet bu denli sinir bozucuyken bir de dili zaman geçmişin nefret arabesk tadı….tanıdığım yerde değil, hatırladığım yerde ikamet ediyor artık…efsun hanım….elleri heykel sanatının simya ile bir ilişkisi olup olamayacağını sorduracak denli usta. beynimden yeşil sıvılar akıyor..bir süngere olan benzerliğimi böyle bir sıvı kaybında keşfetmem dehşetengiz…

Ötenazi:
Bir sürü soru sorulabilir . bu bir sürü soru sormaya çoklukla sizinle bir miktar ilgili bir yığın ya da üç beş kişi hazırdır….
Aaaaa ama neden..
Ay ne sevimsiz
Modern sanatları gezelim mi
Sen sürpriz seversin
Ay ben bişey mi yaptım
Geçtiğimiz aylar boyunca aramadım diye mi? Ama biz kızlar hallederiz bunları aramızda
Cidden verecektim kitabı
Yeşil nane yaprağı çok iyi gelir..buzlu çay..britanya usulü bir vakarla…? Hadi?
Eminsin yani
Ay ne yaptık biz ya….

Ötenazi:
Hep istekliydi
Bayılırdı şairlerden dize aşırmaya en çok da “suçu maddenin tabiatına atıp kaçacakmış”a
Yok olacakla öleceğe
E keyfi bilir…kupa kızı sende mi..
Hıhı öyleymiş….kaçıncı kat..bu elimdekiler çok ağır….

Tebessüm..tebessümün eyleme oranla fikir hali sanki daha doygun..sanki daha dolu…öyle mi….izafiyet….bir terasta içilen yeşil çayın ne denli güzel ve sakinleştirebilir nitelikte olduğunu izah edecek yegane kelime….izah? izafiyete ne uzak…o halde kişinin ikna edilebilirlik limitinden bahsediyorsunuz… Uzun, çok uzun bir sabah çay içiyoruz bitimsiz bir gökyüzü altında, bu kenarda, unutulmuş terasta efsun hanımla….bana bugün herzamankinden sahtekar görünüyor, herzamankinden aklı karışmış…bugün sanki kukla iplerini emanet edecek güvenilir birini arıyor…onlarca kez kandırdığı, beklettiği, üzdüğü, kırdığı birine güvenebileceğini biliyor çünkü; yokluyor elleri, olması gereken yerde fantastik, süslü ve gizemli bir hançerin izi yok…gülümsüyorum….efsun hanım, pis düzenbaz…eve git ve lütfen biraz uyu diyorum….neden bilmiyorum, sözümü dinliyor….

*A.Camus, “ Başkaldıran insan” a eşlik için….

High Hopes…

BİR CİSMİN İKİ KONUMU ARASINDAKİ VEKTÖREL UZAKLIK ÜZERİNE ABSURD AKUSTİK BİR DENEME

Deney II/ Yer değiştirme – “Nina Simone’dan Tom Waits’e kaç gecede gidilir…?”

ESKiZ I- “DÜŞÜNELİM” (bilimsel adımlar atalım) varlığımızı problem cümlesine karıştırmayalım zira bu “düşünerek var olma” bir başka deneyin konusudur.

Konum: Bir cismin, seçilen bir başlangıç noktasına olan uzaklığına o cismin konumu denir. Konum vektörel bir büyüklüktür. Bir diğer ifadeye göre “bir hareketlinin sabit bir noktaya göre belirtilen vektörel uzaklığıdır”

Yer Değiştirme: Cismin konumundaki değişmeye yer değiştirme denir ve Dx ile gösterilir. Yer değiştirme, cismin son konumu ile ilk konumu arasındaki farktır ve son konumundan ilk konumun çıkarılmasıyla bulunur.

Dx= x2-x1 şeklinde gösterilir.

Hız : Birim zamandaki yer değiştirmeye hız adı verilir. Hız V harfi ile gösterilir. Birim olarak genelde metre veya kilometre kullanılır. Hız bir vektörel büyüklüktür.

Ortalama Hız: Bir cismin belirli bir zaman aralığındaki yer değiştirmesi.

Dx olan bir hareketlinin bu zaman aralığındaki ortalama hızı: